Limon Ferahlığı

  • Kullanıcı aRMiNa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Roman ve Hikayeler
Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Limon Ferahlığı

Bana ülkemi özleyip özlemediğimi soruyorlar, sonra benden gelecek cevabı bekleyemeden sıralıyorlar neleri özlemiş olabileceğimi. Yemekleri kesin kötüymüş buranın, yok havasına alışamazmışım ilk seferlerde, gurbetmiş, herkes yabancıymış öyleymiş böyleymiş… Telefon faslını kapatıp telefonu cebime attığım gibi her şeyin, herkesin yabancısı olduğum kampüsün içinde dolaşmaya başladım. Karnımı doyurmadan önce kütüphaneye gitmek, klimalı kliması da olanbu kültürel ortamda bir güzel serinlemek ve hatta oradaki bilgisayarlardan maillerimi kontrol etmek istiyordum. O kadar susamıştım ki kütüphane kapısının hemen yanındaki içecek otomatını görünce, çölde serap gören bedevi gibi açtım gözlerimi. Hatta güneş gözlüğümü hafifçe indirip baktım üzerinden. Koyu ten rengimle ilk görüşte edindirdiğim “Orta Doğulu” izlenimini bu hareketle de pekiştirdim. Üzerinde hasretle Atatürk’ü aradığım bozuk paraları salladım makineye. Düşen şişeyi almak için uzandığımda ilk etkisini elimi serinleterek yaşattı bana limonata. İnsanların kenarda bulunan kanepelere rahatça oturup yatabildiği, kitabın adeta hayat tarzı olduğu bir yere girmek çok mutlu etti beni. Yeni gelen kitapları incelerken Adalet Ağaoğlu’nın bir kitabını görüp gururlandım. Hızlıca üst kata çıktım. Türkiye ile ilgili kitapları arıyordum. Kitap araştırmak için koyulan bilgisayarların birinden kodu öğrenip o koridora yöneldim. İstanbul ile ilgili bir kitabın iç sayfalarında güzel şehrimin karlı bir gününün resmi vardı, Eminönü’nden çekilmişti. Dört mevsim sıcak bu memlekette elimdeki limonatayı İstanbul diye sevdim, okşadım. Serinlik veriyordu bana.
Kütüphane’nin üst katlarında film arşivlerini, sanatsal tabloları da gördüm ama benim asıl aradığım kitaplardı, ülkemin kitapları… Galiba bana sürekli sorulan sorunun cevabı ülkemin kitapları olmalıydı, en çok özlediğim şey… Ben ve limonatam oldukça iyiydik, serindik. Az az içiyordum yavru bir ceylanın süt emmesi gibi onu. Klimanın serinliğinin geldiği sağlam bir kaynak bulunca, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili tam yüz sene önce basılmış tozlu bir kitabı elime alıp oraya geçtim. Kitabın arkasında ödünç alanların listesi vardı, bu liste dini bir sohbetten çok daha etkili bir şekilde hatırlattı bana dünya hayatının çok geçici olduğunu ve ölmemizin kaçınılmazlığını. Elimdeki kitap 1921 yılında gelmişti kütüphaneye ve aynı yıl bir bayan tarafından ödünç alınmıştı. Bir sonraki okuyucusu ertesi yıldı kitabın. Daha sonra yıllar gittikçe seyrekleşerek 1991 senesine kadar kitabı alanların isimleri görünebiliyordu kitabın arka kapağın içinde listesinden. Herhalde bu yıldan sonra bilgisayarlı sisteme geçmiş olmalıydılar. Ya da Osmanlı’nın popülerliği bir anda düşmüştü insanların gözlerinden. Ancak beni asıl düşündüren bu kitabı ilk kez okuyanların şu anda hayatta olmadığı ve hatta kemiklerinin bile kalmadığı gerçeğiydi. Aynı koridorlarda bir yüz sene sonra da benim adımı görüp tefekkür edecekler çıkar mıydı acaba? Çıkamazdı çünkü bu kahrolasıca bilgisayarlar yüzünden ismimizi bile yazdıramayacaktık kitabın arkasına. Limonatamdan bir yudum daha içtim, yarısından fazlası duruyordu ve arkamdan klimanın sert rüzgârı esiyordu, keyfim yerindeydi. Bir üst kata çıktım.
Tarihi ağaçları barındıran dışarıdaki enfes bahçeyi görebileceğimiz geniş bir pencere ortama güzellik katıyordu. Ben kâh eski ve tozlu kitapların arasında, kâh dergilerin bulunduğu rafın etrafında dolaşıyordum. Burada olmak huzur veriyordu bana ve serin olması da tabii ki önemliydi. “Okuma Kokusu”nu içime çekerken birden feci bir şekilde tuvalete gitme ihtiyacımın olduğunu farkettim. Aman Allah’ım, nasıl bir sancıydı bu? Sen miydin klimanın önünde hararet yapmış araba gibi uzun uzadıya duran, sonu buydu işte. Kesin midemi bozmuştum, başka türlü böylesine şiddetli bir sancı imkânsızdı. Yemeklerden mi oldu acaba, diye düşündüm ancak bu üşütme sancısıydı, biliyordum. Çekik gözlü bir çocuğun sırasını kaparak tuvalete kendimi zor attım. Zamanı ve mekânı unuttuğumu hatırlıyorum tuvalete koşarken. Zaman neyse de mekânı unutmamın hiç de iyi olmadığını söyleyebilirim. Bu yabancı diyarlarda evimden başka yerde tuvalete giremiyordum. Malum, bizim temizlik anlayışımızın buralarla pek bir alakası yoktu. Midemdeki sancıyı dindirmiştim dindirmesine ama şimdi ne yapacağımı bilemiyordum. Geniş, engelli tuvaletinde bir sağa bir sola bakınıp dururken telefondaki soruya verecek cevabı bulduğumu hatırlıyorum. Evet, memleketimin en çok tuvaletlerini özlemiştim. Bu doğruydu fakat bana şimdi çözüm gerekiyordu. Bakınırken gözüme o günkü en iyi arkadaşım ilişti: limonatam. Hala yarısından fazlası duruyordu…
Kampüste gezinirken rahatlamış ve hafiflemiştim. Sıcak havaya rağmen ortalık cıvıl cıvıldı. Ben ise huzurluydum. Üzerimde bir limon ferahlığı vardı. Cep telefonumdan İstanbul’daki fotoğraflara bakıp iç geçirdim. Sanırım bir dahaki sefer ihtiyacımız olan her yerin resmini çekecektim hasret gidermek için. Nereyi ne kadar çok özleyeceğiniz belli olmuyordu çünkü…

Süleyman Ezber
 
Geri