Mırasımıza sahıp çıkmak

Konu sahibi son olarak 2620 gün önce görüldü
MIRASIMIZA SAHIP ÇIKMAK

"Gönül ister ki Afrika'nin kuzeyinden Endülüs'e çikayim ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar Istanbul'a döneyim!" Prof. Dr. Ramazan Özey, Yigit Düstügü Yerden Kalkar, Tarih ve Düsünce, Agustos 2000, s 30

Yavuz Sultan Selim Misir'in fethinden sonra Istanbul'a dönerken Buraya kadar anlatilanlardan da anlasilacagi gibi Türk Milleti son derece saglam ve köklü bir mirasa sahiptir. Bu noktada önemli olan bu mirasin önemini geregi gibi kavrayabilmek ve geçmisimize sahip çikarak yüzümüzü gelecege dönebilmektir.

Milli Mücadeleyi izleyen yillarda Türk Milleti'nin gelecegi için çok önemli bir rota belirlenmisti. Bu politika, "kültür ve medeniyet birikimimize sahip çikmak, Osmanli gelenegini modernlestirerek 20. yüzyila aktarmak" olarak özetlenebilirdi. Cumhuriyetin ilk yillarinda o zamanki sartlarinin izin verdigi ölçüde Osmanli mirasina sahip çikilmisti. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanli borçlarini son kurusuna kadar ödemeyi kabul etmesi ve tüm ekonomik sikintilara ragmen bu borçlarin ödemelerine sadik kalmasi, Osmanli mirasina sahip çikma isteginin bir göstergesiydi. Ayrica yine Osmanli gelenegi sürdürülerek, topraklarimiza siginmak isteyen Türk olmayan Müslümanlara (örnegin Arnavutlara, Çerkeslere, Bosnaklara) olumlu yanit verilmis, bu farkli etnik kökenden gelen Müslümanlari tek bir dini kimlik içinde görülmüs ve kabullenilmisti.

Öte yandan, Balkan Antanti ve Sadabad Pakti gibi olusumlarla, eski Osmanli cografyalarinda Türkiye'nin nüfuzunu korumaya çalisilmisti. Balkan Antanti, bazi Balkan ülkelerini, Sadabad Pakti ise bazi Ortadogu ülkelerini Türkiye'nin liderligi altinda stratejik isbirligine tasima amacini güdüyordu.

Bu, son derece dogru ve yerinde bir strateji idi. Çünkü daha önce de belirttigimiz gibi "devlet gelenegini" olusturan en önemli unsurlardan biri toplumlarin tarihidir. Tarih toplumlarin hafizasidir ve her toplum dostlarini, düsmanlarini onlarin tarihleriyle degerlendirir. Tarih devletlere itibar ve otorite sagladigi gibi, özellikle eski imparatorluklarin varisleri olan milletlerin geçmiste kendilerine bagli olan topraklarda söz sahibi olmalarinin da önemli bir aracidir.

Bir zamanlar bir Imparatorluk olan Ingiltere, yüzyilin basindan bu yana kademeli biçimde azalan siyasi ve ekonomik gücüne ragmen, hala eski kolonileri üzerinde belirli bir nüfuz sahibidir. Benzer bir nüfuz iliskisi Fransa ile eski sömürgeleri arasinda da vardir. Fransa'nin Cezayir'e ya da Suriye ve Lübnan'a olan ilgisinin mesruiyet zemini bu tarihsel bagdir. Kuskusuz eger Ingiltere kendi tarihine küsseydi ve imparatorluk oldugu zamanlari reddetseydi, bu tür bir nüfuz elde edemezdi. Ayni sekilde Fransa da geçmisine yüz çevirseydi, Kuzey Afrika ve Ortadogu siyasetinde bugün sahip oldugu etkiyi sürdüremezdi.

osmanlilar_04.jpg


Iste tarihin bu denli etkili bir stratejik zemin olusu, kuskusuz Türkiye açisindan büyük bir avantajdir. Çünkü Türkiye, bugün komsulari olan devletlerin çogunu ve daha pek çok devleti bes yüzyil boyunca yönetmis bir imparatorlugun varisidir.

Bugün büyük devletlerin Osmanli tarihi konusunda arastirmalar yaptirmalari ve bu konuya özel bütçeler ayiriyor olmalari aslinda bizlere çok önemli bir seyi göstermektedir. Osmanli Devleti büyük devlet olmanin sirrini bulmus ve bu sirri 600 yillik ömrünün son anina kadar muhafaza etmisti. Bati'nin Osmanli ile ilgili bir türlü kavrayamadigi gerçek ise bugünün siyasi literatürüyle, Osmanli Imparatorlugu'nun "moralpolitik" (ahlaki) bir stratejik vizyona sahip olmasi idi.

Sömürgeci güçler ise hep "reelpolitik" (katigerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, eger kisa vadede kendilerine menfaat sagliyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmasa ve istikrarsizliga sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler. Osmanli ise sahip oldugu topraklarda her nedenle olursa olsun karmasaya ve düzensizlige asla izin vermedi. Daima Kuran ahlakinin emrettigi baris ve huzur ortamini, adaleti ve hosgörüyü yasatmaya çalisti.

Örnegin Ingiliz ve Fransiz sömürgeciligi sahip oldugu bu reelpolitik mantik neticesinde ele geçirdigi topraklarda çok kisa süreli hakimiyetler kurabildi. Osmanli fethettigi yerlerde sadece topragi degil, gönülleri de fethetmeyi basarirken, bu güçler gittikleri her yerde yaptiklari uygulamalar neticesinde yerli halkin nefretini kazandilar. Ayni sekilde üzerinde etkinligi oldugu topraklarda "nizam" saglamak gibi bir gayesi olmayan Amerika Birlesik Devletleri de, gittigi her yere baris ve huzur yerine karmasa ve anarsi getirdi.

Bugün de Bati'nin ve ABD'nin stratejisi eski Osmanli cografyasina istikrar ve huzur getirecek nitelikte degildir.

Ayrica Osmanlilar diger milletler gibi sömürgecilik zihniyetiyle bu topraklari isgal etmemis, hiçbir zorlama ve baskiya basvurmadan dinlerini yaymayi ve Müslüman dünyasini güçlendirmeyi amaçlamislardir. Avrupali güçler ele geçirdikleri topraklarda yasayan halklari kendilerinden asagi, bir nevi ikinci sinif insanlar olarak degerlendirip gaddar ve zalim bir politika izlerken, Osmanlilar sahip olduklari Kuran ahlaki nedeniyle her milletten insana karsi adaletli, hosgörülü ve merhametli bir tutum sergilemislerdir.

Avrupali devletler bu ülkelerin tüm yeralti zenginliklerini ele geçirip, halklarini fakirlestirirlerken, Osmanli'yi veya Selçuklu'yu yöneten Türkler gittikleri ülkelere zenginlik, refah ve medeniyet götürmüslerdir. Fethedilen ülkelere camiler, medreseler, kervansaraylar, köprüler, çesmeler yaptirilmis, yikmayi ve yok etmeyi degil, yeniden insa etmeyi hedeflemislerdir. M. Baudier'nin Historie de la Religion des Turcs (Türklerin Din Tarihi) adli eserinde "Türkler merhamet, sefkat ve insanlara yardimda bütün milletlere ve hatta Hiristiyanlara da üstündürler"- Osman Turan, Türk Dünya Nizaminin Milli, Islami ve Insani Esaslari, Turan Nesriyat ve Matbaacilik, Istanbul 1969, cilt 2, s. 122sözleriyle de belirttigi gibi, Türk Milleti fethettigi topraklarda yasayan insanlara güzel ahlakiyla da örnek olmustur.

Müslüman Türkler basta da belirttigimiz gibi, fethettikleri ülkelerin halklarina, yasam biçimlerine, inançlarina ve dünya görüslerine de saygi gösterdiler.

Fethettikleri yerlerde yasayan insanlarin kendilerine Allah'in bir emaneti oldugunu düsünen, esir aldiklari kisilere karsi bile insaniyetle yaklasan Türk Sultanlari'nin görevleri arasinda bu halklari himaye etmek, kimsenin onlara zulüm yapmamasini saglamak da vardi. Allah, Insan Suresi 8. ayetinde müminlerin kendileri ihtiyaç içindeyken dahi yemegi önce esirlere yedirdiklerini bildirmektedir. Bu, Islam ahlakini yasayan Müslüman yöneticilerin fethedilen topraklarda yasayanlara karsi tüm uygulamalarini sekillendiren çok önemli bir ahlak özelligi olmustur. Nitekim düsmanlarindan kaçarak Osmanli Imparatorlugu'na siginan Isveç Krali XII. Charles (Demirbas Sarl)'in bir yakinina yazdigi mektuptaki sözleri de, Müslüman Türk Milleti'nin insani ve güzel ahlakli tutumunun dile getirilisidir:

Sefkatin, cömertligin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni iste bu elmas baga sardilar. Bu kadar sefkatli, bu kadar nazik bir milletin arasinda hür bir esir olarak yasamak bilsen ne kadar tatli... Derleyen Mutlu Altay, Türkler Için Ne Diyorlar?, Türk Kültürünü Arastirma Enstitüsü, Diyanet Vakfi, Istanbul Arastirma Merkezi Kütüphanesi, s.11

Girdikleri her yere mutlak bir huzur ve asayis götüren Müslüman Türkler, çogunlukla kendilerinden önceki Hiristiyan yönetimlerin baskici ve zulmedici uygulamalarindan sikinti duyan halk tarafindan coskun bir sevgi ve saygiyla karsilanmislardir. Osmanli Devleti kurulus döneminden itibaren fethettigi topraklardaki Hiristiyan teba ile her zaman iyi iliskiler kurmus, onlarin sempatisini kazanmistir. Örnegin Bursa'nin fethinden sonra sehri niye teslim ettiklerini soran Orhan Gazi'nin Rumlardan aldigi cevap oldukça çarpicidir:

Sizin devletinizin günden güne yükseldigini ve bizim devletimizi geçtigini anladik. Babanizin idaresine geçen köylülerin memnun kalip bir daha bizi aramadiklarini gördük ve biz de bu rahatliga heves ettik. Asikpasazade, Teravih-i Al-i Osman, Istanbul 1332, s.30

Osmanlilarin Anadolu'da oldugu gibi Rumeli'de ve diger fethettikleri topraklarda da Hiristiyan halkin varliklarina ve idare tarzlarina karismamalari, agir vergiler altinda ezilmis olan halkin yükünü hafifletmeleri, mevcut kanunlar kapsaminda hiçbir yerel yöneticinin keyfi uygulamalar yapmasina müsaade etmemeleri yerli halkin kendilerinden razi olmalarini sagladi. Osmanli Devleti kendi himayesine girmis olan herkesin hak ve hukukunu garanti altina aliyordu.

Nitekim Batili tarihçi ve siyaset adamlarinin kaleme aldigi eserlerde de Türk-Islam ahlakinin getirdigi adalet ve hukuk anlayisi övülmüs, diger çagdas sistemlerle mukayese edilerek Türk-Islam ahlakinin üstünlügü dile getirilmistir.

Bunlardan Ingiliz tarihçisi F. Downey "The Grand Turc, Suleyman the Magnificent" (Büyük Türk, Muhtesem Süleyman) adli eserinde Türklerin adaletine ve merhametine siginan insanlardan su sekilde bahseder:

Birçok Hiristiyan, adaleti agir ve kararsiz olan Hiristiyan ülkelerindeki yurtlarini birakarak Osmanli ülkesine gelip siginiyorlardi. The Grand Turk, Suleyman the Magnificent, Sultan of Ottomans, New York, 1929, Fransizca trc. Soliman le Magnefique, Paris 1930, s. 84

Fransiz tarihçi Fernard Grenart ise Türk devlet anlayisina duydugu hayranligi su sözleri ile dile getiriyordu:

Osmanli idaresinin, fethedilen memleketler için, son derece liberal oldugunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kisminda tamamen serbest birakiyorlardi. Granduir et Decadance de l'Asie, Paris 1939, s. 126-128, (Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ocak 1999, s.16

Ünlü tarihçi Oskar Kolling ise I. Dünya Savasi sonrasinda Balkan halklarinin karsi karsiya kaldigi durum karsisinda Osmanli idaresindeki üstün adalet ve hukuk anlayisini su sekilde tarif eder:

Bu eski hakikati -Osmanli-Türk adalet sistemini- Avusturya-Macaristan Imparatorlugu'nun çöktügü 1918 yilinda komsu milletler bize yeniden hatirlattilar. 16. asirdan 340 sene sonra hümanizm devrinde Macar hududunda ayni hadise tekerrür etti. Fakat böyle bir mukayese yapildigi zaman 16. asir Türk idarecilerinin, zavalli halkin hukukunu korumak hususundaki gayretleri önünde egilmek arzusunu duyariz. Macar Serhadlerinde XVI: asir Türk Devri, Türk trc., Ülkü, nr.82, s.309

Kolling bu satirlarin devaminda dönemin Avrupa devletleri ile Türk Devleti arasindaki anlayis farkini da su sekilde dile getirmekteydi:

... Avrupa'da sulh zamaninda bile engizisyon mahkelemeleri ve idam sehpalari faaliyette bulunuyordu. Bilhassa ücretli askerlerden tesekkül eden ordu toplaninca halk bütün mali ile beraber zulüm aleti haline geldi. Bunlar hiçbir vicdan azabina düsmeksizin irkdaslarini soyar, ezer, öldürürlerdi. Oysa Türk hükümdarlari gerçekten halkin hayati ile ilgilenmislerdir. Naklettigimiz vesika suretleri de süpheye yer birakmayacak sekilde bunu göstermektedir. Ibid, nr.XVI 91, s.50

Süphesiz Osmanli'nin asirlar boyunca adalet anlayisinda hiçbir sapma olmamasinin en önemli nedeni bu adalet anlayisini Kuran ahlakindan ögrenmis olmasi ve Kuran'a olan bagliligidir. Kuran'da tarif edilen adalet anlayisi Müslümanlari, karsi tarafa öfkeli olsalar bile, öfkelerine kapilmalarini engelleyip adil kilan bir anlayistir. Ayette söyle buyrulmaktadir:

Ey iman edenler adil sahitler olarak Allah için adaleti ayakta tutun. Bir topluluga olan kininiz sizi adaletten alikoymasin. Adalet yapin. O takvaya daha yakindir. Allah'tan korkup sakinin. Süphesiz Allah yapmakta olduklarinizdan haberi olandir. (Maide Suresi, 8)

Bu nedenle bugün söz konusu cografyada yasayan milletlerin hepsi Türklerin adaletine, hosgörüsüne ve kendilerine sagladiklari baris ortamina sahitlik etmislerdir. Bu durum her dinden ve her irktan insanin Türklerin yönetiminden razi olmalariyla neticelenmistir. Günümüzde ise, yillardir bu topraklarda süregelen savas, karmasa ve düzensizlik yüzünden huzura, güvenlige ve barisa hasret kalmis olan kadinlar, çocuklar, yaslilar, yeni bir "Osmanli"nin özlemi içindedirler.


TARIHI SORUMLULUK


Buraya kadar ele aldigimiz gerçeklerin bize gösterdigi gibi, Türkiye hem cografi ve stratejik konumu, hem de devralmis oldugu tarihi mirasi itibariyle Balkanlar'in, Kafkaslar'in, Ortadogu ve Orta Asya'nin geleceginde liderligi üstlenebilecek bir ülkedir. Milyonlarca insanin özlemini duydugu baris ve huzur ortamini saglayabilecek zengin bir tarihsel deneyime sahiptir. Cografi konumu itibariyle hem Asyali, hem Avrupali, hem Ortadogulu'dur. Devraldigi tarihi miras itibariyle de tüm bu alanlarda tahminlerin ötesinde bir etkinlige ve güce sahiptir. Yüzlerce farkli kültürün ve etnik grubun barindigi bu topraklarda, sahip oldugu Osmanli mirasi geregi söz sahibidir. Nitekim Soguk Savas'in ardindan tesis edilen yeni dünya sisteminde, basta Amerika olmak üzere, pek çok ülkenin de talebiyle Türkiye söz konusu topraklarda aktif rol almak durumunda kalmistir.

Türkiye'nin sahip oldugu tarihi miras -ve siyasi, askeri, ekonomik potansiyel- nedeniyle, pek çok Bati ülkesi bu bölge üzerinde gelistirdikleri stratejilerin Türkiye eksenli ve hatta Türkiye merkezli olmasi gereginin farkindadir.

Nitekim ABD eski Baskani Bill Clinton'in 1999 yilinin son aylarinda Georgetown Üniversitesi'nde yaptigi bir konusma da bu görüsü destekler niteliktedir. Bir anda tüm dünya ülkelerinin dikkatini tekrar Türkiye üzerine çevirmelerine neden olan bu ünlü konusmada Clinton'in özellikle, "20. yüzyili nasil Osmanli'nin yikilisi belirlediyse, 21. yüzyilda da Türkiye'nin etkin rol oynayacagi" anlamina gelen sözleri son derece önemli bir tespiti içermektedir.

Clinton'in bu sözlerini "Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'yi içine alan milyonlarca km2'lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke oldugu için 21. yüzyilin sekillenmesinde kilit rol oynayacaktir" seklinde açabiliriz. (Bill Clinton benzeri mesajlari Kasim 1999 tarihinde Türkiye gezisi esnasinda TBMM'de yaptigi konusmasinda da vermistir). ABD gibi süper bir gücün liderinin, Türkiye için 21. yüzyilda böyle bir teshiste bulunmasi kuskusuz çok dikkat çekicidir.

Bugün söz konusu bölgelere huzurun ve sükunetin yerlesebilmesinin tek yolu, Türkiye'nin varisi oldugu Türk-Islam ahlaki ile yogrulmus olan "Osmanli Millet Sistemi"nin hakim oldugu bir anlayisin olusturulabilmesidir. Önceki bölümlerde de detayli olarak anlattigimiz gibi, Osmanli Millet Sistemi'nde, devletin koruyucu semsiyesi altina giren her millet ya da topluluga, kendi inanç ve örfüne göre yasama hakki taninir ve temel haklari koruma altina alinirdi.

Türkler ister Balkanlar'da, ister Kafkaslar'da, ister Ortadogu'da olsun gittikleri hiçbir ülkede kimseyi dinini ve töresini degistirmeye zorlamamislar ve hiç kimseye dininden dolayi zulmetmemis, kimseyi hor görmemislerdir. Her dinden, her mezhepten vatandas ibadetini diledigi gibi yerine getirmis, kendi örf ve adetlerini uygulamalarinda kimse bir digerine karismamistir. Bunun karsiliginda dis güçler tarafindan herhangi bir saldiri söz konusu oldugunda ise bu topraklarda yasayanlar da severek ve isteyerek yönetiminden memnun kaldiklari Osmanli Devleti'nin yaninda yer almislardir. Böylece dis güvenlik ve ekonomi basta olmak üzere pek çok alanda dogal bir ittifak olusmus, hem Osmanli Devleti'nin hem de tebasi altinda yasayanlarin fayda sagladigi saglam bir yapi olusturulmustur.

Avusturyali Türkolog Anton Cornelers Schaendinger de Türklerin devlet anlayisini ve bu anlayisin dünyanin pek çok yöresine getirdigi refah ve huzurun, baska hiçbir hükümdarlik döneminde saglanamadigini söyle dile getirmistir:

Iskender Dogu'ya ve Hint'e kadar yayildi. Daraz Dogu'dan Bati'ya uzandi. Cengiz Han Avrupa ortalarina kadar at kosturdu. Lakin hiçbirisi Osmanli Türkleri gibi diger insanlarin kültür ve din hürriyetine saygi göstermediler.

Osmanlilar harikulade bir nizam ve düzende asirlarca kendilerinden olmayan insanlarla baris içerisinde yasadilar. Onun içindir ki, Avrupa'da dört asir boyunca kalabildiler. Süleyman Kocabas, Tarihte Adil Türk Idaresi, Vatan Yay., Ist. 1994, s. 86

Anton Schaendinger gibi Türklere hayran kalan bir baska tarihçi Yunanli Michel de Greece'in sözleri ise çok dikkat çekicidir. Osmanli'nin Balkan topraklarindan çekilmesiyle baslayan zor ve sikintili günlere, belki de atalarinin bizzat sahit oldugu Greece, bu topraklarda tek çözümün Osmanli benzeri bir idari sistem oldugunu, bugün yasanan karmasalari da örnek vererek anlatmaktadir:

Osmanli Devleti'nin yikilmasindan çok üzüntü duyuyorum. Çünkü Osmanli Devleti dünya dengesini ayakta tutan bir güç olmustu ve sevilsin ya da sevilmesin, Osmanli'nin çöküsünden itibaren Balkanlar ve Ortadogu'daki çalkantilar durmak bilmedi. Tarih ve Medeniyet Dergisi, Subat 1995 sayisi, s.27

Balkanlar'da yasayan, bu topraklarin dogasini ve geçmisini iyi bilen bir tarihçinin böyle bir teshiste bulunmasi son derece önemlidir.

Türkiye tipki Osmanli'nin yaptigi gibi Balkanlar ve Ortadogu'daki farkli etnik kimlik ve dinleri kucaklayan bir strateji gelistirmelidir. Gelistirilecek bu stratejinin dayanak noktasi ise Türk-Islam kültürünün ve köklü medeniyetimizin yeniden kesfedilmesi olmalidir. Nitekim bu topraklarda siyaseten olmasa bile, kültür olarak Türk hakimiyeti halen devam etmekte, özellikle Balkanlar'da ve Kafkasya'da farkli irklardan olmalarina ragmen pek çok Müslüman kendini Türk ve Osmanli addetmektedir.

Pek çok tarih bilimci ve siyasetçi de bu gerçegi kabul etmekte ve yazdiklari makalelerde bu noktaya dikkat çekmektedirler. Bu kisilerden birisi de dünyaca ünlü Ortadogu uzmani Prof. Dr. Edward Said'dir. Kendisi de Kudüslü Hiristiyan bir aileye mensup olan Edward Said, Israil'de çikan Ha'aretz Gazetesi'nde yayinlanan röportajinda Ortadogu'da kalici bir barisin insa edilebilmesi için "Osmanli Millet Sistemi"ni önermistir.- Ha'aretz Gazetesi, 18.8.2000- Ari Shavit'in gerçeklestirdigi bu röportajda Osmanli Millet Sistemi'ni bir nevi zorunluluk olarak gören Edward Said, bu konuda son derece haklidir. Çünkü bütün bir tarih boyunca Ortadogu ve Balkanlar'da en uzun ömürlü yönetimler Osmanlilar döneminde kurulmus, Romalilarin bile saglayamadigi süreklilik ve bütünlük Müslüman Türkler tarafindan yüzyillarca korunmustur.

Prof. Dr. Edward Said'in Ortadogu barisi için dile getirdigi önerinin bir benzerini ünlü tarihçi Jason Goodwin de New York Times'daki "Osmanli'dan Ögreneceklerimiz" baslikli yazisinda Balkanlar için önermektedir. Osmanli'nin Balkanlar'da, din, dil ve etnik farkliliklarin çok fazla olmasina ragmen, hüküm sürdügü 14. yüzyildan 19. yüzyila kadar hiçbir zaman kisitlama yapmadigini ve bu sekilde istikrari ve düzeni sagladigini söyleyen Goodwin, bugün huzuru saglamayi bölgeye askeri güç yigmaktan ibaret gören Batili güçlerin Osmanli'dan ögrenecekleri çok fazla sey oldugunu dile getirmektedir. Jason Goodwin, "Learning From the Ottomans", 16.8.1999, New York Times

osmanlilar_05.jpg


Bilindigi üzere yaklasik son 50 yildir dünyanin kalbi "Osmanli hinterlandi" olarak da adlandirilan Ortadogu'da atmaktadir. Eger bu bölgede yer alan ülkeler, bugün dünyanin geleceginde bu kadar hayati bir öneme sahiplerse, bu durumda Osmanli'nin varisi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu süreçte kilit rol oynamasi kaçinilmazdir.

Sunu da belirtmeliyiz ki, elbette bu sitede anlatilan strateji, Osmanli Devleti'nin yeniden kurulmasi degildir. Önemli olan Osmanli millet ve devlet anlayisinin hakim oldugu, insanlarin dost ve kardesçe yasayabildigi, baris ve güven dolu bir ortamin yeniden olusturulabilmesi, güçlü bir ekonomik ve siyasi birligin tesis edilmesidir. Çünkü Osmanli yönetimi ve tecrübesi, istenildiginde çatismalarin merkezi haline gelmis olan bu bölgeye huzurun ve barisin getirilmesinin mümkün oldugunu bizlere göstermistir. Bugün bir birlik olusturma yönünde atilacak somut adimlar, bölge devletleri tarafindan da kabul görecektir. Üstelik bu birlik dünyanin en gelismis medeniyetini, en zengin topraklarini ve üstün kültürünü de içinde barindiran, 21. yüzyila damgasini vuracak bir birlik olacaktir. Bu birligin öncülügünü yapabilecek tek millet ise hiç süphesiz Osmanli'nin mirasçisi olan Türk Milleti'dir.

 
Geri