Merdümgiriz.

  • Kullanıcı Ely
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Konu sahibi son olarak 2548 gün önce görüldü
İnsan, sorar. Gitmeli mi, kalmalı mı? Susmalı mı, avazı çıktığı kadar haykırmalı mı? Kaybetmeli mi, kazanmalı mı?
Rasim Özdenören "İşte yaşamak dediğin böyle ikilemlerden, zor sorulardan ibaret." der.
Cevapları mı merak ettiniz?
Onlar yüreğinizdeler.
 
İnsan da, insanın yüreği de tuhaftır.
Alper Canıgüz, "İnsan yüreği bir sarkaç gibidir. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa doğru kaymaya başlar." derken bundan bahseder.
Bu istediğini alınca kaçıp gidenler, bırakıp dönenler ve saireler... Tanıdık geldiler, değil mi?
 
Bir gün girerseniz odama
Cansız uzanmış bulursanız beni
Bakın başucuma
Bakın dört duvara
Yalnızlık orda
Sizinle nefes nefese
Sizinle burun buruna
Uzanmış yanıbaşımda yatağa
Geçmiş masama
Saymayın güldüklerimi
Saymayın sevdiklerimi
Bilin doymadım ben
Ne aşka ne dostluğa
Vurun yalnızlığa

Necati Cumalı
 
Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem, belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
yine de döneyim döneyim istedim.
Ah benim sesimle
söylesem de, inanmazlar
benzemiyor çünkü bir dile.
Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
döndüğüm bu sema sensin döndüğüm.
Sen benim kara ömrüme vuran
suyumu harelendiren sevincimdin.
Onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
Titreme daha fazla kalbim.

Bağışla kendini artık onu da
bırak gitsin.
O senin en ezel gününden kaderin.
Sen onu nasılsa bin kere daha
seveceksin...

Birhan Keskin
 
Kafamın içinde mıntıka var uzun bir süredir. Satürn'e kadar gittim. Son yaprağın dökülmesini bekledim. Son eriyen buzları bekledim. Güneş’ in doğuşunu izledim her gün. Bıkmadan. Yazılar yazdım. Müzik dinledim. Irmağında yıkandım senin gözlerinde kurudum. Evden uzak yollarda karanlık bastırınca, hava birden bozulduğunda düşlerin dedim, ellerin. Isındım. Sen uyurdun bilmezdin. Her günü etime dokudum. Gülüşüne iliştirdim zamanı. Ah dedim içimden, ne de güzel gülüyor. Sen güldükçe ne iyi.
 
İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır. O zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür. Sanki son vapuru kaçırmışsın da bir adada mahsur kalmışsın, güneş ağır ağır batarken sonraki vapurun hiç gelmeyeceğini söylemişler sana, bunun can sıkıcı bir şaka olmadığını, gerçek olduğunu söylemişler. Buydu vaziyetim.

Emrah Serbes
 
Bak nasıl içinde gözlerimin
Eriyor damla damla keder
Karanlık ve isyancı gölgem nasıl
Tutsağı oluyor güneşin
Bak
Yokoluyor tüm varlığım ve beni
İçine alıyor bir kıvılcım
Fırlatıyor taa doruklara
Bak nasıl
Sayısız yıldızla
Doluyor gökyüzüm benim

Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan
Ve kokular ve ışıklar ülkesinden
Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
Fildişi, bulut ve kristal
Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum
Götür şiirlerin ve coşkuların kentine
Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün
Çıkardığın yer yıldızlardan da yüksek
Bak
Nasıl yandım ben bu yıldızlarla
Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar
Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi
Yıldızlar topladım

Eskiden ne kadar uzaktı toprak
Gökyüzünün mor köşelerine
Yeniden duyuyorum şimdi
Senin sesini
Karlı kanatlarının sesini meleklerin
Bak nerelere ulaştım sonunda ben
Samanyoluna, Ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa

Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi
Yıka beni dalgaların şarabıyla
İpeğine sar beni öpüşlerinin
İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde
Bırakma artık beni
beni yıldızlardan ayırma
Bak tam karşımızda gecenin mum

Damla damla nasıl eriyor
Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
Gözlerimin simsiyah kadehi
Senin ninnilerini dinlerken
Ve bak nasıl
Şiirlerimin beşiğine
Sen doğuyorsun, güneş doğuyor.

Furuğ Ferruhzad
 
Ölmesi gereken yaşta doğan bir kadına aşık oldum. -ben zaten hep "seni seviyorum" diyemediklerimi sevdim hayatım boyunca-. Sonra bir ölüm furyası başladı. Bir hikaye düşünün bütün kahramanları intihar ediyor. Bense bir figüran gibi etrafımda olanları izleyebildim sadece.

-yağmur hep yüzümü yumruklarcasına yağdı, kar hep kırmızı...-

Kimin gözlerinin içine baksam, hep gidişimi seyrettim. Onların hayatlarında hep fazlalık oldum. "Kapıya kadar eşlik edelim." Dediler. "Bırakın, kendim giderim" dedim. Bir sürü dost biriktirdim içimde, sonra sevmeye korkarak yaşamaya başladım. Her umut ettiğimde, hayal kırıklığı yaşadım. Her çabaladığımda, elime yüzüme bulaştırdım. Gireceğim savaşları kaybedeceğimi bildiğimden, hep saklandım. Bütün bunlara alıştım da acı çektiğimi belli etmemeye çalışmaya bir türlü alışamadım. Kendimi saçma sapan bir pop şarkısına benzetiyorum. Ağlamak istiyorum, insanlar bakıyor diye kahkahalar atmaya başlıyorum bir anda. Beni deli zannetmesinler diye onları güldürmek için bütün şaklabanlıkları yapıyorum. İnançla alakalı galiba diyorum. Bundan sonra mutlu uyanacağım diyorum. Sonuç olarak mutlu uyandığım her günün akşamında kendimi rakı içerken buluyorum.

-Bu yazıyı da hayatımdaki her şey gibi bir sonuca bağlayamıyorum. Ve kendimden çokça bahsedip, sana yine toz kondurmuyorum.


MŞÇ
Ne de güzel yazmışsın, kalbini sevdiğim.
 
[YOUTUBE]https://www.youtube.com/watch?v=PqZ6qcFxO4w[/YOUTUBE]

Bahsetme kimselere, yaramızda kalsın.​
 
bu ağaçta bir yanlışlık buldum
bu ağaçta çok düzgün bir dağınıklık diye diye yürüdüğüm o bahçe
kırk yıl aynı yere bakmakla edindiğim bu veba
beni getirip getirip buraya bırakan bitkiler gibi
alnında bir yer var
kullanılmamış bir yalnızlık
sanki durmadan bir çiçeğin kenarını anlatıyor bana
avucumda nem yüzümde ateş
kalbimde unutmak kadar feci sözler
unutmak
kırk yıl aynı yere bakan da unutmamış ki diğer yeri..


adının ibret sesi çarpınca kulaklarıma
kendi bahçesinde başı dönen bir çocukluk
altı yetim kardeş
altı fena söz gibi iniyorum taş çarşılara
aklım yokuş kalbimde nal sesleri..

ey beni buraya getirip getirip bırakmış şeyler
ey aklımın tam ortasında yırtık o umman
işte kırk yıldır fenayım aslında
işte kırk yıldır kendimin kardeşi gibi buralarda
buralarda..


Seyyidhan Kömürcü - Fena
 
...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
Hüznün bütün koşulları hazır.
Nedenini bilmediğim bir
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
hanım?


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
olur tükenmek değil de?


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?



Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
öğrendik böylece.


Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
Ömür hanım?


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
hangi gözle?


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
bizi değişmek çirkinleştirir de.


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye?
Ve nedir
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
bu ezbere yaşamla.


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
acıların anasıdır, de...


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.



Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
kurşuni-külrengi mi yoksa?


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
değil mi? Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



Şükrü Erbaş - Ömür Hanımla Güz Konuşmaları
 
seninle son bir işimiz kaldı, sonra herkes karargahına dönebilir
dik üçgen bir masada oturmalıyız
hipotenüste arşimet oturmalı promili ölçmek için
gözümüz ve kulağımız tektikte
gözümüz ve kulağımız üstümüze devrilen göçükte olmalı
son bir istekle son nefesimizi sayıklamalıyız
kırk beş derecelik açıyla düşmeliyiz evrene
sonra herkes kendini özgür hissedebilir
yolunda gidebilir her şey eskiden olduğu gibi
çok içmemelisin kafan delindikten sonra, biranın tadı kötü gelebilir
bir deprem etkisi yaratabilir dünyadan el ayak çekmemiz
masanın bacakları yoksa ve dizimizin üstünde duruyorsa her şey
pisagor bunu nerden bilebilir

seninle tek bir işimiz kaldı, sonra herkes kendini reddebilir
kare bir masada oturmalıyız, köşegende iki kişilik bir silah olmalı
görüyor musun
kırık bir gitar asılı duvarda, birazdan biri kendini vurabilir
sokak lambaları patlayabilir peşi sıra
köşe başındaki ****** artık sanat için soyunmayabilir
hava her zamankinden kanlı bugün, tanrı yalnızlıktan sıkılmış olabilir
yuvarlak bir masada oturalım diyorum
merkezde galileo otursun, her şeye baştan başlayabileceğimizi anlatsın bize
yoksa bu kenarlar bizi genç yaşta ölüme sürükleyebilir

seninle küçük bir işimiz kaldı
sonra, herkes masada kalabilir


Celal Hikmet - Rus Düeti
 
Hayatın suçu diye geçiştirdiğimiz bütün ihanetler biz değil miyiz? Sevdiğin resimlerin, sevdiğin kitapların, sevdiğin kadınların düşmanı. Bu yüzden seni üzmenin bir yolunu hep bulacaklar. Sana iyi şeylerden bahsetmek istiyorum. İyi olan şeyler. İyi ve uzun olan. Bizi sevgi dolu ve güçlü yapan şeyler. Gülmeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi acemiyim. Sana anlatacak doğru dürüst bir gerçek ya da avutacak kadar güzel bir yalan bulamıyorum. Sadece seni hayatımda üç kez görmüş ve unutmamış olabilirim. Sadece seni sevmiş olabilirim.
 
her zaman güzel şeyler olmuyor. belirsiz, beklenmedik anlarda gerçekleşiyor güzel şeyler. tamda her şey tepetaklak olmuşken. köşeye sıkıştığımız, kendimizi ikna etmeye çalıştığımız ve tahammülsüz olduğumuz anların sonunda geliyor güzel şeyler. kendimizle kaldığımız bütün anlarda güzel şeyler dileriz. yatakta, pencere pervazında ya da mutfakta. olağan şeylerin içinde yani. dikkatimizin dağınık olduğu anlarda. dişimizi fırçalarken bile güzel şeyler olsun diye köpüklü ağzımızla dünyalar kurarız kafamızda. inanmak zorundayız. nerede olduğumuzun, neyle uğraştığımızın çok önemi olmadan inanmak durumdayız. zorlu anlar bitince geçiyor belki. fakat gürültülere karışıncaya değin inanmak durumundayız. hepimizin en çok kendimizle kaldığımız saatlerdeyiz. umutsuzluğumuza milyar tane çentik fırlattığımız anlardayız. arada bir yerlerdeyiz. sıkıştığımız, köreldiğimiz ve kendimizi ikna etmek zorunda olduğumuz anlardayız. ben de öyleyim. güzel şeylerin gerçekleşme ihtimalinin çok az olduğu bir andayım. içimizden ‘bu saatte ne güzel şeyi?’ dediğimiz yerdeyim. yat uyu zıbar dediğimiz tahammülsüz anlardayım..
 
Kalemle kağıt arasındaki dersi çalışıyorum.
Yazıyla hayat arasındaki dersi çalışıyorum.
Seni hatırlamaya çalışıyorum.
İştah açıcı papağan diyetleri fışkırıyor kızgınlığımdan.
Seninle kalbim arasındaki dersi çalışıyorum.
Meleklerin kararsız kaldığı kapıdan geçiyorum.
 
Ben ufacık bir saksıdaki topraktım, içinde sadece menekşe yetişen. Şehrin normal sayılabilecek bir mahallesinde, şirin üç katlı bir apartmanının son katındaki balkonunda duran bir saksıdaydım. Öyle güzel güneşli günlerde büyüyüp çiçek açtım derken kararlı rüzgarlara maruz kalıp düştüm önce. Toparladılar hemen alelacele, saksıyı değiştirmeye çalıştılar. Ve nitekim değiştirdiler ama yine de pek alışamadım. Eğreti duran yolunda gitmeyen bir şeyler var sanki derken bu kez eve gelen yaramaz misafir çocukları tarafından itildim. Aklıma hemen benimle sohbet etmeyi seven kadının söyledikleri geldi.
"Kendi en yükseğinden itilince herkes incinir."
Toprakta olsanız bu böyledir, değil mi?
Bu kez unufak oldum derken dünyanın kalbine papatyalar diken, her yeri iğdelerle süsleyen bir kadın toparladı yine beni şefkatle. Elleriyle yerleştirdi beni bahçesine. O bana yurt oldu ben ona kocaman bir avlu.
 


Ben iğdenin gümüş aydınlığında
duruyorum çoktandır bir yanım karanlık.

Biraz uzaktan bakınca:

İki baca, sanki kurum bağlamış
Uzansa da birbirine, alevi değmiyor artık.

Birhan Keskin
 
saat sabaha karşı, hatta sabah, 5.23

sadece senin parmaklarından çıkan sözcükleri okurken yatağında huzur içinde ölen ihtiyar bir kadına dönüşüyorum. başka türlüsünü yorgunum anlatmaya.*
hiçbir şey bıraktığın gibi değil. kediler dahil. ve sahil. ve pervazları pencerelerin. hiçbir şey sabit değil, çok üzgünüm. durağan, sakin, fısıltılı bir hayat diledim. stabil. fakat kargaşadan, gürültüden, kalabalıktan, baş ağrılarından ve kornalardan daha azını sunmadı bana hayat. sanki ne söylersem benimle inatlaşmak için aksini yapan ve sürekli saçımı çekip duran ilkokul çağında bir aşık gibi. bense yetişkin bir kadın gibi tüylerini okşayarak sevmek istedim hayatı. dizlerime yatırıp. pek tabii uyuşamadık. çok kavgalar verdim. çok mücadele ettim. ayrılmak istiyorum artık, ona da söyledim. şimdi kızacaksın, kızma. bunun için çok sebebin olmalı. hayat sadece bana karşı böyle değil çünkü biliyorum, bu onun mizacı ve seni de öfkelendirecek hayli sağlam sebepler sunuyordur. benimle yorma kendini. biliyorum dinlemeyeceksin. benim nasıl deli bir dinlenme arzusu taşıdığımı bilmiyorsun çünkü. beni anlamayacaksın. şimdi değil. benim kadar yorulmadan hayır. sırf bu sebeple bu mektubu sana göndermeyeceğim. zaten henüz hiçbir şey için emin değilim. endişelerim var. fakat mutsuzum. bu şekilde ne kadar sürecek bilmiyorum. mutsuzum. olabildiğine, alabildiğime mutsuzum. gökten engin bir mutsuzluk bu. bir bilsen, bir lisan keşfetsem ve bir şekilde izah edebilsem… beni sen cesaretlendirirdin. bir gün göze alırsam ve bir şekilde bu mektubu bulursan lütfen bil, ve inan, çok istedim diğerleri gibi olmayı. Şükrü Erbaş'ın dediği gibi çarşılar yetsin istedim avutmaya beni. birkaç mobilya, saçımın rengini değiştirmek varolmaya yetsin istedim. ben bu hayatta varolamadım, bu sebeple yok olduğumu düşünme asla. bunun düşüncesi kalbini ısıtsın biraz olsun.
yine de gülümsedim. her şeye rağmen gülümsedim. kuşlara ekmek ufalarken ve sana doğrarken, sahaflarda kitapların tozlarına değdiğinde parmaklarım, tom waits dinlerken ve en çok seni seyrederken. gülümsedim. en azından bu kadarını çok görmedi hayat bana. ömrümü ömür olarak kayıtlara geçirebilecek bu sayılı anlar için kuşlara, kitaplara ve en çok sana minnettarım. yaşamı taşımayı kabullenebilirsem ve üstesinden gelebilirsem ve sevebilirsem bir şekilde bir nebze, size borçlu olacağım, ve ödeyeceğim, devam ederek. fakat üstesinden gelemezsem -ki kuvvetle muhtemel- beni suçlama, kızaran gözlerini yum ve biraz uyu. sakince düşünebilecek kadar zaman geçene dek uyu. lütfen.
ve geri kalan hayatında sebzeleri seramik bıçakla doğramayı, salçanın ağzını sıkıca kapatmayı, tavada su kalmışsa yağ dökmemen gerektiğini -doğal olarak yağ varken de su sıçratmaman gerektiğini- ve lütfen en sevdiğim çiçekleri unutma. çünkü ben gittiğim yerden tuttuğun takıma tezahürat etmeyi ihmal etmeyeceğim. burada gülümsüyorsun, ne güzel. dünyanın tüm manzaralarının oturup saatlerce hayranlıkla seyredip feyz alabileceği bir manzara senin gülüşün. geride bırakmaya dayanamadığım sayılı güzelliklerden.
seni seviyorum, laleli'den göğe giden bir tramvaydayız* gibi seviyorum.

xıv.
 
saat sabaha karşı 2.24

yaşamın avlusundayım, volta atıyorum. bir şekilde dış kapıyı bulma ümidi ile aç gözlerle arayış içinde turluyorum bu avluyu. yaşama dahil olamadım, o eve giremedim hiç. o kapıyı çok çaldım fakat içerisi öyle kalabalıktı ki duyulmadı. buradayım dedim, ben de, buradayım işte dedim. hala buradayım.
sigaralar yaktım bu avluda, ağıtlar yaktım, şiirler okudum, genzimi yaktım. beraatimi bekliyorum yıllardır. sanırım artık sıkıldım. firar edeceğim elbet, biliyorum. bir önceki mektupta da söyledim sana, fakat sen henüz bilmiyorsun. gün sayıyorum, şafak değil. bu hayatın çürüğe çıkmış askeriyim oysaki.
seni seyrediyorum bazen pencereden. sen o evin içinde beni görebilen tek insansın. o kalabalıkta, bir senin gözün dışarıya takılmıştı çünkü. partiden sıkılan esas oğlan gibi. aynı zamanda hem dışarıya çıkmak hem kimselere de ayıp olmasın isteyen, o gürültünün arasında beni seyretmeyi tercih eden esas oğlan. zaten o evi benim gözümde ev kılan ve içeri girmeyi dilememe sebep olan da sendin. senin hikayende bir karakter olabilme arzusuydu bendeki. ihtiyacıydı hatta.
biliyorum mektuplarımı alsan, firar edeceğimi bilsen, o kalabalığı yararak koşar gelirsin, içeri bir daha giremeyeceğini de bilsen, tüm o renklerini geride bırakıp hayatın, iki kişilik bir yalnızlığa mahkum olmayı göze alırsın beraatimize dek. fakat bunu istemiyorum. seni de sürüklemek istemiyorum. seninle birlikte yorulmayı sürdürmek istemiyorum. sen gelirsen firar edemem, seninle kalmak uğruna yaşamın memuru olurum, verdiğin nefesi alırım, hayatta kalırım. oysa ben yaşamın kırılma noktasıyım. baya kırılma. sahici bir kırılma. ömrüm bu hasara ev sahipliği yapmak. bir avluda üşüyen evsiz ben, ev sahipliğinden ne anlarım. anlamıyorum.
sana, beni azad et diyen gözlerle bakıyorum. bu mektup, gözlerimdir. pencereden bir an olsun gözünü ayır diye dua ediyorum. gözünü yum, biraz uyu. şu uzun duvarı aşmak için, o sıçrayışı yapabilmek için buna ihtiyacım var. elbette seni özleyeceğim. her nereye gidersem. bu evin bu aptal penceresinin açıldığı tek ve en güzel manzara olan gözlerini, eksik söyledim özür dilerim; bana bakan gözlerini özleyeceğim. ama gözlerinin önünde böyle çaresiz, böyle “ben kimim” , böyle “ben hiç kimseyim”, böyle “neyim”, böyle “ne olamıyorum” bir hüzünle, böyle bir kavgaya tutuşarak kendimle, böyle mağlup eriyip gitmek istemiyorum.
sana sadece pürüzlü bir tebessüm bırakacağım geride. insanlar öyle zalim ki bu sana yetmeyecek. sigaralar söndürecekler göğsünde. tutuşturacaklar ne var ne yok içinde. bu sebeple öp ellerinden seni dansa kaldırmaya gelecek olan kadını. tereddüt etme.
seni seviyorum, -sırılsıklam bir çehreyle- cehennemler yutmuş gibi sıcacık.

xııı.
 
[YOUTUBE]https://www.youtube.com/watch?v=KWbep0U_Qr8[/YOUTUBE]

Tanrı yıldızları aldı ve birbirlerine çarpıştırdı
Açan çiçeklerden kuşlar anlatamaz
Hiçbir zaman benim özgürlüğüm olmayacaksın
Benden bir ağaç yapacak
Bana hoşça kal deme
Bana doğru olan gökyüzünü tanımla
Eğer gökyüzü düşerse, kelimelerimi işaretle


 
Geri