Max Payne 1 - Roman şeklinde (Oyunun hikayesi)

Konu sahibi son olarak 3982 gün önce görüldü
Merhaba arkadaşlar. Max Payne serisi hayranı olarak Max Payne 1 oyunun hikayesini yazılı olarak anlatmaya karar verdim. Oyun 2001 yılında çıkmıştır. New York'ta yaşayan başarı polis Max Payne'in makus talihi sizi derinden etkileyecek.


1. Bölüm: Amerikan Rüyası

Yıl 1998. Amerika'nın incisi New York. Herkesin yaşamayı hayal ettiği şehir. Hayal edilenin aksine karanlık yüzünün insaları etkisine aldığı şehir. Bu karanlık yüzden bende nasibimi aldım. O zamanlar halen ekipteydim. NPYD, Manhattan, Kuzey Bölgede, Hell's Kitchen'da.

Alex Balder: Ee, benim için ne zaman işe başlayacaksın Dedektif Payne?

Max Payne: Bir süreliğine cehennemin dibine gideceğim. Üzgünüm Alex. Michelle ve bebeğim daha önce gelir. Bak bu son sigaram. Çünkü bebeğim için kötü birşey.

Alex Balder: İşte bu sensin Max! Tam bir izci.

Max Payne: Görüşürüz Alex.

Alex Balder: Perşembe gecesi pokere geliyorsun değil mi?

Max Payne: Bebeğime şeker alsam daha iyi olur.

Hayat güzeldi,

Tatlı bir yaz günü, güneş batmak üzereydi. Biçilmiş çimlerin ferah kokusu. Dışarıda oynayan çocukların sesi.

Nehrin yakınlarında bir ev. Yazlık bir yer. Güzel bir eş ve küçük bir kız çocuğu.

Ve Amerikan Rüyası gerçek oldu.

Max Payne: Tatlım ben geldim!

Fakat rüyaların beklenmedik şekilde gitmek gibi bir kötü alışkanlığı vardı. Güneş tüm ihtişamıyla gözden kayboldu. Ortalığı felaketin habercisi alacakaranlık bürüdü.

Eve girdiğimde ortalık savaş alanı gibiydi. Duvardaki tablolar zarar görmüş, mobilyalar yırtılmış ve duvarda siyah renkle çizilmiş V harfi içinde bir şırınga vardı. Şaşkınlıkla etrafa bakarken sabit telefon çalmaya başladı. Telefonun yanına gidip yanıt verdim.

Max Payne: Dinleyin! Birisi evime girmiş, 911’i arayın!

Bilinmeyen kişi(kadın): Orası Payne’in evi mi?

Max Payne: Evet. Birisi evimde hala içeride. Hemen…

Bilinmeyen kişi(kadın): Pekala, korkarım size yardım edemeyeceğim.

Max Payne: Kimsiniz? Alo!

Ve telefonu yüzüme kapamıştı. Arayan kişi hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Tek amacım yardım çağırmaktı. Evin içinde gezinmeye devam ettim Salona geldim. Televizyon, avizeler hasar görmüştü ve üst kattan çığlık sesleri geliyordu. Koşar adımlarla merdivenden çıktım. Yatak odasındandan sesler geliyordu. 2-3 adam bağırtısı, karımın ve çocuğumun çığlıkları geliyordu. O anda gözüm dönmüştü ve yatak odası kapısını tekmelemeye başladım. Kapı açıldı ve karşıma yeşil giysili ucube bir herif çıktı. Göz göze geldik. Silahını çıkarmaya hazırlanıyordu ki ondan önce davranıp onu göğsünden vurdum. İçeri girdim. Ve hayatımın en kötüsü karesiyle karşı karşıyaydım. Benim parçam, evladım. Minik bebeğim yatağında kanlar içerisinde hareketsiz duruyordu. Adeta kalbime bıçakla deşiyorlarmış gibi bir his vardı içimde. Kontrolümü kaybediyordum. Artık kaybetçek birşeyim yok gibi hissediyordum. Karımın çığlıkları yükseliyordu. Michelle’i buldum. Yatağımızda oturuyordu ve karşısında 2 yeşil giysili adam vardı. Silahlarını karıma doğru tutmuşlardı. Ve Michelle ile göz göze geldik. Ağlıyordu. Çaresizdi. Ona bakarak güven vermeye çalışıyordum. Ve o anda beynimden vurulmuşa döndüm. Silahlı adamlar karımı vurmuşlardı. Artık beni durdurabilecek güç yoktu ortada. Silahlı adamlara doğru ilerdim ve 2 el ateşle ikisini de kafasından vurup öldürdüm. Bir yanımda tek aşkım, karım, çocuğumun annesi. Bir yanımda minik çocuğum kanlar içerisinde benden ayrıldılar.

3 yıl önceydi. Herşey bir anda paramparça olmuştu. O şerefsiz katiller daha önce adını duymadığım bir uyuşturucu kullanıyordu. Valkyr. V.

Cenazeden sonra Alex’e uyuşturucu ile mücadele birimine geçeceğimi söyledim.

3 koca yıl sonra Valkyr olayı ile ilgili elime bir fırsat geçmişti.

Sonra, nihayet iki ay önce, bir muhabir bana Jack Lupino hakkında bilgi verdi. Punchinello suç ailesinin lideri. Kaçakçılık yapıyormuş.

Kendimi gizledim. New York’taki en belalı mafya ailesinin içine sızdım.

Soğuk ve karanlıktan geldim. Dışarıda, şehir zalim bir canavardı.

Yönümü, yavaş yavaş küçük balıktan büyük balığa çevirdim. Esranın kaynağını bulmaya çalışıyordum.

Alex ve B.B. ve DEA içerideki tek bağlantılarımdı.

Yalnız benim burada olduğumu bilen birileri var.

B.B.: Ben B.B. – Jack Lupino ile ilgili önemli bir şey ortaya çıktı. Acilen Max ile buluşman gerekiyor. Roscoe Sokağı istasyonunda.

Gizli çalışmaya başlıyalı, Alex ile yüz yüze görüşmemiştim.

Merkürün dışında sonbahar şiddetleniyordu. Hava şeytanın kalbi gibi soğuktu. Sanki cennet üzerimize çökecekmiş gibi. Buzdan mızraklar yağıyordu.

Herkes sanki yarını olmayacakmış gibi bu afetten kaçınıp kuytulara sığınıyor…

Bu da metroya vardığımda sorun yaratacak.

Metroya vardım ve beklemeye koyuldum. Birkaç dakika sonra yeni bir metro geldi bindim ve 2 durak sonra indim. Metro bomboştu. Adeta incin top oynuyordu. Alex metroda kaybolmuştu. Onu aramalıydım. Etrafa gözatmaya başladım. Yerde boş pompalı mermi kovanları gördüm. Kovanları takip etmeye başladım. Kovanlar beni bir kapıya götürdü. Kapının üzerinde “Sadece personel girebilir” yazısı vardı. Bu saatten sonra kurallara uyacak değildim. Kapıyı açtım ve içeri girdim. Duvardan yere doğru uzanan uzun kan izleri vardı. Kan izlerini takip etmeye başladım. Kan izleri yine beni bir kapıya götürdü. Kapının üstüne gene “Sadece personel girebilir” yazısı vardı. Umursamadan kapıyı açtım. Personellerin soyunma odasına gelmiştim. Etraf çok dağınıktı ve yerde ölü bir güvenli görevlisi vardı. Yerdeki ölü adam burada işlerin yolunda gitmediğinin sinyali gibiydi. Alex’i aramaya hızlı bir şekilde devam etmeliydim. Soyunma odasına biraz göz attıktan sonra oradan çıktım. Metro durağının önünde 2 tane şüpheli adam gördüm. Yanlarına doğru gelirken beni görür görmez silahlarını çekip ateş etmeye başladılar. Hemen siper aldım ve çatışmaya başladık. Çatışma sonucu ikisini de öldürmek zorunda kaldım. Bu adamlar Lupino’nun adamlarıdı ve kapalı bir metro tüneli bulup bankayı soymaya çalışıyorlardı. Bir anda kendimi soyguncuların arasında buldum. Metronun üst katına çıktım ve düzinelerce adamlar üzerime gelmeye başladı. Hepsiyle çatışmak zorunda kaldım ve büyük bir şansla hayattaydım. Banka soyguncuları metroyu abluka altına almıştı her yerden geliyorlardı. Bende hepsini öldürmekle meşguldüm ve yoluma devam ediyordum.

Paslı kapı, istasyonun kullanılmayan kısmına açılıyor.

40’lı yılların başından beri kapalı.

Büyük bir şey Roscoe Sokağından aşağıya indi. Belki bu Alex’in neden benimle burada buluşmak istediğini gösteriyordur. Belki de öyle değildir.

Alex, geçtiğimiz üç yılda beni aklı başında tuttu.

Şimdi nasıl hissettiğimi bilmiyorum.

Her nasılsa büyük bir şeye karıştı--

Ve kendini Jack Lupino’nun ayaklarının ucuna basarken buldu.

Zorlukla ilerlemeye devam ediyordum. Banka soygununu durdurmam lazımdı. Fakat Lupino’nun adamları adeta yeniden türüyor gibiydi. Hayatta kalmam mucizeydi ama bunu başarmıştım. Bankanın büyük kasalarının kontrol paneline erişmiştim. Kontrol panelindeki sabit telefon çalmaya başladı ve telefona yanıt verdim.

Max Payne: Olay yerinden canlı olarak sana geliyoruz.

Jim Bravura: Bu da kim?

Max Payne: Tam arkanda.

Jim Bravura: Ben NYPD’den yardımcı şef Jim Bravura. Suç faaliyetlerine son ver ve derhal teslim ol.

Max Payne: Kesinlikle Jim. Ben ve çocuklar konuşmuştuk ve herkes çok üzgün. Bir daha asla yapmayacaklar.

Jim Bravura: Bu da kim?!

Telefonu kapattım. Bir banka soygunu mahalinde bulunmak hisselerin dibe vurması demekti.

Kasaların içine göz attım. Banka soyguncuları, AESIR şirketi bonolarının peşindeydiler. AESIR’in başarı öyküsü, son günlerde her kanalda ve her derginin kapağındaydı.

Kasadan çıktım ve buradan sağ kurtulup Alex’i bulmalıydım. Daha çok adam gelmeye başladı ve gene çatışmanın içerisine düşmüştüm. Çatışmadan gene sağ kurtulmayı başardım. Ve Alex’i görmüştüm. Tam yanına giderken silah sesi geldi. Alex başından vurulmuştu. Vuranı göremedim. Alex kanlar içerisinde yere yığıldı ve öldü. Tek bağlantım da yok olmuştu. Metro’dan acilen çıkmam lazımdı. Çıkış yolunu aramaya başladım. Çıkış merdivenini buldum ve metrodan çıktım.

Alex, geçtiğimiz 3 yılda beni aklı başında tuttu.

Şimdi nasıl hissettiğimi bilmiyorum.

Her nasılsa büyük bir şeye karıştı--

Ve kendini Jack Lupino’nun ayaklarının ucuna basarken buldu.

Lupino, kenar mahalleler ve adi otellerde dönen, sex, uyuşturucu ve cinayet olaylarının rüşvetini işletiyordu.

NYPD etrafını kuşatmıştı. Sirenleri duyabiliyordum. Çığlıkları giderek artıyordu.

Lupino, Alex’i takip ederek bizi bulabileceğini ve beni tongaya düşürebileceğini sanmıştı.

Tek eline geçen, dikkatimi çekmekti.

Öncelikle otele gittim.

Eski ve pis bir yerdi.

Titrek ışıkları ve soluk duvarları, ucuz serseriler ve yorgun bakışlı fahişeler vardı.

İçeri girdim. Bogart’a göre oynuyordum. Sanki buraya yüzüncü gelişimdi.

Mekan pis gülüşlü birkaç serseri tarafından işletiliyordu.

Finito kardeşler.

Joey Finito: Bayanlar ve baylar, işte baş belası.
Virgilio Finito: Belalı Max!

Max Payne: Beni öldürüyorsunuz. Bunu kendiniz mi yaptınız yoksa aşağıdan birkaç şarapçı mı buldunuz? Buna cevap verme. Cevap net. Patron için geldim. Lupino buralarda mı?

Virgilio Finito: Kim soruyor diyelim; bir dost mu? Yoksa bir uyuşturucu satıcısı mı? Cevap verme, bu da onlardan biri. Nasıl diyordun, cevap net. Lupino burada değil ama sana selamı var!

Lupino o ucuz otelde değildi. Onun yerine Finito Kardeşlere denk geldim.

Finito Kardeşler acımasızca ateş etmeye başladılar. Kıçımı kurtarmak için mermilerden kaçmalıydım. Duvarın arkasına siper aldım ve yine çatışmaya başladım. Silah sesleri adeta oteli inletiyordu. Ve Finito Kardeşleri mağlup etmiştim. İkisi de ölmüştü. Finito’nun adamları odaya doğru geliyordu. Seslerini duyabiliyordum. Odada işime yarayacak bir birşeyler arıyordum.

Lupinoyla sadece bir kez görüşmüştüm. Tüm haraçları sağ kolu Vinnie Gognitti aracılığı ile alıyor.

Gognitti gergin bir dırdırcı, Overamped Energizer tavşanı gibi parçalanmanın eşiğindeydi.

İş yapacak kadar aklı vardı, ama kullanacak yeterli taşağı yoktu. Ona hep az gelirdi…

Bu ezikliğini bastırmak için genç bağımlıları ve kızları arardı.

Masanın üzerinde bir not görmüştüm. Finito Kardeşler yazmıştı. Notta “V- işi yer otelde olacak. Jack’in tam olarak dediği ‘Vinnie, bu işte sen görevlisin. Rico Muert’e göremeye gelecek ve birşeyler ters giderse herkes ölür. Hadi bakalım. Bu adama çok iyi davran. Ne isterse ver ona. Sakın bu işi berbat etme. Yoksa Finitolar…

Y-İşi demek, güvenlikli ve kilitli kapılar ardında, tetikteki ellerin kaşınan pis heriflerle birlikte olmak demekti.

Birşeyin geldiğini görmemiş olmam, orada birşeyin olmadığı anlamına geliyordu.

Rico Muerte, titiz Keyser Söze gibi. Maymunları bir hizada tutmak için hayalet hikayeleri anlatıyordu.

(Keyser Söze, 1995 yapımı Olağan Şüpheliler filmindeki Türk mafya.)

“313” Finito’nun notunun kenarına yazdığı Muerte’nin oda numarasıydı.

Notu okumayı bitirdiğimde kapı birden açıldı ve Finito’nun adamları bana saldırmaya başladı. Tek çarem onları öldürüp otelden çıkmaktı. Önüme gelen herkesi öldürüyordum. Oteli adeta ablukaya almışlardı. Otelde dolaşmaya başladım. Bir odaya girdim ve radyo buldum. Radyoyu açtım.

Radyo yayını: …bugünkü basın toplantısında, Valkyr’ın New York için büyük tehlike olduğuna değindi ve bu tehlikenin yok edilmesi için önemli şeylerin yapılması gerektiğini söyledi. Günün ilk haberlerinde Valkyr krizi. UMD’nin özel ajanı Alex Balder cinayeti ile daha kötü bir hal aldı. Alex Balder, yakın mesafeden birkaç el ateş edilerek vuruldu. Katilin Max Payne olduğu öğrenildi. Bu suçlunun asılacağı ipe düğümleri kesin atıldı. NYPD onu yakalamak için aramalara başladı.

15 dakikalığına ünlü olmuştum. Artık aranan bir suçluydum ve daha dikkatli olmam gerekiyordu. Bu kahrolası yerden çıkmam lazımdı. Yangın merdivenini kullanıp otelin diğer tarafına geçtim. Karşıma yine Finito’nun adamları çıktı. Bu beni durdurmaya yeterli değildi. Önümdeki engelleri bir bir aşıyordum. Yoluma devam ediyordum. Otelin koridorunda çalışan bir televizyon buldum ve izlemeye başladım.

Televizyon spikeri: Bu gece şehrin illeti olan uyuşturucu ile Valkyr mücadelesinde UMD’nin özel ajanı Alex Balder’ın Roscoe Sokağı’nda metro istasyonunda hunharca katledilmesiyle işler daha kötü bir hal aldı. Ateş edildikten hemen sonra o bölgeden ayrılan bir şüpheli görüldü. Ve NYPD şuanda Max Payne’in peşinde. Katilin silahlı ve oldukça tehlikeli olduğuna inanılıyor. Ve şimdi hava durumu. Kayıtlara geçen en kötü kış mevsimi. Şehri etkilemeye devam ediyor.

NYPD didik didik beni arıyor. Halbuki Alex’in katili ben değilim. Bunu bu durumda nasıl açıklayabilirdim? İşlerin tamamiyle boka sardı. Hızlanmam lazımdı. Finito’nun adamları bitmek bilmiyordu, gelmeye devam ediyorlardı.

Onları atlatmaya devam ediyordum. Muerte’nin odasını bulmaya çalışıyordum. 313 numaralı kapıyı bulmuştum. Kapıyı tam açarken kapıya mermi isabet etti. Bu bir tuzaktı. Kapının koluna bağlanılmış bir silahlı ve birkaç cm daha kapıya yakın olsaydım şuanda tahtalı köyü boylamıştım. Odada ipucu aramaya başladım. Masaüstünde bir mektup bulmuştum.

“Araştırmalarımızda Angelo Puchinello ailesinin başı, ile Valkyr arasında bağlantı bulunamadı.”

Muerte’nin odasındaki mektubu Don’un kendisi imzalamıştı.

Bu, elebaşının kartelinde yapılan hazırlıklara dair ilk ipucuydu.
mektub devamı “Chicago’dan sonra bulaştığın bela alt üst oldu. Puchinello ailesi seni kurtardı. Borcunu ödemek için bir şans arıyordun. Güvendiğimiz adamlardan birinin arkasında King Kong boyunda bir maymun var. Büyük bir anlaşmaya destek için senin özel yeteneklerine ihtiyaç var.”

Delil toplamak, birkaç yüz mermi ile hallolurdu.

Geçtiğimde, nasıl göründüğünü bile hatırlamadığım, o geri dönüşü olmayan noktadan çok uzağa gitmiştim.

Mektubu bitirdikten sonra Muerte’nin odasından çıktım ve çıkışı arıyordum. Buradan çıkışın kolay olmayacağını biliyordum. Peşimde NYPD ve Finito’nun adamları vardı. Bina içerisindeki güvenliğim gitgide azalıyordu. Koridordaki pencereyi kırıp pencere basamaklarına basa basa alt kata inmeye çalışıyordum. Alt kata indim ve bir odaya daha giriş yaptım. Masaüstünde bir günlük buldum. Günlük Candy Dawn adındaki bir fahişeye aitti.

Okumak, bir ahlak polisinin yüzünü kızartırdı.

“O gizemli kocakarı yine telefonda konuşuyordu. En son ‘tek gözlü Alfred’ bandını gönderdi. Kocakarı bandın parasını ödedikçe yaşlı adam benim için her gün gelirdi. “

İyi bir ek işi vardı. Müşterilerinin pornolarını çekmek ve onlara yüksek fiyata satmak. Eğer V- iğnesi ilk önce onu yapmadıysa kendini öldürürdü.

Odayı araştırmayı devam ettim. Duvarda asılı ayna dikkatimi çekti. Ayna yatağı tam karşıdan görüyordu. Aynanın sağ tarafındaki duvarda bir giriş vardı. Girişe doğru ilerledim ve içeri girdim. Tahmin ettiğim gibi burada gizli çekim yapılarak millete şantaj yapılıyordu. Burada işime yarayan bir şey yoktu artık. Odadan çıktım. Eski bir asansör gördüm ve kabine girdim.

Eski servis asansörü Jack Lupino’nun otelinin içine düştü.

Asansörden çıkar çıkmaz yine adamlar bana saldırmaya başladı. Gerekeni yapıp yoluma devam ettim. Çıkışa doğru ilerlediğimi hissetmeye başlamıştım. Fakat bu adamlar beni buradan çıkarmamaya kararlılardı.

Bir televizyon daha buldum. İzlemeye başladım.

Televizyon spikeri: “…bir fırtına tehlikesi bütün üçlü-bölgede dolu ve yoğun kar yağışı şeklinde etkili olacak. Birçok yol ulaşıma kapandı. İnsanların evlerinden çıkmaması öneriliyor. Şiddetli fırtına New York’u üç günüdr kasıp kavuruyor ve hiç bitecekmiş gibi görünmüyor.”

Valkyr davasına başladığımdan beri kar yağıyordu. Ve hava durumunda karın daha da yağacağını söylüyordu. Ama bu mahsur kalan şehre gözümü dikmiştim. Masum tanıkların çapraz ateş altında kalma riski daha azdı.

Yoluma devam etmeliydim. Zaman benim için daralıyordu. Muerte buralarda bir yerde olmalıydı. Otelin bar kısmına gelmiştim. İçeri girmem kolay oldu. Kapıyı açtığımda Muerte’nin bir kadınla yakınlaştığını gördüm.

Rico Muerte: …iki köpek katili birbirlerini öldürmeye hazır. Diğer odaya adımlarını atıyorlar, o an düşünüyorum; şimdi bunu yapacaklar.

Candy: Mmmmmm…

Rico Muerte: Ama hayır! Bir televizyonun önüne oturuyorlarve sorunları bir Kung-Fu oyunuyla hallediyorlar. Diyorum ki, Candy onları oradaki oyun kablolarıyla boğduğum için canım çok sıkkın.

Candy: Oh, Rico çok kötüsün.

Rico Muerte: Öyleyim, değil mi?

Candy: Mmmmmm…

Max Payne: Rico Muerte. Büyük dolandırıcı.

Rico Muerte: Sen de kimsin?!

Candy: Bu o polis!

Muerte silahına davranmıştı. Seri şekilde ateş ediyordu ve bir yandan da adamları alarma geçmişti. Otomatik silahlarla beni adeta parça parça etmeye çalışıyorlardı. Çevikliğimi kullanarak adamlarını ve Rico Muerte’yi etkisiz hale getirdim. İlerlemeye devam ettim. Barın arka kapısı başka bir yere çıkıyordu. Oradan devam ettim.

Resepsiyon bölümünün arkasında eski bir telefon santrali vardı. Buradan telefon bağlamak çocuk oyuncağıydı.

Bu kulaklıklarla, şişman bir pezevengin, fahişelerin arsız konuşmaları ve sahte orgazmlarını, parti hatları ağı üzerinden; New York’un kan damarlarında, ter atarak dinlediği kolayca görülüyordu.

Şimdi burada, inleme ve homurtuların farklı bir hali sahne alacak.

Gognitti’nin adamı: …patron. Gognitti… Bu Max Payne. Geldi ve bize sıkmaya başladı. Ve onu… Ahhhh…

Vincent Gognitti: Benimle dalga mı geçiyorsunuz?! O sadece pislik bir polis! Salaklaşmayın! Küt diye indirin onu hemen! Derdiniz ne sizin! Alo? Cevap verin! Alo?

Lafı bitmişti. Şehrin bozuk dolaşım sistemine bir virüs yayılmıştı.

Çok kötü bir şey geliyor buradan.

Kaçak Max Payne.

Arkanı dön, uzaklaş, şehri uçur. Bu yapılacak en akıllı şey olurdu.

Sanırım ben o kadar zeki değilim.

Lupino’nun kiralık evleri her çeşit alçaklık için perişan bir ev.

Bir likör deposu, bir rehin mağazası, gangster bahisçileri ve kiralık dolancılılarla dolu bir çamaşırhane. Liste uzar gider.

Bendeki gizemin nasıl ve neden olduğunu bilmiyorlar. Ama bir polis olduğumu biliyorlardı.

Geldiğimi biliyorlardı. Ve bununla ilgili gerçekten sorumsuz davranıyorlardı.

Lupino’nun evinin hepsinin yandığını gördüm.

Bir bomda patlar, likit altındaki kara dönüşür, bir arabanın geriye kalanlarından havaya doğru giden, ateşin kaldırdığı bir sütun oluşur.

Alevler siyah bir Mercedes benzin motor kapağında göze çarptı. Sokaktan aşağı doğru inerken, Gerçekten yavaştı. Sanki şoförün dünyada hiç kaygısı yoktu.

Yardımcı şoförü iyice görebilme fırsatı yakaladım--

Vladimir’di. Yerel Rus çetesinin lideri. Don Punchinello’nun çorbasındaki sinek.

Kulaklarımda sürmekte olan bir çete savaşının sesi çınladı.

Mercedes yolda hızla giderken karşı yoldan gelen benzin tankeriyle çarpışması an meseliydi. Mercedes sürücüsü ani bir manevra ile tankerden kurtuldu fakat bu tanker için aynı şey değildi. Tanker sürücüsü direksiyon hakimiyetini kaybederek binaya çarptı ve taşıdığı tanker kısa sürede alev alarak yolun kapanmasına neden oldu.

Tipi şiddetini giderek artırmıştı. Yolda yürümek adeta dağa tırmanmak gibiydi. Yürürken yerdeki gazetelere gözattım.

Haber başlıkları kanlı cinayeti haykırıyordu.

Fırtına, yaklaşmakta olan av arayan araba sirenleriyle bir düet haykırıyordu.

Suçlama için yazıldığında ve katil olarak arandığında hepsi birer çığlıktı.

Lupino’ya ulaşmak için Gognitti’yi aramaya koyuldum. Gognitti’nin kaldığı binayı sonunda bulmuştum. Binaya giriş yaptım. Gognitti’nin adamları bana karşılama töreni hazırlamıştılar. Yüzlerce mermiyi harcadıkları için onlara teşekkürü bende ateş ederek verdim. Binada ilerlerken telefon sesi duymaya başladım.

Giriş salonunda yıpranmış bir telefon çalıyordu.

Bu düzeltilmesi gereken güç bir durum olabilirdi. Ama bu uğursuzluk daha kötü bir haline dönüştü.

Alfred Woden: Bay Payne ile mi görüşüyorum?

Max Payne: Kim istiyor?

Alfred Woden: Benim ismim Alfred Woden. Acele etmelisin. Polis yoldadır.

Max Payne: Bilmediğim bir şey söyle.

Alfred Woden: Orada olduğunu biliyorlar.

Max Payne: Nasıl? Ve seni ne ilgilendirir?

Alfred Woden: Seninle yine görüşeceğiz.

Polisler geldi. Sirenler manik depresif koronun düzensiz harmonisi halinde şarkı söylüyordu.

SWAT ekibi her zaman ki gibi sıradan işlerini yaparken, içeriyi tutuklayana kadar tarih olmam gerekliydi ve birkaç dakikam vardı.

Jim Bravura: Max Payne! Ben NYPD’den yardımcı başkan Jim Bravura. Silahlarını bırak ve ellerin başının üzerinde dışarı çık.

Elbette dışarıya çıkmıcaktım. Vinnie bulmadan olmaz. Zamanım kısıtlıydı. Akıllıca davranmalıydım. Binanın bir kısmında patlamalar oluyordu ve bina çökmeye başlıyordu. Acele etmeliydim yoksa burada ezilecektim.

Bombalar Lupino’nun ofisinin üzerindeki basamakları yok etti.

Aşağı inmek bir hayli zordu. Diğer binaya giriş yaptım. Odada karıncalı bir televizyon vardı ve yine bir haber kanalı yayın yapıyordu.

Televizyon spikeri: “Bu gece New York şehrinde kriz var. Ronks saatlerde bir DEA özel ajanının öldürülmesiyle ilgili sorgulanması için aranan Max Payne, görünüşe göre eski suç ortaklarına karşı tek kişilik savaşını sürdürüyor. Listede şimdiye kadar olan kayıplar arasında, adı çıkmış mafya üyeleri Joey ve Virgilio Finto, onun yanısıra kanun kaçağı ve Chicago’daki bir çok cinayetin şüphelisi olan Rico Muerte. NYPD alarm durumuna geçti. Şehir çapında Max Payne için anonslar yapıldı. Yardımcı başkan Jim Bravura onu adalete teslim etmek için gereken tüm adımları atacağına söz verdi. Ne tür adımlar atılacağını belirsizliğini koruyor. NYCNN haberlerinden ben Kyra Silver…

NYPD’nin bütün gece ki eğlencesi ben olmuştum. Bir polis ordusu ve uyuşturucu çetesiyle başım beladaydı. Ne pahasına olursa olsun Vinnie bulmam lazımdı. İlerlemeye devam ettim.

Binanın üst tarafındaki bir odadan sesler geliyordu. Hemen o kapıya doğru yöneldim. Kapıyı tekmeleyerek açtım.

Max Payne: Vinnie Gognitti. Yalnızca öldürürken gördüğüm adam.

Vinnie Gognitti: Payne! Kahrolası federal ajan! İlk günden beri sende tuhaf birşeyler olduğunu biliyordum. Ne yaptığını sanıyorsun? Kahrolası bir polissin! Üzerimize oturamazsın. Buraya yalnız münasip bir yerini sallamak için gelmiş olmalısın…

Sözünü bitirir bitirmez silahını çekip ateş etti. Reflekslerim yine beni yanıltmadı ve mermi bana isabet etmedi. Ve silahımı çıkarıp Gognitti’ye doğru ateş ettim.

Vinnie Gognitti: Aman Tanrım, aman Tanrım! Beni vurdun! Ahh… Sen öldün Payne! Ne bekliyorsunuz taklit mi ediyorsunuz? Öldürün onu!

Adamlar: Derhal patron!

Gognitti kurtarıldı. Chow yun fat gibiydim.

Vinnie yaralı bir şekilde camdan çıkarak kaçmaya başladı. Adamları onun kadar şanslı değildi. Hepsi öldü. Vinnie’nin masanında bir kağıt vardı.

Mektup Don Punchinello’ya adreslenmişti. Ama Vinnie’nin bunu bitirebilecek cesareti hiçbir zaman olmadı.

Mektupta “…Jack büyülenmişti. Tıpkı Dino’yu vurduğu diğer gecedeki gibi adamın beyninin duvara nasıl yapışacağını görmek istemişti. Kahrolası çılgın itin teki. Artık adam sayımız azaldı, Ve işler çok hızlı gidiyor. ..

Gognitti patronundan ölesiye korkarak yaşıyordu.

Jack Lupino bir manyaktı.

Vinnie’nin kan izlerini takip ederek ona ulaşmaya çalışıyordum. Ve Vinnie’yi görmüştüm. Binaların üzerinden adeta örümcek gibi zıplıyorduk. Yolun sonu tren yoluna gelmişti. Vinnie tren yolundan geçen trenin üzerine atladı ve hızla oradan ayrıldı. Onu kaybedemezdim. Bende trenin üzerine atladım.

Bu geceki ikinci trene binişimdi. Başlayan gidişat, bir öncekinden daha iyi olacağına söz vermiyordu.

Dondurucu rüzgar, zımpara kağıtı ve jilet gibiymişçesine yüzümü kesiyordu. Ellerim tamamiyle buz kesmişti. Ayaklarım--

Ve siren seslerinin arkasından bir yerlerden tüm şehir inliyordu.

New York’ta hayat hızlı çekimdeydi. Su kulelerinin karanlık çatıları, antenlerin ve bacaların oluşturduğu cansız orman. Hepsi bulanıktı.

Tren ilerlemeye devam ediyordu. Vinnie olduğu alan kan içerisindeydi. Fakat Vinnie direniyordu ve trenin sağa tarafındaki boş alana atladı ve kaçmaya devam etti. Peşine koyuldum. Bir yerlerden televizyon yayını sesi geliyordu. Anladığım kadarıyla Jim Bravura açıklama yapıyordu.

Jim Bravura: Max Payne’in kaçacak bir yeri kalmadı. Onu yakalamaya çok yakınız. İleride detaylı bir açıklama yapılacak. Ama şimdi yapmam gereken önemli bir işler var Madam.

Kadın muhabir: NYPD’den asbaşkan Jim Bravura’nın şimdilik yapacak başka açıklaması yok…

Kuşkucu beslenme alışkanlıkları dışında Bravura’nın iyi insanlardan biri olduğunu anladım. Ne var ki kader bizi farklı taraflara yönlendirmişti.
Ama beni yakalamaya geldiğinde gözden düşmüştü. Şimdilik.

Vinnie için artık yolun sonu gelmişti kaçacak bir yeri kalmamıştı. Onu gördüm sokak köpeği gibi yerde kıvranıyordu.

Gognitti’nin işi kanalizasyon ızgarasından çıkan buharlarla birlikte çıkmaz sokakta bitmişti. Cehennem ateşi altımızda yanıyor gibiydi.

Ve nihayet zamanı gelmişti.

Max Payne: Lupino nerede?

Vinnie Gognitti: Siktir git!

Max Payne: Kötü başladın Vinnie.

Vinnie Gognitti: Ahh! Polis vahşeti!

Max Payne: Buna oldukça yüksek değer biçerim.

Vinnie Gognitti: Be.. beni bile öldüremezsin.

Max Payne: H-hı. Sadece anlatmaya devam et. İyi dinle tatlı çocuk. Kimsenin şamar oğlanı olmayacağım. Patronunun nerede saklandığını bilmek istiyorum.

Bunda bir şan ve şeref yoktu.

Bu boş şeyleri istemiştim. Bel gelmişti. Büyük ve karanlık sürüler halinde.

İyilik adalet çok rağbet görürdü. Aldanmamıştım. Onlardan biri değildim.

Kahraman değildim.

Sadece ben ve silah, bir de düzenbaz.

Seçeneklerim tek bir yola kadar düşmüştü.

Silahı Vinnie’nin başına koydum. Tetiği çektim. Mermi yoktu fakat bu Vinnie’yi korkutmaya yetmişti.

Vinnie Gognitti: Söyleyeceğim, söyleyeceğim! Yeter ki bana bir şey yapma! Lupino Ragna Rock’ta, gece kulübünde! Beni al, götür. Sürüklüye sürüklüye hapse tık ama bana zarar verme.

Max Payne: Hakların cenazende okunacaktır.

Gognitti, Lupino’nun Ragna Rock’ta olduğunu söyledi. Ragna Rock’a gittim.

Ragna Rock, Lupino’nun özel gece kulübüydü. Bu uyuşturucu mağarası eski bir tiyatronun içine kuruluydu.

İçeride benin neyi beklediğini biliyordum; Kafayı bulmuş, uyuşturucu bağımlıları, baygın sessizliği bozacak--

Ve Lupino’nun adamları, soğuk kanlı katiller. Cehennemin bu tarafındalar.

Ragna Rock sanki baş ağrıtmak için yapılmıştı. Bir makineli tüfek gibi ışıldıyor ve titreşiyordu.

Kulübün göbeğinde kölelerin zamanından kalma gotik bir park vardı. İğrenç şeyler dışarı çıkıyordu.

Kulübe giriş yaptığımda etrafta mistik bir hava sezdim. Ve araştırmaya başladım. Gözüme çarpan zombiler ve bazı inanışlarla ilgili simgeler ve bilgiler gördüm.

Bir odaya girdim. Oda duvarında kırmızı boyayla kurukafa çizilmişti. Ürkütücüydü.

Oda “Necronomicon”, “Büyücülük” ve “Kayıp Cennet” gibi garip kitaplarla doluydu.

“Malleus Maleficarum” ve “De Umbrarum Regni Novem Portis” gibi yabancı başlıklarda vardı.

Kapaklarında pentagramlar vardı. Hepsi iğrençti. Aralarında korku videoları ve ouija tahtası vardı.

Tek düşündüğüm şey Lupino’nun bu işi fazla ciddiye almış olmasıydı.

Zamanın çoğunu, bu katta bunlarla geçiriyordu.

Burada da yalnız değildim. Lupino’nun adamları buraya geldiğimi fark etti ve nereye gitsem karşıma çıkıyorlardı. Soğukkanlı davranmam lazımdı. Adamların beni durdurmasına izin vermedim. Binanın çatı katına çıktım. Kar yağmaya devam ediyordu. Etrafı görmekte zorlanıyordum. Çatıda ilerlerken camla kapatılmış bir giriş buldum. Büyük bir sahneye benziyordu. Mikrofonlar, bateriler ve gitarlar. Camı kırıp içeriye girdim. Etrafta kimse yoktu. Sol tarafta üst kata kadar uzanan merdivenler vardı. Merdivenlerden devam ettim ve karşıma bir kapı çıktı.

Perde arkası Lupino’nun çalışma odasıydı.

İçerideki sıcak hava görünmez bir duvar gibiydi. İçerideki iğrenç koku insanın midesini bulandırıyordu.

Ayin odasına benziyordu. Yere büyük bir pentagram çizilmişti ve etrafı mumlarla çevrilmişti. Ve yırtık bir koltukta vardı. Koltuğun üstünde yırtık kanlı kağıtlar vardı.
Punchinello, Lupino’yu yazarken tehdit etmiş. Not parçalara ayrılmış ve her yerinde kanlı parmak izleri vardı.

Kağıtta “…çocuklarımdan birinin bir desteyle oynadığını düşünmek bile isteme. Kendine gel Jack, burada bir iş yapıyoruz. Üçlüyü üzerine salmaktan nefret ediyorum.”

Üçlü; Don’un salmış adamlarıydı.

Belli ki Lupino bu tehditten korkmamış.

Ve sol tarafımda bulunan masanın üstünde büyük kağıtlar vardı. Onlara gözattım.

Tamam, Jack Lupino delinin tekiymiş

Masaya, çağrılmış karanlık tanrılar, şeytanlar ve iblislerin, eski deli zırvası kanla yazılmış listeleri olan kağıtlar saçılmş

Kağıtta “…Beelzebub, Asmodeus, Baphomet, Lucifer, Loki, Chultu, Lilith, Hela.. Verilen kanın hepsi sizindir.”

Sonra bu Faust anlaşmasını yapmış - senin ruhuna karşılık ve güç, “Sadece noktalı yeri kanınızla imzalayın.” yazıyordu.

Pentragramın ortasında elleri bağlı iki ceset ve bir de yıpranmış kitap vardı. Kitabı incelemeye başladım.

Jack Lupino delinin teki, tamam.

“..Efsanevi kurtlar, güneş ve ayın parçalanmasına izin verdi. Lupino kurttu. Ben Bay Beast, büyük kötü fenris kurtu. Ben dünyanın sonunu getiren adamım. Ben meleklerin etini giyen kişiyim.”

Y2K’den sonra sonra dünyanın sonu bir klişe oluyordu.

Ama kiminle konuşmalıyım? Adaleti mezardan çıkaracak, kötülük krallığına karşı olan zayıf intikamcılarla mı?

Her şey göreceliydi. Burada sadece kişisel kıyametler vardı. Senin başına bir şey geldiği zaman bu klişe olmaz.

Lupino’nun aklının kaçırdığına artık tamamiyle inanmıştım. Kitabı da incelikten sonra bu iğrenç odada artık işim kalmamıştı. Kırmızı perdenin arkasından üst tarafa çıkan merdiveni gördüm ve oraya doğru ilerledim.

Üst kat daha da kötü bir yere çıktı. Büyük bir toplanma yeri gibi gözüküyordu. Her yerde mumlar ve duvarlada garip işaretler. Ve sahnedeki perde açıldı karşıma sonunda Lupino çıkmıştı.

Onu bir yerlerde yakalayacağımı biliyordum ve burası imparatorluğunun merkeziydi.

Lupino, şişmişti ve bir mutant timsaha karşıydı.
Ve birden ürkütücü konuşmasına başladı. Bir kabustan çıkmış gibi. Benim kabusumdan…

Jack Lupino: Ben, meleklerin etini tattım. Ben şeytanların yeşil kanından da tattım. Şu anda damarlarımda akıyorlar. Dünyanın ötesini gördüm. Kanın ve kemik iliğinin mimarını. Ölüm geliyor… O geliyor ve cehennem onunla birlikte! Bu alacakaranlık kış… Onun çocuğu olmaya hazırım! Şimdi onun zamanı ve onun önünde duran herkes önemli!

Lupino bunları söylerken iğrenç bir şekilde gülüyordu ve bütün adamlarını üstüme doğru yollamıştı. Hemen bir yere siper almam gerekliydi. Sahnenin solunda yer alan kolona siper aldım. Şansıma yanımda cephanelik vardı ve oradaki el bombalarını Lupino adamlarına fırlattım. Bu çok etkili oldu. Lupino ve adamları bok çuvalı gibi yere yapıştı. Lupino yerde yaralıydı. Yanına gidip 4-5 el ateş ettim.

Lupino’nun işi bittiğinde, onun öldüğünden emin olmalıydım. O, boşluktaki yaratıkları şeytan ve zombilere çeviriyordu. Ben Lupino’nun cesediyle başbaşayken yanıma güzel bir kadın yaklaştı.

Mona Sax: Onun çoktan öldüğünü düşünüyorum.

Max Payne: Huh?

İşte bu o zaman oldu…

Mona Sax: Ama ölü ya da değil. Yanlış çocukla uğraşıyorsun.

Bu sersemletici darbeyi yediğimde, yüzüme doğru silah tutuyordu. Bunu beğendim.

1.Bölüm: Amerikan Rüyası bitti.

2. Bölüm: Cehennemde Soğuk Bir Gün: yakında...
 
Geri