Lambalı Kadın Kimdir?

Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
Lambalı Kadın Kimdir?

Lambalı Kadın hayatı

Lambalı Kadın biyoğrafisi

Lambalı Kadın resimleri



24-400-x-337.jpg


Tarih ve edebiyatın psikiyatri ile akrabalık ilişkisine son zamanlarda sıkça şahit olmuştum. Bir evlilik sitesini yöneten uzman bir kişi, evlenmek üzere olan çiftlere Tarık bin Ziyad ı hatırlatarak onlara mutlu bir evlilik için nikıhtan önce “gemileri yakmalarıâ€� tavsiyesinde bulunuyordu. Bunun yanı sıra bazı gazetelerin, mazisinde büyük bir suç işlemiş insanların intiharla sonuçlanan hayatlarını “Raskolnikov Sendromuâ€� ile özetlemelerine de aşinaydım. Kadınları incinmiş bir halde bırakıp hoyratça terk eden ‘ıssız adam lara “Don Juan Sendromluâ€�, bir türlü büyümeyen ve içindeki çocuğu terk etmeyen kelli felli adamlara “Peter Pan Sendromluâ€� denildiğini de biliyordum. Fakat bu kez durum çok farklıydı. Okuduğum bazı psikolojik içerikli yazılarda Florance Nigtingale isminin aynı adlı bir sendromla anılması beni epey şaşırtmıştı. Bu sendromun tanımının  “hemşirenin hastasına ışık olma hali “olduğunu öğrendiğimde ise şaşkınlığım bir kat daha artmış ve kendi kendime “hani hemşireler hep doktorlarına ışıktı?â€� diye düşünmüştüm. Belli ki Florance bir hastasına aşık olmuştu. Peki, bu çok insani bir durum değil miydi? Bu kez de neden bu durum bir sendrom olarak psikiyatriye girsin diye düşünmeye başlamıştım. Yakın bir zamanda ise kadın erkek ilişkilerini anlatan bir gazete sayfasında, yazarın bayan okuyucularını uyaran sözleri, bardağı taşıran son damla oldu benim için. Yazar şöyle diyordu: “Ey Florance Nigtingale sendromlu bayanlar! Alkolik, keş, kumarbaz, yalancı, düzenbaz özelliklere sahip arızalı ve hastalıklı erkeklerden uzak durun artık. Onları tedavi etmeye kalkmayın. Zira onlar iflah olmazlarâ.
Hep havsalamda ilk hemşire ve fedakar bir bayan olarak kalan bu isim nasıl oluyor da böyle sansasyonel ifadelerde yer alıyordu. Tamam, ona misyoner dendiğini duymuştum ama bir insanın kendi inancı uğruna kendi milletine yardım etmesi onun en doğal hakkı değil midir? Aynı özveriyi bir Türk hemşire yapsaydı başımız göğe ermez miydi? Bu yüzden bu yaftayı kozmik boşluğa fırlatmaktan başka çare görmüyorum. Belki de onun bir sendromla anılması bazı işgüzar psikologların kırıntıları olabilir diye düşünmeye başlıyorum. Onlardan bazıları değil miydi “önemli olan sizin mutluluğunuzâ€� telkini ile hastalarını yalnız ve bencil bir hayata sürükleyen. Sakın bu kez haklı olmasınlar. Yoksa Florance Nigtingale hafif meşrep bir kadın mıydı? Yoksa tedavi ettiği hastalarda meslek etiğine yakışmayacak bir şekilde ayırım mı yapıyordu? Bu sorularla iyice saçmalamaya başladığımı düşündüğüm bir an teyzemin kızı Sevcanur aklıma geliyor.  İstinye de bir okulda müdirelik yapan Sevcanur u telefonla arayarak ona geçen yıl bir AB Comenius programı altında  “Tarihe yön verenlerâ€� konulu bir çalışma ile Slovenya ve İtalya ya gittikleri çalışmayı hatırlatıyorum. Zira bu projede Türkiye adına Atatürk ve Florance Nigtingale‘i ele almışlardı. Kısa bir hasbıhalden sonra ona “Florance Nigtingale i niye seçtiniz?â€� diye soruyorum. Bana birazcık tarihi bilgi verip ve o günkü savaş şartlarını anlattıktan sonra çağdaş hemşireliğin temellerinin Selimiye kışlasında atıldığını ifade ediyor. Ellerindeki sunuyu bana kargoyla göndermesini rica ediyorum. Bir gün sonra elime geçen sunuda bilgilerin benim için oldukça yetersiz olduğunu görüyorum. İnternette İsmini Florance Nigtingale‘den alan koskoca hastanenin web sayfasında bile onunla ilgili hiçbir bilgi olmadığını görünce kendi kendime “Evet, bu hafta benim için Nigtingale haftası artıkâ€� diyorum. Zira onu daha yakından tanımak istiyorum. Bunun üzerine iki üniversitenin kütüphanesine gidip kitaplar okuyup notlar alıyorum. Yabancı sitelerde onunla ilgili makale ve dokümanlara ulaşıyorum. Bir süre sonra onu ziyaret etmek vaktinin geldiğini düşünüyorum. Bunun için de askeri bölgede bulunan Florance Nigtingale müzesi yetkililerine faks çekerek iki gün sonrası için izin istiyorum.



Sevgili arkadaşım Arzu Hoca yla Beşiktaş vapur iskelesinden Selimiye Kışlası na doğru devam eden yolculuğumuz, bir cuma günü güzel bir İstanbul havasında başlıyor. Küçük tekneler ile kısa sürede Üsküdar a varıyoruz. Bir taksiye atlayıp sahil boyu yol alırken Marmara nın ortasında güzel bir kadın ve onun asırlık yalnızlığına dindirmeye çalışan misafirlerini görüyorum. Kız kulesini görüyorum. Bir süre sonra tanıdık iki insanın sürpriz karşılaşmalarında olduğu gibi göz göze geliyoruz. O hayranlık uyandıran gözlerinde beliren nereye gidiyorsun sorusuna cevabım Florance Nigtingale adlı başka bir kadın olunca bir an kıskançlık oklarından korkuyor ve başımı hızla önüme çeviriyorum. Hareme varıyoruz. Türkiye nin denize sıfır bu güzide otogarına gelince önce rahmetli babamı hatırlıyorum. Uzun yıllar otobüs şoförlüğü yapan babamla buraya sayısız defa geldiğim o lise yıllarım daha dün gibi aklımda. Her geldiğimde yukarı doğru bakar Selimiye Kışlası nın o dudak uçuklatan heybetli görüntüsüne hayran kalırdım. Ya Florance Nigtingale? İngiltere den gelip şu an bulunduğum noktadan bu kışlaya baktığında neler hissetmişti acaba? Öyle ya… Genç ve zengin bir bayan güneş batmayan imparatorluktan harem otogarına acaba niye gelmişti?
Florance, 1820 yılında İtalya nın Floransa kentinde doğduğu için ona bu ad verilir. Bu kent, varlıklı Nigtingale ailesi için coşkunun ve müziğin yuvası olmuştur. Lakin küçük bir sorun vardır. Tüm aile, anne, baba ve büyük abla muhteşem sarayların, kiliselerin, binaların, heykellerin, baloların, partilerin, operaların, dansların, ipek elbiselerin tadını çıkarırken küçük kızları Flo nun (onlara eşlik etse de) sıkılır gibi bir hali vardır. İşte o yıllarda Flo günlük tutmaya başlar ve günlüğüne şöyle yazar:
“Ben bir canavarım ve bunun bir sırrı olmalı. Bu yüzden yabancılar özellikle çocuklar benden sakınmalıâ€�
17 yaşına geldiğinde ise günlüğüne şu notu düşer:
â€�Tanrı benimle konuştu ve beni görevlendirdi.â€�
Daha sonraki yıllarda bu sesi tam 4 kez duyduğunu iddia eder.
Flo 19 yaşına geldiğinde ailesi ile birlikte İngiltere ye dönerler. Ama Flo aynı Flo dur. İçinde fırtınalar kopan ailenin sakin kızı boş vakitlerinde sürekli pencere kenarında kitap okur. Tüm bu gösterişli hayat onun için sıkıcı ve depresiftir. Bir yaz günü Cenevre de gördüğü yoksul insanları unutmamıştır. Üstelik Londra daki kır evlerinin çevresindeki yoksul insanları da sürekli ziyaret eder ve onlara çorba ile para götürür. Yine o yıllarda günlüğüne bir not daha düşer:
“Aklım sürekli insanların yaşadıkları acı ile meşgul. Başka bir şey düşünemiyorum.
24 yaşında iken birdenbire hastanelerde hastalara yardım ederek mutlu olabileceğini düşünür. İnsanlara ancak böyle yerlerde faydalı olabileceğine ve Tanrı nın kendisini atadığı işin bu olduğuna karar verir. Ama düşündükleri hayata geçirmek o devir için imkınsız görünmektedir. Çünkü Viktorya dönemi insanlarının çoğu, aşağı tabakadaki insanların varlıklı insanlara hizmet etmek için yaratıldığını düşünüyordu. Fikirlerini ailesiyle paylaşır ama ailesi Flo nun bu isteğine şiddetle karşı çıkar. â€�Nasıl olur da soylu ve varlıklı bir ailenin kızı olarak, pislikten geçilmeyen hastanelerde hizmetçilik yaparsın?“ diye onu azarlarlar. 25 yaşına geldiğinde ise Flo tam anlamıyla umudunu kaybetmek üzeredir. Onun bu durumu günlüğüne şöyle yansır:
“Derinlere batmaya başlamıştım.â€�
Her acı içindeki çiçeği büyütürmüş. Flo da bu bunalımlı döneminde çıkışı okumakta, hastane raporlarını incelemekte, hastanelerin daha iyi şartlara nasıl getirileceğine kafa yormakta bulur.
26 yaşında iken Almanya da bir enstitüde din kadınlarının hemşirelik yaptığını öğrenir. Bunun onun için bir fırsat olabileceğini düşünür. Ailesinin, herhalde böyle iyi üne sahip bir yere izin verebileceklerini düşünür. Ama söylemeye cesaret edemez ve olup biteni içine döker. İçine döktüklerini ise her zaman olduğu gibi günlüğüne dökmeyi unutmaz:
“Bu dünyada benim görevim nedir? Son iki haftadır ben ne yaptım? â€�Evdeki Kız Evlatâ€� kitabını babama ve “Sybilâ€� in bir cildini anneme okudum. Yedi melodi ezberledim. Birkaç mektup yazdım. Babamla ata bindim. Sekiz ziyaret yaptım. Kırda gezindim. İşte hepsi bu.â€�
Aslında bu ifadelerle rutin hayatını şikıyet eden Flo, milenyum insanlarının yıllarca yapamadığını iki haftada yaptığını bilseydi herhalde küçük dilini yutardı diye düşünüyorum. Kitap okumak, müzik dinlemek, ata binmek, mektup yazmak, ziyaretlerde bulunmak ve kırlarda gezinmek. Flo nun sıradan hayatının bu nefes kesen aktivitelerinin bizler için zamanın boy aynasında bir ütopya olduğunu görmek her nedense bir an dudaklarımda alaycı bir ifade ortaya çıkarıyor.
27 yaşında iken Flo, büyük bir sinirsel bunalım geçirir. Dostları ve ailesi bir hava değişikliğini uygun görürler. Onu Roma ya götürürler. Kısa sürede Roma da sağlığı yerine gelir ve orada gelecek yıllarda onun için çok önemli olacak kişiyle, Sidney Herbert ile tanışır.
29 yaşında Flo Roma dan dönmüş ve yine ona Londra iyi gelmemiştir. Tanrı yla konuştuğunu günlüğüne yazan Flo, bu kez intiharın eşiğine gelmiştir. Ayrıca yaklaşık 7 yıldır tanıdığı Richard ona evlenme teklif etmiştir. Flo derin duygular beslediği bu adamın teklifini uzun süre düşündükten sonra reddeder. İnanılması zor olsa da, Flo her kadının doğasında olan annelik ve yuva kurmak fırsatını sonsuzluğa ertelemiştir. Zira evliliğin ona göre olmadığını ve evlenirse ilahi görevini yerine getiremeyeceğini düşünmektedir. Ailesi ise kızının artık iyiden iyiye evde kaldığını düşünmekte ve ne zaman onun mürüvvetini göreceğiz diye üzülmektedir. O ise bu durumla ilgili günlüğüne şöyle düşer:
“Richard, hayran olduğum tek adamdı.â€�
Aynı yıl Flo, arkadaşlarıyla birlikte Mısıra bir seyahate gitmeye karar verir. Orada sağlık hizmetlerinin daha gelişmiş olduğunu görür ve bunun üzerine incelemeler yapar. Notlar alır. Dönüşte Almanya daki Kaiswerth Enstitisüne uğrar ve orada da incelemelerine devam eder.
31 yaşında “Cassandra “adlı bir makale yazar. Bu makalede kadınların yapacakları işlerin olmaması ve rutin bir hayatın sinirsel enerjinin sıkışmasına bağlı bir takım sorunları oluşturabileceğinden bahseder. Bazı uzmanlar Flo nun bu makalede kendisini anlattığını ileri sürer.
33 yaşında evden ayrılmaya karar verir. Londra da umutsuz koşullardaki hasta hanımefendilerin bakımını üstlenen bir dernekte çalışmaya başlar. Burası bir nevi onun stajyerliğinin yaptığı yer olur. O günlerde ailesinden kopmasını ile ilgili günlüğüne şu notu düşer:
“Onlardan anlayış ve yardım bekleyemem. Bazı şeyleri zorla almam lazım. Almak zorundayım, çünkü istediklerim verilmiyor bana.
34 yaşında iken Kırım savaşı patlak vermiştir. Osmanlı, İngiltere, Fransa ile Rusya arasındaki bu savaş, her tarafa ağır hasarlar vermiştir. O dönemin “hasta adamıâ€� olarak anılan Osmanlı, bu savaşta yaralı İngiliz hastalarına kucak açar ve Selimiye Kışlası nı onlara tahsis eder. Bakımsızlıktan binlerce asker her gün ölmektedir. İşte o günlerde London Times gazetesi “Neden bizim de iyiliksever hemşirelerimiz yok?â€� diye başlık atar. İngiltere nin savaş Müşaviri ve Flo ile Roma da tanışan eski dost Sidney Herbert, Flo ya bir mektup yazar.
“Aziz  Nigtingale,
Üsküdar hastanesinin hastabakıcılara çok büyük ihtiyacı olduğunu belki gazetelerde görmüşsünüzdür.Yine gazetelerde iddia edilen öbür eksikliler, yani, hekim, pansuman malzemesi, çarşaf ve saire gibi şeyler, eğer hakikaten kıtsa, şimdiye kadar tamamlanmış olmalıydı…..Yalnız kadın hastabakıcıların yokluğu şüphe kaldırmaz bir hakikatdır….Ben emininki böyle hastabakıcıların orduya alınması çok faydalı olur…Bütün İngiltere de, böyle bir planı teşkilatlandırıp başına geçmeye muktedir tek bir hanım tanıyorum. Bu vazifeyi üzerinize alır mısınız diye sormak istedim.â€�
İşte şimdi, Flo, Tanrı nın ondan istediği görevi yerine getirmesi gerektiği anın geldiğini hisseder. İnanılmaz biçimde, ailesi de onu destekler bu kez. Flo yanındaki 38 hemşire ile İstanbul a doğru yola çıkar. Hemşirelerin her birinin yakasına “Üsküdar hastanesiâ€� kelimeleri işlenmiştir. Önce Marsilya ya sonra oradan “vectisâ€� adlı bir gemiyle İstanbul a seyr başlar. Flo günlerce süren deniz tutmasından dolayı bir sedirin üstünde sırt üstü yatar. Yaklaşık 15 gün sonra gemi Boğaza girer ve Sarayburnu na demir atar. O günü Flo günlüğüne şöyle düşer:
“Vectis, bin bir gürültü, patırdı ile ve ciyak ciyak haykırarak boğaza girdi.â€�
Sonra Sarayburnu ndan kayıklara binerek Üsküdar a doğru yol almaya başlarlar. Çok şiddetli yağmur yağdığından tüm hemşireler kayık üstünde şemsiyelerini açarlar. Kocaman Selimiye Kışlası nı rahatlıkla görebiliyorlardır artık. Tarihçi Cecil bu anı söyle anlatır.
“Yağmur durmuş, güneş ışığı yer yer Asya yakasını aydınlatıyor. Kışla hastanesine giden dik yokuşlar süprüntü ile karışık bir çamur deryasıydı; insan ayağının sıkı basacağı bir yol yoktu, sadece teker izlerinin açtığı bakımsız bir yol vardı. Kayıktakiler, sarsak bir iskeleye yaklaşırken, gördükleri manzaradan dehşete düştüler. Bir boz atın davula dönmüş leşi su akıntısıyla öteye beriye sürükleniyor, havlayıp hırlaşan bir aç köpek sürüsü onu kovalıyordu. Topallaya topallaya giden perişan birkaç adam birbirine tutuna tutuna hastaneye giden dik yokuşa çıkmaya uğraşıyorlardı. Soğuk bir rüzgır esiyordu…â€�
31-350-x-216.jpg

Evet, Flo buraya böyle gelmişti. Bir zamanlar kışladan yükselen hasta iniltileri ve hırlaşan köpek seslerinin işitildiği bu yerlerde şimdi otobüslerin, gemilerin, muavinlerin, simsarların gürültüsü ve bağırışları hüküm sürüyor. Bizler de yine bir zamanlar çamurlu olan bu toprakların asfalt döşenmiş yolları ve kaldırımları üzerinden kışla kapısına doğru yürümeye başlıyoruz. Sıkı bir güvenlik kontrolü ve X-ray cihazından geçtikten sonra fotoğraf makinemiz ve cep telefonlarımız emanete alınıyor. Kantine geçiyor ve beklemeye başlıyoruz. Biraz sonra güler yüzlü bir asker içeri girip bizleriâ€� hoş geldiniz efendimâ€� diyerek selamlıyor ve peşi sıra “ araba sizi bekliyor “diye ekliyor. Bu karşılama bizi epey şımartıyor. Ciddiye alındığımız hissiyle onu takip ediyor ve arabaya biniyoruz. İçeride bu askerle sohbet etmek istiyorum ve askerlere sorulacak o çilingir soru ile başlıyorum söze. Ş�afak kaç diyorum. Bu soruyla başlayan mini sohbette şafağın 90 gün olduğunu, isminin Halil ve Van da bir tekstil mağazasında çalıştığını öğrenebiliyoruz. Sohbet sırasında kışlanın bahçesindeki yeşilin hıkimiyeti ve çevre temizliği de dikkatimizden kaçmıyor. Bir dakikalık bir yolculuktan sonra kışlanın kuzey kapısının önünde duruyoruz. Arabadan inerken bizi bu kez de yine gülümseyerek bir bayan karşılıyor. “İsmim Selin ve size ben rehberlikedeceğimâ€� diyerek yolu gösteriyor. Birkaç adım sonunda nihayet kışlanın içerisine giriyoruz. Bir haftadır okuduğum tarih kitaplarında bahsedilen o malum koridorlardan birini şimdi canlı görünce bir nebze heyecanlanıyorum. Çünkü o yıllarda her ne kadar Savaş Kırım da cereyan ediyor olsa da en çirkin yüzünü bu koridorlarda gösterdiğini biliyorum. Ne mutlu ki köprünün altından çok sular geçmiş diye seviniyorum. Kırım dan gelen yaralı ve hasta askerlerin zemininde ayak basacak yer bırakmadığı o pis ve böcek kaynayan koridorları, şimdi muazzam fayanslar ile döşenmiş buluyorum. Havanın bile hastalık koktuğu bu koridorlarda şimdi nefis bir deterjan kokusu alıyorum. Kangren olmuş bacakların canlı canlı kesildiği an askerlerden yükselen acı çığlıkların yerine şimdi bu koridorun duvarlarında yalnızca ayak seslerimiz yankılanıyor. Yürümeye devam ediyoruz. Yürüdükçe bu kışlaya neden “kışla değil bir şehir “dediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Hatta İki kardeşin bu kışlada askerlik yaptığına ve askerlik boyunca birbirini görmediklerine dair o nükteli hikıyeye hak veriyorum. Bir an uzun boyu, narin vücudu ve elindeki lambasıyla Flo yu burada hayal etmeye çalışıyorum. Evet, bir zamanlar Flo buradaydı ve savaşa artık kadın eli değmişti. Bunun ötesinde bu kadın elinin hamuruyla her şeye karışıyordu. Flo, öncelikle odalarda ve koridorlarda hastaları hastalıklarına göre ayırarak pavillon sistemini kuruyordu. Hijyene önem veriyor ve bazen bir çöp yığınının başında duruyor ve onun atılması için dakikalarca bekliyordu. Bazen doktorlarla ve bürokrasi ile ters düşüyordu. İstatistiksel tablolara başvuruyor ve bunlar üzerinde kafa yorarak ölüm sebeplerini açıklamaya çalışıyordu. Sürekli çalışıyordu. Yorulmadan çalışıyordu. Gece gündüz demeden hasta ve yaralılara baktığı için askerler ona “Lambalı kadınâ€� ismini veriyorlardı. Hastabakıcılıkta yeni yöntemler buluyor ve bunları uyguluyordu. Onun bu titiz çalışmaları ve hijyen anlayışı kışlada ölüm oranlarını düşürüyordu. Ona göre bir hasta için sessizlik, beslenme, havalandırma, temizlik, iyi gözlem ve yatak manzarası çok önemliydi. Flo nun yıllar önce tespit ettiği bu olmazsa olmazların günümüzde dahi tam anlamıyla olmadığını görmek aklıma kısa ama cevabı zor bir soru getiriyor. Neden? Neden yeşile açılan bir penceresi olan hastane odasını gördüğümü hatırlamıyorum? Bir hasta için sessizlik bu kadar önemli iken neden hastanelerimiz bir pazar yeri gibi kalabalık? Yatak manzarası bu kadar hayati iken kamu ve hatta özel hastanelerimizin o kasvetli odaları aklıma geliyor. Çapa ya, Cerrahpaşa ya, Hasekiye gidip de “Allah doktorsuz bırakmasın, doktora da muhtaç etmesinâ€� temennileri bir bakıma doktorlardan ziyade bu pejmürde hastane yapılarına bir eleştiri değil midir?
Yürüyüşümüz koridorun sonunda kuzeybatı kulesi dibindeki kapının, daha doğrusu paravanın önünde sona eriyor. Rehber hanım paravanı açıyor. Karşımızda Çanakkale destanından Seyit Onbaşı yı, Kurtuluş Savaşı nda bir askerin vurulduğu anda diğer bir askerimizin sancağı teslim almasını ve Kırım Savaşı nı temsil eden heykelleri görüyoruz.
Merdivenle bir üst kata tırmanıyoruz. Bu katta Florance Nigtingale in çalışma odasını görüyoruz. Masası, sandalyesi, halısı ve de aynası ile mütevazı bir çalışma odası burası. Odada gezinirken aynaya düşen görüntüm bana Flo‘yu hatırlatıyor. Ş�imdi benim yansımamım düştüğü bu aynaya Flo nun sayısız defa yansımasının düştüğünü tahmin edebiliyorum. Böylesine kötü bir ortamda genç bir kadının aynada görüntüsüne bakıp neler hissedebileceği ise ne yazık ki tahmin edemiyorum
Kulede ve Flo nun odasında ziyaretimize devam ediyoruz. Bir taraftan gezinirken öte yandan o vakitler buraya neden Babil kulesi dediklerini anlamaya çalışıyorum. Cevabını ise yine Cecil in kitabının satır aralarında buluyorum.
“Florance nin dairesine Babil Kulesi adını takmışlardı. Bütün gün o merdivenleri bir insan akını kaplıyor, ta yazı kığıdından tutun da hastaya verilecek yemeğe kadar her şeyi ondan istiyorlardı; gömlek, kırıkları saracak tahta, sargı, şarap, soba, tereyağı ve daha birçok şeyler”
Odanın tam ortasında hastasını lambası ile kontrole gelen Florance Nigtingale in temsili heykeli var. Elindeki lamba ise en az onun kadar meşhur olan Flo nun kullandığı lambanın birebir kopyası. Raflarda ise kendi yaptığı ilaçların temsili kutularını ve ilaç çantasını görüyoruz. Rehber hanım ayrıca bize güneş ışınlarından korunmak için koruma altına alınmış Flo nun yaralı bir asker için İngiltere hükümetine askerin eşine ve çocuklarına yazdığı mektubu gösteriyor.
İkinci kata çıkıyoruz. Burası Flo nun yatak odası ve burada da Flo yu bir masa üzerinde ilaç yaparken anlatan temsili bir heykel var. Bu odanın büyük ve Marmara ya bakan pencerelerini görünce “Hey koca İstanbul… Sen kimlere kucak açtın…â€� diye kendi kendime söyleniyorum. Duvarlarda Flo ya ait el çizimi resimler, eski kitaplar, bazı fotoğraflar var.
Bu iki katlı kulede ziyaretimiz haliyle çok kısa sürüyor. Lakin tarihçi Cecil in deyimiyle Flo nun kanın, kirin, ıstırabın ve yenilgilerin ortasında yarattığı sağlık devrimi hala devam ediyor. Hasta bakımının bir meslek olmasını sağlayan ve modern hemşireliği kuran Flo dur. Onun hemşirelik öğretileri günümüzde dahi üniversitelerde okutuluyor. Yıllar sonra onun hayat hikıyesinden feminist öğretiler çıkarmaya çalışanlar ise ona sorulan kadınların seçme ve seçilme hakkı için ne diyorsunuz sorusuna verdiği â€�ben kendi seçim hakkımı hiç kaybetmedimâ€� cevabı ile biraz olsun hayal kırıklığına uğruyorlar.
Ayrılık vakti. Biz kışladan ayrılırken ömrünü hep çalışmakla geçiren Flo nun da bu dünyadan bir sendromla ayrıldığı hatırlıyorum. Belki de sendromların en masumu.â€�Kronik yorgunluk sendromu.â€� Sendrom sonrası önce görme yetisini kaybeder. 1910 da 90 yaşındayken bir gündüz uykusu sırasında hayatını kaybeder. Selimiye kışlasının yokuşundan inerken aklıma beni buraya getiren Florance Nigtingale sendromu takılıyor yine. Hani şu â€�Hemşirenin hastasına aşık olma hali.â€�.Ş�imdi daha iyi anlıyorum bu sendromun ne demek olduğunu. Evet, Flo ışıktı. Herşeyden önce mesleğine aşıktı. Hastasına aşıktı. Hatta tüm hastalarına ışıktı. İster vebalı, ister koleralı, ister dizanterili, isterse veremli olsun onlara sırılsıklam ışıktı.  Üstelik bu aşkın karşılıksız olduğu da söylenemezdi. Belki de tüm hastaları da ona ışıktı. O, ölümle pençeleşen yaralı ve hasta askerlerin en saf ve son aşkıydı. O bir erkeğin aciz anlarında kalbine ve mektuplarına misafir ettiği son prensesti. O Üsküdar ın iyilik bülbülüydü. O bir gece yarısı hastaların arasında dolaşan Lambalı kadındı. Kışladan ailesine yazan bir askerin satırları belki de bu aşkın en büyük deliliydi:
“Onun yalnızca yanımızdan geçtiğini görmek bile büyük bir teselliydi. Bazılarımızla konuşur, çoğumuza gülümser, başıyla selam verirdi. Ama herkese aynı ilgiyi gösteremezdi. Orada yüzlerce yaralı vardı. Ama biz, onun gölgesini öperdik ve başımızı yastığa rahatlamış olarak koyardık.â€�
Oktay BALCI
 
Florence Nightingale (Lambalı kadın Veya Hemşire)


Florence Nightingale,

(12 Mayıs 1820 – 13 Ağustos 1910).

1820'de adını taşıyan İtalya/Floransa'da doğdu. Modern hemşireliğin kurucusudur.Florence Nightingale daha küçük yaşlarda hastahanelerde hastalara yeterince ilgi gösterilmediğini düşünür ve bunu düzeltmek için hasta bakıcı olmak ister. Ailesi Nightingale'e izin vermez. Hasta bakıcıların hastalarla birlikte pis işler yaptılarını söyler ve karşı çıkar. Çünkü o dönemlerde hasta bakıcılık hiç bir işi olmayan kızların yaptığı pis bir iştir. Ailesine ne kadar baskı yapsada kabul ettiremez ve ailesinden ayrılarak hastabakıcı olur. Hasta bakıcılığın kötü adını silmek ve bunu meslek haline getirmek ister. Bunu ülkenin bakanlarına kadar iletir fakat ülkenin başkanları buna izin vermez. Kırım savaşında yaralanan askerlerin iyileşmemesi ve ilaç yetersizliği yüzünden Nightingale'i ararlar ve bunu bir tek kendisinin düzeltebileceğini söyler böylece 1854 yılında Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'nda, Kırım Savaşı sırasında yaralanan askerlerin tedavi ve bakımını yapmıştır. Ayrıca İtalyanca, Fransızca ve İngilizce öğrenmiştir. Savaşın zor koşullarında, gece gündüz demeden yaralılara baktığı için askerler ona Lambalı Kadın adını vermiştir.Savaştan sonra Londra'da hemşirelik okulu açmıştır. 1907 yılında Liyakat Nişanı alan ilk kadın olmuştur. 1910 yılında ölmüştür. 1961 yılında, Türkiye'de, Şişli'de açılan ilk Yüksek Hemşirelik Okulu'na onun adı verilmiştir. (1989'da merkez olarak kurulan Florence Nightingale Hastanesi de denen binada şimdi şapka biçiminde camdan bir ek bina daha yapılacaktır.) Böylece dünya üzerinde ismini altın harflerle yazdıran ilk hemşire olmuştur. İstanbul'da onun adına bir özel hastane mevcuttur.

 
lambalı kadın




yaşamını hasta ve yaralıların bakımına adayan florence nightingale modern hemşireliğin kurucusudur. 1820’de italya’nın floransa kentinde doğdu. ingiltere’de büyüdü. genç yaşta hastaneleri ziyarete başladı. 1851’de almanya’ya giderek hemşirelik dersleri aldı. 1853’te londra’da bir kadın hastanesinin başına getirildi.

ingiltere kırım savaşı’na girince 1854’te gönüllü olarak istanbul’da görev aldı. askeri hastaneleri temiz, sağlıklı ve düzenli bir duruma getirdi. ertesi yıl 38 hemşirelik bir ekiple kırım’a geçti. zor koşullarda yaralı askerlere bakarak ölü sayısının azalmasını sağladı. savaştan sonra londra’da bir hemşirelik okulu açtı. kadınların hemşireliği onurlu bir meslek olarak benimsemesinde önemli rol oynadı. 1907’de ingiliz liyakat nişanı’nı alan ilk kadın oldu. 1910’da öldü. türkiye’de 1961’de açılan ilk yüksek hemşirelik okuluna onun adı verildi.

kırım’da gece gündüz demeden yaralılara bakan florence nightingale’e askerler "lambalı kadın" adını takmışlardı.​
 
Florence Nightingale

florence.jpg


1820'de adını taşıyan İtalya/Floransa'da doğdu. Modern hemşireliğin kurucusudur.


[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Florence Nightingale daha küçük yaşlarda hastahanelerde hastalara yeterince ilgi gösterilmediğini düşünür ve bunu düzeltmek için hasta bakıcı olmak ister.Ailesi Nightingale'e izin vermez.Hasta bakıcıların hastalarla birlikte pis işler yaptılarını söyler ve karşı çıkar.Çünkü o dönemlerde hasta bakıcılık hiç bir işi olmayan kızların yaptığı pis bir iştir.


[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Ailesine ne kadar baskı yapsada kabul ettiremez ve ailesinden ayrılarak hastabakıcı olur.Hasta bakıcılığın kötü adını silmek ve bunu meslek haline getirmek ister.Bunu ülkenin bakanlarına kadar iletir fakat ülkenin başkanları buna izin vermez.Kırım savaşında yaralanan askerlerin iyileşmemesi ve ilaç yetersizliği yüzünden Nightingale'i ararlar ve bunu bir tek kendisinin düzeltebileceğini söyler böylece 1854 yılında Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'nda,Kırım Savaşı sırasında yaralanan İngiliz askerlerinin tedavi ve bakımını yapmıştır.Kendisi sofu bir hıristiyan olduğu için Müslüman Türk askerlerine el süremeyeceğini söylemiştir.[/FONT]

Florence.jpg

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bilakis böyle yaptığıda tarihçiler tarafından doğrulanmıştır.Ayrıca İtalyanca,Fransızca ve İngilizce öğrenmiştir. Savaşın zor koşullarında, gece gündüz demeden yaralılara baktığı için askerler ona Lambalı Kadın adını vermiştir.[/FONT]

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Savaştan sonra Londra'da hemşirelik okulu açmıştır.1907 yılında Liyakat Nişanı alan ilk kadın olmuştur.1910 yılında ölmüştür.1961 yılında,Türkiye'de,Şişli'de açılan ilk Yüksek Hemşirelik Okulu'na onun adı verilmiştir.(1989'da merkez olarak kurulan Florence Nightingale Hastanesi de denen binada şimdi şapka biçiminde camdan bir ek bina daha yapılacaktır.) Böylece dünya üzerinde ismini altın harflerle yazdıran ilk hemşire olmuştur.İstanbul'da onun adına bir özel hastane mevcuttur.[/FONT]
[/FONT]​
 
file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın Florence Nightingale (12 Mayıs 1820 - 13 Ağustos 1910), İngiliz hemşire ve modern hemşireliğin kurucusu.

file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın Küçük yaşlardan itibaren hasta bakıcı olmak ister ancak ailesi karşı çıkar. Bütün baskılara rağmen Nightingale hasta bakıcı olur.

file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın Kırım Savaşı'nda yaralanan askerlerle ilgilenmek için 1854'te İstanbul'a, Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'na gelir.



file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın Geceleri yaralıları kontrol etmek için elindeki lambayla aralarında gezdiği için, askerler ona Lambalı Kadın (The Lady with the Lamp) adını verir.

file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın Savaştan sonra Londra'da hemşirelik okulu açar. 1907 yılında İngiliz Liyakat Nişanı alan ilk kadın olur.

file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın 1910 yılında, 90 yaşındayken uykusunda huzur içinde hayata gözlerini yumar.

file_.ashx

Foto Haber Lambalı Kadın Doğum günü olan 12 Mayıs tüm dünyada hemşireler günü olarak kabul edilir.
 
Geri