Minyatür sanatı hakkında

  • Kullanıcı aRMiNa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü
Minyatür Sanatı

Ortaçağ'da, el yazması kitapların bölüm başlarındaki ilk kelimelerin ilk harfleri "minium" diye isimlendirilen maden kırmızısı (sülyen)le boyanır,böylece süsleme yapılırdı.Küçük boydaki renkli ve boyalı,genellikle el yazması kitapların süslemesinde kullanılan, ince hatlarla yapılan, ayrıntıları belirli resimlere verilen "minyatür" adı da buradan gelmektedir.

Minyatür resim aynı zamanda "nakş" diye de isimlendirilmiştir. Bunları yapanlara da "nakkaş" denirdi. İslam topluluklarda "resim",yani çizgiyle tasvir sanatı yasaklanmıştı. Bunun nedeni, Tanrının yarattıklarını insanların çizgiyle yeniden yapması, tasviri işinin "günah" sayılmasıydı.

Kendine has özellikleri dolayısıyla bu günahın çerçevesi dışında kalan minyatür sanatı,Selçuk ve Osmanlı toplumlarında büyük ölçüde rağbet görmüş ve gelişmişti.

Eski bir zaman çizgisinden günümüze kadar ulaşan minyatürler, tarihimizin çeşitli yönlerine,özellikle toplum hayatının ayrıntılarına ışık tutmak bakımından son derece yararlı olmuştur.

Düğünleri,soylu çevrelerde sünnet düğünü şenliklerini,av, savaş,kabul töreni, kuşatmalar, kır ve su kenarı eğlencelerini, cirit oyunlarını ayrıntıları ve çeşitli yönleriyle gösteren minyatürler,ait oldukları devir ve dönemlerin toplum hayatını, geleneklerini, kıyafetlerini, törelerini incelemek bakımından gerçekten son derece yararlı ve renkli kaynaklardır.

Bilimsel araştırmalar, minyatürün temelde bir Orta Asya Türk sanatı olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Çin'de minyatürün gelişmesi,Uygur nakkaşlarının Çin'e göçmesiyle başlamıştı. Aynı nakkaşlardan bazıları da İran'a göçmüş ve İran minyatürcülüğünün doğmasında çıkış noktası olmuştur.

İranlı minyatürcülerin çoğu, Belh, Horasan, Buhara gibi Türk kentlerinden göç etmiş Türk asıllı kimselerdi. Buna karşılık, Arap minyatürleri Türk ve İran minyatürlerindeki incelikten yoksundur. Üslup bakımından aynı değeri taşımaz.

Avrupa'da minyatür Ortaçağ'da yaygınlaşmıştır. Özellikle yazma kitapların süslenmesinde bu resim tekniğinden yararlanılıyordu. Bilinen en eski Osmanlı minyatürü Fatih Sultan Mehmet devrinden kalmadır.

III. Murat'ın oğlunun sünnet düğününü anlatan "Sûrname" yi 427 resimle süsleyen Nakkaş Osman,o devrin en değerli minyatür ustasıdır. 17.yüzyılda Nakşı (Ahmet Mustafa), 18.yüzyılda Levni (Edirneli Abdülcelil Çelebi) gibi ustalar,bu sanata yeni katkılarda bulunmuşlardır.

Minyatür yapan nakkaş,sırf pamuktan yapılma hint kağıdı kullanır,bunu mermer bir levha üzerine serip, gene mermer bir silindir,ya da fildişi bir çubuğu sürterek parlatırdı. Sonrada kedi tüyünden veya kuşun kalem tüyüne ipekle bağlanmış samurdan fırçasını alıp,çevresindeki boya çanaklarına daldırırdı.

Minyatür tarzındaki özellikler, figürlerin birbirini kapatmayacak bir düzenle istifi,kişilerin önemini boyutlarıyla belirtmek, perspektif (uzaklık ve derinliği) hiç bir şekilde vermemek, renklerde ışık-gölge etkisi aramaksızın düz boyamak, ayrıntıları olduğu gibi işlemek esaslarıyla ifade edilebilirdi.
 
MİNYATÜR...

Özellikle Van Gogh, Klimt ve Picasso denilince, “Frenk resmi” tabir edilen resim sanatının yanında minyatür; kelimenin imlediği ilksel anlama münasip olarak “güdük” “cüce” ve kayda değmez gelirdi önceleri bana...

Perspektif, ısık-gölge gibi temel resmetme prensiplerinden yoksun, zavallı bir çocuk sanatı! Koca nakkashanelerde elvan elvan itinayla boyanan bu eserlere “tasvir” denirmis... Günlerdir, o tasvirlerden ulasabildiğim örneklere bakıyorum... Bir büyü etkisi var üzerimde...

Renklerde ve onların sürreel bezeklerinde kayboldum; eflatun dağlar, sarı bulutlar…Neden böyle oldu birdenbire?.... Değisen neydi?.... Bunca yüzyıl sonra Levni’nin minyatürlerinde perspektif; Matrakçı Nasuh’un tasvirlerinde gölgeler mi zuhur etti sanki?.... Hayır; elbette hayır...

Talihin cilvesi mi demeli bilmem; tam da bu perspektif yoksunluğu ve gölge eksikliği idi beni cezbeden... Zaten minyatür sanatının en önemli özelliklerinden birisi, tasvir edilmek istenilen konunun eksiksiz, olduğu gibi anlatılma gayreti...

Bu nedenle minyatürde perspektif kullanılmıyor... Uzaklık ve boy, ne gölgelerle ne de renklerle ifade ediliyor... Naksedilen kisinin önemine göre büyüklük atfediliyor yalnızca... Hiçbir nesne veya figür bir diğerinin önünü kapatmaz; adil bir koreografi kısaca... Sayfa oranına uygun, geometrideki “altın dikdörtgen” içindedir tasvir...


Mesafe diye bir sey yoktur tasvirde; her sey yan yana durabilir... Bu mümkündür...

Hani bir anlamda resim sanatının rüyalar alemi... Bir adam; ölümü simgeleyen bir serviden uzun olabilir; bir köprünün ayakları arasından bir yanda Bağdat, diğer yanda İstanbul seyredilebilir...

Bir atın eskin adımı çerçevedeki tezhibin üzerinden atlayabilir; Mehdi gelebilir, bir kadının gözlerindeki feryad tüm sayfayı boydan boya kaplayabilir... Tasvirdir bu; aynalar içre aynalardan bakılır...

Rüya içinde gerçek siliklesir, önemsizlesir: Mahmurluk iğde kokularıyla hakikatin keskin varlığını gereksizlestirir... Çintamani ile dudak dudağa gelir insan; tasvire tam da buradan girilir...


Hakikatten rüyalar alemine talep; tasvirlere bakısımı değistirdi: naksedilmek istedim... Tüm perspektif kurallarını hiçleyen bir boyutta devcileyin rüyamı dolduran figürün yanıbasına naksedilmek... Gölgesiz; sadece renkten ibaret olmak... Sonra uyandığımda; gerçekten iz kalmayacaktı...

Eğer nefes nefese kalırsam; biri hafifçe omzuma dokunacak ve “sakin ol; hiçbiri gerçek değildi... Bitti; rüyaydı...” diyecekti nasılsa... Ben eski ben olacaktım... Rüyalar öncesi devirler geri gelecekti... Isıklı bir sohbette demistim ki; “su olduğu için susarız” O halde su yoksa, susuzluk da olmayacak! Keske "afallahu anh" diyebilsem!...

 
Geri