Muhsin Yazıcıoğlu kimdir

  • Kullanıcı aRMiNa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Devlet Adamları ve Siyasiler
Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Muhsin Yazıcıoğlu kimdir

Muhsin Yazıcıoğlu hayatı

Muhsin Yazıcıoğlu biyoğrafisi


7640554.jpg


Kısa Biyografisi

Muhsin Yazıcıoğlu, 1954 yılında Sivas'ın Sarkışla ilçesi Elmalı Köyü'nde bir çiftçi ailesinin oğlu olarak doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla'da yaptı.

Yüksek öğrenimini yapmak üzere 1972'de Ankara'ya geldi. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde tamamladı.

1968'de cemiyet (dernek) çalışmalarına başladı. Şarkışla'da Genç Ülkücüler Hareketi'ne katildi. Ankara'ya geldikten sonra ise, Ülkü Ocakları Genel Merkezi'nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla; Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı. (1977-78 ).

1978'de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği'nin kurucu Genel Başkanı oldu. 1980 yılına kadar MHP'de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulundu.

12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbenin ardından, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanığı olarak cezaevine konuldu. 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi'nde kalan Muhsin YAZICIOĞLU, 7,5 yıl cezaevinde kaldığı bu davadan herhangi bir ceza almadı.

Cezaevinden çıktıktan sonra, mağdur olmuş ülkücülere ve onların ailelerine yardim amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'nın başkanlığını yaptı.

1987'de arkadaşları ile birlikte MÇP'de siyasete girdi. MÇP'de Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu.

1991 genel seçimlerinde üç partinin oluşturduğu ittifak bünyesinde, milletvekili adayı oldu. “O, inançlarınızı Meclis'e taşıyacak” sloganıyla, Sivas'tan milletvekili seçildi.

1992 yılı Temmuz ayında, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı için” bir grup arkadaşı ile birlikte MÇP'den ayrıldı. 29 Ocak 1993 tarihinde Büyük Birlik Partisi kuruldu ve bu partinin Genel Başkanlığına seçildi.

24 Aralık 1995'te yapılan erken genel seçimlerde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak, yeniden meclise girdi. 28.02.1996 tarihinde ANAP'tan istifa ederek, BBP'ye döndü.

26 Nisan 1998'de yapılan 3. Büyük Kurultay'da, 8 Ekim 2000 tarihinde yapılan 4. Büyük Kurultay'da, 2 Haziran 2002 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kurultay'da,20 Temmuz 2003 tarihinde yapılan 5. Olağan Büyük Kurultay'da,30 Nisan 2006 tarihinde yapılan 6. Olağan Büyük Kurultay'ta ve 15 Nisan 2007 2.Olağanüstü Büyük Kurultayda tekrar BBP Genel Başkanlığına seçilmiştir.

22 Temmuz Erken Genel seçimlerinde BBP'nin seçimi protesto etmesi sebebiyle partisinden istifa ederek Sivas'tan bağımsız milletvekili adayı olup 23. dönem milletvekiliğine seçilmiştir.Daha sonra BBP'ye katılarak TBMM'de Büyük Birlik Partisi Sivas Milletvekili olarak BBP'yi Meclis'te temsil etmiştir.19 Ağustos'ta yapılmış olan BBP'nin 3.Olağanüstü Büyük kurultayında tekrar Genel Başkan olmuştur.

Muhsin YAZICIOĞLU, evli ve iki çocuk babasıdır.

 
RM.YAZICIOĞLU İLE YAPILAN BİR RÖPORTAJ

Sizin bir de kafes hikayeniz vardı.

Mamak Cezaevi’nde kafes diye bir yer var. Üç tarafı demir parmaklıklarla çevrili. Biz de girdik o kafese. Her hareket için izin almak zorundasınız. İzinsiz oturduğunuz için coplanıyorsunuz. İster bir kişi ol, ister yirmi kişi, belli saatlerce kalk, rahat, hazır ol, yerinde say, uygun adım marş. Kafesin içinde dört dönüyorsunuz. Ayağını şaşırttın. “Gel bakayım”, dayak. “Niye gözüme baktın? Tavana bakacaksın” dayak. Solcular da, ülkücüler de aynı kafeste. Konuşmak yasak. Kesinlikle, sağına soluna bakamıyorsun. Sadece önüne bakacaksın. Çağrıldığın zaman tavana bakarak gideceksin.

Kafeste marş söyletiliyor mu?


Evet. İzmir Marşı, Eskişehir Marşı. Saat 16’da İstiklal Marşı söylettiriliyor. Tuvalet ihtiyacınız oldu, uygun adım marşla gidiyorsunuz. Ben bunu yaşamamak için hiç tuvalete gitmek istemedim. Sonra koğuşa gönderildim. 51 kişiyiz, 7’si ülkücü, gerisi sol gruba mensup. Nöbetleşe karavana almaya gidiliyor. Orada sorular soruyorlar. Cevap veremeyenler ve bağırarak söylemeyenler dayak yiyor. Zemin 1-2-3 diye bir koğuş var Mamak’ta. Orada kalanlardan birinde tetanos çıktı, birine verem teşhisi kondu. Dilekçeler yazdırıyorlar diyorlar ki: “Bu koğuş sağlıksızdır, kapatılsın.” Hiç cevap verilmiyor. Bir gün, Kenan Evren, Erzurum’da konuşma yapıyor. Megafondan da cezaevine dinletiyorlar. Evren diyor ki, “Bizi denetlemeye hakları yok. Biz bağımsız bir devletiz.” Halbuki o konuşma sırasında cezaevi içinde Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor. Ülkücüler, “Kendi devletimizi yabancı birisine şikayet etmeyiz” diyorlar. “İşkence oldu mu?” deyince, “Türk devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç sorunumuzdur” diye milli bir duyarlılıkla konuşuyorlar.

Bunun adı milli duyarlılık değil ki. Suça ortak olmak.

Yabancılara şikayeti onurumuza yediremiyoruz. Bu milli gururumuzu incitiyor. Uzun süre şikayet etmemekte direndik. Ama bir gün, İnsan Hakları Komitesi koridordan geçerken bizim çocuklardan birisi, Almanca olarak “Zemin 1-2-3’ü kontrol edin” diye bağırdı. Heyet duruyor, kapıyı açtırıyor. O koğuşa giriyorlar, sadece bir kokluyorlar ve diyorlar ki: “Bu koğuşta insan yaşayamaz, kapatılsın.” 45 dakikada koğuş kapatıldı. Ondan sonra başka bir psikolojiye kapıldık. Yani kendi devletimize, hukukumuzu koruması için yaptığımız müracaatlara cevap verilmiyor, ama dışarıdan biri geliyor ve bunu kapattırıyor. O olay, yaşadığımız işkencelerin mutlaka anlatılması gerektiğini ortaya çıkarttı. Ama biz yine de ailelerimize işkence gördüğümüzü söylemedik.

Üzmemek için mi?


Üzmeyelim diye. Ama sol grup, böyle değil. Annesiyle görüş kabinine girdiği anda feryadı basıyor. Onlar da hemen oradan çıkıyor, Başbakanlık’ın önüne gidiyorlar. Aileleriyle ellerini arkada tutarak görüşüyordu arkadaşlarımız, şişlikleri görmesinler diye. Ben hiç ailemi ziyarete istemedim. Sadece açık görüşte, bayramlarda benim ailem geldi. Bizde yaşadıklarımızı abartma değil de, azaltma gibi bir özellik var. Genel olarak bir ülkücü karakteri bu. Ben cezaevinde arkadaşlara yazı yazın, şiir yazın dedim. Bir kompozisyon yarışması verdim. Orada kader konusunu inceleyeceksiniz dedim. Cezaevindeki arkadaşlarımız içersinden edebiyatçı, şair, roman yazarı çıkmalı. Bunları yalnız onlar yazabilir. Ancak, tevekküle sahip olan birisinin acılarını dışarıya yansıtabilmesi, o acılarından şikayet ederek bir roman, bir hikaye, bir şiir çıkartması son derece zordur.

Bunu bir eksiklik olarak görüyor musunuz?

Biz elbette kaderimize değil ama yaşadıklarımıza isyan etmeliydik. Bu kadere isyan değildi ki. Kadere karşı gelmek değildi.

Bir hamlık vardı o zaman hepinizde.
Aslında bu hayat görüşünde bir hamlık değil. Başkalarının hayatını sona erdirmek Allah’ın iradesindedir. İşkence, zulüm, dinimizin reddettiği bir eylem. Haksızlık ve adaletsizlik kabul edilmeyecek bir yaklaşım. Tabii bunu kendimiz yapmadığımız için başkasının yapmasını da istemiyoruz, karşı çıkıyoruz. Fakat dışarıya feryat ederek, ağlamak, sızlamak, bağırmak, çağırmak da onurumuza yediremediğimiz şeyler.

Bunun altında biraz kibir de var ama...

Kibir mi dersiniz, gurur mu dersiniz yoksa bu feryadı da aşağılanma gibi algılayan bir psikoloji mi? Biz bu kötü muamelelerin hepsini beraber yaşadık. Sola ne yapılmışsa, bize de aynısı yapıldı. Ama solda isyan kültürü var. Bu isyan kültürünün getirdiği tahrikle karşı tarafta çatışma ortamına daha fazla girme eğilimi var.

Size işkence yapanlarla daha sonra hesaplaştınız mı?

Hayır. Yedi buçuk sene kaldım içerde. Zeki Kaman, beni ilk yakalayan komiser haber gönderdi, “Kesinlikle ben işkence yapmadım. Dürüst Oktay yaptı“ diye. Dürüst Oktay haber gönderdi bazı kişilerle, “Ben yapmadım, Zeki Kaman’lar yaptı” diye. İkisi de birbirlerini suçladılar. Sonra Zeki Kaman gece rüyasına girdiğimi, çocuklarını okula gönderemediğini, korktuğunu, kesinlikle ilgisinin olmadığını söyledi. Ben de “Biz hukuk dışında asla bir şey düşünmeyiz. Çocuklarına yönelik en küçük bir kaygı içerisinde bulunmamalıdır. Çocukları okullarına gitsin.” diye haber gönderdim. Ama herhalde vicdanı çok rahat etmedi, bir trafik kazasında çok ciddi şekilde ağır yaralandı, arkasından da, vefat ettiğini duydum.

Dürüst Oktay?


O hâlâ görevli.

Hiç yüz yüze gelmediniz mi?


Hayır.

Bana niye bunu yaptın, ne hissettin, bunu nasıl yapabildin, sen insan mısın vs. demek istemediniz mi?


Bunlar sorulmalı, hala soruyoruz ama ben yasanın dışında bir şey düşünmedim. Yasal yönden de yapacağımız kadarın yaptık. İkisi hakkında dava açtım ama bunu nasıl delillendireceksiniz? Ben savcılığa başvurdum. Mahkemeye gelen doktor raporlarında kafamda bir yarık, parmağımda yanık izi, ayak tırnağımın deforme olduğu, kollarımın altında, omuzumda çürümelerin olduğu yazılmış. Ama mahkeme “Bunların işkenceden dolayı bir iz olduklarına dair delile rastlanmamıştır” diyor. O zamanki savcı Nurettin Soyer’in, işkence sırasında yüzünü gördüğümü, gözlerim bağlıyken ayakkabısı ve pantolonunu gördüğümü, sonra bir ara falaka sırasında yüzünü gördüğümü ifade ettim. “Peki bunu delillendirebilir misin?” diyorlar. Ben kiminle delillendireyim?

Beraat ettiler.

Beraati bırakın, soruşturma bile açılmadı. Yargılanmadılar. Ben koğuşa geldiğimde kapıya çıkartılıyordum Mamak’ta. Dışarıya güneşe karşı oturtuluyorum. Ayaklarımın altını güneşe tutuyorlar. Ayaklarımın altı üç defa kavladı benim. Her tarafımdan cerahatler akmaya başladı.

Niye öyle yapıyorlar?


Tedavi olsun diye! İşkenceden geldiğim için cereyandan dolayı susuz kalıyordu vücudumuz, bir de ayaklarımızın altına vurulduğu için onlar böyle yapıyordu.

Yine de inanamıyorum, niye yüzleşmek istemediniz? Yani kaba kuvvet göstermek durumunda değildiniz. Gel bakayım, ilaç mı alıyordun, ne düşünüyordun demediniz. İşkence öğretiliyor herhalde. Yahut ilaç mı veriyorlar onlara?

Bilmiyorum. 79’da Ankara Emniyeti’ne ***ürülürken kapının önünde benim kolumdan tuttu bir polis, dedim ki “Benim kolumdan tutma. Ben Türk gençliğini temsil ediyorum. Hırsız değilim, terörist değilim, vatan haini değilim.” O zaman bir komiser dedi ki: “Bırak kardeşim dokunma, zaten bıraksan da kaçmaz.” Asansöre bindim aynı polisle, yukarı çıkıyoruz. “Sen kolundan tutulamaz adam mısın?” dedi. Hiç seslenmedim, gözüne baktım sadece. “Bakma gözüme” dedi. Sonra da geldi bir başka görevli, “Dokunma kardeşim, sen buraya kadar getirirsin, buraya teslim ettiğine göre seni ilgilendirmez” dedi. 12 Eylül’den sonra C 5’teyim. Birden bire mideme güm güm vuruldu. Bütün organlarım ağzımdan çıktı zannettim. Sonra dedi ki vuran: “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı.”

–Aa aynı adam!

–“Sen” dedi, “Bir zamanlar kartaldın. ‘Kolumdan tutulamaz’ dedin.” Gitti geldi, fırsat buldukça vurdu bana. O “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı” sözü, 79’u hatırlattı. O zaman kolumdan tutan kişi, sarı, yüzünde çiller bulunan, uzun boylu, saçları dökük, asker tıraşı gibi saçlarını tıraş eden bir polisti.

Öğrendiniz mi sonra kim olduğunu?

Öğrenemedim. Şöyle bir örnek daha vereyim. İstiklal Marşı söylenecek. Hep beraber sıraya geçiriliyoruz. Diyorlar ki, “İstiklal Marşına başla.” Topluca söylüyoruz ama bağırarak söyleyeceksiniz. Birisi elinde copla dürtüklüyor. Şimdi ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim. Bana İstiklal Marşı zorla söylettiriliyor.

Bu müthiş bir paradoks

Evet. Ben bunun için mücadele ettiğime inanıyorum. Kavgaya bu değerin korunması için girmişim. Ama bana İstiklal Marşı söylettirilmek için cop kullanılıyor. Ben diyorum ki kendime, bunu bağırarak söylesem, korkudan söylemişim gibi algalınır, söylemesem, o zaman darba maruz kalıyorum. Böyle bir ikilem yaşıyorum. Hücrede yatan devrimci bir arkadaşa dedim ki, “Ben senin yerinde olsam çok rahat olurdum. Mesela Rusya’da esir düşsem, Enternasyonal Marşını söyletmek isteseler söylemem. İşkence yapsalar dayanırım, direnirim. Bunun için gerekirse sürünürüm. Söyletemez kimse bana. Ama burada bana İstiklal Marşımı sanki cop kullanarak söyletiyorlar. Bunu içime sindiremiyorum. Sesini hiç çıkartmadı. İstiklal Marşı benim de marşımdır demedi. İstiklal Marşı söylememekten dolayı mahkemeye giden arkadaşlarımız oldu. Hakim bile anlayamıyor bunu. Aslında anlıyor ama sonuçta önüne gelen dosyaya göre davranıyor.

Bütün bu yaşadıklarınızı, Türkiye’de işkencenin bütünüyle ortadan kaldırılması için dava haline getirmemek, bir ufuksuzluk, dar görüşlülük değil mi?

Hayır. Bununla ilgili belli çabalarım oldu dışarı çıktıktan sonra. Ankara’da Abdi İpekçi Parkında ölüm orucu tuttu ailelerimiz. Bunları duyurmak için. Cezaevinde biz açlık grevi yaptık. Tabii ölüm orucu inançlarımıza ters geldiği için biz yapmıyoruz. İnsanın başkasına zulmetmesi ne kadar yanlışsa, kendisine zulmetmesi de aynı derecede yanlış. O yüzden açlık grevi yaptık. Avukatlarımız aracılığıyla haber gönderdik dışarıya ama hiçbir gazetede yayınlattıramadık. Taha Akyol, o zaman Tercüman’da yazıyordu. Haber yolladım ona, dedim ki, hiç olmazsa aileleri karşısına çıkartılıp, Türk’üm, doğruyum, çalışkanım diye ilkokul çocuklarına söylettirilen marşları çocuklarının karşısında nasıl söylediklerini yazsınlar. Onun üzerine Taha Akyol köşesinde yazdı. Sonra ben bu muamelelere maruz kalmış çocukların hukuki durumlarını takip etmek üzere vakıf oluşturdum. Her fırsatta, Meclis’te olduğumuz dönem içerisinde de işkencenin tümüyle ortadan kaldırılması gerektiğini söyledim.

Manisalı Gençler Davası’nda sesinizi çıkardınız mı?
Çıkarttım. Kimsenin işkence yapmış olmaktan dolayı hukuka veya başka bir gerekçeye sığınarak kendisini mazur göstermesini asla kabul etmediğimizi, orada en azından bu talimata direnmesi gerektiğini ifade ettik. Ben cezaevindeyken de solcuların işkence görmesine dayanamayıp, bağırdığım. Solcular için hücrede yattım

Nasıl oldu?


Tecrit hücrelerinde yatıyoruz. Bir gün sol görüşe sahip birini hücrenin içerisinde yatırdılar. Ayağını kapının demir parmaklığı arasından dışarı çıkarttılar. Ayaklarının altına vuruyorlar. Önce hiç sesi çıkmadı. Ondan sonra ufak ufak sesler çıkmaya başladı, sonra bağırmaya başladı. Onun üzerine ben bağırdım hücremden. “Yetti be, yeter artık!” dedim. Geldiler, kapımı açtılar. “Sen ne diyorsun?” dediler. Dedim ki: “Yeter artık, insanız biz.” Kaptılar beni götürdüler. Komutanların karşısına çıkardılar. Bir tanesi dedi ki: “Allah Allah sen Muhsin Yazıcıoğlu’sun öyle mi? Sen niye askere karşı geldin?” Olayı anlattım. “Sana ne?” dedi. Dedim ki: “Ben insanım, biz insanız.” O da diyor ki: “Bu, senin dışarıda dövüştüğün adam.” Ondan sonra da hücre cezasına çarptırıldım.

Sizce işkenceciler özel olarak mı yetiştiriliyor?

Şili’yle ilgili bir film seyretmiştim. O filmde, bir cezaevi yaşantısı gösteriliyordu. Onu seyredince, sanki Mamak’ta biz yaşıyormuşuz gibi hissettim. Demek ki bu daha ****** bir proje. Türkiye’de de herhalde sorgulama metotları ile ilgili eğitimi bizimkiler biraz dışarıdan alıyor. 12 Eylül öncesinde sağcıları sorgulamak üzere özel bir grup, solcuları sorgulamak üzere özel bir grup oluşturulmuştu. İhtilalden sonra da Ankara’da solcular başka bir yerde sorgulandı, sağcılar Mamak’ta C 5’te sorgulandı. Başka yerlerde de benzeri şeyler yapıldı. Onun için ülkücülerle ilgili görevlendirilmiş polislerde ideolojik husumet de arandı. O bakımdan tesadüfen seçilmiş kişiler olduğu kanaatinde değilim. İşkenceci portresini, işkencecinin kendisine tarif ettirmek lazım. Yani bu her insanın yapabileceği bir iş değil. “Ben kamu görevlisiyim, bana söyleneni yapıyorum” diyemez bir insan. Akşam gidince nasıl çocuklarıyla oturacak, nasıl yemek yiyecek? Yani sağlıklı oldukları kanaatinde değilim. Eğer bütün yaptıklarına rağmen sağlıklı kalabildiyse o zaman bir arıza var onda demektir.

Yani arızalı adamları mı tek tek buldular, yoksa onları senelerce eğittiler mi?


Tabii sistematik bir şey bu, münferit değil. Ben sistematik olarak yetiştirildikleri, eğitildikleri kanaatindeyim.

Şu anda nedir durum?

Şu anda Emniyet’te bir hayli düzelme olduğunu görüyorum. Ama işkencenin tamamen bitirildiğini söylememiz mümkün değil. Yer yer buna benzer şikayetler ulaşıyor.

Kafanızdaki soyut devletle, hayatın somut devleti arasındaki fark, sizi nasıl etkiledi? Bir deprem yaşadınız mı? Biz kandırılmışız dediniz mi?


Yani öpmek istediğimiz bir el tarafından dövüldüğümüz hissine kapıldık mı? Ben aslında öpmek istediğim bir el gibi görmedim. Mücadele hayatımda da, bir yerin görevlisi değildik biz. Spontane bir şekilde çıkmışız, köyden gelmişiz, bir mücadelenin içerisinde kendimizi bulmuşuz. Üniversitelerde, sokaklarda kamplaşmalar oluşmuş. Adeta tam bir milli refleks içinde, yaşamak, okumak için mücadele etmek mecburiyetinde görüyorsunuz kendinizi. Nasıl ki göz kapaklarınız iradeniz dışında herhangi bir tehlikeyi gördüğünde refleks gösterirse, bir milleti de bir vücut gibi gördüğünüzde, onun tabii refleksleri içerisindedir milliyetçiler, ben böyle görüyorum.

Gerçekten devletin sizleri kullandığı hissine kapılmadınız mı?


Kullanıldığınız kavramı biraz ağır buluyorum; ama istismar edildiğimizi görüyorum. Bütün gençlik istismara uğramıştır. Bir zamanlar okullara sığmadık, mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık, birbirimizi sığdırmadık. Ama arkasından iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık. Dışarıda birlikte yaşayamayanlar, hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular. Dışarıda birlikte yaşamanın yolunu bulamayanlar, hücrede birlikte yaşamanın kültürünü geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.

Ruhunuzda ve bedeninizde ne tür etkiler bıraktı işkence?

Öncelikle müthiş bir tecrübe birikimi oluşturdu, çok acı olsa da. Çünkü kendi bedenlerinde işkenceyi yaşamış, haksızlığı yaşamış insanlar olarak, işkencenin olmadığı bir dünyayı sağlamak istemek ve bunun için, gerekirse her türlü fedakarlığı göze almak kültürünü geliştirdi.

Bu olumlu kısmı, olumsuza gelelim.

Herhalde bunlar bedenimizde zaman içerisinde çıkıyor. Bazı arkadaşlarımız çok erken yaşlarda bunun tahribatlarını yaşıyorlar. Ben bedenen çok şükür sağlıklıyım. Belki iç dünyamızı diri tutan, bizim bir özelliğimiz olan inançlarımızdan kaynaklanan bir sabır kültürü var. İnançlarımız bizi öbürlerinden çok daha fazla korumuştur. Mesela ben beraber yattığım Dev–Genç genel başkanına diyordum ki, şimdi senin işin benden daha zor. Sen cezaevinden çıktığın zaman elli yaşına gelmiş olacaksın, ondan sonraki durumun ne olacak, evlenecek misin, çocukların olacak mı, bütün bunları düşünüyorsun. Çünkü o sabaha kadar çok fazlaca uyumadan kalırdı. Ben kalkıyorum, seccademi seriyorum. Namaza durduğumda başka bir âleme gidiyorum, burada yaşamıyorum. Beni tedavi eden böyle bir avantajım var. Bu da ruhi tedavi imkanı veriyor bize. Dolayısıyla bu ağır travmaya rağmen, hem bedenen, hem de ruhen sağlıklı kaldığımı düşünüyorum
 
MUHSİN YAZICIOĞLU'NUN SİYASİ GEÇMİŞİ

Mhp'den Neden Ayrıldı ?

DYP-SHP Koalisyon hükümetine güvenoyu vermemekte ısrar eden Muhsin
Yazıcıoğlu'nun koluna giren Türkeş Meclis Genel Kurulu'na soktu ve
yanına oturttu. Ancak Yazıcıoğlu SHP'deki DEP'lileri (Günümüzün BDP'Sİ ) hazmedemiyordu

Meclis'te açık oylama yapılıyordu. Türkeş "Evet" yanında oturan
Yazıcıoğlu "Hayır" diyecek ve ilginç bir görüntü oluşacaktı.
Yazıcıoğlu "Efendim izin verin çıkayım" dedi. Türkeş kabul etmedi

Bunun üzerine Yazıcıoğlu, bir kâğıda milletvekilliğinden istifa
dilekçesi yazdı. Türkeş çok sinirlenmişti. Dilekçeyi yırttı.
Yazıcıoğlu ve üç arkadaşı genel kurul salonunu terkedince, kopma
kaçınılmaz olmuştu

MHP'NİN Meclis'te 19 olan sandalye sayısı, Muhsin Yazıcıoğlu ve
arkadaşlarının ayrılması üzerine 15'e indi, sonraki bir katılımla
16'ya çıktı. Bu arada Yazıcıoğlu ve arkadaşları herhangi bir partiye
katılmak yerine Büyük Birlik Partisi adı altında bir parti kurdular.
Hilal ve gül motiflerinin yer aldığı parti amblemi yeni bir çatının
işareti oldu. Ancak şimdi biz, BBP'nin kuruluşundan önceye,
Yazıcıoğlu'nu kopmaya götüren sürece dönelim yine.

Dizinin önceki bölümlerinde belirttiğimiz gibi, ülkücü camia içinde
bazı isimler, Türkeş'in MHP'nin başına geçmemesi ve partilerüstü
kalması yönünde telkinlerde bulunuyordu.

Yazıcıoğlu, o günleri anlatıyor:

- Ben cezaevinden çıktıktan sonra Anadolu'yu karış karış gezdim. Bu
gezilerim sırasında ülkücü hareketin ciddi anlamda dağınık olduğunu
gördüm. Kimi ANAP, kimi DYP içerisinde yer almış, kimileri Milliyetçi
Çalışma Partisi'ni kurmuş ve onun içinde yer almış. Kimileri de bu
kuruluş dönemini benimsememiş. Tam tatminkâr olmamış. Dolayısıyla o
sürecin dışında kalıp hâlâ arayışlarını sürdürüyor. Kimileri de
tamamen siyaset dışı kalmış, siyaseti küçümsüyor, onu basit insanların
yaptığı işler gibi görüyor. Dolayısıyla siyaset dışı tasavvuf
hareketlerine katılmış durumdaydı. Böyle bir dönemdi 1987'nin sonları.
Tabii ki, hareketin hukukunu lider temsil eder. Lideri yok sayarak
hareketi toparlamak, lideri dışlayarak hareketin birliğini sağlamak
mümkün değildir tezini ben savundum...

Sayın Devlet Bahçeli de aynı görüşteydi sanırım...

- Evet, biz aynı şeyleri savunduk. Ben de o zaman bunu ifade ettim.
Tabii ki, liderle ilgili bir takım politik anlayışı, fikri çizgisi,
uygulamalarıyla ilgili farklı yorumlarınız, değerlendirmeleriniz olsa
bile, bunu içselleştirerek birliğe giden yolun mutlaka liderin
etrafında olması gerektiğini savunursunuz, ben de öyle yaptım. Benim
görüşüm buydu. O sebeplede MÇP'nin içinde yerimizi aldık.

10 günlük evliyken Anadolu'ya çıktım

Hareketin toparlanması için de ben elimden geleni yaptığıma
inanıyorum. 10 günlük evliyken en az onbeş gün evime dönmemek üzere
valizimi hazırlayıp Karadeniz'den, Doğu'ya, Güneydoğu'ya kadar her
yeri gezip dolaştım. Bir sinerji oluşturuldu. Yeniden bir toparlanma
oldu ve hareketin bir noktada cazibe merkezi haline gelmesi
gerekiyordu. O yönde çaba gösterdik. Tabii MHP'nin kendi asli
unsurları içinde Türkeş Bey'in siyasete girmemesi konusunda talepler
vardı.

12 Eylül öncesi birlikte siyaset yaptığı arkadaşları değil mi?

- Tabii... O arkadaşlar içerisinde GİK üyeliği yapmış kişiler, o zaman
MÇP'nin bu şekilde devamından yana olmayanlar vardı. Bunlar başka bir
siyasi partinin içinde oldukları kadar, hiçbir siyasi partinin içinde
olmayanlar da vardı. Bu yönde yoğun tartışmalar oldu. Dedeman
toplantıları benden daha evveldir. Ben cezaevinde olduğum sırada
avukat arkadaşlarımız gelerek, dışarıda bir takım siyasi arayışların
olduğunu, hatta bu yönde kamplaşmalara dönük organizasyonların
bulunduğunu, gelişmelere benim nasıl baktığımı, ne dediğimi öğrenmek
istediklerini söylediler. Hatta ne diyorsanız, biz de dışarıda o
istikamette çalışmalar yapalım diyenler olmuştur. Ancak ben şunu
söyledim, dışarıda hareketimizin yetkin unsurları var. Dışarıda olan
arkadaşlarımız bir araya gelip tartışıp değerlendirirler, bir karara
varırlar. Varacakları kararlar birlik beraberlik içerisinde olmalı.
Bunun ötesinde ben özel bir şey söylemem. Benim işim cezaevindeki
arkadaşların birliğini sağlamaktır. Onların hukuki, ekonomik
sorunlarını sağlamaktır. Dışarıdaki gelişmelere buradan müdahale
etmeyi saygısızlık olarak görürüm dedim.

Dedeman toplantılarında bu hareketin içinde eğitimcilik görevinde
bulunmuş, ocaklarımızda, teşkilatlarımızda bir araya gelmiş arkadaşlar
yer aldı. Ciddi çelişkiler, tartışmalar olmuş. Aslında önemli bir
arayış dönemidir. Biz o zaman, ifade ettiğim gibi arkadaşlarımızla,
ülkü ocaklarının, gençlik kollarının genel başkanlığını yapmış
arkadaşlarla bir araya gelip, birlikte MÇP'ye girme noktasında
buluştuk. Rahmetli beni davet etti. 'Arkadaşlara söyle, partiye aktif
olarak girsinler' dedi.

O dönemde rahmetli Türkeş'in velihatı olarak Muhsin Yazıcıoğlu ve
Devlet Bahçeli gösteriliyordu. Ama siz bir mesafe koydunuz. Soğukluk
oldu. Nasıl ve neden oldu bu?

Veliaht diye kapak yaptılar

Türkeş Bey bizi davet edince, 'Efendim benim arkadaşlara söylemem
yanlış anlaşılabilir. Zatıâlinizin doğrudan daveti olsun' dedim.
Burada o arkadaş çevresinin bir temsilcisi gibi konuma düşmeyi doğru
bulmadığımı ifade ettim. Kendisinin söylemesinde yarar olduğunu ifade
ettim. Buna rağmen arkadaşlarımıza hem ben söyledim, hem de kendisi
söyledi. Partiye katılıp ciddi çalıştık. Üzerime düşeni en ileri
seviyede yaptım. Arkadaşlarımız da yaptılar. Bir müddet sonra kongre
oldu. Bazı dergilerde halef selef diye yazıldı. Türkeş Bey'in halefi
Muhsin Yazıcıoğlu denildi. Bazı dergilere kapak konusu oldu.
Fotoğraflarımızla birlikte. Bunlar bünyede bir takım rahatsızlıklara
yol açtı. Bu benim istediğim, yazdırdığım bir şey değil. Hatta ben
bunun böyle anlaşılmaması için gayret sarf etmiş birisiyim. İşte o
arada bir büyük kurultay oldu. O kurultayda arkadaşlarımızla yan yana
oturup her birimizin ismi okunduğunda salonun coşkusunu artırmak, bir
ihtiyaç olduğu halde, o günün şartlarında biz bunun bile olmaması için
gayret ettik. Niye bazı büyüklerimizde bizi uyarmışlardır. Büyük
kurultayda kitlenin bize yönelik ciddi ilgisi oldu. Hatta Cumhuriyet
gazetesinde, Muhsin Yazıcıoğlu tezahüratın devam etmesini önlemek için
yerinden kalkmadı diye yazıldı. Bu gazetenin bile fark edeceği bir
ilgi yoğunluğu oldu. Bunun üzerine, 'Senin işin bundan sonra zor'
dediler. Niye çünkü bundan sonra bu dengeyi çok sağlıklı götürmek
zorundasın dediler. Ben de o dengeyi sağlıklı götürmek için elimden
geleni yaptığıma inanıyorum. Fakat sürekli bir şey oldu. O
kurultayımızdan sonraki ilk yapılan MYK toplantısından önce dedi ki,
'Yönetim ikilik kabul etmez. Onun için bazı gazetelerde, dergilerde,
halef selef yazıldı. Bu istismara yol açıyor. Genel Başkan Yardımcısı
olarak yazmalıyız' dedi. Ben de genel başkan yardımcılığı diye bir
talebimin olmadığını, bunun gazetelerde böyle yayınlandığını söyledim.
Tabii bir gelişme... Herhangi bir sıfatım olmadan harekete hizmet
edebilirim. Müsaade ederseniz merkez yürütmede kalıp, divanda görev
almayayım dedim. Ve görev almadım. Onun tefarruatı çok da....
Toplantıda diğer bazı arkadaşlarımıza teklif edildi, onlar da görev
almadı.

Kimler mesela?

- Mustafa Mit, Abdurrahim Karakoç gibi... Bu arkadaşlarımızın bir çoğu
da görev almadılar. Yâni bir gedik açıldı o günden itibaren. Bu niye
açıldı. Böyle bir niyetim, parti içinde ayrı bir organizasyonun
olmadığını, Türkeş'e rağmen bir iddia içerisinde olmadığımı, bu tür
bilgiler geldiği zaman bana sorulmasının daha sağlıklı olacağını
söyledim. Bunları söyledim. Bana, boşver bunlara aldırmayalım, işimize
bakalım denildi. Çok ciddi şeyler kendiliğinden yaşandı. Adana'ya
gittim. Teşkilat daveti üzerine. Milletvekiliydim. Adana'da bir konvoy
yapmışlar bana, 50- 60 araba var. Bir arabanın önüne Muhsin Yazıcıoğlu
diye yazılmış. Gidip konferans verdim. Ankara'ya döndüğüm zaman Mehmet
Eke, o da kendi görüşü değil belki, aracı olarak çevresine söylüyor.
Orada lider gibi karşılanmışsın. Ben de onlara, ben bu partinin Genel
Sekreter Yardımcısı'yım, milletvikiliyim. Bir ile gittiğimde eğer bu
partinin milletvekili, genel sekreter yardımcısı konvoylarla
karşılanıyorsa bundan mutluluk duymanız lâzım dedim.

SHP-DYP koalisyonu oluşmuştu. O zaman DEP'liler SHP'nin içinde. Ben
böyle bir koalisyona oy vermeyi içime sindiremediğimi söyledim. Oy
vermeyeceğimi ifade ettim. Bazı arkadaşlarımızın böyle bir düşünceleri
oldu. Bu koalisyona güven oyuyla destek vermeyelim. Ancak koalisyon
oluşur. Bizim oylarımız olmasa da koalisyon kurulabiliyor. Faydalı
olanlarda destek veriririz, olmayanlarda vermeyiz. Ama böyle toptan
bir irademizi bu hükümetimizin yanında koymayalım. Meydanlarda SHP'ye
verilen her oy PKK'ya verilmiş demektir diye propaganda yaptık. Burada
SHP'nin iktidarına oy verirsek bu çelişki olur. Vicdani olarak da
doğru bulmuyorum. Tabii bu görüş ayrılığı.... Türkeş Bey farklı
düşündü, ben farklı düşündüm. Bu hükümete dört kişi güvenoyu vermedik.
Rahmetli ısrar etti. Hatta benim kolumdan tutarak Meclis'in içine
girdik. O zaman oylamalar işaretle, açık bir şekilde yapılıyordu.
Oylama başlarken yan yana oturuyorduk. Ben o arada kendisine, efendim
ben bu hükümet güvenoyu veremem. Beni anlayışla karşılayın. Kendime
olan saygımı kaybedemem. Bana müsaade edin dışarıya çıkayım. Bunun
gerekçesini de hareketimize zarar vermeyecek şekilde ifade edebilirim.
Yan yana duruyoruz. Siz kabul diyecekiniz, ben ret diyeceğim. Bu
yakışmaz. Şık da olmaz. Müsaade edin çıkayım. İznini almak istedim.
Hayır, dedi kalınıp, kabul oyu verilecek. Ben de 'C-5'te işkence
görmekten daha beter bir psikoloji içerisindeyim şu anda. Ben böyle
birşeyi asla kabul etmeyeceğim' dedim. 'Duygumu iyi anlayın diye
söylüyorum. Müsaade edin.' Buna rağmen 'Hayır' dedi. 'Öyleyse bu
siyaseti yapamayacağımı anlıyorum ve milletvekilliğinden istifa
ediyorum' dedim. Oradan bir kâğıt aldım, TBMM Başkanlığı'na hitaben,
istifa ediyorum diye yazıp imzaladım ve gönderdim. Bunlar Meclis'in
genel kurulunda oluyor.

Bunlar basına yansımadı...

- Tabii yansımadı. Ama bizim içimizde biliniyor. Türkeş Bey benim
istifa dilekçemi yırtıp çöpe attı. Bunun üzerine arkadaşlar bana
gelip, 'Niye istifa ediyorsun, hadi dışarı çıkalım' dediler. Beraber
dışarı çıktık. Biz dışarı çıkınca MÇP'den dört kişinin güvenoyuna
katılmadığı yansıdı. O zaman 19 kişiydik. Bunu parti içindeki unsurlar
MHP'ye, Türkeş'e güvenoyu vermedim diye ısrarla yansıtmaya çalıştılar.
Halbuki ben hükümete güven vermedim. Demokratik bir hakkımı kullandım.
Daha öncesinde Genel Başkan'a bu hükümete güven oyu vermenin
mahsurlarını anlattım. Kendisi de faydalarını anlattı. Milletvekilleri
bir araya gelip grup toplantısı yaptığımızda da çoğunlukla güvenoyu
verilmesine karşıydı arkadaşlarımız. Çoğunluk olarak. Ama rahmetli,
"yanlışta da beraber olacağız" deyip kalkıp gitti. "Bu konuyu
tartıştırmak istemiyorum" dedi.

Ankara İl Kongresi krizi

Ankara il kongresinde tavır koyduk. Bu saygısızlık çerçevesinde değil.
Gösterilmek istenen adayı benimsemediğimizi, onun karşısında başka bir
adayın daha faydalı olacağını Türkeş Bey'e ilettik. Gizli saklı değil
dedik. Aday çıkardık. Allah rahmet etsin Hasan Basri Erdem'i çıkardık.
25 ilçenin, 24'ü teklifimizi imzaladı. O kongreyi Türkeş Bey kabul
etmedi. Salonu terk etti. Çok öfkelendi. Gitti sonra biz yine genel
başkanımız bunu kabullenmedi, bir bölünmeye meydan vermeyelim, bir
sıkıntıya meydan vermeyelim. Madem ki kabullenilmedi, bu
arkadaşlarımızı istifa ettirelim dedik. Görevlerinden istifa ettirdik.
Kongreyi kazanmalarına rağmen. Kendisi de bize divanda böyle olması
lazım dedi. İmzalandı. Yarım saat sonra yeni toplantı yapıldı. Türkeş
Bey istedi denildi. Bütün sonuçlarıyla bu kongrenin fesh edilmesi
lâzım. Halbuki istifa etmişler. Bunun üzerine ben şerh düştüm karar
defterine. Bazı arkadaşlarımız da şerh düştüler. Çünkü divan
başkanlığı yapmış bir arkadaşımız bu kongre usulsüz diyemezdi.

Yazıcıoğlu'nun DEP'lileri barındırıyor diye DYP-SHP Koalisyonu'na
güvenoyu vermemesi, Türkeş yönetimindeki MÇP'de gerginlik yarattı.
Yazıcıoğlu'nun davetli olduğu toplantılar iptal edildi, dergi binası
basıldı

Yaralılar vardı. Yazıcıoğlu hastane kapısında sonradan adı MHP olacak
MÇP'den istifasını açıkladı. Yazıcıoğlu, bu kopuşta dış kaynaklardan
çok, iç mekanizmaların etkisi olduğuna inanıyor. "O gün istifa etmesem
koridorlarda başka şeyler olurdu" diyor

ALPARSLAN Türkeş'in bütün ısrarına rağmen, Muhsin Yazıcıoğlu ve üç
arkadaşı, genel kurul salonunu terkederek DYP-SHP Koalisyonu'na
güvenoyu vermedi. İpler bir anlamda kopmuştu. Ama Türkeş,
Yazıcıoğlu'nun milletvekilliğinden istifa dilekçesini yırtıp çöpe
attığı için, henüz ayrılma sözkonusu değildi.

İyi de Türkeş, aralarında DEP'lileri de barındıran bu koalisyona neden
destek için o kadar ısrar ediyordu?

Yazıcıoğlu anlatıyor:

- Güvenoyu verilmesiyle partinin daha avantajlı hale geleceğini
düşünmüş olabilirdi. Kadroların değerlendirilmesi, işsiz
arkadaşlarımızın iş bulması açısından. İdeolojik olarak bu hükümet
DEP'lilere mahkûm hale gelmesin gibi bir gerekçe de vardı. Tabii ben
de diyorum ki, güvenoyunu biz vermesek bile hükümet yeterli sayıya
sahip. Türkiye'nin çıkarlarına uygun olan her hareketi destekleyelim.
Bizim fikriyatımıza uygun olan. Ama ben toptan irademizi böyle bir
iktidara vermeyi doğru bulmuyorum. Bu bir görüş. O zaman Seyfi Oktay
Adalet Bakanı'ydı. Bu bakanlığın böyle bir zihniyetin eline
verilmesinin mahsurlarını anlattım. En az 30 yıl bunların ektiği
tohumları tarladan temizleyemeyiz dedim. Dolayısıyla bu zihniyetin
mesuliyetini almamamız gerektiğini düşünüyorum. Tabii on yıl sonra
Türkiye cezaevlerini yıkarak teslim almak zorunda kaldı Moğultay. Beş
bin yeni kadro aldı.

Ben güvenoyu vermeme kararını alırken tek başıma almadım. Arkadaşlar
da karar alırken kendi kendine almadılar. Tabanın, teşkilatların
talebiydi bu.

Bu davranışınız sonrasında size karşı tavır değişti galiba. Bazı
tatsız olaylar da yaşandı...

Dergiye baskın

- Ciddi bir gedik açıldı. Anadolu'dan bizimle ilgili yapılmış
programlar merkezden iptal ettirildi. Yaptırımlar, planlar başladı.
Açık bir şekilde istifaya zorlandık. Önceden programlanmış davetler
iptal ettirildi. İller iptal etmedi. Bazı yerler buna rağmen davetleri
devam ettirdiler. Bu programları yaparken, parti içine yönelik bir
program değildi. İç çelişkileri gündeme taşıyan toplantılar değildi.
Normal konferanslardı. Türkiye'nin genel sorunlarını tartışıyorduk.
Sonra da çıkarılan bir dergi vardı. O derginin genel merkez
idarehanesi basıldı, orada silah kullanıldı. Baktık ki ülkücü ülkücüyü
vursun, ülkücü ülkücüyle kavga mı etsin. İşin demokratik zarafet
ölçüsünden çıktığını görünce o gün istifa ettim. Önceden parti içinde
bir organizasyon yapalım ve bu bir bölünme noktasına getirsin, ondan
sonra da yeni bir siyasi parti organizasyonu bunun içinden çıkartalım
diye planlanmış progamlı olarak getirilmiş bir nokta değildir. Şartlar
sürükleyip getirdi.

merhum-muhsin-yazicioglu.jpg

Ve BBP kuruldu... Partinin kuruluşu Türk milliyetçiliğinden vazgeçiş,
İslâm'a yöneliş değil ama ideolojisi ne oldu?


- Parti içinde nüanslarımız zaten vardı. Bu 1970'li yıllardan beri
gelen...

İlk konuşmalarınızda gönüldaşlarımız demeye başladınız. Hilalin içine
gül konuldu. Bunların anlamı neydi?

İç unsurların tezgâhı

- Bunların hiçbirinden vazgeçmedim. Başından beri gönüldaşlarım,
ülküdaşlarım diyorum. Bu arada Türk İslâm ülküsü diye ifade ettiğim
doğru terkibi, bana göre ne soyumdan, ne de dinimden endişem var. Ne
de artık demokrasiyle ilgili bir problemim var.

Dolayısıyla, soyumu, dinimi, demokrasiyi iç içe haleler şeklinde
uyumlandırmak ve oradan milletimize bir çıkış yolu bulmak doğru bir
yoldur diye bakıyorum. Burada programlı bir şekilde, oradan bir kopuş
sağlayalım, oradan da bir siyasi parti kuralım diye düşünmedim. Bir
yerde parasal kaynaklarını ayarlamış sermayeyle ilgili bir takım
yerlerden destekler almış veya öz sermayeden destekler alıp birşeyi
kurmuş değilim. Tamamen naturel bir harekettir BBP. Orijinaldir. Bize
aittir. Geçmişimize, köklerimize dayanan, samimiyetle savunan bir
harekettir. Her şey doğru yapıldı, hiçbir yanlışı yoktur demiyorum.
Fani olan insanların her zaman yanlışları olur. Eksiklikleri vardır.
Biz de insanız, şartlar neyi getirdiyse onu yaptık. Ama ne yaptıysam
inanarak yaptım. Ona o gün inanarak yapıp, söylemişimdir.
Arkadaşlarımızla beraber samimiyetle söyledik.

Arkamızda başka güç aramak, iftira ve hayalperestlik olur. Biz biziz.
1968'lerde genç ülkücüler teşkilatında Muhsin Yazıcıoğlu neye
inanmışsa, o zaman neye varsa BBP'yi kurarken de ona inanmıştır ve
devam ettirmiştir. Dolayısıyla eksik varsa bizimdir. Yanlış varsa
bizimdir. Doğru ise bizim doğrumuzdur. Bir başka mahfilin bize
dayattığı, oluşturduğu ve yönlendirdiği bir iş değildir. Ama birşey
vardır MHP'den kopuşumuzda dış unsurlardan daha çok iç unsurların
tezgâhı olabilir. Ona birşey demem.

Nasıl yani?

- MHP'nin kendi içinde Yazıcıoğlu ve arkadaşları kopsun diye bir
gayret olmuş olabilir. Bu gayretin katkıları olmuş olabilir. Bu yönde
zorlanmış olabiliriz. Şartların o şekilde oluşması için belli çabalar
olabilir. Bunlara bir şey demiyorum. Ama ne yapmışsak kendimize
inanarak yaptık. O gün istifa etmemiş olsaydım o zaman MÇP'nin
kapısında ve koridorlarında başka şeyler olurdu.

Ne olurdu mesela?

- Çok tatsız ve üzücü şeyler olurdu. Bizden kaynaklanmazdı ama bizi de
zorlayıcı şeyler olurdu. Neticede biz hastahanenin kapısında
istifamızı açıklamışız. Yaralılar ortada. Olay var. O günkü psikoloji
ile biz artık bu iş burada demokratik iç mücadele olmaktan çıktı.
Öyleyse herkes yoluna.
Ben kendimi çok yürekli insan olarak bilirim. Ama ülküdaşımla kavga
ederim, kendimi çok dayanıklı, dirençli olarak bilirim, ama ülkücünün
ülkücüyle kavga etmesine hiçbir zaman rıza göstermedim. Bu bir
dayanıksızlık veya acziyet değil. Ülkücünün ülkücüye şiddet unsuru
kullanarak iç mücadeleye razı olmadım. Olmam da. Çünkü onun telafisi
mümkün değil. Müsade de etmedim. Aslında ayrılış ve kopuş böyle bir
hassasiyetinde sonucudur. Tarihi olayların o tarihin şartları
içerisinde değerlendirirsek doğru yaparız. Bugüne getirirsek yanlış
yaparız.

Yazıcıoğlu ve arkadaşları bugün ayrı bir parti çatısı altında
mücadelelerini sürdürüyor. Ancak milliyetçi-ülkücü insanlar arasında
ayrı gayrı olmaması gerektiğini savunmaya devam ediyorlar:
- Ülkücüler, farklı partilerde, farklı siyasal yöntemler izleseler,
hatta farklı organizasyonlara sahip olsalar da, önce birbirlerinin
hukukuna saygı göstermelidirler. Arkadaşlık, mazi birliği ve
ülküdaşlık bunu gerektiriyor. Bugün de beklentimiz odur. Ülkücüler
birbirlerine sahip çıkmalı, sezgilerini ve çabalarını geliştirmeli. Bu
görüşümüz devam ediyor, Ülkücünün ülkücüye küslüğünü, şiddet unsuru
kullanmasını, birbirinden kopmasını asla bağışlamıyoruz ve buna izin
vermiyoruz.
 
Gençliğinde Muhsin Yazıcıoğlu

1980 yılında, Balgat Katliamı sanıklarından İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu, müthiş bir operasyonla Mamak Askeri Cezaevi’nden kaçırıldılar. Olay, bütün Türkiye’de geniş yankı uyardırdı. Günlerce gazetelerin manşetlerini süsledi.



İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu, idam cezasına çarptırılmışlardı. Askeri cezaevinden kaçırılmasalardı, ertesi gün idam dosyaları Meclis’te görüşülecekti. En önemlisi, MHP iktidar ortağıydı. Dosya görüşülerken, MHP’li milletvekilleri de el kaldırıp, oy kullanacaklardı. Armağan ve Pehlivanoğlu’nun idamlarına ‘evet’ oyu vermeleri mümkün değildi. ‘Hayır’ oyu verdiklerinde ise, CHP tarafından çok kötü sıkıştırılacaklardı. CHP’nin kamuoyuna vereceği mesaj, çok öncesinden belliydi:

‘İşte gördünüz. MHP, katilleri koruyor. Çünkü, bu katliamın arkasında MHP var. Balgat katliamının sorumlusu iktidardaki MHP’dir.’

İşte bu yüzden ‘Askeri cezaevinden Ülkücü kaçırma Operasyonu’nun zamanlaması çok ilginçti. İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu’nun kaçırılmaları, iktidardaki MHP’yi ciddi bir sıkıntıdan kurtardı.

Olayın ertesi günü, Alparslan Türkeş bütün Ülkücü yöneticileri Parti Genel Merkezi’nde topladı. Namık Kemal Zeybek, Ramiz Ongun, Türkmen Onur, Muhsin Yazıcıoğlu ve diğerleri sıraya dizildiler.

Türkeş, son derece yüksek sesle bağırmaya başladı:

- Kim yaptı bunu? Kim kaçırdı? Askeri cezaevi gibi bir yerden nasıl kaçabiliyorlar?

Ardından, tek tek sormaya başladı:

- Senin bilgin var mı?

- Ya senin?

- Sen biliyor musun?

Hep, ‘hayır’ cevabını aldı.

Türkeş, karşısına dizilenlerden sadece birine herhangi bir soru yöneltmedi. O’nun yüzüne bile bakmadı. Aldığı cevapların ardından, yine yüksek bir ses tonuyla ‘Çıkın dışarı, kaybolun’ dedi.

Türkeş’in en belirgin özelliği, önemli konularda muhatapları ile konuşarak değil, yazarak iletişim kurmasıydı. Daha sonra, bu kağıtları yakar ve imha ederdi. Bu defa gelenek bozulmuş, çok farklı olmuştu. Son derece yüksek bir sesle bağırarak konuşmuştu. Belli ki, bazı yerlere mesaj vermek istiyordu. Armağan ve Pehlivoğlu’nın kaçırılması ile kendilerinin bir ilgisinin bulunmadığını duyurmaya çalışıyordu. Herhalde, çevrede bir dinleme cihazının bulunduğunu düşünüyor ya da biliyordu.

Aradan bir süre geçti…

Türkeş, daha önce karşısına dizdiği isimlerden sadece ‘Kim kaçırdı, haberin var mı?’ sorusunu yöneltmediği yöneticiyi tekrar çağırdı. Bu defa bağırmıyordu. Aksine, son derece kısık bir ses tonuyla konuşuyordu:

- Oğlum, sağlam yerdeler mi?

Aldığı cevapla rahatladı:

- Kaygılanmayın, sağlam yerdeler.

Gerçekten de son derece sağlam bir yerdeydiler. Üstelik, cezaevinden kaçırılan İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu, dışarı çıkar çıkmaz uyarılmışlardı. İkisine de sıkı sıkı tembih edilmişti:

- Sakın ola teşkilatlara gitmeyin.

İsa Armağan, verilen talimata harfiyen uydu. Kendisine çizilen alanın dışına çıkmadı. Ülkücü teşkilatlarla ilişkisini tamamen kesti. Mustafa Pehlivanoğlu ise, tersini yaptı. Bir süre gizlendikten sonra teşkilatlara gitmeye ve gezmeye başladı. Bunun üzerine yakalandı ve ardından idam edildi.

Pehlivanoğlu, verilen talimatlara uymuş olsaydı, O da İsa Armağan gibi hayatta kalacaktı.

‘ANKARA’YI HAVAYA UÇURURUM’

Abdullah Çatlı, 12 Eylül öncesinde Ülkü Ocakları’nın Genel Başkan Yardımcısıydı. Arkadaşlarıyla Sakarya’dan Ankara’ya gelirken gözaltına alındı.

Olay, hemen Genel Merkez’e bildirildi. Ülkücü polisler, vakit geçirmeden Ülkü Ocakları Genel Merkezi’ni uyardılar:

- Çatlı ve bazı arkadaşlar gözaltına alındılar.

Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu, hemen telefona sarıldı. Ankara Emniyet Müdürü’nü aradı. Emniyet Müdürü bekletmeden telefona çıktı.

Yazıcıoğlu, ‘Neden böyle yaptınız?’ dedi:

- Bizim arkadaşlarımızı niye Emniyet’e aldınız?

Müdür, ‘Haklarında ihbar var’ cevabını verdi.

Yazıcıoğlu da ‘Siz emniyet olarak niye bizim üzerimize geliyorsunuz?’ diye tepki gösterdi:

- Bizimle uğraşmaya devam ederseniz, biz de sizinle uğraşırız. Biz, meşru bir derneğiz ve meşru platformda kalmak istiyoruz. Bizim, ne terörle, ne de anarşi ile ilgimiz var. Ama bizi mecbur ederseniz, gereğini de yaparız. Şimdi bak bakalım bu gece Ankara’nın kaç yerinde patlama sesi duyacaksın! Hem de Ankara Emniyet Müdürlüğü de dahil olmak üzere!

Müdür, ‘Ne demek bu’ dedi:

- Bizi tehdit mi ediyorsun?

Yazıcıoğlu da Mehmet Akif Ersoy’un dizelerini okudu:

- Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem/ Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım/ Boğamazsın ki/ Hiç olmazsa yanımdan kovarım/ Ben ezelden beridir aşığım istiklale/ Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale/ Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum/ Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum/ Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim/ Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim/ Adam, aldırma da geç git diyemem, aldırırım/ Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Ardından da kestirip attı:

- Arkadaşlarımızın serbest bırakılmalarını bekliyorum. Sakın ola işkence ve kötü muamele yapmaya kalkmayın.

Aradan bir süre geçti…

Demirtepe Köprüsü’nün üzerinde bir bomba bulundu. Bomba, emniyetin imha ekipleri tarafından patlamadan etkisiz hale getirildi.

Ardından da Abdullah Çatlı serbest bırakıldı.
 
KURT BAKIŞI


“21 Temmuz 1977. AP Lideri Süleyman DEMİREL’ in Başbakanlığında; Alparslan TÜRKEŞ’ in, Erbakan gibi Başbakan Yardımcılığı görevini üstlendiği Milliyetçi Cephe Hükümeti kuruldu.

MHP kabinede Sağlık, Ticaret, Gümrük ve Tekel, birde Devlet Bakanlığı ile temsil ediliyordu. MHP’liler hükümet ortağı olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. MHP’nin elinde ki bakanlıklar Ülkücülerle dolup taşıyordu. Özellikle Sıhhiye semtinde ki Sağlık Bakanlığı, DTCF ve Atatürk Liseli gençlerin uğrak yeri oluyordu. Gençler sık sık bakanlıkta ki ağabeylerini ziyaret ediyorlardı.

Bir gün öğle saatlerinde solcu gruplar bakanlığın etrafını sarmaya başladılar. Sayıları yüzün üzerindeydi. Önce çeşitli sloganlar attılar:

- Kahrolsun faşitler…
- Faşizme karşı omuz omuza…
- Katil iktidar…

Daha sonra eylemlerini fiili saldırıya dönüştürdüler. Sağlık Bakanlığını taş yağmuruna tuttular. Bakanlığın bütün camlarını aşağı indirdiler. Atılan taşlar artık bakanlığın içine yağıyordu.

Saldırı sırasında Ülkü Ocakları Genel Merkezi yöneticileri de oradaydılar. Bakan Cengiz GÖKÇEK‘le görüşmüş dışarı çıkmaya hazırlanıyorlardı. Gürültüleri duyan Genel Başkan Muhsin YAZICIOĞLU, çevresinde toplanan öğrencilere sordu.

- Neler oluyor?
- Komünistler bakanlığı bastı başkanım. Çok kalabalıklar, slogan atıp içeri taş yağdırıyorlar.

YAZICIOĞLU, yanında ki Ocak yöneticileri ve Atatürk Liseli gençlere “buna izin veremeyiz” dedi. Merdivenlerden aşağı doğru inmeye başladı. Çevresinde ki 15- 20 kişilik grup da onu izledi. Yazıcıoğlu, liseli ülkücülerle kırılan camların arasından geçip, Bakanlığın dış merdivenlerinin başına geldiğinde saldırganlar bir an durakladılar. Bu durum çok uzun sürmedi. İlk anki şaşkınlık geçtikten sonra,”Vurun faşistlere” bağrışmaları duyuldu ve taş yağmuru daha da arttı.

YAZICIOĞLU, yerdeki taşlardan birini alıp, bağırdı:

- Vurun lan komünistlere!

Çevresinde ki gençler ve bazı Ülkücü bakanlık çalışanları da peşine takıldılar. Ellerinde ki taşlarla bakanlığı basan solcuların üzerine atıldılar:

- Allah, Allah, Allah, Allah…

Sayıları azdı, ancak Bakanlık merdivenlerinin üzerinde olduklarından hâkim bir durumdaydılar. Bu yüzden de attıkları taşlar yerini buluyordu. Bakanlık içinden bir anda Allah Allah sesleriyle çıkışları da etkili olmuştu. Solcu gençler kaçmaya başladılar.

Oysa peşlerindeki Ülkücülerin sayısı 30-40 kişiyi geçmiyordu.

Bu kovalamaca Zafer pasajına kadar sürdü. Zafer pasajı o günlerde solcu gençlerin merkezi durumundaydı. Bağrışmaları duyan bir grup da pasajdan dışarı çıkmıştı. Solcu gençlerin hem sayısı arttı hem de pasajdan çıkanlar, arkadan gelenlerin çok küçük bir grup olduğunu gördüler.

Bu defa da onlar saldırıya geçtiler.

Ülkücülerin, sayıca kalabalık bu grubun karşısında hiç şansları yoktu. Dayak yiyecekleri aşikârdı. Özellikle liseli gençlerin bir kısmı tereddüt ettiler. Kaçmayı düşündüler ve geriye doğru hamle yaptılar.

Muhsin YAZICIOĞLU ise, geri çekilemezdi, Çünkü O Ülkücü Gençliğin Lideriydi. Ülkü Ocaklarının Genel Başkanıydı. Başka çare kalmamıştı ve yapılacak tek iş vardı. Hemen elini beline attı, silahını çıkardı. Havaya birkaç el ateş etti ve kaçmaya çalışan Ülkücülere doğru döndü:

- Kaçmayın, kaçanı vururum!

Hava bu defa tersine döndü. Silah sesini duyan solcu gençlerin tamamına yakını Pasajın içine kaçtı. Birkaç silahlı solcu da YAZICIOĞLU’ na cevap verdi. Ancak onlarda fazla direnemediler ve pasajın içine girdiler.

Ülkücüler Sağlık Bakanlığının namusunu kurtarmıştı!

Solcular kaçtılar ama mücadele sona ermedi. Silah sesleri üzerine polis otoları birbiri ardına Zafer Pasajı’nın önüne gelmeye başladı. Polisler Yazıcıoğlu’nu alıp götürmek istiyorlardı. Yazıcıoğlu direndi. Polisin ısrarı üzerine de çevik bir hareketle park halindeki bir minibüsün üzerine çıktı:

- Komünistler artık devletin bakanlıklarını basıyorlar. Arkadaşlarımızı vurdular. Ankara’yı dağ başına çevirdiler. Biz Devleti arıyoruz. Nerede bu devlet?

Polisler Yazıcıoğlu’ndan aşağı inmesini istiyorlar o ise ısrarla konuşuyordu:

- Bunlar, Türkiye’yi Moskova’nın uydusu yapmak istiyorlar.

Bu ilginç olayları üzerine çevre de vatandaşlarda birikti. Bu arada olayı duyan Ülkücüler, Zafer Pasajının önüne akın ettiler. Minibüsün etrafında yüzlerce insan toplandı.

Bazı ülkücüler ise vatandaşın arasına girip onları tahrik ettiler.

- Komünistler, Devletin bakanlığını basıyor. Silah kullanıyorlar. Polis ise saldırganlar yerine bizim üzerimize geliyor. Gitsinler Zafer pasajını arasınlar. Silahlı komünistleri gözaltına alsınlar…

Vatandaşların da tepki göstermesi üzerine, polis geri çekilmek zorunda kaldı. Yazıcıoğlu çevresindeki Ülkücülerle birlikte yürüyerek Ocak Genel Merkezine gitti. Baskın ters tepmişti, Ülkücüler solun hâkimiyetinde ki Kızılay’da tam bir gövde gösterisi yaptılar.

Olaydan MHP Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ’in de haberi oldu. Muhsin Yazıcıoğlu’nu acele Genel Merkez’e çağırdı.

Yazıcıoğlu odasına girdiğinde, “Oğlum olmaz” dedi.

- Yanlış yaptın. Komutan cephede savaşmaz.

Yazıcıoğlu ,”Mecbur kaldık Başbuğum” dedi.

- Biz organize olup saldırıya geçmedik. Biz Sağlık Bakanlığında baskına uğradık. Devletin Bakanlığı basıldı. Böyle bir durumda nasıl sessiz kalabilirdik?

Türkeş,”Doğru, haklısın, ama”diye araya girdi:
-Sen yine de komutanın cephede savaşmayacağı kuralını aklından çıkarma…”

Yukarıda ki satırlar Emin PAZARCI’ nın “KURT BAKIŞI” adlı kitabından alınmıştır. O yılların mücadelesini, çilelerini ve ağır şartlarını anlatırken; kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren, kimi zamanda ağlatan 12 Eylül öncesi hatıralarla, destanlarla dolu bir kitap.

İster Alperen Ocaklı olsun, ister Ülkü Ocaklı olsun o günleri ve o günlerin şahsiyetlerini anlamak isteyen yeni nesillerin bu kitabı okuması gerektiğine inanıyorum. Ve özellikle o günleri hep sol gözüyle bakanlardan dinleyen Türkiye’nin aydınlık çocuklarının…

“Ben milletim uğruna adamışım kendimi
Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir.
Zulüm Azrail olsa hep Hakkı tutacağım,
Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir…
 
Muhsin Yazıcıoğlu

220px-Muhsin_Yaz%C4%B1c%C4%B1o%C4%9Flu.jpg


Muhsin Yazıcıoğlu
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı
Görev süresi
29 Ocak 1993 - 25 Mart 2009
Yerine geldiği -
Yerine gelen Yalçın Topçu
Kişi bilgileri
Doğum 1954
Türkiye Şarkışla, Sivas, Türkiye
Ölüm 25 Mart 2009 (55 yaşında)
Türkiye Keş Dağı, Göksun, Kahramanmaraş, Türkiye
Partisi Büyük Birlik Partisi

Muhsin Yazıcıoğlu (1954; Şarkışla, Sivas - 25 Mart 2009; Göksun, Kahramanmaraş), Türk siyasetçi. 19., 20., ve 23. dönem TBMM Sivas milletvekili ve Büyük Birlik Partisi'nin kurucusudur. Yazıcıoğlu, 25 Mart 2009 günü bir helikopter kazasında yaşamını yitirmiştir.

İlk yılları ve eğitimi

1954 yılında Şarkışla'nın Elmalı köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla'da yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'ni bitirdi. Yazıcıoğlu, evli ve iki çocuk babası idi.

Siyasi hayatı

1980 öncesi

1968'de cemiyetçilik çalışmalarına başladı. Şarkışla'da Genç Ülkücüler Hareketi'ne katıldı; üniversite eğitimi için 1972'de Ankara'ya geldikten sonra da, Ülkü Ocakları Genel Merkezi'nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı'nda bulundu. Yazıcıoğlu, 1978'de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği'nin de kurucu Genel Başkanı oldu. Bu dönemde yaşanan Bahçelievler ve Kahramanmaraş katliamlarıyla suçlandı fakat suçsuzluğu anlaşılınca serbest bırakıldı. 1980 sonrası yapılan yargılamalarda da beş yılı hücrede olmak üzere yedi buçuk yıl hapishanede yattı ve suçsuzluğu anlaşılınca beraat etti.

1978'de Abdullah Çatlı ve Mustafa Pehlivanoğlu yakalanınca, "Ankara'ya geldiklerinden bir saat kadar sonra şubeye telefon açarak, "Bu size son ihtarım. Abdullah Çatlı'yı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız" diyerek emniyeti tehdit ettiği rivayet edilir. Bir iddiadan ibaret olan bu bilginin bir kesinliği yoktur.[1] 1978 yılında Alevi vatandaşlara karşı düzenlenen katliamın ÜGD başkanı olarak tertipçisi olmakla suçlanmış ve daha sonra suçsuzluğu anlaşılınca beraat etmiştir.

12 Eylül dönemi

1980 yılına kadar MHP'de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulunan Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül 1980'den sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda yargılandı. 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi'nde kaldı. Burada Üşüyorum adlı bir şiir yazmıştı.

Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevindeki ülkücüler ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'nın başkanlığını yaptı. Yazıcıoğlu, 1987'de Milliyetçi Çalışma Partisi'ne (MÇP) girdi ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu. 20 Ekim 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde, Refah Partisi (RP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi'nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde milletvekili adayı olan Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas'tan milletvekili seçildi.

BBP dönemi 1992-2009

Yazıcıoğlu, 7 Temmuz 1992'de, "içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı" gerekçesiyle 5 milletvekili arkadaşı ile beraber MÇP'den ayrıldı. 29 Ocak 1993'te, MÇP' den ayrılan bir grup arkadaşı ile beraber Büyük Birlik Partisi'ni (BBP) kurdu ve partinin Genel Başkanı oldu.

24 Aralık 1995'te yapılan erken genel seçimlerinde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak yeniden parlamentoya giren Yazıcıoğlu, 28 Şubat 1996'da ANAP'tan istifa ederek, BBP'ye döndü. 8 Ekim 2000 tarihindeki 4., 20 Temmuz 2003 tarihli 5. ve 30 Nisan 2006 tarihli 6. Olağan ve 15 Nisan 2007 tarihli 2. Olağanüstü Büyük Kurultaylarda yeniden genel başkan seçildi.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sivas'tan bağımsız milletvekili olarak TBMM'ye girdi ve seçimlerden önce bıraktığı BBP Genel Başkanlığına tekrar seçildi.

Helikopter kazası

Ana madde: 2009 Medair TC-HEK helikopter kazası

Wikinews-logo.svg
Vikihaber'de bu konuyla ilgili haber var:
Türkiye'de helikopter kazası: 6 ölü

25 Mart 2009 tarihinde, Kahramanmaraş mitinginden Yozgat-Yerköy mitingine hareket etmek üzere içinde bulunduğu helikopter bilinmeyen bir sebepten dolayı düştü. Helikopter düştükten sonra İHA muhabiri İsmail Güneş 112 Acil Servisi aramıştır. Bu konuşmada bacağının kırık olduğunu, helikopterde bulunanlardan sadece BBP Sivas il Başkanı Erhan Üstündağ'ın inlediğini, ne BBP Sivas il başkan yardımcısı Murat Çetinkaya ne de pilot Kaya İstektepe'den ses gelmediğini, Muhsin Yazıcıoğlu'nu ise göremediğini söylemiştir. [2]

Bu konuşmalar İsmail Güneş'in son konuşması olmuştur. Kazadan 48 saat sonra helikopterin enkazı ve Muhsin Yazıcıoğlu dâhil 6 kişinin naaşı arama ekipleri içerisinden 17 gönüllü civar köylüsü tarafından Sisne ve Kızılöz Köyleri arasındaki Keş Dağı Kuru Dere Kanlıçukur mevkiinde bulundu.[3][4] Enkaz, 48 saat süren arama çalışmalarının yapıldığı bölgenin içerisinde değil 115 km uzağındaydı.[5]

28 Mart 2009 tarihi ve saat 14:10'da BBP Genel Sekreteri Yalçın Topçu'nun yaptığı açıklamaya göre, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler vefat etmişlerdir.[6] Kendisi daha önce on yedi defa trafik kazası geçirmişti ancak bunların hepsini hafif sıyrıklarla atlatmıştı.[7]

Muhsin Yazıcıoğlu'nun cenazesi ölümünden 6 gün sonra 31 Mart 2009 tarihinde Kocatepe Camii'nde düzenlendi. TBMM'deki törende Yazıcıoğlu'nun Türk bayrağına sarılı naaşının üzeri çiçeklerle süslendi. Cenaze törenine basın mensupları dâhil yaklaşık 700.000 kişi katıldı. Vasiyeti üzerine cenazesi, Taceddin Dergahı'na gömülmeyi vasiyet ettiği için bir bakanlar kurulu kararı çıkarılarak Mehmet Âkif Ersoy müzesi olarak kullanılan dergahın bahçesine defnedildi. Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünün ardından memleketi Sivas'ta birçok parka ve caddeye ismi verildi. Amasya'da yapılan caddenin ismi Muhsin Yazıcıoğlu Caddesi olarak değiştirildi. Anadolu'nun birçok yerinde park, cadde ve vakıflara onun ismi verilerek kendisine duyulan sevgi ve saygı tekrar ifade edildi.
 
Adam çok iyi konuşuyormuş, yazık böyle adamlar hayatta olmalıymış, ne güzel adamdı..

[YOUTUBE]WgpK4E-BbfQ[/YOUTUBE]​
 
Bir takım insan müsvettesinin bile isteye öldürdüğü düzgün adamdır Muhsin Yazıcıoğlu.
Öldüğünde günlerce hıçkırarak ağladığımı biliyorum.

Mekanı cennet olsun.
 
Geri