Serdar Gökalp hikayesidir. ( Köşegen )
Bugün edebiyat dersinde hayaller konuşuldu. İlk aklıma gelen sizdiniz öğretmenim. Daha yedi yaşındaydım sizinle tanıştığımda… O kadar heyecanlıydım ki! Ailem dışında bir büyükle günün uzun bir bölümünü bir arada geçirecektin ve bir sürü arkadaşım olacaktı…
Bütün çocukları sınıflara almışlardı. Ağlayanlar vardı, annesini dışarıda bıraktığı için. Ve siz girdiniz içeri… Uzun boylu, mavi gözlüydünüz, top sakalınız vardı. Bize demiştiniz ki; ‘Kocaman hayalleriniz olsun ve onları gerçekleştirmek için var olun hayatta…’
Aradan yıllar geçti… İlkokul bitti ve kopmamaya söz verdik. Buluştuğumuz günlerde hayal kurduk hep. Büyük adam olacaktık hepimiz. Siz emekli oluncaya kadar biz üniversite mezunu gençler olarak gelecektik yanınıza… Renk renk arabalarımız olacaktı. Hep birlikte, uzun bir konvoy oluşturup tatile gidecektik… Siz, kimin kırmızı arabası varsa o arabaya binecektiniz. Eski günlerden konuşacaktık uzun uzun…
Geçen sene bu zamanlar hayallerimiz yaralandı. Öğretmenler gününüzü kutlamak için aramıştım sizi ve telefonu kapatırken ‘Şu zor günlerimde tutunacak en güzel dalsınız.’ demiştiniz bana. Anlayamamıştım, telefon elimde baka kaldım. Sonradan öğrendim kanser olduğunuzu… Yanınıza gelmeye cesaret edemiyordum, o dağ gibi adamı yıkılmış olarak görmeye gücüm yoktu. İyi olacağınıza inandırdım kendimi… Hep haber aldım sizden. Duyduklarım hep canımı acıttı. Ama artık son dakikaları oynuyordunuz…
Hastaneye geldim sizi ziyarete. Kanser çok ilerlemişti. Akciğerden beyninize ve birçok organınıza sıçramıştı, sağ tarafınız felçliydi. Konuşamıyor, hareket edemiyor, nefes almakta bile güçlük çekiyordunuz. Güçlü olmalıydım… Gözünüzü açtığınızda size inanan güçlü bir öğrencinizi görmeliydiniz. Ve gözünüzü açtınız. Hemen sağ elinizi tuttum ama yüzünüze bakmak için cesaretimi toplayamıyordum. Bir anda baktım yüzünüze ve gözlerime kenetlenmiş mavi gözlerinizi gördüm. O anda yaşlar dökülmeye başladı gözlerinizden. Sizi öyle görmemi istemiyordunuz belki. Zihnimde hep dinç haliniz olmalıydı. Kaçırmadım gözlerimi, baktım öyle uzun uzun… Anladığım tek şey; Kanser denen illet sizi tamamen esir almıştı, tüm organlarınız işlevini kaybediyordu ama bir tek duygularınıza dokunamıyordu, onlar hep sağ kalacaktı.
Dışarıdaki sesler odaya doğru yaklaşıyordu ve bir anda oda doktorlarla doldu. Hemen ayağa kalktım, elimi avucunuzun içinden yavaşça çektim. Son kez baktım size ve çıktım.
İki-üç hafta sonra bir haber geldi. Öğretmenimizi kaybetmiştik… Artık o yoktu, hayaller yarım kalmıştı.
Kaç defa size mektup yazmak istedim ama mektubun size ulaşmamasından hep korktum. İşte o mektubu şimdi yazıyorum öğretmenim. Umarım yüreğimin sesleri oralara duyuluyordur…
YAZILMAMIŞ MEKTUP
Merhaba öğretmenim;
Beni tanıdınız mı? Hani küçük tavşanım diye severdiniz hep. Düştüğümde kucağınıza alıp yarama pansuman yaptırmaya giderdik, acımasın diye elimi tutardınız. Sınıfın en çok düşen ve en çok konuşan öğrencisiydim. Merak etmeyin artık az konuşmayı öğrendim. Kısa bir mektup olacak bu.
Bana, ‘Senin sustuğun günü acaba görecek miyim?’ derdiniz ve bir gün ‘Sustuğunu görüp de ölürsem gam yemem.’ demiştiniz. Hastaneye geldiğim gün hiç konuşmadım öğretmenim, kelimeler boğazımdaki düğüme takılmıştı sanki. Sustuğum günü gördünüz öğretmenim ama bu şekilde susmak istemezdim. Zaten sağlam bir dal olamadık sizin için…
Hayallerimize gelince; kırmızı araba alıp geleceğim mezarınıza… Siz yokken yaşadığım her şeyi anlatacağım ve toprağınızdan bir avuç alıp ayrılacağım oradan…
Bugün edebiyat dersinde hayaller konuşuldu. İlk aklıma gelen sizdiniz öğretmenim. Daha yedi yaşındaydım sizinle tanıştığımda… O kadar heyecanlıydım ki! Ailem dışında bir büyükle günün uzun bir bölümünü bir arada geçirecektin ve bir sürü arkadaşım olacaktı…
Bütün çocukları sınıflara almışlardı. Ağlayanlar vardı, annesini dışarıda bıraktığı için. Ve siz girdiniz içeri… Uzun boylu, mavi gözlüydünüz, top sakalınız vardı. Bize demiştiniz ki; ‘Kocaman hayalleriniz olsun ve onları gerçekleştirmek için var olun hayatta…’
Aradan yıllar geçti… İlkokul bitti ve kopmamaya söz verdik. Buluştuğumuz günlerde hayal kurduk hep. Büyük adam olacaktık hepimiz. Siz emekli oluncaya kadar biz üniversite mezunu gençler olarak gelecektik yanınıza… Renk renk arabalarımız olacaktı. Hep birlikte, uzun bir konvoy oluşturup tatile gidecektik… Siz, kimin kırmızı arabası varsa o arabaya binecektiniz. Eski günlerden konuşacaktık uzun uzun…
Geçen sene bu zamanlar hayallerimiz yaralandı. Öğretmenler gününüzü kutlamak için aramıştım sizi ve telefonu kapatırken ‘Şu zor günlerimde tutunacak en güzel dalsınız.’ demiştiniz bana. Anlayamamıştım, telefon elimde baka kaldım. Sonradan öğrendim kanser olduğunuzu… Yanınıza gelmeye cesaret edemiyordum, o dağ gibi adamı yıkılmış olarak görmeye gücüm yoktu. İyi olacağınıza inandırdım kendimi… Hep haber aldım sizden. Duyduklarım hep canımı acıttı. Ama artık son dakikaları oynuyordunuz…
Hastaneye geldim sizi ziyarete. Kanser çok ilerlemişti. Akciğerden beyninize ve birçok organınıza sıçramıştı, sağ tarafınız felçliydi. Konuşamıyor, hareket edemiyor, nefes almakta bile güçlük çekiyordunuz. Güçlü olmalıydım… Gözünüzü açtığınızda size inanan güçlü bir öğrencinizi görmeliydiniz. Ve gözünüzü açtınız. Hemen sağ elinizi tuttum ama yüzünüze bakmak için cesaretimi toplayamıyordum. Bir anda baktım yüzünüze ve gözlerime kenetlenmiş mavi gözlerinizi gördüm. O anda yaşlar dökülmeye başladı gözlerinizden. Sizi öyle görmemi istemiyordunuz belki. Zihnimde hep dinç haliniz olmalıydı. Kaçırmadım gözlerimi, baktım öyle uzun uzun… Anladığım tek şey; Kanser denen illet sizi tamamen esir almıştı, tüm organlarınız işlevini kaybediyordu ama bir tek duygularınıza dokunamıyordu, onlar hep sağ kalacaktı.
Dışarıdaki sesler odaya doğru yaklaşıyordu ve bir anda oda doktorlarla doldu. Hemen ayağa kalktım, elimi avucunuzun içinden yavaşça çektim. Son kez baktım size ve çıktım.
İki-üç hafta sonra bir haber geldi. Öğretmenimizi kaybetmiştik… Artık o yoktu, hayaller yarım kalmıştı.
Kaç defa size mektup yazmak istedim ama mektubun size ulaşmamasından hep korktum. İşte o mektubu şimdi yazıyorum öğretmenim. Umarım yüreğimin sesleri oralara duyuluyordur…
YAZILMAMIŞ MEKTUP
Merhaba öğretmenim;
Beni tanıdınız mı? Hani küçük tavşanım diye severdiniz hep. Düştüğümde kucağınıza alıp yarama pansuman yaptırmaya giderdik, acımasın diye elimi tutardınız. Sınıfın en çok düşen ve en çok konuşan öğrencisiydim. Merak etmeyin artık az konuşmayı öğrendim. Kısa bir mektup olacak bu.
Bana, ‘Senin sustuğun günü acaba görecek miyim?’ derdiniz ve bir gün ‘Sustuğunu görüp de ölürsem gam yemem.’ demiştiniz. Hastaneye geldiğim gün hiç konuşmadım öğretmenim, kelimeler boğazımdaki düğüme takılmıştı sanki. Sustuğum günü gördünüz öğretmenim ama bu şekilde susmak istemezdim. Zaten sağlam bir dal olamadık sizin için…
Hayallerimize gelince; kırmızı araba alıp geleceğim mezarınıza… Siz yokken yaşadığım her şeyi anlatacağım ve toprağınızdan bir avuç alıp ayrılacağım oradan…