Aynaya bakıyordu. Her sabah yaptığı gibi ilk işi uyandığı an aynaya koşmak olmuştu. Sanki bütün bu çizgiler birer şakaydı. Yaşlı adam her sabah yok olacakları ümidiyle kalkar, kameralar nerede dercesine etrafına bakınırdı. Gerçeklerle tekrar ve tekrar yüzleştiği o an huysuzlanır, yüzünü yıkayıp güne koyulmaya başlardı. Her günü neredeyse aynı yaşar ama ayrı tatlar almaya özen gösterirdi.
Farklı olan bir şeylerdi hayatı devam ettiren. Umudunu yitirmemiş olsa da gökkuşağını görmeyeli uzun zaman olmuştu. Ne zaman gökyüzüne doya doya baktığını hatırlamıyordu bile. Uzun, çok uzun zaman önceydi.
Gençlik yıllarında dünyanın makyaj yaptığını düşünürdü. Renk renk desen desen rollere bürünürdü dünya. Öyle bir makyajdı ki bu ağlasa bile görünmezdi gözyaşları. Her zaman dimdik ve güçlüydü. Kendi etrafında döndüğünden olsa gerek bencildi biraz da. Sinirlense anlamazdınız. Sahte olduğu anlaşılmayan ve renkler değişse bile hep sabit kalan yüzsüzlüğüydü onu yıkmayan belki de. Bu yüzden kendisine benzetirdi onu. Hem aynı acı gülümseme onda da yok muydu? Ortak noktaları da vardı. Genç bir adamken dünyanın onun etrafında döndüğünü sanırdı. Yaşlı bir adamdı şimdi. Bu sefer o, dünyaya yetişmeye çalışıyordu.
Günü yakalamak lafı tam ona göreydi. Bunu yapamayalı baya bir süre geçmişti aslında. Yetişemiyordu hızına günlerin. Yaşından değildi yorgunluğu. Yaşadıklarından halsizdi. Yıldızları göremediği geceler korkardı. En sinsi olan yıldızsız gecelerdi çünkü. Ne olacağı belli olmazdı. Hayatı zorlaştıran ise mesafelerdi. Tam da bu yüzden insanlardan uzak bir hayat sürmüştü. Hakkında akla hayale sığmayan söylentiler çıkmış, kimileri ondan nefret etmişti. Kimi zaman da takdir görmüştü bazı çevrelerden. İnsanoğluydu bu. Gerçekten çiğ süt emmişti. Güven olmazdı. Sonuçta herkes aynalara maskesini çıkarıp bakmıyordu.
Radyosunu dinlerken o gece ayın tutulacağını duydu. İrkildi. İşte o günlerden biri gelmişti yine. Geçmişi çekiştirerek önüne getiren, diz çöktürüp haykırarak anlattıran gecelerden biri olacaktı. Ne zaman ay tutulsa, gençken tutulduğu o kadın gelirdi odasına. Onun tüm çizgilerine rağmen kadın hiç yaşlanmazdı. Tüm tazeliği ve hüznüyle gelir sadece bakardı. Öyle derdin bakardı ki, yaşlı adam kaçıp saklanmak isterdi. Korkardı bu derinlikten. Kanı çekilir gibi olurdu.
Gelmesine az kalmıştı. Özür dilemeyi, önünde diz çöküp ağlamayı, ona bağırmayı hatta kovmayı bile denemişti. Ama kadın umursamamıştı senelerdir. Her defasında yeninden onu terk etmiş, bir dahaki tutulmaya kadar da gelmemişti. Ay bu kadar sık tutulmazdı ki! Belki de tutulan kalbiydi onun. Dünya yine ona oyun oynuyordu. Ay tutulduğunda ki puslu ışık tüm günahları ve pişmanlıkları gizliyordu sanki. Kadının o geceleri seçmesi bu yüzdendi. Kendi mi pişmandı yoksa adam mı günahkârdı o da bilmiyordu.
Yaşlı adam beklemeye başladı. Odasını inceledi. Geçmişi onu süzüyordu sanki uzaktan. Süslü şapkalar, terzi işi gece kıyafetleri, peruklar ve simli takılar… Hepsi ayrı hikâye anlatıyordu. Doktor olmamıştı, öğretmen olamamıştı. O, kızlar için hayırlı bir kısmet olmaktansa kendi kaderini değiştirmeyi seçmişti. Ama kaderi ona oyun oynamıştı. Bu yüzden senelerdir küslerdi kaderiyle. Bir kader nasıl olurdu da ona oyun oynardı? İnsanın kendi kaderi mahveder miydi hayatını? Demek ki kader diye bir şey yoktu. Sadece şans vardı. Onun ki de pek yüze gülenlerden değildi. Yüzü gülen tek şey vardı hayatında eskiden, o da az sonra gelecek kadındı. Onu otogarda arkasına bile bakmadan terk eden o kadın. Bu yüzden otobüsle yolculuk yapamıyordu hiç. Tahammülü yoktu kalkış ve varış saatlerine. Kalkışını bilip gideceği yeri bilememişti çünkü zamanında. Bilinmezlik ise en kötüsüydü. İnsanı delirtebilirdi.
Sahnelere çıkıp kadın kılığına girmeye başladığında onunla yeni tanışmıştı. Söylememişti. Söyleyemedi. Onların zamanı pastanede buluşulan ve tabuların hayata sımsıkı tutunduğu zamanlardı. Yedek bir hayat yaşamak kabul gören bir şey değildi. Erkek olmasına sapına kadar erkekti. Sevdiğine sahip çıkardı, aile kurmayı isterdi ama ona evlenme teklifi ettiğinde kendi sırrını kendisi bile unutmuştu. Güzel genç kadın ona âşıktı çünkü. Sahnede dönüştüğü o yan karaktere değil. Biri nevi tiyatroydu bu aslında. Taklit yeteneğini çocukluğundan beri söylerlerdi. Hele ki cinsiyeti başka bir karaktere büründüğünde kendinde olan tüm eksiklikleri unutuyordun. Acılarını, özlemlerini, henüz verilmemiş sözlerini ve gerçeği öğreneceği andaki gözlerini çıkarabiliyordun aklından. Sahnede ki kişi bambaşka bir yanıydı hayatın. Bozulmuş mu? Değil. Yanlış mı? Hayır, o da değil. Başka bir kelime bulmalıydı. Olumsuz gibi görünen ama olumlu olan. Ya da tam tersi. O kişi hayatının ‘hoşgörü’ yanıydı. Olumsuz bir şeye olumlu yaklaşmaktı çünkü. Ama kadın olumlu yaklaşmamıştı. Bir gece aldatıldığını düşünerek onu takip etmiş ve kuliste yüzleşmişti gerçekle. Yüzüğünü hoşgörüsüzce yüzüne vurmuş, o günden beri de yüzüne yüz süremez olmuştu adam. Peşinden gitmiş fakat o halde utanmıştı koşmaya sokaklarda. Demek ki ona da yanlış gelen bir şeyler vardı. Kadın haklıydı. Muntazam olmayan bir durumdu bu ve kaderi jübilesini yapmıştı.
Kadının şehri terk edeceğini duyduğunda otogara koştu. Onu bulmak ve gitmek demek için her şeyini verirdi. Tamam, hayırlı bir kısmet olamamıştı ama affedilmek de iyi hissettirirdi. Belki bir ümit geri dönerdi ona. Her şeyiyle sevmeye razı olurdu.
Ama öyle olmadı. Kadın son kez sordu sorusunu ve adam son kez cevapladı onu. Oyun oynayan kaderini kadına tercih etti. Gençti. Bir hayata ve paraya sahip olacakken yanında neleri kaybedeceğini bilemezdi. Kadın gitti arkasına bakmadan. O da ayrıldı otogardan ve makyaj masasına geri döndü. Seneler geçti ve her geçen sene bir çizgi eklerken yüzüne, bir şeyleri de eksiltti. Eksikliğini hissettiği şeyler büyüdü günden güne. Kimseyi sevemedi bir daha. Ne parka götürebileceği bir torunu oldu, ne de fotoğraflarla anabileceği sıcaklık dolu anıları. Sahne ışıkları ve alkışlar dışında insan içinde bile bulunmadı.
Gözlerini kırpıştırdı. Elleri uyuşuyordu ve kadın geliyordu puslu gecenin içinden. Yaklaştıkça gölgenin yaşlı bir kadına ait olduğunu fark etti. Yıllar ondan da alıp götürmüştü gençliği demek. Demek ki kader diye bir şey vardı. Olmasa o da hep genç kalırdı. Gözkapaklarının ağırlaştığını hissetti. Oturduğu sandalye altından kayıyordu sanki. Yaşlı kadın ona yaklaştı. Başından okşadı ve bir öpücük kondurdu başına. “Başka yastıklarda kocadık seninle” dedi. “Ama affettim seni, haydi şimdi kapa gözlerini.” Yaşlı adam seneler sonra gülümsedi. Demek beyaz ışık dedikleri buydu. Yüreğinin en derinine dokunup içine çekiyordu seni. Direnmedi. Gözlerini kapadı. Yaşlı kadın ve yaşlı adam el ele yürüdüler bembeyaz ışığa. Uzun zamandır görmediği gökkuşağına dokunuyordu şimdi. Bunu kaybedemezdi. Bu sefer olmazdı. Gözlerini sımsıkı yumdu ve bir daha hiç açmadı. İşte kader asıl oyununu şimdi oynamıştı. Ölümün en güzelini vermek tam da böyle bir şeydi.
Farklı olan bir şeylerdi hayatı devam ettiren. Umudunu yitirmemiş olsa da gökkuşağını görmeyeli uzun zaman olmuştu. Ne zaman gökyüzüne doya doya baktığını hatırlamıyordu bile. Uzun, çok uzun zaman önceydi.
Gençlik yıllarında dünyanın makyaj yaptığını düşünürdü. Renk renk desen desen rollere bürünürdü dünya. Öyle bir makyajdı ki bu ağlasa bile görünmezdi gözyaşları. Her zaman dimdik ve güçlüydü. Kendi etrafında döndüğünden olsa gerek bencildi biraz da. Sinirlense anlamazdınız. Sahte olduğu anlaşılmayan ve renkler değişse bile hep sabit kalan yüzsüzlüğüydü onu yıkmayan belki de. Bu yüzden kendisine benzetirdi onu. Hem aynı acı gülümseme onda da yok muydu? Ortak noktaları da vardı. Genç bir adamken dünyanın onun etrafında döndüğünü sanırdı. Yaşlı bir adamdı şimdi. Bu sefer o, dünyaya yetişmeye çalışıyordu.
Günü yakalamak lafı tam ona göreydi. Bunu yapamayalı baya bir süre geçmişti aslında. Yetişemiyordu hızına günlerin. Yaşından değildi yorgunluğu. Yaşadıklarından halsizdi. Yıldızları göremediği geceler korkardı. En sinsi olan yıldızsız gecelerdi çünkü. Ne olacağı belli olmazdı. Hayatı zorlaştıran ise mesafelerdi. Tam da bu yüzden insanlardan uzak bir hayat sürmüştü. Hakkında akla hayale sığmayan söylentiler çıkmış, kimileri ondan nefret etmişti. Kimi zaman da takdir görmüştü bazı çevrelerden. İnsanoğluydu bu. Gerçekten çiğ süt emmişti. Güven olmazdı. Sonuçta herkes aynalara maskesini çıkarıp bakmıyordu.
Radyosunu dinlerken o gece ayın tutulacağını duydu. İrkildi. İşte o günlerden biri gelmişti yine. Geçmişi çekiştirerek önüne getiren, diz çöktürüp haykırarak anlattıran gecelerden biri olacaktı. Ne zaman ay tutulsa, gençken tutulduğu o kadın gelirdi odasına. Onun tüm çizgilerine rağmen kadın hiç yaşlanmazdı. Tüm tazeliği ve hüznüyle gelir sadece bakardı. Öyle derdin bakardı ki, yaşlı adam kaçıp saklanmak isterdi. Korkardı bu derinlikten. Kanı çekilir gibi olurdu.
Gelmesine az kalmıştı. Özür dilemeyi, önünde diz çöküp ağlamayı, ona bağırmayı hatta kovmayı bile denemişti. Ama kadın umursamamıştı senelerdir. Her defasında yeninden onu terk etmiş, bir dahaki tutulmaya kadar da gelmemişti. Ay bu kadar sık tutulmazdı ki! Belki de tutulan kalbiydi onun. Dünya yine ona oyun oynuyordu. Ay tutulduğunda ki puslu ışık tüm günahları ve pişmanlıkları gizliyordu sanki. Kadının o geceleri seçmesi bu yüzdendi. Kendi mi pişmandı yoksa adam mı günahkârdı o da bilmiyordu.
Yaşlı adam beklemeye başladı. Odasını inceledi. Geçmişi onu süzüyordu sanki uzaktan. Süslü şapkalar, terzi işi gece kıyafetleri, peruklar ve simli takılar… Hepsi ayrı hikâye anlatıyordu. Doktor olmamıştı, öğretmen olamamıştı. O, kızlar için hayırlı bir kısmet olmaktansa kendi kaderini değiştirmeyi seçmişti. Ama kaderi ona oyun oynamıştı. Bu yüzden senelerdir küslerdi kaderiyle. Bir kader nasıl olurdu da ona oyun oynardı? İnsanın kendi kaderi mahveder miydi hayatını? Demek ki kader diye bir şey yoktu. Sadece şans vardı. Onun ki de pek yüze gülenlerden değildi. Yüzü gülen tek şey vardı hayatında eskiden, o da az sonra gelecek kadındı. Onu otogarda arkasına bile bakmadan terk eden o kadın. Bu yüzden otobüsle yolculuk yapamıyordu hiç. Tahammülü yoktu kalkış ve varış saatlerine. Kalkışını bilip gideceği yeri bilememişti çünkü zamanında. Bilinmezlik ise en kötüsüydü. İnsanı delirtebilirdi.
Sahnelere çıkıp kadın kılığına girmeye başladığında onunla yeni tanışmıştı. Söylememişti. Söyleyemedi. Onların zamanı pastanede buluşulan ve tabuların hayata sımsıkı tutunduğu zamanlardı. Yedek bir hayat yaşamak kabul gören bir şey değildi. Erkek olmasına sapına kadar erkekti. Sevdiğine sahip çıkardı, aile kurmayı isterdi ama ona evlenme teklifi ettiğinde kendi sırrını kendisi bile unutmuştu. Güzel genç kadın ona âşıktı çünkü. Sahnede dönüştüğü o yan karaktere değil. Biri nevi tiyatroydu bu aslında. Taklit yeteneğini çocukluğundan beri söylerlerdi. Hele ki cinsiyeti başka bir karaktere büründüğünde kendinde olan tüm eksiklikleri unutuyordun. Acılarını, özlemlerini, henüz verilmemiş sözlerini ve gerçeği öğreneceği andaki gözlerini çıkarabiliyordun aklından. Sahnede ki kişi bambaşka bir yanıydı hayatın. Bozulmuş mu? Değil. Yanlış mı? Hayır, o da değil. Başka bir kelime bulmalıydı. Olumsuz gibi görünen ama olumlu olan. Ya da tam tersi. O kişi hayatının ‘hoşgörü’ yanıydı. Olumsuz bir şeye olumlu yaklaşmaktı çünkü. Ama kadın olumlu yaklaşmamıştı. Bir gece aldatıldığını düşünerek onu takip etmiş ve kuliste yüzleşmişti gerçekle. Yüzüğünü hoşgörüsüzce yüzüne vurmuş, o günden beri de yüzüne yüz süremez olmuştu adam. Peşinden gitmiş fakat o halde utanmıştı koşmaya sokaklarda. Demek ki ona da yanlış gelen bir şeyler vardı. Kadın haklıydı. Muntazam olmayan bir durumdu bu ve kaderi jübilesini yapmıştı.
Kadının şehri terk edeceğini duyduğunda otogara koştu. Onu bulmak ve gitmek demek için her şeyini verirdi. Tamam, hayırlı bir kısmet olamamıştı ama affedilmek de iyi hissettirirdi. Belki bir ümit geri dönerdi ona. Her şeyiyle sevmeye razı olurdu.
Ama öyle olmadı. Kadın son kez sordu sorusunu ve adam son kez cevapladı onu. Oyun oynayan kaderini kadına tercih etti. Gençti. Bir hayata ve paraya sahip olacakken yanında neleri kaybedeceğini bilemezdi. Kadın gitti arkasına bakmadan. O da ayrıldı otogardan ve makyaj masasına geri döndü. Seneler geçti ve her geçen sene bir çizgi eklerken yüzüne, bir şeyleri de eksiltti. Eksikliğini hissettiği şeyler büyüdü günden güne. Kimseyi sevemedi bir daha. Ne parka götürebileceği bir torunu oldu, ne de fotoğraflarla anabileceği sıcaklık dolu anıları. Sahne ışıkları ve alkışlar dışında insan içinde bile bulunmadı.
Gözlerini kırpıştırdı. Elleri uyuşuyordu ve kadın geliyordu puslu gecenin içinden. Yaklaştıkça gölgenin yaşlı bir kadına ait olduğunu fark etti. Yıllar ondan da alıp götürmüştü gençliği demek. Demek ki kader diye bir şey vardı. Olmasa o da hep genç kalırdı. Gözkapaklarının ağırlaştığını hissetti. Oturduğu sandalye altından kayıyordu sanki. Yaşlı kadın ona yaklaştı. Başından okşadı ve bir öpücük kondurdu başına. “Başka yastıklarda kocadık seninle” dedi. “Ama affettim seni, haydi şimdi kapa gözlerini.” Yaşlı adam seneler sonra gülümsedi. Demek beyaz ışık dedikleri buydu. Yüreğinin en derinine dokunup içine çekiyordu seni. Direnmedi. Gözlerini kapadı. Yaşlı kadın ve yaşlı adam el ele yürüdüler bembeyaz ışığa. Uzun zamandır görmediği gökkuşağına dokunuyordu şimdi. Bunu kaybedemezdi. Bu sefer olmazdı. Gözlerini sımsıkı yumdu ve bir daha hiç açmadı. İşte kader asıl oyununu şimdi oynamıştı. Ölümün en güzelini vermek tam da böyle bir şeydi.