MECLİSTEKİ TERÖRİSTLER ve MİLLİYETÇİLER

Konu sahibi son olarak 799 gün önce görüldü
MECLİSTEKİ TERÖRİSTLER ve MİLLİYETÇİLER

Peygamber efendimiz aleyhisselamın “Sizin en hayırlınız, günaha girmemek şartıyla yakınlarına arka çıkanlardır.” mealinde buyurduğu hadisi şerifi milliyetçiliğin (kavmiyetçiliğe girmeden) meşru bir şekilde icrasına müsaade ve teşvik eder.

Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş der ki: “Biz; Türk milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi için bu milletin haklarının daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız.” ( Milli Doktrin Dokuz Işık )

Başbuğ Türkeş’in milliyetçiliği tarif ederken Türk milletine duyulan sevgiye atıf yapması Türk milliyetçiliğinin “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz.” hadisi şerifinden ilham aldığını gösterir. Zira kişinin müsbet özellikleri sebebiyle kavmini sevmesi beşeri ve tabii bir histir.

Yine başbuğumuzun milliyetçiliğin aksiyonunu tarif ederken millet için çalışmaktan bahsetmesi, millete hizmete atıf yapması “Kavminin efendisi(en hayırlısı) kavmine hizmet edendir.” hadisi şerifinden ilham alındığını gösterir.

Hangi ırktan olursa olsun Türk milletine mensup her fert Türk milletinin bir değeridir, parçasıdır. Ve bu necip millete mensup olup bu milletin imkanlarından faydalandığı halde bize ihanet edenler de ya akıl sağlığı ya da milli benliği tedaviye muhtaç patolojik birer vakadır.

Merhum Seyyid Ahmet Arvasi hocamız da kişinin milletini sevmesinin psikolojik olarak normal olduğunu söyler ve şöyle söyler:”Anormal olan, insanın bu arzu,bu ümit ve gayretini kaybederek soyuna,tarihine,kültürüne,din, ahlak ve töresine,ecdat hatıralarına düşmanlık beslemesidir.”
Bu sebepten,her Türk'ün Türk milletini dünü,bugünü ve yarını ile birlikte kendine yakın bulması,onu sevmesi,geliştirmeye,korumaya ve yüceltmeye çalışması,kısaca Türk milliyetçisi olması tabiidir ve zaruridir.Aksi halde,”marazi”bir davranış içindedir ve tedavi edilmeye muhtaçtır.
Tabiî, eğer kendisini gerçekten Türk biliyorsa... Ard niyetli ve maskeli biri değilse... Sığındığı ve himaye gördüğü Türk Milletine ihanet etmiyorsa... Aksi halde, ihanetin tedavisi yoktur cezası vardır.”
(Türk-İslam Ülküsü 2. Cilt)USER_SCOPED_TEMP_DATA_orca-image--1344079360.jpeg
 
Senden hiç beklemediğim bir yazı olmuş, Eyvallah.
Ayrıca; Dokuz Işık kitabında Biz milliyetçiyiz diyor ve millet kavramını çok güzel bir şekilde açıklıyor. Bunu da çok iyi anlatmak gerekiyor. Neydi o anlatılan, şuydu; Millet, soyu-dini-dili-ırkı farklı olsa bile, farklı coğrafyalardan gelmiş olsalar dahi, ortak bir coğrafya üzerinde asırlarca birbiri ile beraber yaşamış, ortak bir dil-din-anlayış ve kültür Birliği oluşturmuş insanlara denir..! anlatımı mevcuttur. İyi okursan bu sonucu çıkarırsın. Bu doğrultuda, Evet ben tam bir milliyetçiyim. Millet anlayışımda aynen yukarıda bahsedilen. Bu doğrultuda baktığımızda, bazen benim yorumlarıma tepki geldiğini görüyorum, Hayır yanlış.! yapıyorlar Benim derdim, milletimin rahata huzura kavuşması için yapılanları veya yapılması gerekenleri söylemek karanlık çukurlara dalıp, ben battım dememek.. Çünkü biliyorum ki bu Şanlı millet eninde sonunda hak ettiği yere gelecek. Sonsöz; Kara taştan su, damla-damla akar. Sonra birikir gümüş bir göl olur, arayan en sonunda Hakkı bulur...!!
Ben bir idealistim, ideallerim(ülkülerim); Her şey Türk milleti için, Türk milletine göre sözleri ile özetlenebilecek; Türk milletini en kısa yollardan, en kısa zamanda, uygar medeniyetler seviyesinin en üstüne çıkarmak ve orada kendi başına, özgür, hür iradesi ile durmasını sağlamaktır.. Saygılarımla...
 
Nizam-ı Alem ilay-ı kelimetullah davasında Nefer olmak ayrıdır, ideallerini düşüncelerini savunmak anlatmak ayrıdır. Ben 1. Basamağı hak edemediğime inanıyorum ama ikincisinde ölümüne devam diyorum.
 
Senden hiç beklemediğim bir yazı olmuş, Eyvallah.
Ayrıca; Dokuz Işık kitabında Biz milliyetçiyiz diyor ve millet kavramını çok güzel bir şekilde açıklıyor. Bunu da çok iyi anlatmak gerekiyor. Neydi o anlatılan, şuydu; Millet, soyu-dini-dili-ırkı farklı olsa bile, farklı coğrafyalardan gelmiş olsalar dahi, ortak bir coğrafya üzerinde asırlarca birbiri ile beraber yaşamış, ortak bir dil-din-anlayış ve kültür Birliği oluşturmuş insanlara denir..! anlatımı mevcuttur. İyi okursan bu sonucu çıkarırsın. Bu doğrultuda, Evet ben tam bir milliyetçiyim. Millet anlayışımda aynen yukarıda bahsedilen. Bu doğrultuda baktığımızda, bazen benim yorumlarıma tepki geldiğini görüyorum, Hayır yanlış.! yapıyorlar Benim derdim, milletimin rahata huzura kavuşması için yapılanları veya yapılması gerekenleri söylemek karanlık çukurlara dalıp, ben battım dememek.. Çünkü biliyorum ki bu Şanlı millet eninde sonunda hak ettiği yere gelecek. Sonsöz; Kara taştan su, damla-damla akar. Sonra birikir gümüş bir göl olur, arayan en sonunda Hakkı bulur...!!
Ben bir idealistim, ideallerim(ülkülerim); Her şey Türk milleti için, Türk milletine göre sözleri ile özetlenebilecek; Türk milletini en kısa yollardan, en kısa zamanda, uygar medeniyetler seviyesinin en üstüne çıkarmak ve orada kendi başına, özgür, hür iradesi ile durmasını sağlamaktır.. Saygılarımla...
Muhalif olmakla vatan haini olmak arasında ince çizgi var _ hükümetin yanlışlarının sonuna kadar muhalifim
 
Senden hiç beklemediğim bir yazı olmuş, Eyvallah.
Ayrıca; Dokuz Işık kitabında Biz milliyetçiyiz diyor ve millet kavramını çok güzel bir şekilde açıklıyor. Bunu da çok iyi anlatmak gerekiyor. Neydi o anlatılan, şuydu; Millet, soyu-dini-dili-ırkı farklı olsa bile, farklı coğrafyalardan gelmiş olsalar dahi, ortak bir coğrafya üzerinde asırlarca birbiri ile beraber yaşamış, ortak bir dil-din-anlayış ve kültür Birliği oluşturmuş insanlara denir..! anlatımı mevcuttur. İyi okursan bu sonucu çıkarırsın. Bu doğrultuda, Evet ben tam bir milliyetçiyim. Millet anlayışımda aynen yukarıda bahsedilen. Bu doğrultuda baktığımızda, bazen benim yorumlarıma tepki geldiğini görüyorum, Hayır yanlış.! yapıyorlar Benim derdim, milletimin rahata huzura kavuşması için yapılanları veya yapılması gerekenleri söylemek karanlık çukurlara dalıp, ben battım dememek.. Çünkü biliyorum ki bu Şanlı millet eninde sonunda hak ettiği yere gelecek. Sonsöz; Kara taştan su, damla-damla akar. Sonra birikir gümüş bir göl olur, arayan en sonunda Hakkı bulur...!!
Ben bir idealistim, ideallerim(ülkülerim); Her şey Türk milleti için, Türk milletine göre sözleri ile özetlenebilecek; Türk milletini en kısa yollardan, en kısa zamanda, uygar medeniyetler seviyesinin en üstüne çıkarmak ve orada kendi başına, özgür, hür iradesi ile durmasını sağlamaktır.. Saygılarımla...
_ hdpli milletvekilleri ne oldukları kimden emir aldıkları belli durmadan amerikaya avrupaya selam çakıyorlar_ pkkdan kopamadilar_ bunu 10 yaşındaki çocuk biliyor
 
_ hdpli milletvekilleri ne oldukları kimden emir aldıkları belli durmadan amerikaya avrupaya selam çakıyorlar_ pkkdan kopamadilar_ bunu 10 yaşındaki çocuk biliyor
Söz söylemiş olmak için bunları yazmana gerek yok. Tamam kabul ediyorum, sen bir söz söyledin, eyvallah. Ama madem şu anda devletin ve milletin bütünlüğü için çalışan bir hükümet var, Ona taş atmaktan ise daha düne kadar Atatürk'e küfür edip Türkiye cumhuriyeti'nden t.c. diye bahsedenler ile kol kola girip Devleti yönetme sevdasında olanlardan hesap sorman gerekmiyor mu.? Bir şeye kötü diyebilmek için mutlaka iyisini bilmen, göstermen gerekiyor değil mi? Pekala soruyorsun, ona kötü, Buna kötü. iyisi ne? Hayır tek bildiği şey kötü demek. Psikolojik bir gerçektir; beyine ne verirsen aynı yönde sonuç alırsın. Beyinlerine giden hiçbir iyi bir fikir yok kim çıkan Sonuç ortada. tek bildikleri kötü demek. soruyorum ya; kötü olandan, kötü söyleyen birinden iyi bir şey yapmasını nasıl beklersin? Ergen tavırlarla anti muhalif görünerek ilgi çekme çabasını olanların yarın bir gün kafalarını kuma gömerek deve kuşu gibi kaldıklarını göreceksin. Benim en ayar olduğum konu ımf'den borç alıp batının kucağına düşmek isteyen kişilerin ya da iyileştirilmiş demokrasi diyerek ayrıştırılmış bölgeler diyerek vatanı bölmek isteyenler ile Ben sonuna kadar Atatürkçüyüm diyen çarpıkların dolaşmasını sindiremiyorum. Neyse siyaset anlayışım-tarzım, bu platform da konuşarak bilenin neyse de bilmeyenlerin triplerine konu olmaktan kaçınmamı gerektirir. Eyvallah. (Burada her fikriyat dillendirilir, beğenir veya beğenmezsen şahsi kanaat olabilir. Sevmediğin bir konuysa veya bilgin yoksa yazmazsın olur biter..)
 
Nizam-ı Alem ilay-ı kelimetullah davasında Nefer olmak ayrıdır, ideallerini düşüncelerini savunmak anlatmak ayrıdır. Ben 1. Basamağı hak edemediğime inanıyorum ama ikincisinde ölümüne devam diyorum.
Dikkat ediyorum _ gözlemliyorum_ akpye saldıranlarin yüzde 70lik 80lik kısmı sırf islama müslümanlara düşman olduğu için saldırıyor _ sözlerinde yazılarında açıkça yada gizlice bunu belirtiyorlar _bunlarla aynı safda değilim
 

Bunu inkar edenlerde varmı? ( Uyarı: Cumhuriyet gazetesi haberidir.. :) )​

Türkiye, 2001'den bu yana IMF'ye olan borcu kapsamında 39 milyar 970 milyon dolar anapara, 6 milyar 458 milyon dolar faiz ödemesinde bulundu. Yapılan hesaplamalarda Türkiye'nin aldığı anapara karşılığında yüklü miktarda faiz ödemesi yaptığı belirlendi.​

 
Bu resimde ki 1 farkı bulun :) Gazetelerde 9 fark bulun diyorlar ya, bana 1 fark yeterli.

Kendini 1 dolara satanlarla, gizli kapılar arkasında IMF ile görüşmeler yapan arasındaki farkı bulabilirmisiniz?
 
Ve alenen ve üstü kapalı bir şekilde dini değerler ile dalga geçilen bir yerde müslüman durmaz _ duruyorsa mezhebi geniştir _ senin dinine rabbine peygamberine hakaret edilecek ve orada duracaksin_ canım cicim diyeceksin _ selam vereceksin
 
Ayak kokmuş la burası. Azıcık havalandırın.
 
Arkadaslar siz ne anlatiyosunuz?
 
Islam da milliyetcilik kavrami buhar olmuyor mu?
Islam a göre en önemlisi takva degil mi?
Bu dogrultuda her irki bir cati altinda toplamayi amaclamiyor mu?

Iyi de burada düzeni kim yürütecek?

Türk kimligi islam ile biraz cöküse ugramadi mi?
Bilhassa Osmanli da?
 
Islam da milliyetcilik kavrami buhar olmuyor mu?
Islam a göre en önemlisi takva degil mi?
Bu dogrultuda her irki bir cati altinda toplamayi amaclamiyor mu?

Iyi de burada düzeni kim yürütecek?

Türk kimligi islam ile biraz cöküse ugramadi mi?
Bilhassa Osmanli da?

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci


zanaro.jpg

OSMANLI DEVLETİ’NDE TÜRKLER AŞAĞILANIR MIYDI?​

Osmanlı devrinde ümmetçilik sebebiyle Türklerin hor görüldüğü; her yerde Türk olmayanların hâkim olduğu tasavvuru, yeni devrin sloganlarındandır.
29 Kasım 2021 Pazartesi
29.11.2021

Milleti millet yapan ne ırktır, ne lisandır. Kültür ve şuurdur; aidiyet hissidir. An’anevi tarifiyle Türk; Anadolu ve Rumeli’nin Türkçe’yi hâkim (üst) lisan olarak kabul eden Müslüman halkına verilen isimdir. Müslümanlık, XX. asra gelinceye kadar cemiyetin vazgeçilmez unsurudur.
O asırda bunun yerine, amme vicdanında pek yeri olmayan bir tarifi hâkim kılmak isteyenler; Türklüğün, Osmanlılar zamanında ümmetçilik saikiyle ihmal edildiğini, hatta Türklerin hor görüldüğünü resmi ideoloji olarak empoze etmeye çalışmış; Osmanlı’nın külleri üzerinde Türk etnik hüviyetine dayanan bir ulus-devlet kurmuştur.
Antropolog Ernest Gellner der ki, “Bugünki manada millet, milliyetçiliğin eseridir. Milliyetçiliğin ırka dayalı bir millet inşasını görmek için 1930’ların Türkiye’sine bakmak kâfidir. İşte siyasi ve içtimai sebeplerle 1910’lardan sonra İttihatçıların sarıldığı bu ideoloji, elde kalan imparatorluğun çözülmesine, Türklüğün de ağır bir darbe almasına sebebiyet verdi.
Zamanla Almanya’dan 1930’larda devralınan ırk teorisiyle bir yere varılamayacağı anlaşılmıştır. Almanlar, Japonlar az çok homojen olduğu için bunlarda belki tutar gibi görünmüştü. Ama Türkler hiç böyle değildi.
Büyüleyici mazi
Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de Babürlü, artık sosyal olarak Orta Asya’daki yarı göçebe atalarına benzer. Bunlar bir şehir medeniyetini temsil eder. Bugün dünyada anılan “Türk” kelimesi, bir ırkı değil, işte bu parlak kültürü ifade eder.
İmparatorluk çok ırklı, lisanlı, dinli, mezhepli, kültürlü cemiyet demektir. Bu, üzerinde düşünülürse büyüleyici bir mazidir. Osmanlı hükümdarı, 4 ayrı kültürün 4 ayrı devlet an’anesini uhdesinde birleştirmiştir: Hakan, sultan, padişah, kayser.
Askeri devlet yapılanması an’anesi, tarihte çarpıcı bir realite teşkil eder. Roma İmparatorluğu, Emevi-Abbasi İmparatorluğu, şöyle böyle Britanya İmparatorluğu nasıl tarihte mühim bir rol oynamış, insanlık tarihinde belli bir fonksiyonu olmuş, beşeriyetin inkişafında bir karakter teşkil etmiş ise, Türklerin rolü de bundan az değildir.
Benzeri ancak Moğollarda görünen bir an’anedir; ama onlarda altı boş olduğu için, Moğol İmparatorluğu kısa bir zamanda silinmiş gitmiştir. Bütün Türk beldelerini atlarının nalları altında çiğneyen Moğollar, Müslümanlığı kabul edince, üst kültür olan Türklüğün içinde erimişlerdir. Bugün Türk olduğunu söyleyenlerin çoğunun damarlarında Moğol kanı dolaşmaktadır.
Türkler, XI. asırdan itibaren İslâmın vurucu gücü, yani askerî elitleri idi. İnsanlık tarihinde sadece sanatla, fenle değil, teşkilatlanma ile de iz bırakılır. Bu, kültürel bir realitedir; kavmî değildir. Bugünün dünyasında bu an’anenin bir değeri var mıdır, bilinmez. II. Viyana Muhasarası’nı takip eden askeri mağlubiyetler ve geri çekilmelerle 1699’dan sonra bu an’ane topu atmış olsa da, daha evvel mühim bir rol oynadığı ve esaslı bir temel teşkil ettiği inkâr edilemez.
İşte bu sayededir ki, dünyanın değiştiğini farkedip XVIII. asırdan itibaren kendilerine çeki düzen vermeye başladılar. Bir şeyleri düzeltip veya değiştirip kendi müesseselerine ayar vermeyi; ileri Garp’tan bazı şeyleri öğrenip yeniden güçlü bir devlet hâline gelmeyi hayal ettiler. Bunun için hayatları pahasına çok gayet sarfettiler. Askerî kararlılıktan taviz vermeyerek yeni bir model oluşturmaya çalıştılar. Çeşitli sebeplerle tam yürümedi; ama Estonyalılar, Bulgarlar gibi de eriyip gitmediler. 1914’te hâlâ -sonuncu sırada da olsa düvel-i muazzama (7 süper güç) arasında idiler.
Bazıları Osmanlıların Oğuz soyundan olmadığını, hatta Moğol olduğunu; Sultan II. Murad’dan itibaren siyasi endişelerle göstermelik olarak Türklüğün ön plana çıkarıldığını iddia eder. Çocuklarına Oğuz, Korkut gibi isimlerin konmasını misal verir. Evet, Emir Timur’dan sonra Anadolu beylikleri arasında, (bilhassa Karamanoğullarında) siyasi rekabet ve elbette kıskançlık saikiyle Osmanlıların Oğuz soyundan olmadığını iddia edenler çıkmıştır. Oğuz töresinde Oğuz Han neslinden gelmeyen bir hanedanın hükümdarlığı halkın gözünde makbul değildir.
Sultan II. Murad devrine ait bir parada Kayı damgası
Sultan II. Murad devrine ait bir parada Kayı damgası

Soy babadan yürür​

Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler -münakaşasız- idareci sınıftır. Askeri ve idari bürokrasiyi ellerinde tutmuştur. Müslüman oldukları halde Arap ve Kürt asıllı yüksek idareci yoktur. Üstelik Müslüman nüfusun yarısı Araptır. Bunun sebebi elbette ırkçılık değil; mekanizmanın işleyiş tarzıdır.
Arabistan’ın uzak bir beldesinden bir çocuğun, lisanını bilmediği İstanbul’a gelerek bir devlet dairesine çırak olması, sonra yükselmesi zordur. Arap ve Kürtler, ancak mahalli ulema ve bürokratlar arasında belli bir seviyeye kadar yükselebilmişlerdir.
Arnavutlar ve Boşnaklar, Müslüman olmadan evvel devşirme yoluyla Türkleşerek yüksek bürokrasiye girebilmiştir.
Devşirmeler, Türk ırkından değildir. Ama bunlara “Türk değil” de denemez. Küçük yaşta devşirilmiş, Türk-İslâm kültürüyle yetiştirilmiş bu elit kesim, artık kelimenin tam manasıyla Türktür; Anadolu halkından daha fazla Türkleşmiştir. Saraya alınan cariyeler de böyledir. Nesep ilminde, soy babadan yürür. Bu, cihanşümul bir kaidedir.

Üçte bir bütüne hâkim​

36 Osmanlı padişahı, Türk olduğu kati bilinen tek ailedendir. (12 reisicumhurun ırkları üzerine sağlıklı bir bilgi yoktur.) Klasik devir sadrazamlarının hepsinin etnik menşeini tespit imkânsızdır. Etnosantrik tarihçi İsmail Hami Bey, 600 senelik Osmanlı tarihinin yarısında devşirmelerin, yarısında Türklerin sadrazamlık yaptığını söyler. Tanzimat’tan sonra (1839-1922) vazife yapan 41 sadrazamdan 32’si ırken Türktür.
Abaza, Arnavut, Çerkez, Çeçen, Gürcü dediği 5 tanesi, birkaç nesildir Türkleşmiş bürokrat çocuklarıdır. Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşa çocuk yaşta Türkleşmiş birer Rum ve Çerkez köledir. Avlonyalı Ferid ve Mustafa Naili Paşa Arnavuttur. Nüfusun neredeyse yarısını teşkil eden gayrı müslim tebadan bir tane bulunmadığı gibi, Arap ve Kürt sadrazam da yoktur.
Şeyhülislâm ve diğer bürokratlar da farklı değildir. 26 şeyhülislâmın hemen hepsi Türktür; 1’i Arap, 1’i Dağıstanlıdır. 1’er Gürcü, Arnavut ve Boşnak asıllı şeyhülislam, nesillerdir Türkleşmiş ailelerdendir. Tek Arap şeyhülislâm, Arap beldelerinin tamamen elden çıktığı 1918’de bu makama gelmiştir; o da sulh müzakerelerinde faydası olur umuduyla.

Zenaat bakanlığı​

Lisan bildikleri için hariciyedeki tek tük tercüman hariç, klasik devirde gayrı müslimler bürokraside istihdam edilmezdi. Bugün Osmanlı hariciye nazırlarının hep gayrı müslim olduğu zannedilir. Halbuki 32 hariciye nazırından sadece 4 tanesi gayrı müslimdir. Bunun da 1’i Ermeni, 3’ü Rumdur. Geri kalan hepsi Müslüman Türktür.
38 Posta Nazırı’ndan 2’si Ermeni ve 2’si Rumdur. Gayrı müslimlerin en fazla olduğu nezaret, elleri işe yatkın olduğu için olacak, Nafia (Bayındırlık) Nezaretidir. 42 nazırdan, 3’ü Ermeni, 3’ü Rumdur.
Diğer nazırlıklar hep Türklerdedir. Halbuki Türkler, nüfusun üçte birinden biraz fazladır. Buna rağmen üst bürokrasinin tamamını, orta ve alt bürokrasinin ise büyük ekseriyetini elinde tutmaktadır.
Herkesin askere alındığı Meşrutiyet devrinde bile yüzbaşıdan yukarı gayrı müslim subay hiç yoktur; Arap ve Kürt subay da azdır. Bunlar, Osmanlı Devleti’nde Türklerin hor görüldüğüne delalet eder mi?
Söğütlü Ertuğrul Alayı Galata Köprüsü'nde. Tablo: Fausto Zonaro.
Söğütlü Ertuğrul Alayı Galata Köprüsü'nde. Tablo: Fausto Zonaro.

Nasıl fark etmediler?​

Bir imparatorluk olduğu için, Osmanlı Devleti’nin elbette resmi bir lisanı yoktur. Ancak Türkçe, (Hindistan’daki Urduca gibi) 6 asır boyunca sarayda, bürokraside, mahkemelerde, en mühimi orduda konuşulan elit lisandır. İdarecilerle temas kurmak isteyen herkesin öğrenmesi icap eder.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa bile Mısır’da Türkçe öğrenmeyi mecbur etmişti. 1950’lere kadar Mısır’da Türkçe bilmeyen yok gibiydi. Hor görülen bir topluluğun lisanı, neden bu kadar popüler ve hâkim olabilmiştir?
Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar, Ermeniler, Arnavutlar ve Araplar, hor görüldükleri ve ezildikleri iddiasıyla Türk hâkimiyetine karşı iki asır boyunca peş peşe ayaklanarak istiklal mücadelesine giriştiler. Aslında Türklerin hor görüldüğünü nasıl fark edemediler?
Hor görülen şey, siner ve zamanla kaybolur. Türkçe, Türklük şuuru, Türk kültürü; Türklerin hor görüldüğü bir zeminde neden sinip yok olmadı? Nasıl oldu da Türkçe’nin en kıymetli şairleri, nâsirleri, hatta romancıları Türklüğün horlandığı Osmanlı ülkesinde yetişebildi?

Hor görülenler ülkesi​

Selçuklu Anadolu’suna XII. asırdan itibaren Turchia (Türkiye) denilmeye başlandı. Bu ismi ilk kullananlar İtalyan tacirlerdi. Avrupalılar, nüfusunun hiç de ekseriyetini teşkil etmediği halde, buraya neden Türkler ülkesi manasına Türkiye ismini verdiler?
Resmi ismi Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olduğu halde, ecnebiler neden Türkiye ismini bugüne kadar asırlarca ısrarla kullandılar? Burada Türklerin hor görüldüğünü bilmiyorlar mıydı?
1699’dan itibaren Avrupa’da kaybedilen topraklardaki Türkler, 2,5 asır boyunca neden hep Türklerin hor görüldüğü ve kendilerinin de hor görüleceği bir ülkeye hicret ettiler?

Millet-i güzide ve ümmet-i latife​

Âşıkpaşazâde, Şehzade Süleyman Paşa’yı anlatırken “Bıraktı velvele kafir iline, ki Türk'ün oldu bu devr ü zaman” der. Neşri, Sırp Kralı kendisini harbe davet ettiğinde Sultan I. Murad’ın hiddetlenerek, “İnşallah ona Türk erliğin gösterem” dediğini nakleder. Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlı fetihlerini anlatırken “Türk yiğitleri” ve “Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri” gibi tabirlerle Osmanlı ordusunu metheder.
Tacizade Cafer Çelebi, Sultan Fatih devrindeki Osmanlı askerlerini “Muzaffer Türk ordusu” diye tavsif eder. XVI. asır tarihçilerinden Gelibolulu Âli Künhü’l-Ahbar isimli dünya tarihinde, Türkleri, temiz itikatlı güzide bir millet, seçilmiş hoş bir ümmet olarak vasıflandırır. XVII. asır tarihçilerinden Solakzade, Cem Sultan’ı “Konstantiniyye’yi fetheden Türk’ün oğlu” ve “Türk padişahının oğlu” diye anar.
Türkler ne kadar hor görülmüş ki, Âşıkpaşazâde’den, Hoca Sadeddin Efendi’ye; Neşrî’den, Âli’ye; Tâcizade’den Solakzade’ye, bütün kroniklerde, temiz itikatlı ve yiğit güzide bir millet, seçilmiş hoş bir ümmet gibi ifadelerle vasıflandırılmıştır. Bu tarihçiler, hor görülen bir milleti teselli için mi böyle yazdılar?
“Panislamist” Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı hanedanının da mensubu olduğu Karakeçili aşiret gençlerinden bir hususî muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmiştir. Tahsin Paşa hatıralarında Söğüt Alayı’ndan bahsederken, “Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan Karakeçili bölüğü” olarak anar.
Hatıratında, “Osmanoğulları, hâlis Türktür. Hatta Osmanoğulları mı Türkten, yoksa Türk mü Osmanoğullarından gelmiştir, tefrik edilemez” diyen Sultan Vahîdeddin, her fırsatta muhaliflerinin Türk olmadıklarını ileri sürmüştür.

Köyden indim şehire​

Soyağacının sağlıklı bir şekilde bilinmesi mümkün olmayan Türk cemiyetinde, bugün kendisini kati ve doğru bir şekilde Türk ırkına bağlayacak babayiğit pek azdır. Anadolu’da birkaç Oğuz boyunun ismini taşıyan köyler bile, cemiyetteki demografik seyyâliyet (nüfus akışkanlığı) sebebiyle, sakinlerinin ırkı hakkında fikir veremez. Osmanlı kronikleri, ilk devir fetihleri sayesinde Müslüman olan (ve Türkleşen) mahalli halklardan bahseder.
Şehirlerde Türk hâkimiyeti bariz olduğu için, muhtelif etnik menşeli kişiler, ticaret, tahsil ve sair sebeplerle şehre göçtüğü, sınıf atladığı, sosyal elitin bir parçası hâline geldiği, tahsil görüp az buçuk devlet mekanizmasında yer sahibi olduğu zaman, Türkçe konuşmaya başlıyordu. Kendisini Türk olarak tarif ediyor ve otomatikman Türkleşerek Türk cemiyetinin bir parçası hâline geliyordu.
Osmanlı zihniyetine Müslümanlık hâkim olduğu için, hiçbir ırkı aşağılamak, kötülemek veya ırkı ile övünmek tasvip görmüyordu. XX. asırda Türk milliyetçisi olarak tanınan şahsiyetlerin bile çoğu ırken Türk değildi. Yine gariptir ki ırken Türk olduğu sabit tek aile, Türklüğe en çok hizmet etmiş Osmanlı hanedanı, vatandaşlıktan atılıp hudut harici edilmiştir.
Yörük Düğünü
Yörük Düğünü

İdraksiz Türkler​

Türk kelimesinin bir de sosyolojik manası vardır. Türkler, müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile dini kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Türk kelimesi, uzun zaman bir kavmi ifade etmiyordu.
Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-i bî-idrâk (anlayışsız köylüler) sözüyle de, bizzat Türkler, daha aşağı kültür ve medeniyet seviyesinde bulunan kavimdaşlarını aşağılamıştır. Bu, çok tabiidir.
Sultan Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, türk (köylü) veya şehirli olsa, kâdı ta’zir ura (cezalandırsın)”. XVI. asra ait Mir’atü’l-Aşk adlı menkıbenamede anlatıldığına göre, Somuncu Baba’ya mürid olmak isteyen Hacı Bayram Veli, kölelerini azatlayıp üzerindeki kıymetli elbiseleri satarak, “türkâne esvab” (köylü kıyafeti) ile huzura çıkıyor.
Bu inceliği bilmeyenlerin, sosyoloji ve linguistikten anlamayanların kafası karışmıştır. Kaldı ki, klasik devirde dünyanın neresinde bugünki manasıyla milliyetçilik vardı? Ulus-devletlerin tek tipleştirici ve ırkçı ideolojisi ile yetişenler, imparatorluklarda etnik çeşitlilik hususundaki fiilî elastikiyeti anlayamazlar. Bir evvelki reisi Alman asıllı olan Amerika’da, Anglosaksonların hor görüldüğünü söyleyen var mıdır?

 
19.yy da pantürkizm ile yeniden yesermeye basladi Türk lük kavrami Pomak abicim.
Yazida sunulan Türklük anlayisi,sahislar dogrultusunda var lakin Devletin anlayisinda yoktu.
Zaten Kanunnamede belirtilmis Türk ün köylü oldugu.
Buradan asil alacagimiz ders ise,Türk ün yasam bicimi töre adet anene gibi unsurlarin köylülerde varoldugu olabilir.
Yaziya göre degerlendirir isek.
 
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

zanaro.jpg

OSMANLI DEVLETİ’NDE TÜRKLER AŞAĞILANIR MIYDI?​

Osmanlı devrinde ümmetçilik sebebiyle Türklerin hor görüldüğü; her yerde Türk olmayanların hâkim olduğu tasavvuru, yeni devrin sloganlarındandır.
29 Kasım 2021 Pazartesi
29.11.2021

Milleti millet yapan ne ırktır, ne lisandır. Kültür ve şuurdur; aidiyet hissidir. An’anevi tarifiyle Türk; Anadolu ve Rumeli’nin Türkçe’yi hâkim (üst) lisan olarak kabul eden Müslüman halkına verilen isimdir. Müslümanlık, XX. asra gelinceye kadar cemiyetin vazgeçilmez unsurudur.
O asırda bunun yerine, amme vicdanında pek yeri olmayan bir tarifi hâkim kılmak isteyenler; Türklüğün, Osmanlılar zamanında ümmetçilik saikiyle ihmal edildiğini, hatta Türklerin hor görüldüğünü resmi ideoloji olarak empoze etmeye çalışmış; Osmanlı’nın külleri üzerinde Türk etnik hüviyetine dayanan bir ulus-devlet kurmuştur.
Antropolog Ernest Gellner der ki, “Bugünki manada millet, milliyetçiliğin eseridir. Milliyetçiliğin ırka dayalı bir millet inşasını görmek için 1930’ların Türkiye’sine bakmak kâfidir. İşte siyasi ve içtimai sebeplerle 1910’lardan sonra İttihatçıların sarıldığı bu ideoloji, elde kalan imparatorluğun çözülmesine, Türklüğün de ağır bir darbe almasına sebebiyet verdi.
Zamanla Almanya’dan 1930’larda devralınan ırk teorisiyle bir yere varılamayacağı anlaşılmıştır. Almanlar, Japonlar az çok homojen olduğu için bunlarda belki tutar gibi görünmüştü. Ama Türkler hiç böyle değildi.
Büyüleyici mazi
Ne Selçuklu, ne Osmanlı, ne de Babürlü, artık sosyal olarak Orta Asya’daki yarı göçebe atalarına benzer. Bunlar bir şehir medeniyetini temsil eder. Bugün dünyada anılan “Türk” kelimesi, bir ırkı değil, işte bu parlak kültürü ifade eder.
İmparatorluk çok ırklı, lisanlı, dinli, mezhepli, kültürlü cemiyet demektir. Bu, üzerinde düşünülürse büyüleyici bir mazidir. Osmanlı hükümdarı, 4 ayrı kültürün 4 ayrı devlet an’anesini uhdesinde birleştirmiştir: Hakan, sultan, padişah, kayser.
Askeri devlet yapılanması an’anesi, tarihte çarpıcı bir realite teşkil eder. Roma İmparatorluğu, Emevi-Abbasi İmparatorluğu, şöyle böyle Britanya İmparatorluğu nasıl tarihte mühim bir rol oynamış, insanlık tarihinde belli bir fonksiyonu olmuş, beşeriyetin inkişafında bir karakter teşkil etmiş ise, Türklerin rolü de bundan az değildir.
Benzeri ancak Moğollarda görünen bir an’anedir; ama onlarda altı boş olduğu için, Moğol İmparatorluğu kısa bir zamanda silinmiş gitmiştir. Bütün Türk beldelerini atlarının nalları altında çiğneyen Moğollar, Müslümanlığı kabul edince, üst kültür olan Türklüğün içinde erimişlerdir. Bugün Türk olduğunu söyleyenlerin çoğunun damarlarında Moğol kanı dolaşmaktadır.
Türkler, XI. asırdan itibaren İslâmın vurucu gücü, yani askerî elitleri idi. İnsanlık tarihinde sadece sanatla, fenle değil, teşkilatlanma ile de iz bırakılır. Bu, kültürel bir realitedir; kavmî değildir. Bugünün dünyasında bu an’anenin bir değeri var mıdır, bilinmez. II. Viyana Muhasarası’nı takip eden askeri mağlubiyetler ve geri çekilmelerle 1699’dan sonra bu an’ane topu atmış olsa da, daha evvel mühim bir rol oynadığı ve esaslı bir temel teşkil ettiği inkâr edilemez.
İşte bu sayededir ki, dünyanın değiştiğini farkedip XVIII. asırdan itibaren kendilerine çeki düzen vermeye başladılar. Bir şeyleri düzeltip veya değiştirip kendi müesseselerine ayar vermeyi; ileri Garp’tan bazı şeyleri öğrenip yeniden güçlü bir devlet hâline gelmeyi hayal ettiler. Bunun için hayatları pahasına çok gayet sarfettiler. Askerî kararlılıktan taviz vermeyerek yeni bir model oluşturmaya çalıştılar. Çeşitli sebeplerle tam yürümedi; ama Estonyalılar, Bulgarlar gibi de eriyip gitmediler. 1914’te hâlâ -sonuncu sırada da olsa düvel-i muazzama (7 süper güç) arasında idiler.
Bazıları Osmanlıların Oğuz soyundan olmadığını, hatta Moğol olduğunu; Sultan II. Murad’dan itibaren siyasi endişelerle göstermelik olarak Türklüğün ön plana çıkarıldığını iddia eder. Çocuklarına Oğuz, Korkut gibi isimlerin konmasını misal verir. Evet, Emir Timur’dan sonra Anadolu beylikleri arasında, (bilhassa Karamanoğullarında) siyasi rekabet ve elbette kıskançlık saikiyle Osmanlıların Oğuz soyundan olmadığını iddia edenler çıkmıştır. Oğuz töresinde Oğuz Han neslinden gelmeyen bir hanedanın hükümdarlığı halkın gözünde makbul değildir.
Sultan II. Murad devrine ait bir parada Kayı damgası
Sultan II. Murad devrine ait bir parada Kayı damgası

Soy babadan yürür​

Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler -münakaşasız- idareci sınıftır. Askeri ve idari bürokrasiyi ellerinde tutmuştur. Müslüman oldukları halde Arap ve Kürt asıllı yüksek idareci yoktur. Üstelik Müslüman nüfusun yarısı Araptır. Bunun sebebi elbette ırkçılık değil; mekanizmanın işleyiş tarzıdır.
Arabistan’ın uzak bir beldesinden bir çocuğun, lisanını bilmediği İstanbul’a gelerek bir devlet dairesine çırak olması, sonra yükselmesi zordur. Arap ve Kürtler, ancak mahalli ulema ve bürokratlar arasında belli bir seviyeye kadar yükselebilmişlerdir.
Arnavutlar ve Boşnaklar, Müslüman olmadan evvel devşirme yoluyla Türkleşerek yüksek bürokrasiye girebilmiştir.
Devşirmeler, Türk ırkından değildir. Ama bunlara “Türk değil” de denemez. Küçük yaşta devşirilmiş, Türk-İslâm kültürüyle yetiştirilmiş bu elit kesim, artık kelimenin tam manasıyla Türktür; Anadolu halkından daha fazla Türkleşmiştir. Saraya alınan cariyeler de böyledir. Nesep ilminde, soy babadan yürür. Bu, cihanşümul bir kaidedir.

Üçte bir bütüne hâkim​

36 Osmanlı padişahı, Türk olduğu kati bilinen tek ailedendir. (12 reisicumhurun ırkları üzerine sağlıklı bir bilgi yoktur.) Klasik devir sadrazamlarının hepsinin etnik menşeini tespit imkânsızdır. Etnosantrik tarihçi İsmail Hami Bey, 600 senelik Osmanlı tarihinin yarısında devşirmelerin, yarısında Türklerin sadrazamlık yaptığını söyler. Tanzimat’tan sonra (1839-1922) vazife yapan 41 sadrazamdan 32’si ırken Türktür.
Abaza, Arnavut, Çerkez, Çeçen, Gürcü dediği 5 tanesi, birkaç nesildir Türkleşmiş bürokrat çocuklarıdır. Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşa çocuk yaşta Türkleşmiş birer Rum ve Çerkez köledir. Avlonyalı Ferid ve Mustafa Naili Paşa Arnavuttur. Nüfusun neredeyse yarısını teşkil eden gayrı müslim tebadan bir tane bulunmadığı gibi, Arap ve Kürt sadrazam da yoktur.
Şeyhülislâm ve diğer bürokratlar da farklı değildir. 26 şeyhülislâmın hemen hepsi Türktür; 1’i Arap, 1’i Dağıstanlıdır. 1’er Gürcü, Arnavut ve Boşnak asıllı şeyhülislam, nesillerdir Türkleşmiş ailelerdendir. Tek Arap şeyhülislâm, Arap beldelerinin tamamen elden çıktığı 1918’de bu makama gelmiştir; o da sulh müzakerelerinde faydası olur umuduyla.

Zenaat bakanlığı​

Lisan bildikleri için hariciyedeki tek tük tercüman hariç, klasik devirde gayrı müslimler bürokraside istihdam edilmezdi. Bugün Osmanlı hariciye nazırlarının hep gayrı müslim olduğu zannedilir. Halbuki 32 hariciye nazırından sadece 4 tanesi gayrı müslimdir. Bunun da 1’i Ermeni, 3’ü Rumdur. Geri kalan hepsi Müslüman Türktür.
38 Posta Nazırı’ndan 2’si Ermeni ve 2’si Rumdur. Gayrı müslimlerin en fazla olduğu nezaret, elleri işe yatkın olduğu için olacak, Nafia (Bayındırlık) Nezaretidir. 42 nazırdan, 3’ü Ermeni, 3’ü Rumdur.
Diğer nazırlıklar hep Türklerdedir. Halbuki Türkler, nüfusun üçte birinden biraz fazladır. Buna rağmen üst bürokrasinin tamamını, orta ve alt bürokrasinin ise büyük ekseriyetini elinde tutmaktadır.
Herkesin askere alındığı Meşrutiyet devrinde bile yüzbaşıdan yukarı gayrı müslim subay hiç yoktur; Arap ve Kürt subay da azdır. Bunlar, Osmanlı Devleti’nde Türklerin hor görüldüğüne delalet eder mi?
Söğütlü Ertuğrul Alayı Galata Köprüsü'nde. Tablo: Fausto Zonaro.'nde. Tablo: Fausto Zonaro.
Söğütlü Ertuğrul Alayı Galata Köprüsü'nde. Tablo: Fausto Zonaro.

Nasıl fark etmediler?​

Bir imparatorluk olduğu için, Osmanlı Devleti’nin elbette resmi bir lisanı yoktur. Ancak Türkçe, (Hindistan’daki Urduca gibi) 6 asır boyunca sarayda, bürokraside, mahkemelerde, en mühimi orduda konuşulan elit lisandır. İdarecilerle temas kurmak isteyen herkesin öğrenmesi icap eder.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa bile Mısır’da Türkçe öğrenmeyi mecbur etmişti. 1950’lere kadar Mısır’da Türkçe bilmeyen yok gibiydi. Hor görülen bir topluluğun lisanı, neden bu kadar popüler ve hâkim olabilmiştir?
Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar, Ermeniler, Arnavutlar ve Araplar, hor görüldükleri ve ezildikleri iddiasıyla Türk hâkimiyetine karşı iki asır boyunca peş peşe ayaklanarak istiklal mücadelesine giriştiler. Aslında Türklerin hor görüldüğünü nasıl fark edemediler?
Hor görülen şey, siner ve zamanla kaybolur. Türkçe, Türklük şuuru, Türk kültürü; Türklerin hor görüldüğü bir zeminde neden sinip yok olmadı? Nasıl oldu da Türkçe’nin en kıymetli şairleri, nâsirleri, hatta romancıları Türklüğün horlandığı Osmanlı ülkesinde yetişebildi?

Hor görülenler ülkesi​

Selçuklu Anadolu’suna XII. asırdan itibaren Turchia (Türkiye) denilmeye başlandı. Bu ismi ilk kullananlar İtalyan tacirlerdi. Avrupalılar, nüfusunun hiç de ekseriyetini teşkil etmediği halde, buraya neden Türkler ülkesi manasına Türkiye ismini verdiler?
Resmi ismi Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olduğu halde, ecnebiler neden Türkiye ismini bugüne kadar asırlarca ısrarla kullandılar? Burada Türklerin hor görüldüğünü bilmiyorlar mıydı?
1699’dan itibaren Avrupa’da kaybedilen topraklardaki Türkler, 2,5 asır boyunca neden hep Türklerin hor görüldüğü ve kendilerinin de hor görüleceği bir ülkeye hicret ettiler?

Millet-i güzide ve ümmet-i latife​

Âşıkpaşazâde, Şehzade Süleyman Paşa’yı anlatırken “Bıraktı velvele kafir iline, ki Türk'ün oldu bu devr ü zaman” der. Neşri, Sırp Kralı kendisini harbe davet ettiğinde Sultan I. Murad’ın hiddetlenerek, “İnşallah ona Türk erliğin gösterem” dediğini nakleder. Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlı fetihlerini anlatırken “Türk yiğitleri” ve “Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri” gibi tabirlerle Osmanlı ordusunu metheder.
Tacizade Cafer Çelebi, Sultan Fatih devrindeki Osmanlı askerlerini “Muzaffer Türk ordusu” diye tavsif eder. XVI. asır tarihçilerinden Gelibolulu Âli Künhü’l-Ahbar isimli dünya tarihinde, Türkleri, temiz itikatlı güzide bir millet, seçilmiş hoş bir ümmet olarak vasıflandırır. XVII. asır tarihçilerinden Solakzade, Cem Sultan’ı “Konstantiniyye’yi fetheden Türk’ün oğlu” ve “Türk padişahının oğlu” diye anar.
Türkler ne kadar hor görülmüş ki, Âşıkpaşazâde’den, Hoca Sadeddin Efendi’ye; Neşrî’den, Âli’ye; Tâcizade’den Solakzade’ye, bütün kroniklerde, temiz itikatlı ve yiğit güzide bir millet, seçilmiş hoş bir ümmet gibi ifadelerle vasıflandırılmıştır. Bu tarihçiler, hor görülen bir milleti teselli için mi böyle yazdılar?
“Panislamist” Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı hanedanının da mensubu olduğu Karakeçili aşiret gençlerinden bir hususî muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmiştir. Tahsin Paşa hatıralarında Söğüt Alayı’ndan bahsederken, “Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan Karakeçili bölüğü” olarak anar.
Hatıratında, “Osmanoğulları, hâlis Türktür. Hatta Osmanoğulları mı Türkten, yoksa Türk mü Osmanoğullarından gelmiştir, tefrik edilemez” diyen Sultan Vahîdeddin, her fırsatta muhaliflerinin Türk olmadıklarını ileri sürmüştür.

Köyden indim şehire​

Soyağacının sağlıklı bir şekilde bilinmesi mümkün olmayan Türk cemiyetinde, bugün kendisini kati ve doğru bir şekilde Türk ırkına bağlayacak babayiğit pek azdır. Anadolu’da birkaç Oğuz boyunun ismini taşıyan köyler bile, cemiyetteki demografik seyyâliyet (nüfus akışkanlığı) sebebiyle, sakinlerinin ırkı hakkında fikir veremez. Osmanlı kronikleri, ilk devir fetihleri sayesinde Müslüman olan (ve Türkleşen) mahalli halklardan bahseder.
Şehirlerde Türk hâkimiyeti bariz olduğu için, muhtelif etnik menşeli kişiler, ticaret, tahsil ve sair sebeplerle şehre göçtüğü, sınıf atladığı, sosyal elitin bir parçası hâline geldiği, tahsil görüp az buçuk devlet mekanizmasında yer sahibi olduğu zaman, Türkçe konuşmaya başlıyordu. Kendisini Türk olarak tarif ediyor ve otomatikman Türkleşerek Türk cemiyetinin bir parçası hâline geliyordu.
Osmanlı zihniyetine Müslümanlık hâkim olduğu için, hiçbir ırkı aşağılamak, kötülemek veya ırkı ile övünmek tasvip görmüyordu. XX. asırda Türk milliyetçisi olarak tanınan şahsiyetlerin bile çoğu ırken Türk değildi. Yine gariptir ki ırken Türk olduğu sabit tek aile, Türklüğe en çok hizmet etmiş Osmanlı hanedanı, vatandaşlıktan atılıp hudut harici edilmiştir.
Yörük Düğünü
Yörük Düğünü

İdraksiz Türkler​

Türk kelimesinin bir de sosyolojik manası vardır. Türkler, müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile dini kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Türk kelimesi, uzun zaman bir kavmi ifade etmiyordu.
Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-i bî-idrâk (anlayışsız köylüler) sözüyle de, bizzat Türkler, daha aşağı kültür ve medeniyet seviyesinde bulunan kavimdaşlarını aşağılamıştır. Bu, çok tabiidir.
Sultan Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, türk (köylü) veya şehirli olsa, kâdı ta’zir ura (cezalandırsın)”. XVI. asra ait Mir’atü’l-Aşk adlı menkıbenamede anlatıldığına göre, Somuncu Baba’ya mürid olmak isteyen Hacı Bayram Veli, kölelerini azatlayıp üzerindeki kıymetli elbiseleri satarak, “türkâne esvab” (köylü kıyafeti) ile huzura çıkıyor.
Bu inceliği bilmeyenlerin, sosyoloji ve linguistikten anlamayanların kafası karışmıştır. Kaldı ki, klasik devirde dünyanın neresinde bugünki manasıyla milliyetçilik vardı? Ulus-devletlerin tek tipleştirici ve ırkçı ideolojisi ile yetişenler, imparatorluklarda etnik çeşitlilik hususundaki fiilî elastikiyeti anlayamazlar. Bir evvelki reisi Alman asıllı olan Amerika’da, Anglosaksonların hor görüldüğünü söyleyen var mıdır?
Yazıyı okudum, büyük keyif aldım paylaşım için teşekkürler.
 
Geri