Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
1873'de Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimini Kur'an üzerine aldı.
Kur'an eğitimini medresede tamamladıktan sonra, Arapça ve Farsça hocasının yönlendirmesiyle İslam edebiyatıyla ilgilenmeye başladı. Lahor'da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra Doğu Dilleri Fakültesi'ne hoca olarak tayin edildi. Bu yıllarda Muhammed İkbal'in şiirleri de yayınlanmaya başlandı.
1905'de Londra'daki Chambrich Üniversitesi'nin felsefe ve iktisat bölümünden mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde hocalık yaparken, bilhassa Londra'da ilgi görmesine sebep olacak çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal, savcılık diplomasını aldıktan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversitesi'nde felsefe dalında doktora yaptı.
1908'de Hindistan'a döndüğünde, yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.
Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Onun bu konudaki düşüncesi ise, "Siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir" şeklinde idi.
Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında ve Pakistan'ın kuruluşunda büyük tesiri olmuştu. Bu yönüyle İkbal M.Akif Ersoy'a da benzetilmiştir.
Uzun süren bir hastalıktan sonra 21 Nisan 1938'de vefat etti.
Pakistan'li sair ve mütefekkir, siyaset, iman, mücadele adami. Pencap eyaletinin Siyalküt sehrinde dogdu. Dindar bi aileye mensuptur.
Ikbal, Farsça, Arapça edebiyat dersleri görmüs, Lahor'da yüksek felsefe derslerine devam etmistir. Avrupa'ya geçerek uzunca bir dönem Cambridge'de felsefe çalsimis, Münih'te felsefe yapmistir.
Lahor'da Ingiliz Edebiyati ve felsefe profesörlügü görevinde bulunmustur.
M. Ikbal, sanatla tefekkürü kendisinde birlestiren bir hüviyettir. Onun siirinin mayasi tefekkürdür.
Onu Avrupa felsefesi doyuramadi. Ikbal'e göre kurtulus, garbin aklî verimliligini sentez yapmakla mümkün olabilecektir.
Augusto Comte'den Goethe'ye kadar bütün bu filozoflarin felsefesini noksan buluyordu. Çünkü (Bunlar) ruh ve gönül nedir, bilmiyorlardi.
Garb tefekkür dünyasi zirvelerini senelerce dolastiktan sonra, yuvasini Mevlâna'nin sâhikasinda kurdu. Mevlana hakkindaki bir mazumesinde: "Ben bir dalgayim, parlak bir inci vücuda getirmek iMuhammed Ikbalin onun denizine yerlesmisim..." der.
1927'de Pencap yasama meclisine seçilen Muhammed Ikbal "Bagimsiz Pakistan" fikrini ortaya atti.
"Sark'tan Haber", "Sonsuzluk, Sark Milletleri ne yapmali","Cebrail'in Kanadi", "Hicaz armagani", "Iktisat Bilimi", "Islam'da Dini Tefekkürün Yeniden Tesekkülü" önemli kitaplari arasindadir.
1873'de Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimini Kur'an üzerine aldı.
Kur'an eğitimini medresede tamamladıktan sonra, Arapça ve Farsça hocasının yönlendirmesiyle İslam edebiyatıyla ilgilenmeye başladı. Lahor'da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra Doğu Dilleri Fakültesi'ne hoca olarak tayin edildi. Bu yıllarda Muhammed İkbal'in şiirleri de yayınlanmaya başlandı.
1905'de Londra'daki Chambrich Üniversitesi'nin felsefe ve iktisat bölümünden mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde hocalık yaparken, bilhassa Londra'da ilgi görmesine sebep olacak çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal, savcılık diplomasını aldıktan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversitesi'nde felsefe dalında doktora yaptı.
1908'de Hindistan'a döndüğünde, yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.
Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Onun bu konudaki düşüncesi ise, "Siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir" şeklinde idi.
Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında ve Pakistan'ın kuruluşunda büyük tesiri olmuştu. Bu yönüyle İkbal M.Akif Ersoy'a da benzetilmiştir.
Muhammed İkbal (1873-1938)
Doğunun yetiştirdiği büyük bir edebiyatçı ve Pakistan'ın milli şairidir. Bağımsız Pakistan'ın kuruluşunda, fikri temelin oluşmasında önemli katkısı olmuştur. Mevlana'nın etkisinde kalmış ve ona hayranlığını dile getirmiştir. İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmanın çareleri üzerinde kafa yormuş, verdiği seri konferanslarla düşüncelerini dile getirmiştir. Risale-i Nur'da ismi zikredilmekte ve özellikle şairliğine, heyecanlı şiirlerine atıf yapılmıştır. (Tarihçe-i Hayat, s. 9, 11). Karaşi Nur Talebeleri tarafından gönderilen (30. 3. 1957) ve Tarihçe-i Hayat'ta yer alan (s. 622) bir mektupta ismi zikredilmektedir.
İkbal, 1873 yılında Pencap Eyaletinin Keşmir sınırı yakınlarında bulunan Siyalkut (Seyalkat) şehrinde dünyaya geldi. Dindar bir anne-babanın evladı olarak yetişmeye başladı. Babası Nur Muhammed annesi İmam Bibi'dir. Ebeveynlerinin mütedeyyin aile hayatı onu önemli ölçüde etkiledi. Küçük yaşlarından itibaren Kur'ân-ı Kerim'i okumaya başladı. Medreseye de giderek büyük bir bölümünü ezberledi. İlk ve orta öğrenimini memleketi Siyalkut'ta tamamladı. 1895 yılında Lahor'a gitti. Burada bulunan hükümet kolejinde felsefe ve hukuk derslerinin ağırlıkta bulunduğu bir eğitimden geçti. Arapça ve Farsça dillerini öğrendi. Felsefe ve İngilizce öğretmenliği diplomasını aldı. Tayin edildiği Lahor doğu dilleri fakültesine hocalık yaptı. Bu arada şiirleriyle de dikkat çekmeye başladı.
İkbal'in görmüş bulunduğu bu eğitim döneminde özellikle hocalarından Mevlânâ Mir Hasan ile Thomas Arnold'un etkisinde kaldığı tahmin edilmektedir. Bilahare yeteneğiyle Arnold'un dikkatini çekmesi, bu hocası tarafından Avrupa'ya gönderilmesinde önemli rol oynadı. Bundan sonra Cambridge Üniversitesine giderek üç yıl öğretim gördü ve yüksek lisansını tamamladı. Daha çok Felsefe alanında eğitim görmesine karşılık, hukuk ile ilgili dersler de aldı. Londra'da kaldığı süre zarfında vermiş bulunduğu konferansları sayesinde geniş bir kesim tarafından tanınır hale geldi. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Münih'e geçti. Burada doktorasını yaparak Felsefe bilim dalında doktor oldu. Bu eğitiminin akabinde Lahor'a döndü.
İkbal, ülkesine döndükten sonra muhtelif okullarda İngilizce ve Felsefe derslerini okuttu. Ancak, uzun süre bu görevi yapamayacağını anlayarak istifa etti. O sıralarda Hindistan İngilizlerin işgali altında bulunuyordu. Öğretmenliği bırakmaya sebep olarak, İngilizlere hizmet etmenin zor olduğunu, kendisini hür olarak hissetmediğini gerekçe gösterdi. Öğretmenlikten ayrıldıktan sonra istediğini söyleyebileceğini ve daha hür olduğunu dile getirdi. Bu arada hukuk alanına olan ilgisinden dolayı bu alanla ilgili çalışmalar yaparak kendini yetiştirdi. Geçimini de büyük ölçüde avukatlık yapmak suretiyle sağladı. Haklılığından emin olmadığı veya kazanacağına ihtimal vermediği dâvâları almaktan özenle kaçındı.
İkbal, devletin resmî görevini bıraktıktan sonra eğitim-öğretim kurumlarıyla bağını koparmadı. Lahor'da bulunan İslâm Akademisi ile aradaki bağı devam ettirdi. Burada ders vermeye devam etti. muhtelif üniversitelerde de ilmi konferanslar verdi. Afgan hükümetinin davetlisi olarak gittiği Afganistan'da eğitim komisyonunun çalışmalarına katıldı.
İkbal, İslâm dünyasının içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulmak için çaba sarf etti. Batının da etkisiyle İslâm milletlerinin bir rönesanstan geçmesi gerektiği fikrine inandı. Bir dönem dini konularda kendine mahsus fikirler ileri sürdü. 1926-29 yılları arasında Pencap Yasama Konseyi üyeliğinde bulundu. Bu tarihlerde Haydarabad ve Aligarh üniversitelerinde verdiği konferanslarında İslâm düşüncesinin yeniden kurulması fikri üzerinde durdu.
İkbal'ın en önemli faaliyetlerinin arasında Pakistan'ın kuruluşu ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Bu faaliyetlerine henüz başlamışken İngilizler tarafından kendisine verilen "sir" ünvanını kullanmadı. 1930 yılı Aralık ayında bütün Hindistan Müslümanları Birliğinin Allahabad'ta gerçekleştirdikleri toplantıya başkanlık yaptı. İlk defa burada Pakistan fikrini ortaya attı. Kısa bir süre sonra Londra'da yapılan yuvarlak masa toplantılarına delege olarak davet edildi. Burada da fikrini dile getirmeye devam etti. Akabinde verdiği konferanslarda, katıldığı toplantılarda, yazdığı makalelerde Bağımsız Pakistan ile ilgili fikirlerini işlemeye ve dile getirmeye devam etti. 1931 yılında toplanan 2. Milletlerarası İslâm Konferansına katıldı. Burada Dünya İslâm Kongresinin başkan yardımcılığına getirildi.
İkbal, Pakistan'ın kurucusu olarak tarihe geçecek olan Muhammed Ali Cinnah ile de yakın temas kurdu. Londra'da düzenlenen 2. yuvarlak masa toplantısında Cinnah ile yakın bir çalışma içinde bulundu. Bu toplantı sonrasında İtalya ve Mısır üzerinden Filistin'e giderek burada düzenlenen Dünya İslâm Konseyi toplantısına katıldı. İkincisinden iki yıl sonra Londra'da düzenlenen 3. Yuvarlak Masa toplantısında da bulundu. Bu toplantı için bulunduğu Londra'dan Paris'e geçti. Burada bazı görüşmelerde bulundu. Akabinde İspanya'ya geçerek, ziyaret etmesine ve namaz kılmasına zorla izin verilen Kurtuba Camii'nde namaz kıldı. Bu hadise unutamadığı hatıraları arasında yer aldı ve bununla ilgili olarak "Mescid-i Kurtuba" başlığını taşıyan şiirini kaleme aldı.
İkbal, İspanya'dan sonra İtalya'ya geçerek burada Mussolini ile görüştü. Ondan Kuzey Afrika'daki Müslümanlara iyi davranmasını istedi. 1933 yılında Afganistan kralı Nadir Şah'ın davetlisi olarak Süleyman Nedvi ile birlikte bu ülkeye gitti. Burada ülkenin idari sistemi ve yeniden yapılandırılması konularında görüşmelerde bulundu. 1937 yılında Cinnah'a bir mektup yazarak İngilizlerin, Hindistan Müslümanlarının Pakistan adı altında ayrı bir devlet olarak kurulmasını istediklerini ve bunun uygulanacak bir plan çerçevesinde 25 yıl içinde gerçekleşeceğini haber verdi. Pakistan devletinin kurulması olayı Müslümanlar arasında büyük bir sevince vesile oldu. İkbal'in bağımsızlık ile ilgili faaliyetlerde bulunması bağımsızlığın sembol isimlerinden biri olarak anılmasına sebep oldu.
Risâle-i Nur'da; "Büyük İkbal'in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilham neşesi" ifadelerini kullanan ve Tarihçe-i Hayat'ın önsözünü kaleme alan Ali Ulvi Kurucu, İkbal'in heyecan verici şiirlerine atıfta bulunmaktadır. Karaşi'den Türkiye'ye mektup yazan buradaki Nur talebeleri Risâle-i Nur'a olan büyük alakayı dile getirmektedirler. Ayrıca Pakistanlı din alimlerinin Risâle-i Nur'a kavuşmalarından ve istifade etmekten büyük sevinç duyduklarına işaret edilmekte ve Bediüzzaman'a büyük bir ilgi duydukları belirtilmektedir. Ayrıca büyük hizmetlerde bulunan şahsiyetlerin azlığından ve İkbal'in de vefat etmiş bulunmasından söz edilmektedir. Büyük insanların ismi zikredilirken bunların arasında Bediüzzaman'ın müstesna bir yere sahip olduğu vurgulanmaktadır.
İkbal'in şiirlerinde işlediği tabiat, insan ve Hindistan temaları sadece Müslümanlar arasında değil ayrıca Hintliler arasında da büyük ilgi uyandırdı. Vatansever ruh taşıyan şiirler Hintlilerin arasında büyük alâka uyandırdı. Avrupa dönüşünde kaleme aldığı şiirlerinde daha çok dini ve felsefi konulara yer verdi. Farsça'yı kullanması çok daha büyük bir kitleye ulaşmasına vesile oldu. 1927 yılında yazdığı 'Cavidname' adlı eseri bir şaheser mahiyetindedir. Şair, sanatı sanat için değil, topluma hizmet ve hayat vermek, benliği kuvvetlendirmek için algılamayı ve benimsemeyi tercih etti.
Bilim, din ve felsefenin yakın bir ilişki içinde bulunduğunu savundu. Bilimin sürekli gelişmesine paralel olarak felsefi ve dinî görüşlerde de yeniden kuruluş sürecinin yaşandığını belirtti. Diğer taraftan bilimin hiçbir zaman evreni sistematik olarak kavrama imkânını da vermediğine işaret etti. Dinin hem duygu, hem doktrin hem de faaliyet olduğunu savundu. Duygu ve düşüncelerin eylemden koparılamayacağını, dinin sadece birkaçının fonksiyonu olmaktan ibaret görülemeyeceğini, hem tecrübeye hem de inanca yer verilmesi gerektiğini savundu.
İkbal, Allah'ın sıfatlarını sürekli faal oluşları çerçevesinde değerlendirdi ve yorumladı. Cenâbı Hakkın geçmiş ve geleceği bilmesini, şu anda olmuş bitmiş bir yapı olarak görmemek gerektiğine işaret etti. Geleceği bilmesini, henüz gerçeklik kazanmamış imkânları bilmesi şeklinde algılamak gerektiğini ifade etti. İnsanoğlunun varlık sahnesine çıkmasıyla birlikte alemin akıl, aşk ve hür iradeye sahip değerli bir varlığa kavuştuğunu belirtti. Kur'ân-ı Kerim'in tasvir ettiği mü’minin tamamen aktif bir insan olmasına rağmen, zamanla ve nesillerin değişmesiyle Müslümanlar arasında bu aktifliğin zayıflamaya başladığını ifade etti (Mehmet S. Aydın; "Muhammed İkbal", TDVİA. 22. C. s. 20).
İkbal, İslâm'da dini düşüncenin son beş asırda hareketliliğini yitirdiğini, zamanımızda meydana gelen gelişmeler karşısında dinî düşüncenin yeniden kurulmasının elzem olduğunu ifade etmektedir. Bunun için de geleneksel yapının tenkit edilmesi ve tefekkürün gelişmeler ışığında yeniden inşa edilmesi yoluyla yapılabileceğine işaret eder.
Türkiye'ye de büyük ilgi duyan İkbal aynı zamanda Mevlânâ'ya da hayranlığını ifade etmektedir. Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele dönemlerinde gösterilen kahramanlıklardan övgüyle söz eder. 1922'de saltanatın kaldırılarak hilâfetin devam ettirilmesini destekler; ancak, sonraki Batılılaşma hareketlerini üzüntüyle karşılar. Bu görüşlerini Cavidname adlı eserinde dile getirir. 1934 yılında gırtlak kanserine yakalandıktan sonra sesini yitirdi. Gözleri de iyice zayıflayan İkbal 1938 yılında vefat etti. Naaşı, Lahor Mescid-i Şahi bahçesine defnedildi. ************ 1905 yılında milliyetçi olarak Avrupa’ya giden İkbal, 1908 yılında İslamcı ve ümmetçi olarak geri dönüyordu. İslam dünyasının bir araya gelmesi ve çeşitli ırk, renk ve ülkelerdeki Müslümanların bir millet olarak İslam ümmetini ihya etmesi gerektiğine samimiyetle inanmış ve şiir dili ile bu mesajı yaymaya çalışmıştır.
Erken dönem hayatı ve eğitimi:
Urdu ve Fars edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olan Muhammed İkbal, 1873’te Pakistan’ın Pencap eyaletinde, mutasavvıf bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Medresede Kur’an-ı Kerim, dil, tarih ve edebiyat eğitimi alan İkbal, Lahor’da Felsefe, İngiliz edebiyatı ve Arapça dallarında tamamladığı yüksek öğreniminden sonra üniversitede çalışmaya başladı.
İkbal 1905’te yüksek tahsil için Avrupa’ya gitti ve orada üç yıl kaldı. Cambridge Üniversitesi’nde felsefe okudu ve sonra Almanya’da İran tasavvufu üzerin "The Development of Metaphysics in Persia" yani "İran’da Metafiziğin Gelişmesi" başlıklı bir doktora tezi yazarak, Münih Üniversitesi’nden doktora diploması aldı. Ayrıca 1908’de Lincoln’s Inn’den İngiltere’nin en yüksek hukuk diplomasını da aldı. Ama en önemlisi, İkbal’in Avrupa’nın sosyal yapısını çok yakından görmüş olmasıydı. Avrupa’nın İkbal’in düşüncesine etkisi
Avrupa’daki müşahedeleri ve tecrübeleri şahsı üzerinde çok yönlü tesirler bıraktı. İkbal, Avrupalıların girişkenliklerinden ve onların enerji dolu hayatlarından etkilendi. Avrupa’nın fen ve bilim alanında sahip olduğu geniş imkanlara ve yeni buluşlarına ve icatlarına hayran kaldı. Fakat Avrupa’nın müreffeh hayatının yanı sıra, milletlerinin acımasız rekabeti de İkbal’in gözünden kaçmadı. Kapitalist sistemin temelinde bu fesat mevcuttu. Avrupa milletleri arasındaki bu acımasız rekabet, adeta bir savaş şeklindeydi. Böylece İkbal, Avrupa’nın girişken, enerji dolu ve müreffeh hayatına rağmen onun ırkçılığını, acımasız rekabetini, aşırı milliyetçiliğini ve dolayısıyla milletlerin arasındaki düşmanlığı ve insanların ırka ve renge dayalı nefretlerini gördü; bunlardan derinden etkilendi. Bunu şiirlerinde de dile getirdi: "Ey Batılılar! Bu dünya bir dükkan değildir.
Sizin değer verdiğiniz şeyler aslında değersizdir
Medeniyetiniz kendi hançeriyle intihar edecektir.
Zayıf dal üzerinde yapılan yuva payidar olmayacaktır."
İkbal, Avrupa’nın, girişken ve hareket dolu hayatından etkilendiği halde sosyal ve siyasi sistemlerinin çürük ve çökmeye mahkum olduğunu anlamakta gecikmedi. Sonra Batı’nın aşırı milliyetçilik, ırkçılık, insanlar arasındaki acımasız rekabet gibi hastalıklarına bir panzehir aradı ve bunu İslam’da buldu.
İkbal, İslam’ın ırklar ve uluslar üstü kardeşlik özelliğinin Batı’nın hastalıklarına panzehir olduğuna inanmıştır. Çünkü İslam’ın dünyaya hakim olduğu dönemde bu kardeşlik gerçek olarak yaşanmıştır. İkbal’e göre insanlık tarihinde yalnızca İslam döneminde ırk, renk ve değişik ülkelerden insanlar bir araya gelerek, İslam dünyasını geliştirmek amacıyla asırlarca ahenk içerisinde çalışmışlardır.
Şiirleri
İkbal çok gençken şiir yazmaya başladı. İlk dönemlerindeki şiirlerinde romantik ve tasavvuf eğilimler baskındı. Mesela:
"Her şeyde ezeli bir güzellik aksetmektedir
İnsanların sözlerinde, goncaların açılışında
Her farklılık içinde bir vahdet gizlidir
Ateş böceklerinin parlaklığında, çiçeklerin açılışında."
Bunun gibi pek çok örnek verilebilir. Fakat çok geçmeden İkbal’in şiirlerinde Hindistan milliyetçiliği ağır basmaya başladı. Buna örnek olarak aşağıdaki şiirini verebiliriz:
HİNTLİ ÇOCUKLARIN KAVM-İ TERANESİ
Fars’tan kopan yıldızları
Parlatarak samanyoluna yükselten ülke
Vahdetin sesini dünyaya duyuran ülke
Hicaz’ın efendisini serinleten ülke
O benim vatanımdır, o benim vatanımdır.
Dağları Sina, insanları Kelim (Musa as.) olan ülke
Nuh Peygamber’in gemisini ağırlayan ülke
Gökyüzüne yükselen merdiven ülke
Hayat yaşamak için cennet mekan ülke
O benim vatanımdır, o benim vatanımdır.
Ama İkbal sadece körü körüne vatanını ve milletini methetmedi. Aynı zamanda Hint kıtasındaki insanların hayata karşı olan tavırlarını ve zavallılıklarını tenkit ve takbih etmekten de çekinmedi.
"Ey Hintliler! Eğer anlamazsanız silinir yok olursunuz
Tarih kitaplarında bile isminiz için yer bulamazsınız."
Böylece şair İkbal, şiirlerinde şahsi hisleri yerine, milli dertleri ve yaşadığı dünyadaki meseleleri dile getirmeye başladı. Dolayısıyla onun şiirleri her zaman okuyucularını ve milletini içine düştükleri kötü şartları değiştirmek için harekete geçmeye teşvik etti. Bu şiirler onun 1899-1905 yılları arasındaki ilk şairlik döneminde yazdığı şiirlerdi. O, şiir dili ile Müslümanlara unutulmuş olan vazifelerini hatırlattı. Şiirlerini bu misyonu yerine getirmek için bir amaç olarak kullandı. Bir şiirinde şöyle demektedir:
"Eğer insanları yetiştirmekse şiirin amacı
O zaman şairlerdir Peygamberin aracı."
Dolayısıyla İkbal, şuurlu olarak şiirlerinde İslam ümmetini uyarmak ve onları derin uykularından uyandırmak misyonunu yüklendi. İkbal’in bir kitabının ismi de Bangi Dare yani "Kervanın Zilleri"dir. Bu, İslam ümmetinin kervanını harekete geçirmek için bir uyarı anlamındadır. 1905 yılında milliyetçi olarak Avrupa’ya giden İkbal, 1908 yılında oradan İslamcı ve ümmetçi olarak dönüyordu. O, İslam dünyasının bir araya gelmesi ve çeşitli ülkelerden ırk ve renkteki Müslümanların bir millet olarak İslam ümmetini ihya etmesi gerektiğine samimiyetle inandı ve şiir dili ile bu mesajı yaymaya çalıştı. Şöyle haykırmıştır:
"Her ülke benim ülkemdir
Ki Allah’ın mülkü mülkümüzdür."
Şimdi onun vatanı yalnızca Hindistan değil, Fas’tan Endonezya’ya, Nil’den Kaşgar’a kadar uzanan İslam dünyasıdır. Sonra bu fikre uygun olarak "Hintli Çocukların Kavm-i Teranesi" yerine Terane-i Milli’yi, yani İslam Milli Marşı’nı kaleme almıştır: