Mimari

Konu sahibi son olarak 1725 gün önce görüldü
Brütalist Mimari Denince Akla Gelen 10 Örnek

Kimilerinin nefret ettiği kimilerinin ise bir hayli ilgi çekici bulduğu brütalist mimari nedir? Ne zaman ortaya çıkmıştır? En bilinen örnekleri hangileridir? Mimarinin ilgi çeken tarzlarından birisine derinlemesine bir yolculuk yapalım!

20. yüzyılın belki de en tartışmalı tasarım hareketlerinden olan brütalist mimari, kültürel ve siyasal bir yükü de beraberinde getirdi. Bu özellikleri nedeniyle brütalist üsluba ait yapılar, estetik değerinden önce farklı unsurlara göre değerlendirilebiliyor.

Tayfın bir ucunda merkezî konumdaki pek çok Doğu Avrupa ülkesinin şehir manzarasını alt üst eden korkunç betonarmeler yer alıyor. Her biri düzenli şekilde hizalandırılan bu yapılar, katı Sovyet kontrolü altındaki Demir Perde Ülkeleri’nin nüfusuna barınma sağlayabilmek için prefabrik yöntemlerle inşa edildi. Ancak bunların yanı sıra brütalist mimarlık anlayışından faydalanarak dünya çapında tanınan pek çok yapı da inşa edildi.

Brütalizmin temelinde, savaş sonrası yıllarda ortaya çıkan modernizm yer alıyor. İsviçre asıllı Fransız mimar Le Corbusier sayesinde 1950’li yıllarda yaygınlık kazanan anlayış, 1980’lerin başına dek geçerliliğini sürdürdü. Üslubun örneklerine Avrupa’nın yanı sıra Amerika, Avusturalya, İsrail, Japonya ve Brezilya’da da rastlamak mümkün.

Le Corbusier
Le Corbusier
Kendi binası da Londra’nın Güney Yatağı’ndaki meşhur brütalist National Theatre yapısının yanında bulunan The Tate’in açıklamasına göre “brütalizm” terimi, İngiliz mimari eleştirmeni Reyner Banham tarafından ortaya kondu:



“Terim, modern mimarinin ve resim sanatının öncülerinden Le Corbusier’in Fransızcada ham beton anlamına gelen ‘beton brüt’ üslubunu kullanmasıyla başlamıştır. Banham ise bu Fransızca terimi, İngilizlerin beton yapılara karşı dehşetli tutumunu da ifade edecek şekilde yeniden kurgulamış, ‘brütalizm’ olarak literatüre katmıştır.”



Kimilerine göre brütalist mimariye ait kullanışlı beton yapılar, eskimiş, göz yorucu binalardan başka bir şey değil. Öte yandan brütalist hareketi hâlâ savunanlar da mevcut. Hatta RIBA (İngiliz Mimarları Kraliyet Enstitüsü), yakın zamanda Brütalist Oyun Alanı’nı açarak bunun bizzat savunuculuğunu da üstlenerek dikkatleri üzerine çekti.

Dünya çapında daha pek çok ikonik brütalist mimari örneği mevcut ve her biri de incelemeye değer yapılar. Gelin bunlardan bazılarına hep birlikte göz atalım.

Brütalist Mimari Örnekleri

Brütalist Mimari Örnekler

1. Cité Radieuse, Marsilya

Corbusier’in en önemli projelerinden biri olan Unité d’Habitation (basitçe çevirecek olursak “konut birimi”), bugün brütalist mimari olarak bildiğimiz anlayışın ilk örneklerinden. Yapı, toplu alanların çevresinde müstakil birimlerden oluşan “dikey bahçe şehirleri” olarak nitelendirilmiştir. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber acil barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla harekete geçen modern mimarların eseri olmuştur.

Cité Radieuse


Marsilya’da yer alan ve 1952 yılında tamamlanan Cité Radieuse (“parlak şehir”), Unité d’Habitation kompleksinin en meşhur binalarındandır. Ayrıca Le Corbusier’nin inşa ettiği, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alan on yedi binadan birisidir.

Ham betondan düz parmaklıklarla örülü 18 katlı yapının dış yüzeyi, temel renklerden oluşan parlak panellerle kaplanmıştır. Bu görünümüyle bina, Fransa Kültür Bakanlığı tarafından tarihi bir bina olarak kayıtlara geçmiştir.

2. Breuer Binası, New York

Macaristan’da doğan ve Bauhaus’ta eğitim alan modernist sanatçı Marcel Breuer, New York’taki meşhur Breuer Binası’nın altına imza atmıştır. 1966 yılında tamamlanan bina, o zamanların eleştiri oklarının hedefi olsa da halk, binayı çok daha sıcak karşılamıştır.

Breuer Binasi


Breuer Binası’nın keskin ve sade hatları, Manhattan’ın Yukarı Doğu Yakası çevresine taban tabana zıt düşen bir dış görünüme sahiptir. Daha önceleri Whitney Amerika Sanat Müzesi’ne ev sahipliği yapan bina, bugün Metropol Sanat Müzesi’nin sergisi olarak kullanılmaktadır.

Brütalist mimari üslubunun çoğu diğer örneklerinde olduğu gibi yapının iç ve dış yüzey dokusu pürüzsüz, sade betondan görünümüyle işlevselliği ön plana çıkarmıştır.

3. Habitat 67, Montreal

Tıpkı Unité d’Habitation’da olduğu gibi Montreal’de bulunan Habitat 67, bütçeye uygun, modüler apartman temelli şehir yaşam alanları oluşturmak amacıyla geliştirilmiştir.

Habitat 67


Proje, o zamanlar McGill Üniversitesi’nde okuyan İsrailli-Kanadalı mimar Moshe Safdie’nin tez çalışması olarak başlamış ve 1967 yılında gerçekleştirilmiştir.

Habitat 67’nin bünyesinde 350’den fazla prefabrik modül bulunmaktadır. Bu modüllerse LEGO’ların basit ama çok yönlü işlevleri örnek alınarak kurgulanmıştır.

4. Boston Belediye Binası, Boston

Başta sert eleştirilere maruz kalan brütalist mimarinin bir diğer örneği de Boston Belediye Binası’dır. Yapı, ekonomik anlamda çökmeye başlayan Amerika’nın eski saygınlığını geri kazanmak üzere 1960’lı yıllarda yapılmıştır.

Boston City Hall


Gerhard Kallmann ve Michael McKinnel tarafından tasarlanan bina, kapılarını ilk olarak 1969 yılında açmıştır. Binanın parmaklık benzeri dış yüzeyinde Crobusier’nin etkileri açıkça görülmektedir. Açılı, çıkıntılı modüller, klasik toplu konut anlayışına modern bir farklılık kazandırmıştır. Bina, bugün brütalist mimarinin ikonik bir örneği olarak gösterilmektedir.

5. Trellick Kulesi, Londra

Londra’ya batı tarafından geliyorsanız Erno Goldfinger’ın seçkin brütalist mimari örneğini kaçırmanız mümkün değildir: Trellick Kulesi. Yapımı 1972’de tamamlanan 31 katlı blok kule, düzenli toplu konutların bir temsili olarak başlamıştır. Ancak henüz başlarda bile kule bloklarda bir yaşam ideali vadeden ütopyaların hayal kırıklığına uğramıştır.

Trellick Tower


Asansörleri ve merdivenleri apartmandan ayrı tutan Goldfinger, konut sakinlerine daha fazla yaşam alanı sunmayı amaçlamıştır. Fakat yılların bakımsızlığı ve işlenen suçlarla birlikte Trellick Kulesi, Dehşet Kulesi adıyla anılmaya başlanmıştır.







Yaklaşık yüz metre yüksekliğindeki beton yapı, incecik kule görünümüyle dikkatleri hemen çeker. Her üç katta bir kurulan köprüler, kuleyi ana binaya bağlama işlevi görür. Bina, bu hâliyle yapıldığı günden beri İngiliz Belediyesi tarafından Grade II olarak nitelendirilmiştir. Bunun yanı sıra yapı, apartmanların özel olarak alınıp satılması ve 2017 Nisan’ında 200 insanın binayı boşalttığı yangın dâhil tarihe mâl olmuş pek çok sosyal olaya tanıklık etmiştir. Bu özellikleriyle Londra’nın en önemli brütalist yapılarından biri olarak günümüze gelmiştir.

6. Buffalo Şehir Mahkeme Binası, Buffalo

Mimarlık firması Pfohl, Roberts & Biggie tarafından brütalist mimari hareketine bir karşılık olarak tasarlanan bina, New York’un en etkili mahkeme binalarından biridir.

Buffalo Şehir Mahkeme Binası, Buffalo - Brütalist Mimari


1974 yılında inşa edilen binanın ince ve dümdüz dış yüzü, geniş ön dökümlü beton paneller tarafından küçültülen dikey pencere çizgileriyle kendini ele vermeyen türdedir. Ne ki bu görünümün altında basit bir fikir yatar: Az sayıda pencere, içeride görülen mahkemelerin dikkatini de daha az dağıtacaktır. Yani brütal, basit, etkili.

7. Batı Şehir Girişi, Belgrad

Merkez ve Batı Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş döneminde inşa edilen özelliksiz, robotik betonarmelerle donatılmış olabilir. Ancak bu manzarada öne çıkan değerli yapılar da vardır.

Batı Şehir Girişi - Brütalist Mimari


1977 yılında, Belgrad’da inşa edilen 35 katlı Batı Şehir Girişi, Sırbistan’ın brütalist mimariye katkılarından biridir. Eserin mimarı Mihajlo Mitrovic, binanın Belgrad’ın batı yakasından gelenleri karşılamak üzere otoriter bir görünüme sahip olmasını istemiştir. Batı Şehir Girişi’nin ikiz kuleleri, tepelerinden iki katlı bir köprüye bağlanmıştır. Kulelerin en üstünü de kendi etrafında dönen bir lokanta taçlandırmaktadır. Kulelerden biri mühendislik firması Genex Group’a ev sahipliği yaptığından yapı, genel çevrede “Genex Kulesi” adıyla bilinir.

8. Barbican, Londra

Londra’da brütalist mimarinin belki de en bilinen örneklerinden Barbican, gerçek anlamda küllerinden doğmuş bir yapıdır. 1940 yılında uğradığı bir hava saldırısının ardından Birleşik Devletler’in başkenti, özellikle de ekonomik anlamda en canlı bölgesi bombalanarak yerle bir edilmişti.

Barbican, Londra - Brütalist Mimari


Savaştan sonra barınak yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan ve yapımında Le Corbusier’nin Unité d’Habitation projesinden etkilenilen binanın inşa sürecinde mimarlık firması Chamberlain, Powell ve Bon, 1960’larda betonarme “dikey kentler” kurmayı teklif etmiştir.

Bulutlara varan yükseklikteki blokların arasına Chamberlain, Powell ve Bon; bahçeler ve bir göl yerleştirmeyi kurmuştur. Bunlara ayrıca boşlukları doldurmak için yatay sıralar eklemiş ve yaya yolunu araçlardan ayırmak için de kompleksi yaya köprüleriyle birbirine bağlamışlardır.

Günümüzde kompleks, sinema ve lokantalara ev sahipliği yapmaktadır. Bunun yanı sıra okullar ve 2000 civarında daire bulunmaktadır. Konut projesi 1970’lerde tamamlanırken Barbican Sanat Merkezi, 1982 yılında açılabilmiştir. Seçkin alacalı dış yüzeyi, betonu ufalayarak oluşturulmuştur.

9. SESC Pompeia, Sao Paulo

İtalya doğumlu Brezilyalı modernist mimar Lina Bo Bardi, Sao Paulo’daki eski bir davul fabrikasını bir sanat ve kültür merkezine dönüştürmekle görevlendirilmişti. Cesur, brütalist bir hareketle Bardi, duş yüzü soyup atmayı ve duvarları kumla kaplamayı seçmiştir. Böylece alttaki yapı ortaya çıkmış, eserin ilk sergisi de 1982 yılında yapılmıştır.

SESC Pompeia, Sao Paulo Brütalist Mimari


Brütalist mimarinin temel ilkelerine bağlı kalan yapı, inşaatında kullanılan malzemeleri ve sert, köşeli formları ortaya çıkarmıştır. SESC (Serviço Social do Comercio) Pompeia çizgili kırmızı tuğlalarla düz beton kuleleri yan yana yerleştirmiş, bunları birbirine düzensiz, kesişen asma yürüyüş yollarıyla birleştirmiştir. Endüstriyel alandaki son dokunuş olarak tasarlanan orijinal ahşap iskelet, binanın dış kabuğundan hâlâ görülebilmektedir.

10. Universidad de Ingenieria y Tecnologia, Lima

Ve son olarak, sanki brütalist mimarinin çelişkili görünümün ve yarattığı hissin bir tür yeniden diriliş olduğunu göstermek ister gibi 2016 yılında bir girişim başlatılmıştır. Bu doğrultuda RIBA Uluslararası Ödülü Peru-Lima’da bulunan Dublin temelli Grafton Architects for the Universidad de Ingenieria y Tecnologia’ya verilmiştir.



“Görsel, yenilikçi düşünceyi ve uygulamanın kusursuzluğunu gösteren dönüşebilir yapı, kullanıcılarına da eşsiz faydalar sunmakta ve özel bir mekân oluşturmaktaydı.”



Universidad de Ingenieria y Tecnologia, Lima


Ödül, bu anlamda çok katlı klasik brütalist yapıları öne çıkarmıştır. Jüri üyeleri tarafından da “şehir manzarasına cesur bir katkı” olarak değerlendirilmiştir.

Yapının tamamen betondan oluşan parmaklık biçimli dış yüzeyi kuşkusuz, Le Crobusier’yi oldukça gururlandıracaktır.

Unutmayalım; insanlığın estetik algısı, düz yapılardan kavislilere kadar her alana dokunabilecek kadar geniş bir hayal gücünün dilidir. Dolayısıyla geniş alanlarda kullanılan beton dahi bu estetik cenderenin içinde bir şehri güzelleştiren yegâne dokunuş olabilir.

Alıntı
 
Mimarisi ile Ölüme Bile Estetik Katan 10 İkonik Mezarlık

Tüyler ürperten karanlık mezarlıklar hâlâ bir gerçek. Ancak mimarisi ile ölüme bile estetik bir hava katan yerler de var!

Mezarlıklar hakkında konuşmak çoğu zaman insanda tekinsiz bir his uyandırabilir. Ancak dünya, mimarisi ile ölüme bile estetik bir dokunuş katan pek çok mezarlığa sahip!

19. yüzyılda kilise mezarlıkları, muhtemelen umduğunuzdan daha kötü bir şöhrete sahipti. Genel olarak kasvetli ve lanetli havasının yanı sıra buraları birer ceset kaçakçılığı, kumar ve fuhuş yuvası addedilebilirdi. Zaten dolup taşmış olmalarının yanı sıra çürümüş maddeleri, su kaynaklarına akıtarak ölümcül salgınlara neden oluyorlardı. Yani tam bir sorun kaynağıydılar.

Öte yandan ölüme yönelik toplumsal tutum değişiyordu. Önceleri kilise mezarlıkları, ölümü çağrıştıran bir anlama sahipken -sizin de bir gün, yaratıcınızla karşılaşacağınızı, bu yüzden ayağınızı denk almanızı hatırlatan yapılar- Viktorya Dönemi’nde erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar inanılmaz ölüm oranlarına sahipti. Dolayısıyla insanlar artık kaybettikleri kişileri defnederken ölümü ve belayı hatırlatan şeyler istemiyorlardı etraflarında. Huzur içinde yas tutmak istiyorlardı.

Yükselen Ölüm Oranları ile Mezarlıkların Ruhu da Değişti

Bu amaçla mimar Sir Islington Wren, 1711 kadar erken bir tarihte şehrin kenarına bahçe benzeri mezarlıklar yapma fikrini ortaya attı. Ancak taşra mezarlıklarının bu hâle dönüştürülmesi 19. yüzyılda görülmeye başladı. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde de ölümle ilgili her şey değişti.

“Green-Wood” (Yeşil Orman) ve “Forest Lawn” (Orman Çayırı) gibi adlarla mezarlıklar; çürüme ve kötü hislerin olduğu yerlerdense doğal bir teneffüs alanı hâline geldi adeta. Çimenlik çayırlar, çiçekli ağaçlar ve berrak göletler, buraları ölüler kadar yaşayanlar için de bir dinlence mekânına çevirdi. 16. yüzyıl mezar kazıcılarına ait kuru kafalar ve tehlikeye delalet olan çapraz kemikler; kuzular, nilüferler ve açık duran kitaplar gibi daha sanatsal, çağrışımlı sembollerle değiştirildi. Kısıtlayıcı dinsel gömü alanlarının aksine 19. yüzyılın bu yeni taşra mezarları, belediye tarafından işletiliyordu ve dinen bağımsızdı. Gelen herkes kabul ediliyordu.

İnsanlar, sürüler hâlinde taşra mezarlarına akın etti. Bazı yerlerde bu mezarlar, halka açık ilk parklar hâline geldi. Açık oldukları günler, Viktoryalılar günü geçirmek için yeni mezarlıklara giderdi. Ünlü kişilerin cesetleri ise ayrı bir çekicilik unsuruydu; ancak ölümleriyle de nam salanlar oluyordu –kendilerini nehre atan genç kadınların trajik öyküsü, gökyüzünden düşen baloncuların talihi gibi. Anıtlar da heykeltıraş ve sanatçılara, eserlerini sergilemeleri için bir alan açtı ayrıca. Kimileri bu şekilde ünlü oldu hatta.

Ölüm, hiçbir zaman Viktorya Dönemi’ndeki kadar göz önünde olmamıştı. Ama onu görmezden geliyormuş gibi yapmak yerine 19. yüzyılda yaşayan insanlar kaderlerinin sonunu, güzellikle ölümün birlikte kutlandığı pastoral bir toprakta karşılayarak rahatlığı yakaladılar.


1. Pére Lachaise Mezarlığı – Paris, Fransa

Pére Lachaise Mezarlığı- Paris, Fransa


Her şey, ağzına kadar dolu yeraltı mezarlarıyla bilinen ve defin için geniş bir alana en çok gerek duyulan Paris şehrinde başladı. Pére Lachaise, Napolyon Bonaparte tarafından 1804 yılında bakımsız kilise mezarlıklarına karşılık, özellikle şehre ait ilk düzenli ve güzel defin alanı oluşturulma amacıyla yapıldı. Mezarlık, Moliére’in cenazesi burada yeniden bir araya getirilince gerçek şöhretini kazandı. O zamandan bu yana etkileyici zemini, pek çok trajik ölüm için son dinlenme yeri olarak biliniyor: Jim Morrison ve Edith Piaf gibi Oscar Wilde da burada gömülü. Romantik, dramatik heykeller için ciddiyete sahip olan klasik Fransız anıtları, en başından beri turistlerin yanında yas tutanları da beraberinde getirdi.

2. Highgate Mezarlığı – Büyük Londra, İngiltere

Highgate Mezarlığı – Büyük Londra, İngiltere


Pére Lachaise’ten ilham alınarak düzenlenen Highgate Mezarlığı, kısa süre sonra Londra’nın bahçe mezarlıklarına bir yenisini daha ekleyecekti. Kensal Green Mearlığı ve Yeraltı Mezarları, Batı Norwood Nunhead ve Brompton Mezarlıkları, Tower Hamlets Mezarlık Parkı ve Abney Parkı (aslında temellerini Avrupa kaynaklarından ziyade Amerika’daki taşra mezarlıklarından almaktadır) gibi yapıların tümü, 1830’lar ile 40’lı yıllar arasında inşa edildi. Pastoral güzellikleri, daha sonra dünya çapında duyuldu ve mezarlıklar, Londra’nın “Muhteşem Yedi” yapısı arasında yer aldı.

Highgate, bu mezarlıkların ilki değil; fakat onların baş tacı niteliğinde. Sık yeşillikler, ufalanan granit mezar başlarını kefen gibi sarıyor. Alanı çevreleyen “yüksek giriş kapıları” ise dış dünyayla bağlantıyı keserek Highgate’i ölüler için saklı bir bahçe, peri masallarına denk, ancak bir o kadar da korkunç bir öyküye dönüştürüyor. Burası, çoğu vampir filmi olmak üzere sayısız yapım için çekim seti işlevi gördü. Yine de çoğu ziyaretçi hâlâ bu ıssız mezarlığa yalnızca ölülerine saygılarını sunmak için geliyor –özellikle de Karl Marx gibi ünlü kişilerin mezarlarına.

3. Mount Auburn Mezarlığı – Cambridge, Massachusetts

Mount Auburn Mezarlığı –Cambridge, Massachusetts


Aslında Birleşik Devletler’in nispeten yeni kentlerindeki ölülerin sayısı, Avrupa’dakinden daha kalabalık olmasa da Amerika’nın defin alanları, yine de taşra mezarlarına doğru ilerlemeye başladı. Fransız ve İngiliz örnekleri üzerinden Amerika’nın ilk bahçe mezarlığı, 1831’de Cambridge’de açıldı. Burada kıvrımlı patikalar, gölgelikli ağaçların altında huzur içindeki mezar taşlarına ev sahipliği yapan güneşli tepelerin çevresinde dolanıyordu.

Sanki Henry Wadsworth Longfellow gibi edebiyat karakterlerinin çekiciliği yetmiyormuş gibi Moun Auburn, aynı zamanda Ulusal Park Hizmeti tarafından da korunuyor ve botanik bahçesi ile yaban yaşamı sığınağı işlevi görüyor. Bu öne çıkan park görünümlü atmosfer, diğer tüm taşra mezarlarının temel çerçevesini oluşturdu. Mount Auburn’un başarısıyla beraber şehir sakinlerinin yanı sıra ölülere de bir dinlence alanı sunan pastoral yeşil mezarlıklar, tüm Amerika çevresinde kurulmaya başladı.

4. Laurell Hill Mezarlığı – Philadelphia, Pennsylvania

Laurell Hill Mezarlığı –Philadelphia, Pennsylvania


Boston’dan daha iyi olmasa da bir o kadar tarihi yapısıyla Philadelphia, yalnızca dört yıl sonra kendine ait taşra mezarlığını açtı. Mount Aubur Amerikalı edebiyat figürlerinin dinlenme yeri kabul ediliyorsa Laurell Hill de savaş kahramanları için aynı şekilde bir huzur bahçesi niteliğinde. Pére Lachaise’tekilere benzeyen mezar başları, çoğunlukla birer heykelcilik eseri ve altlarında yatan gazilerle devlet adamlarını tasvir ediyor.

5. Green-Wood Cemetery –Brooklyn, New York

Green-Wood Cemetery –Brooklyn, New York


Çok geçmeden Brooklyn’in Green-Wood Mezarlığı ortaya çıkarak çabucak New York City’ye katıldı. Ölümden sonraki hayatı geçirmek için cezbedici bir yerdi ilk başta. New York’un meşhur ve kötü nam salmış yüzlerce isimi Green-Wood’da gömülüydü. William ve Henry Steinway, F.A.O. Schwarz, Samuel Morse, Leonard Bernstein, Boss Tweed ve Louis Comfort Tiffany dâhil en meşhurların yalnızca bazıları toprağa verildi. İnsanlar, bu ünlü kişilerin mezarlarını görmek için Green-Wood’a akın etti (böylelikle muhtemelen hayattalarken yaklaşabileceklerinden daha yakınlarına gelme fırsatı bulmuşlardı); ama ölümleriyle beraber ün kazananların, ebediyen dinlendiği yeri görmek isteyenler de vardı. Bunlar arasında trajik Brooklyn Tiyatrosu yangınında ölenler ve bir araba kazasında hayatını kaybeden gencecik bir oyuncu da vardı.







Alan, bunların yanı sıra piramitler, mozoleler ve görünüşe bakılırsa kaçak bir muhabbet kuşu sürüsünü barındıran, çok ince işlenmiş Gotik girişler gibi birtakım etkileyici anıtları da ortaya çıkarıyor. Mezarlık, bir dizi etkinliği yürütüyor (çoğu, bir online dergi ve seyahat şirketi olan Atlas Obscura’nın düzenlediği) ve cenaze levazımatçısına ait hesap defteri gibi kaynakların, halka açık olmasını sağlıyor.

6. Mount Hope Mezarlığı – Rochester, New York

Mount Hope Mezarlığı –Rochester, New York


Yine pastoral atmosferiyle Mount Hope Mezarlığı, çoğu siyasetin önde gidenlerinden olmak üzere kuzey New York’un en ünlü isimlerine ev sahipliği yapıyor. Susan B. Anthony burada yatıyor örneğin; Frederick Douglass da öyle. Park benzeri atmosferinin avantajını kullanan mezarlığın yeşilliği, içinde yatanlar kadar etkileyici. Kule gibi yükselen ağaçlarının yanında en yüksek dikili taşlar bile cüce gibi kalıyor. Üstelik güz manzarası, nefes kesici bir manzaraya sahip. Burası da Amerika’nın öne çıkan park mezarlıklarına bir yenisini daha ekleyerek Mount Auburn, Laurel Hill ve Green-Wood gibi mezarlık örneklerini takip ediyor.

7. Spring Grove Mezarlığı – Cincinnati, Ohio

Spring Grove Mezarlığı –Cincinnati, Ohio


Kısa sürede kuzeydoğunun dışındaki eyaletler de bu akımının esintisine kapıldı ve hareket yayıldı. Bu, sadece ölüleri gömmek için daha güzel bir yol değil, aynı zamanda Avrupa medeniyetinin bir göstergesiydi. Kendini metropol olarak gören her şehir de bakımsız kilise mezarlıklarını bırakıp bu yeni, albenili, yeşil bahçeleri olan mezarlıkları tercih etti.

Yine de Cincinnati’de Spring Grove Mezarlığı’nın açılmasını teşvik eden yalnızca akımı takip etme hevesi değildi. 1840’ların başında büyük bir kolera salgını tüm şehri sardı. Kiliseler, artık her gün gelen ölüleri gömecek yer bulmada yetersiz kalınca şehir devreye girip Spring Grove Mezarlığı’nı açtı. Başta burası yalnızca ortalama bir defin alanıydı; ancak 1855’te Cincinnati, meşhur bahçe tasarımcısı Adolph Strauch’u işe aldı. Strauch, kendi adalarına sahip su birikintileri ve göller kazdı. Daha önce hiçbir şeyin olmadığı arazilere Gotik şapeller ve mozoleler yaptırdı. Tıpkı kendinden öncekiler gibi Spring Grove da bir anda gömülmek ya da öğleden sonraları hoş bir yürüyüşe çıkmak için arzu edilen bir yer hâline geldi. Ve Cincinnati’nin en değerli cevherlerinden biri oldu.

8. Elmwood Mezarlığı – Memphis, Tennessee

Elmwood Mezarlığı –Memphis, Tennessee


Eğer bu mezarlık adları, artık bir yerde genelleşmeye başladıysa aslında pek de bir şey ifade etmediklerindendir. Örneğin Elmwood Mezarlığı’nın adı, bir şapkadan alınmıştır!

Tıpkı Spring Grove gibi Elmwood’un nüfusu da sarıhumma salgınına “doğmuş” bir nesilden oluşuyordu. Hastalık, yaklaşık 5000 Memphislinin canına mâl olmuştu ve ölenlerin yarıdan fazlası Elmwood’a gömülmüştü. Ölüm oranı çok fazla olduğundan vefat eden pek çok kişinin, arkalarında onları gömecek kimseleri yoktu. Bu yüzden “No Man’s Land” (Kimsenin Toprağı) adlı bir toplu mezarlığa defnedildiler. Wlmwood, bu bilinmeyen ölülerin düzenli olarak anıldığı tek taşra mezarlığı oldu. Sarıhumma mezarını takiben buraya ayrıca İç Savaş’ta ölen askerlere (hem birlikten hem de ittifaktan), esir alınan Afrikalılara ve bedenlerini bilime bağışlamış kişilere adanan bir mezar taşı konuldu.

9. Cave Hill Mezarlığı – Louisville, Kentucky

Cave Hill Mezarlığı – Louisville, Kentucky


Taşra mezarlıklarının çoğu, düzenli şehir planlamalarının bir sonucu olurken diğerleri, tabir yerindeyse kazayla ortaya çıktı. Örneğin Cave Hill Mezarlığı, ilk başta taş ocağı olarak kullanılmak üzere şehir tarafından satın alınan bir çiftlik arazisiydi. Ancak daha sonra 19. yüzyılın ilk yarısında vefat edenler için bir karantina alanına dönüştü. Burada ortaya çıkan ölümlerin tamamının ardından arazi, Muhterem Edward Porter Humphrey tarafından adandı. Taşra mezarlarının tematik akımını devam ettiren Humphrey, şu ifadede bulundu: “Sebepler ve zevkler gösteriyor ki bu mezarlık, yüce Yaratıcı’mızın güzel ürünleriyle uygun şekilde döşenmeli…”

Diğer çoğu mezarlığın aksine Cave Hill, bedenleri toprağa defnetmeye devam ediyor bugün. Dolayısıyla resmedildiği gibi kasvetli mezar taşlarından oluşan bir köprünün, etkileyici Viktorya anıtlarının ve geçmiş yıllardan kalma duygusal mezarların modern bir yorumu. Bunlar arasında birkaç yataklı kılıç, küçük bir kız için salıncak tutan İsa ve bir kartal ile ölümüne savaşan bir şahin heykelleri yer alıyor.

10. Hollywood Mezarlığı –Richmond, Virginia

Hollywood Mezarlığı –Richmond, Virginia


Tıpkı Clave Hill gibi Hollywood Mezarlığı da eski bir mezarlığın etrafına kuruldu. Dolayısıyla Viktorya öncesi mezarlık ögelerinin yanı sıra tipik bahçe mezarlıklarının çiçekli üslubunu da içeriyor. 1840’larda taşra mezarlıkları akımı sırasında resmen açılan mezarlığa definlerin çoğu, İç Savaş sırasında yapıldı. Bir renkli ekleme ile benzerlerinin tüm tuzaklarına sahip (korkunç anıtlar, gölgeli meşaleler, dolambaçlı yollar): Bir vampir.

Efsaneye göre 1929’da gizemli bir demiryolu tüneli çöküşünün ardından dişleri tırtıklı, vücudundan etler düşen, kanla kaplı insan benzeri bir yaratık, mozoleye doğru sürünürken görüldü. O zamandan beri mezarlık, gençlerin Richmond Vampiri’ne bakmak için gece geç saatlerde gizlice içeri girdikleri popüler bir yer hâline geldi. Sadece karanlığa sızmak ve mezarlığı itibarsızlaştırmak için yapılan tüm çabalara rağmen bazı ürkütücü şeylerin ortaya çıktığı görülüyor.

Taşra mezarlığı, sonunda defin alanları için bizzat bir model teşkil etti; ancak durumun her zaman böyle olmadığını unutmak kolaydır. Nasıl ki ürpertici şeylere duyulan ilgi, daha kabul edilebilir ve hatta teşvik edilirse, insanlar da bu mezarlara sadece yas tutmak için değil, aynı zamanda geçmişe bakmak üzere geliyor.

İnsanlar her zaman ölecek ve geride bıraktıklarıyla ilgilenmemiz gerekecek. Fakat mezarlıkların bizzat kendileri, salt cenaze törenleri için daha az etkili bir seçenek hâline geliyor. Tabutlar, fazla yer kaplar ve mumyalama da çevre için kötüdür. Dolayısıyla gömülme işlemi, yaygınlığını gittikçe yitiriyor ve yeni mezarlıklar da neredeyse hiç açılmıyor. Bu yüzden bir zamanlar cenaze törenlerindeki yeniliklerin ve biçimin zirvesini yaşayan bu görkemli parklarda bugün yürüyüş yapmak son derece büyüleyici. Battaniyenizi getirin ve Viktorya Dönemi’nden biri gibi ölülerle biraz vakit geçirmek için en yakın mezarlığa gidin.

Hazırlayan: Molly Mcbride Jacobson
Çeviren: Rabia Elif Özcan


Alıntı
 
Ayasofya ve Büyüsü: İstanbul'un Mimari Harikası

Ayasofya üç kez yeniden inşa edildi. Bizans’tan Osmanlı’ya, İstanbul’un en görkemli sembollerinden birinin tarihine göz atıyoruz.

Ayasofya, aslen 1.500 yıl önce bir Hristiyan bazilikası olarak inşa edilmiş olan İstanbul’daki muazzam bir mimari harikadır. Paris’teki Eyfel Kulesi veya Atina’daki Parthenon gibi, Ayasofya kozmopolit İstanbul şehrinin uzun ömürlü bir sembolüdür. Bununla birlikte, yapının kendisi kadar, İstanbul tarihindeki rolü de çok önemlidir ve uluslararası politika, din, sanat ve mimarlık ile ilgili konuları etkilemiştir.



Ayasofya, İstanbul’un Eski Şehri’ni demirledi ve yüzyıllar boyunca önemi hem Ortodoks Hristiyanlar hem de Müslümanlar için çok önemli bir önem teşkil etti.



Bildiğiniz üzere İstanbul, Avrupa ile Asya arasında coğrafi sınır görevi gören bir su yolu olan İstanbul Boğazı’nın üzerinde durmaktadır. Yaklaşık 15 milyon nüfuslu bir Türk şehri her iki kıtada da yer almaktadır.



Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.



ayasofya mimari

1606043500525.png

Ayasofya’nın Tarihi Süreci

Birinci inşası, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmıştır. Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.



İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir. Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen 13 Ocak 532’deki büyük halk ayaklanması sırasında yıkılmıştır.



Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun,” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek, “Ey Süleyman seni geçtim,” diye bağırdığı geçer.


1606043428797.png




Günümüz Ayasofya’sının Teknik Detayları

Ayasofya’nın ölçüleri 100 m x 70 m’dir. Yaklaşık 7500 m²’lik bir iç alana sahiptir. İki katlı bir yapısı vardır. İmparator Justinianos Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiştir. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekanda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların ve Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun da kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmaktadır.


Bizans döneminde kubbesinin çökmesi ve yeniden tamir edilmesi sebebiyle kubbe tam yuvarlak değil, elips şekline yakındır. İki farklı yarıçapı vardır. Kubbe çapı 30.80 ile 32.6 m’dir. Kubbe yüksekliği 55.60 m’dir.



Osmanlılar Zamanında Ayasofya

Ayasofya 1453 yılında Osmanlıların şehri almasıyla camiye çevrilir. Osmanlılar binanın yapısında genel bir değişiklik yapmazlar. Fakat Bizans’ın güçsüz kaldığı son dönemlerde ihmal edilmiş olan yapıyı ciddi bir bakımdan geçirirler. Camiye ilk etapta sadece bir minare eklenir ve sonrasında bunu diğer minareler izler.



1606043318887.png



Ayasofya’nın eskimesi nedeniyle merkezden kenarlara binen muazzam yük, Osmanlı döneminde bir cami iken sorun teşkil etmeye başlar. Ayasofya’yı restore eden büyük Osmanlı zanaatkarı Mimar Sinan, günümüzde yapıyı çevreleyen dev destek payandalarını inşa etmiştir. Ayrıca yapının batı tarafındaki birbirinin kopyası ikiz minareler de onun zamanında inşa edilmiştir.



Ayasofya tarihi ve mimarisi ile yılda 3 milyon ziyaretçiyi kendine çekmekte ve İstanbul’un en çok ziyaret edilen müzesi pozisyonunu korumaktadır.
 
Avrupa Mimarisi: Görmeniz Gereken Sıra Dışı ve Eşsiz 15 Yapı

Avrupa Mimarisi çeşitlilik açısından oldukça zengin bir anlayışa sahip. İşte Avrupa’nın farklı yanlarıyla öne çıkan mimari yapıları!



Avrupa Mimarisi





Avrupa Mimarisi, yüzyıllar boyunca değişen tarzından dolayı farklılığı ve çeşitliliği içinde en çok barındıran bir anlayışa sahip. Antik Roma anlayışından fütürist tarza kadar pek çok üslubu bünyesinde taşıyan Avrupa’da görülmesi gereken pek çok yapı var.

Hem eski hem de modern mimariyi bir araya getiren; içinde müzeler, kiliseler ve konutların da yer aldığı listemizde ise toplamda 15 yapı örneği bulunuyor.

Gelin bu ilginç binaların hikâyelerini birlikte inceleyelim!



1. Guggenheim (Bilbao, İspanya)

Guggenheim Avrupa Mimarisi


Guggenheim Müzesi 1997 yılında Kanadalı mimar Frank Gehry tarafından inşa edildi ve 20. yüzyıl modern mimarisinin en iyi örneklerinden birini temsil etmekte. Müze, çağdaş ve modern sanat anlayışını tanıtmayı amaçlayan Guggenheim Vakfı’nın bir parçası ayrıca. 1997 yılında inşa edildiğinde Guggenheim projeleri arasındaki en büyük müze olmuşsa da şimdilerde Abu Dhabi’de yeni bir Guggenheim Müzesi inşa ediliyor ve Bilbao’dakinin iki katı büyüklüğünde olması planlanıyor.

2. Ters Ev (Zakopane, Polonya)

Upside Down House


Polonya’daki ünlü kayak merkezi Zakopane’yi ziyaret ederseniz Ters Ev’i (Lehçede Dom Do Gory Nogami) de görmeyi unutmayın. Sıra dışı şeklinden dolayı her yıl daha fazla turistin ilgisini çeken Ters Ev’in içerisinde masalar, sandalyeler ve hatta yatak ile tuvalet bile baş aşağı bir şekilde yerleştirilmiş.

3. Çarpık Ev (Sopot, Polonya)

Çarpık Ev Avrupa Mimarisi


Çarpık Ev (Lehçede Krzywy Domek) muhtemelen Sopot’taki en ikonik binadır. 2004 yılında alışveriş merkezinin bir parçası olarak inşa edilen binanın dalgalı görüntüsü, masal çizerleri Jan Marcin Szancer ve Per Dahlberg ile Antoni Gaudi’nin Barselonada’ki evlerinden ilham alındı. Çarpık Ev’in içerisinde kahve içebileceğiniz bir kafe bulunuyor.

4. Markthal (Rotterdam, Hollanda)

Markthal Avrupa Mimarisi


Markthal Rotterdam’ın merkezinde bulunan ve içinde hem konutların hem de ofislerin yer aldığı bir bina. Bünyesinde iki yüzden fazla daire ve binden fazla araba kapasitesiyle dört katlı bir garaj yer alıyor. Peki, bu binayı özel kılan nedir?

Öncelikle binanın ön yüzü tamamen camdan yapılmış ve iç tarafı da Arno Coenen’in yaptığı 11 000 metre karelik çizimlerle kaplı. Bu çizimler, hayvan ve bitkilerin canlı bir birleşiminden oluşuyor ve bu birleşim üç boyutlu dijital teknoloji ile yapılmış. Üç boyutlu teknolojiyi kullanan ilk binalardan biri olan Markthal’a günümüzün Sistine Şapeli diyenler de var.

5. Casa Milà (Barselona, İspanya)

Casa Milà Avrupa Mimarisi


La Pedrera olarak da bilinen Casa Milà, Antoni Gaudí kendini Sagrada Familia’ya adamadan önce yapmış olduğu son mimari şaheserdir. Yapı, mağaradaki deliklere benzeyen pek çok düzensiz penceresi ile her birinin demirden eşsiz çitlerinin olduğu balkonları olan insan yapımı bir dağı temsil etmektedir.

Yapının içerisinde ön yüz, zemin ve çatı ile birleşen iki ev bulunmaktadır. En ilginç kısmın çatısı olduğu söylenebilir. Savaşçıların bahçesi denilen çatı kısmı, birbirinden farklı, çatıyı koruyan askerlere benzeyen yirmi sekiz adet bacası ile tanınıyor. 1984 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesine eklenen Casa Milà ilk sahipleri olan Roser Segimón ve eşi Pere Milà için inşa edildi ve 1986 yılında da müzeye dönüştürüldü.

6. Aziz Vasil Katedrali (Moskova,Rusya)

Aziz Vasil Katedrali Avrupa Mimarisi


Moskova’nın en ünlü kilisesi ve Rusya’nın da muhtemelen en çok bilinen yapısı Aziz Vasil Katedrali’dir. Dünya Mirası Listesinde yer alan katedral dünyanın en sıra dışı kiliselerinden de biri aynı zamanda. Aziz Vasil’e adanan katedral, ana bölüm ve etrafındaki sekiz küçük şapelden oluşuyor. Renkli kulelerde soğan kubbelerin olma sebebi ise kar ile baş etmenin daha kolay olması. Katedralin renkleri ise 17. Yüzyıla kadar günümüzdeki gibi değildi. Moskova Kremlini’ne benzemesi için beyaz renkte olan katedralin altın sarısı kubbeleri bulunuyordu.

7. Hallgrimur Kilisesi (Reykjavik, İzlanda)

Hallgrimur Kilisesi


74,5 metre uzunluğunda olan ve İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te bulunan bu Lüteriyen Kilisesi İzlanda’nın en uzun kilisesi olma özelliğine sahip. Kilisenin mimarisi dışa vurumcu özellikler taşımakta. Ayrıca Hallgrimur Kilisesi’nin olağandışı şekli bazalt taşların şekillerinden esinlenilmiş. Aslında kilisenin bu kadar uzun olması planlanmamış, sadece Reykjavik’teki Katolik Kilisesini geçmesi düşünülmüş.

8. Atomium (Brüksel, Belçika)

Atomium


Bina olmamasına rağmen listede yer alması gereken yapılardan biri Atomium. Bu ünlü yapı 1958 yılında Dünya Fuarı için inşa edilmiş ve o zamandan beri her yıl milyonlarca ziyaretçinin ilgisini çekmiştir. Yapı, dokuz adet çelik küreden oluşuyor ve demir atomlarını temsil eden bu küreler birbirlerine öyle bir şekilde bağlı ki birlikte demirin kristal yapısını oluşturuyorlar. Kürelerden beş tanesi ziyarete açık ve devamlı sergiler mevcut. Ayrıca en üstteki kürede de restoran bulunmakta.







9. Four Solaire (Odeillo, Fransa)

Four Solaire


Dünyanın en büyük güneş fırını olan Odeillo Güneş Fırını, Avrupa’daki en önemli bilim araştırma yerlerinden biri. İspanya sınırına yakın Font-Romeu-Odeillo-Via bölgesinde bulunan fırınının uzunluğu 54 metre, genişliği ise 48 metre. Peki bu fırın neden Odeillo’da yer alıyor? Fırının buraya inşa edilmesinin sebebi Odeillo’nun sene boyunca en fazla güneş ışığı alan yer olması (Yılda 2500 saatten fazla), yüksek rakım sebebiyle de havanın temiz, nemin az olması diyebiliriz. Güneş fırınında bulunan 9300 adet ayna merkez noktaya ısı iletmektedir ve saniyeler içerisinde 3500 °C’ye ulaşabilmektedir.

10. Waldspirale (Darmstadt, Almanya)

Waldspirale


Orman sarmalı anlamına gelen Waldspirale, herhangi bir sıradan konut değil. Friedensreich Hundertwasser tarafından tasarlanan bina Almanya’nın Darmstadt kentinde bulunuyor ve 1990’lı yılların sonunda inşa edildi. Bina u şekli, birden fazla renge sahip eşsiz dış yüzeyi ve düz çizgilerin olmaması ile kendine has bir özelliğe sahip.

İlginç bir şekilde binadaki bin adet pencerenin hiçbiri aynı değil ve aynı şekilde kapı kolları da birbirinden farklı. Ayrıca iç duvarlar da dış duvarlara uygun olacak şekilde inşa edilmiş. Binada yüz beş daire, bir adet garaj, içinde küçük yapay bir gölün de bulunduğu çocuklar için oyun alanı bulunuyor. Düzensiz bir şekle sahip olsa da binanın en yüksek noktası on ikinci kata kadar çıkıyor.

11. Dans Eden Ev (Prag, Çekya)

Dans Eden Ev


Prag’ın merkezinde bulunan ve sıra dışı görünüşe sahip Dans Eden Ev her yıl pek çok ziyaretçiyi kendine çekiyor. Bina Çek mimar Vlado Milunic ve Guggenheim mimarı Frank Gehry tarafından tasarlandı. İlk başta kültür ve sanata odaklanması planlanan binada şu an ofislerle birlikte son katında bir Fransız restoran bulunuyor. Ayrıca tasarımcı üç boyutlu efekt vermek amacıyla pencerelere tablolara benzer dışbükey çerçeveler eklemiş.

12. Kübik Evler (Rotterdam, Hollanda)

Kübik Evler


Rotterdam’daki bir diğer ilginç yapı da Kübik Evler. Blaak Metro Durağına yakın bir yerde bulunan, yenilikçi tarzı olan Kübik Evler’de gerçekten yaşayan insanlar bulunuyor. Hatta bu binalar insanları öylesine cezbetmiş ki ev sahiplerinden birisi bundan para kazanmaya karar vererek kübik dairelerden birini tura açmıştır.

13. Ulusal Kütüphane (Minsk, Belarus)

Ulusal Kütüphane


Rus Edebiyatı kapsamında dünyanın en büyük üçüncü kütüphanesi olan Minsk’teki Ulusal Kütüphaneyi özel kılan tek özellik bu değil. Kütüphane 72 metre uzunluğunda ve Avrupa’nın en iyi donatılmış kütüphanelerinden biri. Ayrıca kendine ait elektronik kaynakları da mevcut. Multimedya kütüphanesi olması dışında turistleri de cezbeden bir yer. Terasına çıkarak Minsk’in muazzam manzarasını izlemeniz de mümkün. Ayrıca kütüphanenin ön kısmında bulunan alanda konser ve sergi gibi etkinlikler de yapılıyor.

14. Temple Expiatori del Sagrat Cor (Barselona, İspanya)

Temple Expiatori del Sagrat Cor


Antoni Gaudi sayesinde Barselona için sıra dışı mimarinin başkenti diyebiliriz. Dünyaca ünlü Sagrada Familia hariç şehir merkezinin dışında kalan ve nefes kesen bir tane daha kilise bulunuyor. Deniz seviyesinin neredeyse 550 metre üzerinde bulunan Tibidabo Dağı’nda bulunan bu muhteşem kilise, Barselona’nın unutulmaz panoramik bir manzarasını sunuyor.

Kilise, Sacred Heart adını taşıyan iki kiliseden (Paris’teki Sacré-Cœur ve Roma’daki Sacro Cuore) esinlenilmiş ve tepesinde Rio de Janeiro’dakine benzeyen bir İsa heykeli bulunuyor.

15. Kunsthaus (Graz, Avusturya)

Kunsthaus


Graz Sanat Müzesi olarak da bilinen Kunsthaus, fütürist tarzıyla Graz şehrinin kalbinde dikkat çekmektedir. Avrupa Kültür Başkenti programı kapsamında 2003 yılında inşa edilen Kunsthaus için nispeten yeni bir yapı diyebiliriz. Müzenin robotik kalbe benzeyen bir şekli bulunuyor ki bu onu klasik Avusturya mimarisinden ayırıyor. Müzenin zemininde bulunan yaklaşık bin adet floresan halka geceleri farklı desenler oluşturmakta ve müze elektrik enerjisinin çoğunu çatısında bulunan güneş panellerinden almaktadır.

Alıntı
 
Esin Kaynağını Müzikten Alan 6 Büyülü Tasarım

Tasarımları görebilir, hissedebilir ve onlara dokunabiliriz, ancak bu sizce yeterli mi? Peki ya aynı zamanda duyabiliyor da olsaydık?

46



buyulu-tasarimlar-liste.jpg





Dünya genelinde yenilikçi mimarlar ve tasarımcılar müzikten ilham alınarak tasarlanan strüktürler ile zihnimizi açıp duyularımızı olabildiğince genişletmeye çalışıyor, bunu kimi zaman algılarımızla oynayarak kimi zaman da teknolojinin nimetlerinden yararlanarak yapıyorlar.

İşte, bir gitarın içinde olmayı bize hissettirecek şekilde tasarlanmış konteynerden tutun da çevresindeki seslere göre hareket edebilen led ışıklarına kadar müzikten esinlenilmiş 6 tasarım!

1. Coca-Cola Beatbox Pavilion
Beatbox


Coca-Cola’nın Beatbox Pavillion’u müzik, mimarlık ve teknolojiyi harmanlayarak yenilikçi bir strüktürle bunu destekliyor. Kullanıcıyı tasarıma dahil etme sürecinde ziyaretçiler mekan içinde çeşitli yerlere dokunarak kendi müziklerini oluşturabiliyorlar. Aynı zamanda içinden geçen rampa sayesinde Olympic Park manzarasının da tadını çıkarabilirler.

2. CargoGuitar
cargoguitar


Japonya’daki bir Bienal için tasarlanan bu enstalasyon ziyaretçilerine gitar içinde olmanın nasıl bir duygu olduğunu yaşatıyor. Nakliye konteynerından ve karanlıkta parlayan 6 çelik telin gerdirilmesiyle oluşan bu büyük ölçekli gitarı çalmakla kalmayıp gerektiğinde akort bile edebilirsiniz!

3. Dithyrambalina Music Box – Müzik İçin İnşa Edilen Kasaba
village


New Orleans kusursuz Caz Müziği ve benzersiz mimarisiyle bilinmesine rağmen tasarımcı Dithyrambalina bu durumu bir üst kademeye taşımış. Yerel malzemeler ve eski pencereler gibi kullanılmış elemanlarla oluşturulan bu küçük kasabadaki her evi farklı birer ses sanatçısı tasarlayıp, özel yapım müzik aletleriyle taçlandırılmış. Bu kasabada dolaşırken su sayesinde müzik çalan bir klavye veya özellikle farklı tınılarda gıcırtı sesi çıkaran döşeme gibi bazı ilginçliklerle karşılaşabilirsiniz.



4. Star Wars – Barrel Organ
lego Tasarım


20.000 parça legodan oluşan ve Star Wars tema şarkısını çalan bir müzik aleti mi? Bir insan daha ne isteyebilir ki! Müzik kompozisyonunu oluşturacak şekilde yerleştirilen binlerce lego sayesinde, varil döndüğünde bu müziği dinleyebiliyorsunuz. Aslında Yıldız Savaşları: Bölüm 1- Gizli Tehlike prömiyeri için özel olarak tasarlanan bu alet, prömiyerin çoktan tarihe karışması nedeniyle şu an Almanya’daki Legoland’de sergilenmekte.

5. Court of Water Wall
water wall Tasarım

Yağmur sesinin bu derece güzel olacağı kimin aklına gelirdi ki! Bu mavi duvar görünüşünün çok ötesinde çünkü yağmur yağdığında müzikal sesler onun sayesinde oluşuyor. Farklı açılarda ve şekillerde yerleştirilen borular ve endüstriyel elemanlar sayesinde çıkan bu sesleri Dresden, Almanya’da dinleyebilirsiniz.

6. Underwater ORB Lights
orbs Tasarım

ORB’lar çevredeki seslere tepki veren led lambalarıdır. Ancak bu tasarımdaki ORB’lar biraz daha farklı. Urbanbotics’in tasarladığı bu yenilikçi ve eylemsel sistemde led ışıklar arkadaşça selamlar veya müzik gibi sakin seslere doğru harekete geçiyorlar ancak yüksek sesler duyulduğunda su altına dalıp saklanıyorlar.


Alıntı
 
Geri