Kuyu

Konu sahibi son olarak 4461 gün önce görüldü
Bütün günü evde geçirmişti Gökmen. Tıpkı bir önceki ve ondan önceki günler gibi… Yeni mezun olmuş, zihninde geleceğine dair binlerce soruyla sıkıntılı günler geçiriyordu. Kim bilir belki de bir anda kafası atar ve askere giderdi. Sahi ya…öyle bir engel de vardı önünde. “Hayatın gerçekleri…” dedi kendi kendine. “Sonra niye metal dinliyoruz? Tabi ki de bu gerçeklere direnmek için…” diye söylenmeye devam etti.
Bu gece biraz daha serindi. Geceleri yaşıyordu adeta. Varoluşunun kurallarını tersine çevirmiş, biyolojik saatini alt üst etmiş, uykusuzlukla savaşmayı bırakıp arkadaşlık etmeye başlamıştı. Uykusuzluk, kafa karışıklığı ve ne hissettiğini bilmeme durumları içerisinde en net, en elle tutulur gibi somut hissettiği şeydi bu aralar.Balkona çıktı.
Hafif esen rüzgarı karşıladı önce. Balkonun en köşe noktasında, oturduğunda ayaklarını balkon demirine yaslamasına yetecek yükseklikteki sandalyesine oturdu. Kulaklığı taktı, çalma tuşuna bastığında “Iron Maiden – Fear of the Dark” karşıladı Gökmen’i. “Manidar…” dedi hafifçe gülümseyerek. Ne de olsa mezarlık manzaralı bir evi vardı. Karanlık, yüksek çam ağaçları ve sessiz sakin bir şekilde Gökmen’in uykusuzluğuyla alay edercesine uyuyan rahmetliler…Kulaklığındaki şarkı son notalarını da savurduktan sonra o karanlığa ve o günlerdeki psikolojisine farklı bir açıdan uygun gelen bir parçayı Lisa Gerrard’dan Celon’u açtı.
Hayatı pek de iyi gitmiyordu, farkındaydı. Fakat bugünlerde oturduğu semtte, Gaziemir’de de şiddetli bir şekilde sıkıntılı günler geçiyordu. Son bir hafta içerisinde beş kişi semtin ücra köşelerinde paramparça bir halde bulunmuştu. Halk panik halindeydi. Bölgedeki polis sayısı rahatsız edici derecede artmış, kırsal için jandarma sayısı iki katına çıkarılmıştı. “Ne sıkıcı bir manzara…” dedi içinden. Umursamıyordu aslında. O insanları öldüren neyse kötüydü, evet, ama ona o an için fantastik geliyordu. Hatta belki karşılaşmayı bile dilerdi. Derken yine onu gördü. Dört gündür, yani bu olaylar başladıktan üç gün sonra, her gece mezarlığı izlerken bir karaltının mezarlığın içinde koşuşturduğunu görüyordu. “Uykusuzluktandır.” diye geçiştirmişti ilk günlerde. Fakat bu sefer daha belirgindi. “Oğlum ne oluyor lan? Kendine gel. Kafayı mı kırıyorsun?” dedi kendi kendine fakat bu sefer çok daha gerçekçiydi. Kafası iyice karıştı. “Siz kime korku filmi çekiyorsunuz oğlum?” diye bağırdı önce. Sonra güldü haline. Ama bir anlık bir gülüştü çünkü o karanlık iyice belirginleşmişti. Bir insan şekliydi. Bir an durdu. Gökmen tam karşısında durduğuna ve kendisine baktığına yemin edebilirdi. Gözlerini – en azından Gökmen’in gözleri olduğunu düşündüğü şeyleri- açtı ve baktı. Kısık, beyaz kısımları parlak ve gerçek olamayacak kadar keskin mavi gözbebekleri…Gökmen ne olduğuna bir türlü anlamk veremiyordu. Halisünasyon mu görüyor, yoksa gerçek biri mi vardı emin olamıyordu. Neydi o ya da kimdi? Anlamanın, emin olmanın tek bir yolu vardı.
Hızlı bir şekilde kapıya koştu, ayakkabılarını giydi ve kendini sokağa attı. Annesinin “Oğlum bu saatte nereye?” sorusuna aldırmadan merdivenleri üçer üçer inmeye başladı. Apartman kapıları mezarlık tarafına bakmıyordu, bu yüzden binalarının yanından dolaşması gerekti. Hızlı adımlarla mezarlığın kapısına yaklaştı. O sırada mezarlığın çelimsiz, orta boylu, ağzındaki birçok dişi dökülmüş, hafiften kel bekçisi yaklaştı. Her zamanki çirkin terlikleri ve dizine kadar kıvırdığı pantolonu ile Gökmen’i karşıladı. “Niidün gardş bu saatte burda?” diye sordu. Gökmen o anki heyecanı ve uykusuzluğu ile aklına gelen ilk yalanı söyledi. “ Şey…benim burada bir büyüğüm yatıyor. Aklıma düştü gece gece. Bir göreyim istedim. Epeydir ziyaret etmiyordum. Malum ölümlü dünya, ortalık kötü. Bir gireyim diyorum?” dedi ve böylesine kombine bir yalanı o anda nasıl uydurduğuna kendi bile inanamadı. Bekçi bir an garip bir şekilde baktıktan sonra “Ule normal zamanda girmezsiiz emme öte taraf gorkusu sardı deemi…gir hele gir bu saatte delimin manyakmın. Ben gapıda zor duruyom olum.” şeklinde aynı Gökmen’in yalanı gibi kombine cümlelerden oluşan bir konuşmaya başlasa da Gökmen hızlıca mezarlığa girdi.
Mezarlar çok düzenli yerleşmişti. Gaziemir’in artık dolduğu için kullanılmayan bu mezarlığı ne kadar zamandır orada duruyordu bilinmez ama Gökmen kendini bildi bileli o evde oturuyordu ve bu düzen hep ilgisini çekmişti. Derin bir nefes aldıktan sonra yürümeye başladı. Evet, cesurdu ama gecenin bu saatinde mezarlığa giriyordu ve daha 15 dakika önce yaşadığı şeyin etkisi üstündeydi. Sanki gideceği yeri biliyormuş gibi mezarların arasındaki yoldan ilerlemeye başladı. Yüzlerce mezarı geçip gitmiş gibi geliyordu. Kapıyı gerisinde bırakmıştı. Dönüp geri koşası geliyordu ama yapmadı. İlerlemeye devam etti. Mezarlığın boyutlarını az çok biliyordu fakat yürüdükçe mezar büyüyor, uzuyor gibi geliyordu. Yol bitmek bilmiyordu sanki. İleride küçük bir meydan gördü ve geldiği yön de dahil dört yöne ayrılıyordu. “İmkansız.” dedi hafifçe fısıldayarak. “Çocukken kaç defa girdim bu mezarlığa. Böyle bir yer yoktu.” dedi. Hafiften koşar adım bir vaziyette o dört yol ağzına vardı. Yerde, tam ortada dikdörtgen bir taş vardı. Ona bakmak için eğildiğinde birden sert bir rüzgar esmeye başladı ve aniden sanki yüzlerce kişi çığlık atıyormuş gibi sesler yükseldi. Çığlıklar, iniltiler, korku dolu haykırışlar… “eğil…al onu…okuuu…” diye haykırıyordu birileri. Rüzgar iyice sertleşmişti ve sanki etrafında gölgeler uçuşuyordu. Elleriyle kulaklarını kapayarak eğildi Gökmen. Yerdeki taşı aldı eline. İnanmakta güçlük çekiyordu fakat taşın üzerinde yazılar oluşmaya başlamıştı. “Sola git…geriye bakma…ağaç kovuğu…”diyordu. Gökmen bir saniyede okuyup taşı elinden bıraktı. Sesler de rüzgar da kesilmişti.
Derin derin nefes alıyordu. Bir anlık bir sakinleşmeye ihtiyaç duydu. Fakat ne yeri ne de zamanıydı. Sola baktı. Kapkaranlık bir yol uzanıyordu. Cesaretini toplayıp ilerlemeye başladı. Mezarlar gittikçte eskiyordu. Hatta öyle ki artık birçoğunda o yeni mezarlardaki beyaz mermerlerden hiç yoktu. Göz ucuyla baktığında mezarların üzerindeki derme çatma tahtalarda miladi tarihle 810, 926 gibi ölüm tarihleri görmeye başladı. Başka bir dünyaya girdiğini düşündü bir an. Derken ağaç çıktı karşısına. Dev gibi gövdesini üç kişi birleşse saramaz, tepesi ne kadar yükseğe varıyor görülmez bir kayın ağacı…Gökmen kısa bir an geldiği yeri algılamaya çalıştıktan sonra ağaç kovuğunu gördü. Tereddütlerini bir kenarı bırakmaya çalıştı. Kovuktan içeri, aşağıya doğru adım attı. Birkaç kişinin zar zor sığabileceği garip bir bölmeye geldi. Üç dört adım sonra ise bir mağara ağzı vardı. Fakat zifiri karanlıktı. Gökmen bir an duraksadı fakat “I am the man who walks alone” demeyi aklına getirerek hafifçe gülümseyebildi. Mağaraya doğru adım atmaya başladı.
Önce bir zifiri karanlık vardı. Ve sakince, belli bir ritmde ilerleyen tok bir bendir sesi…aynı notada ve aynı ritmde ilerleyerek o karanlığı hem korkutucu hem de huzur verici yapmayı başarıyordu. Gökmen birkaç adım daha kör gibi ilerledikten sonra önce garip bir tütsü kokusu ardından da ürkütücü bir dua sesi gelmeye başladı. Bir kadın sesiydi. Gökmen daha ne kadar gideceğini düşünürken bir anda kendini bir odada buldu. Odanın tam ortasında köz halinde alevler vardı. Gözlerini ışığa alıştırdıktan sonra etrafı incelemeye başladı. Korksun mu sakinleşsin mi bilemiyordu kararsızlığı artık zirveye ulaşmıştı. Etrafta, duvarlarda bir sürü demir parçası ve bez asılıydı. Tütsüler yanıyordu. Duvarlar taş ve toprak karışımıydı. Duvarların bazı yerlerinde cepler vardı ve buralarda mumlar yanıyordu. Siyah, mavi, kırmızı ve yeşil renkte mumlar…Odanın bir köşesinde ise üstünde duvarlardaki bezler ve metallerden asılı bir yığın duruyordu. Gökmen odanın ortasına bir adım attığında o yığın bir anda hareket etti ve Gökmen’e döndü. O anda gördüğü şey bu akşam tüm yaşadıklarına biraz gerçeklik ve anlam katmıştı.
O masmavi gözleri gördü. Akları göz kamaştıran beyazlıkta, bebekleri gökyüzünden mavi o gözler. Gökmen nefesini tutmuştu. Çünkü o gözler, sert hatlara sahip bir surat ile Gökmen’e bakıyordu. Hafifçe gülümsedi. Yüzünün halinden kırklı yaşlarında gibi görünen bir kadındı karşısındaki. Yere doğru eğilmişti ve elinde bir davul tutuyordu. “Şaman davulu…” diye fısıldadı Gökmen. Az önceki sesin nereden geldiğini anlamıştı. Kadının gülümsemesi belirginleşti. “Evet…sesi korkutur…ama alıştın mı iyidir.” dedi. Gökmen öylece duruyordu yerinde. “Otur” dedi kadın. Gökmen kendini tutamadı ve “Sen Şaman mısın?” diye sordu. Kadın son derece keskin ve sert bakan gözleriyle tezat oluşturacak şekilde güldü. “Eh…öyle de derler…aslında biz kam deriz. Ama sen istiyorsan şaman diyebilirsin.” dedi. Gökmen kadından gözlerini alamadan yere ateşin başına oturdu. Kadın da başını hafifçe eğip Gökmen’i adeta hipnotize ederek karşısına oturdu. Gökmen sadece “Neden?” diyebildi. “Öncelikle kendimi tanıtayım, bana Ceti Udagan derler. Çok uzun zamandır bu topraklardayım. Bir görev için seneler önce gönderilmiştim. Şimdi zamanı geldi.” dedi kadın şaman. “Ne görevi? Ne oluyor? Neden bana göründün? Hem Şamanlar Orta Asya’da ya da ne bileyim…Sibirya’da değil misiniz?” dedi Gökmen. Kendisinden o an için beklemeyeceği kadar sakinleşmişti. “En büyük hatanız…bazı şeylerin hep uzağınızda ve eskide olduğunu sanmanız. Her şey burada,en az modern endişeleriniz kadar canlı ve dünyevi uğraşlarınız kadar gerçek. Annenler Susuz Dede veya Seyyit Baba türbesine çaput bağlamadılar mı hiç?” dedi. Gökmen bir şey söyleyemeden devam etti Ceti. “Gaziemir isminin hikayesini bilir misin?”. Gökmen “Az çok…çok küçükken dinlemiştim sanırım.” dedi. Ceti Udagan başka bir şey söylemeden hikayeye başladı:
“Çok eski zamanlarda bundan neredeyse yedi veya sekiz yüz sene önce Aydınoğlu Gazi Umur Bey, Yörük askerleri ve halkı ile buraya geldiler. Susuzluktan bitkin düşmüşlerdi. Düşmanı yeni kesmişler, savaştan dolayı yorgunlardı. Günler böyle susuz geçerken Umur Bey birgün bir anda yerinden kalkar ve yürümeye başlar. Birden bir ağacın altında durur ve kazmaya başlar. Tanrıdan bir vahiy gelmiş gibidir. Bunu gören Altı Udagan isimli bir Yörük kadın şamanı “Kaz Emir! Kaz” diye haykırır. Umur Bey yorulmak bilmeden kazar ve çok büyük bir kuyu açar. İşte o kuyudan istedikleri suyu elde ederler ve hayatta kalırlar. Bölgede bir sürü kuyu açarlar. Buranın isminin de o Gazi Umur Bey ve Kaz Emir’den geldiği rivayet edilir.”
kuyu1.jpg
Gökmen hikaye bittikten sonra birkaç saniye duraksadıktan sonra “Evet, çok küçükken dinledim diye hatırlıyorum. Ama tüm bu olanlarla, şu anda burada olmamla, bu yerle ve bu akşamla bunun ne ilgisi var?” dedi. Ceti Udagan “Daha bitmedi. Eskiler hikaye burada bitti zanneder. Çünkü bu efsanenin buradan sonraki kısmını anlatmaya kimsenin ömrü vefa etmedi.” dedi. Gökmen’in ilgisini çekmişti. “Ne oldu peki diye sordu?” Heyecandan Ceti’nin yüzündeki gülümsemeyi fark edemedi.
“Kuyular açıldıktan sonra Gazi Umur Bey’in halkı bir süre refaha kavuştu. Susuzluk gitti. Çadırlar kuruldu, hemen bu bölgeye yerleşme başladı. Fakat kuyulardan sadece su gelmedi. Belki başlarına gelebilecek en büyük belalar, en acı ölümler kendilerine bu refahı, bu yaşamı bahşeden kuyudan gelecekti. Bir süre sonra çadırların üzerine gölge çöktü. Birer birer kayıplar, ölümler başladı. Gazi Umur Bey ve avanesi ne olup bittiğini anlamıyordu. Her sabah parçalanmış bir ceset buluyorlardı. Pis bir koku yayılmaya başlamıştı obaya. Geceler yoğun bir karanlığa mahkumdu ve gündüzleri sanki güneş doğmuyordu. Geceleri nöbetler başlamıştı ama nöbetçiler bir bir ölü bulunuyordu. Bir gece Altı Udagan nöbet tutar. Nöbete gitmeden tüm hami ruhlarını küçük kızını korumaya verir. Fakat bu yüzden güçsüz düşer ve sabaha ölü bulunur. Bir sonraki gece de Gazi Umur Bey nöbet tutar. Ne olduysa o gece olur. O dev yaratık ve peşi sıra gelen kara nemeler, congolozlar, Çarşamba karıları ve devler kuyulardan bir bir çıkarak obayı basarlar. Çetin bir savaş olur. Gazi Umur Bey güçlü bir savaşçıdır, birçoğunu keser iblislerin. Öyle ki bu iblislerin başını, o dev yaratığı tek başına bırakır. Fakat gücü ona yetmez. Elinde babası Seyyid Bey’den kalan kılıcı ile kılıç işlemeyen, ok değmeyen o yaratığı yaralar. Yaratık kuyulara geri kaçar. Fakat yalnız kalan Gazi Umur Bey aldığı yaralar yüzünden düşer ve bir daha kalkamaz. Yaratığın ise uzun bir zaman izine rastlanmaz.”
Gökmen hikayeden etkilenmişti. Hatta o kadar etkilenmişti ki bütün korkusu gitmiş ve Ceti Udagan isimli bu kadından daha çok şey dinlemek istiyordu. “Peki kılıç? Neden o kılıç işlemiş yaratığa? Hem Altı Udagan’ın kızına ne olmuş?” diye sordu. Ceti “ Çünkü kılıç Hz. Muhammed soyundan gelen Seyyid Bey’in kılıcıymış. Kılıca peygamberin elinin değdiği hatta Seyyid Bey’in büyük büyük dedesine bizzat sahabelerden hediye geldiği ve Gazi Umur Bey’e kadar kaldığı söylenir. Kıza ise ne olduğunu henüz kimse bilmiyor.” “Peki hem şaman hem de peygamberden kalma kılıç…ikisi bir arada ne alaka?” diye sordu Gökmen. Aslında mantıksız da gelmişti kendisine bu sorusu. “Eh o işler biraz karışmış işte. Asıl soruyu ne zaman soracaksın bekliyorum.” diye alaycı bir tavırla sordu Ceti. Gökmen birkaç saniye duraksayıp sanki orada olduğunu yeni fark ediyormuş gibi Ceti’ye baktı. “Sahi…” dedi. “Bütün bunların alakasını kurabilmiş değilim hala. Nereye bağlayacaksın?”
Ceti Udagan bir an gözlerini kıstı. “ Çünkü o yaratık geri döndü Gökmen. Bir haftadır birileri ölüyor. Raslantı mı? Bir seri katil mi? İnsanları hangi seri katil o şekilde parçalayıp hiçbir iz bırakmadan kaybolur? Bir düşün.” dedi. Sesi sert ve gayet kendinden emin çıkıyordu. “Peki ben ne alaka?” diyebildi Gökmen. “Çünkü sen beni gördün. Beni görebilecek şekilde aklını ve kalbini sadece sen açtın. İşte o yüzden sana göründüm.” dedi Ceti Udagan az önceki sesiyle son derece zıt bir şekilde sakin ve titrek bir şekilde. “Ne yani ben mi seçildim? Hani filmlerdeki gibi? Ya ben kendi halinde gitar çalan bir metalciyim, bey filan değilim.” dedi. Artık tüm bu olan biten o kadar normal görünüyordu ki sıradan cümlelerle, günlük bir şekilde konuşabiliyordu. Ceti Udagan oturduğu yerden doğruldu. Kararlı bir ses tonuyla “Çünkü gitmezsen ölümler devam edecek. Bu iş durmayacak. Sonunu göremeyiz. Ailen de dahil herkesi yok edecek. Beni gördün çünkü sende bu korkunun üzerine gidecek bir şey var. Bu yüzden oraya gideceksin.” dedi ve Gökmen’i düşünceleriyle başbaşa bıraktı. Gökmen sessizce oturdu. Kaç saat geçti bilmiyordu. Öylece oturdu ve olacakları düşündü. Kadın şamana baktı. “Kahraman mı olacağım?” dedi. “Büyük bir ihtimalle….ama dünyanın geri kalanının bundan haberi bile olacağını sanmam. Yine de başka bir adam olacaksın. Gerçek kötülüğü görmüş ve onu yenmiş bir adam olacaksın. Korkuyu yenmiş bir adam olacaksın. En önemlisi de birey olarak kendini feda edip yeniden bir bütün olabilmiş bir adam olacaksın.” diye cevapladı Ceti Udagan. Gökmen tek bir şey söyledi. “Ne yapıyoruz?”
Ceti Udagan yüzünde hafif bir gülümseme ile Gökmen’e döndü. Gözleri kederliydi. Daha sabaha çok vardı. Dahası , sadece Ceti bilse de, bu yaratık ölmedikçe bir daha gündüz olmayacaktı. “Önce heykele gideceksin.” dedi. Gökmen şaşırdı. “Hangi heykel? Hani şu tren istasyonuna giderken? Belediyenin diktiği?” diye sordu. “Aynen öyle…” dedi şaman. “O kılıç bir şekilde bugüne kadar geldi. Belediyeye verilmişti. Epey bir süre Gaziemir Anı Merkezi’nde sakladılar. Daha sonra Gazi Umur Bey’in heykeli yapılırken değerlendirmek adına kullandılar. Meydandaki Umur Bey heykelinin elindeki kılıç, gerçek kılıçtır.” dedi. Gökmen şaşırmıştı ki hala şaşırabilmesine seviniyordu. Uzun bir zamandır önünden geçip arada bir şöyle baktığı o heykelde bir tarih dahası müthiş bir fantastik hikaye yatıyormuş da haberi yokmuş. “Peki sonra?” diye sordu. O esnada kadın şaman Gökmen’in üstüne bazı demir parçaları ve bezler takıyordu. “Bunlar seni korur.” dedi. “Yaratık uzakta olmayacak. Tren istasyonundan askeriyenin o taraftaki ormana gir. Oralar göz önündedir ama kimse gitmez. Ormanın derinliklerinde büyük bir kuyu bulacaksın. Tahmininden de büyük bir kuyudur o. Oradan aşağıya ineceksin. Aşağıda tek başınasın Gökmen. Aklında bulunsun. Tek bir hamle şansın var. Başına, bir kere vuracaksın. İkinciyi sakın vurma. Yalnızca bir kere…anladın mı?”
Gökmen anlamış olduğunu umuyordu. “Şimdi sakin ol.” dedi Ceti. Yerdeki ateşten aldığı avcunun içinde tutarken bir şeyler mırıldandı ve Gökmen’e doğru üfledi. Gökmen bir anda kendini mezarlığın en başında, kapıdan girdiği yerde buldu. Nasıl geldiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Kapıdan çıktı ve bekçiyle göz göze geldi. Bekçi hafif bir sırıtışla “ule…ne çabıh döndün he…gorktun da duramadınnı?” dedi. Gökmen afalladı ve “Nasıl yani? Çabuk mu döndüm?” dedi. “Olum daha on takka olmadı la gideli. Ne ara ohudun da döndün gadasını aldıım…” diye bir cevap alınca kafası iyice karıştı. Elinde bir keçe parçası vardı. Ona baktı. “Git…” yazıyordu üzerinde. “Ne yapılacağını biliyorsun.” Gökmen tüm bu olanlara anlam veremeden ve yaşadığı şeyin gerçekliğinden tam emin olamadan aşağıya,heykele doğru koşmaya başladı. Işıklara aldırmadan karşıdan karşıya geçti, bu esnada birkaç da küfür yedi ama aldırış etmedi. Etraf sakindi. Gecenin bu vaktinde sokakta pek insan olmazdı. Sağda solda polislerin devriye arabaları park etmişti. Arabaların ışıklarının kapalı olduğundan polislerin uyuduğunu anlayan Gökmen düşünmeden heykele tırmandı. Kılıcın yanına geldi. Var gücüyle kılıcı yerinden sökmek için asıldı ve kılıç bir anda heykelin elinden kurtulunca sırt üstü yere düştü. “Ne sandın lan? Excalibur mu olacaktı? Battal Gazi’nin oğlu musun sen onun kılıcını taştan sökeceksin?” diye kendi kendine söylendi. O anda bile kendiyle kafa bulup gülmesine hayret etti. Ama bir anlıktı. Çünkü bir yaratığın, ne olduğunu bilmediği bir yaratığın üstüne gidiyordu. Kılıç fazla büyük değildi, orta boylu bir kılıçtı. Bir şekilde beline yerleştirip tişörtünün içinde kılıcı sakladı. Koşmaya başladı.
Tren istasyonu çok uzakta değildi. Zaten artık tren istasyonu da değil İzmir’in şehir içi çalışan banliyösünün istasyonuydu. Alt geçitten koşar adımlarla geçti ve diğer tarafa ulaştı. İstasyonun diğer tarafındaki villa tipi evlerin bulunduğu siteyi de hızlıca geçtikten sonra derenin böldüğü ve vadi oluşturduğu araziye ulaştı. Ormanın girişi en fazla yüz metre önündeydi. Durdu. Sanki bir şey görmeyi beklermiş gibi ormana bakmaya başladı. Sakin sessiz bir ormandı. Bir an garipsedi. Ceti Udagan, ormandaki yaratık, peygamber zamanından kalma kılıç…hepsi çok yakındı. Sıkıcı, betonlara gömülmüş, daha fazla para harcayıp daha çok tüketmeye endeksli bu zamanda ve mekanda tüm bu büyü aslında dibindeydi. Görmesi için bakması gerekiyordu. Bir kere dikkatlice baktı ve şimdi buradaydı. Zaman ve mekan bildiği yerlerdi ama belki de bilmediği bambaşka bir dünyaya gelmişti. Öylece durdu. Rüzgarı yüzünde hissetti. Kılıcı eline almıştı. Onun soğuk demirini ve ağırlını hissetti elinde.Çok hızlı gelişmişti her şey. Bir saat öncesine kadar sıkıcı, boğucu hayatıyla uykusuzluktan bitkin düşerek mücadele etmeye çalışırken şimdi burada, ormanın girişinde duruyordu. O mezarlığa defalarca kez girmişti. Heykelin önünden kaç defa geçtiğini hatırlamıyordu. İzban’a binerken o ağaçlığı kaç dakika izlemişti? O dakikaları toplasa kaç saat hatta gün ederdi? Şimdi ise bambaşkaydı her şey. Belki bir rüyaydı, belki de uyanacaktı. Ama şu an burada, bildiği gerçek mekanın zamanında kıyısında, uç kısmında bir yerde durmuş ve korkunun, karanlığın üzerine yürüyordu. Bir arkadaşının Hobbit’i izledikten sonra kurduğu bir cümle geldi aklına: “Bu dünyada betonların arasında bir arabanın altında kalıp ölmektense Orta Dünya’da bir kılıç darbesiyle ölmeyi tercih ederim.”. Halbuki burası ne Orta Dünya’ydı ne de korumak için Gandalf vardı. Sadece o, tarih öncesi kadar uzak bir zamandan kalma bir kılıç ve şaman vardı. Ormana doğru yürümeye başladı.
Ağaçların arasına geldiğinde hava sanki daha karanlık, daha serin bir hal almıştı. Ağaçların arasından düz bir yol ilerliyordu. Kafasında bir ses konuşuyordu sanki sürekli. Bu yolu takip etmesini söylüyordu bu ses. İlerledi. Kendisine saatlerce yürümüş gibi geldi. Orman gittikçe sıklaşıyordu. Karanlık arttıkça arttı. Ormana girmeden önce arkasında bıraktığı evler de dahil olmak üzere bildiği tüm modern dünya geride kalmıştı. Kılıcı sıkıca kavradı. İki silahından biri kılıçtı. Diğeri ise bugüne kadar bu kadar güçlü olduğunu bilmediği cesareti…Karanlığa doğru ilerledi. Üstünde sıklaşan dalların arasından fırsat buldukça yolu aydınlatan ay ışığının gösterdiği kadarıyla etrafındaki ağacların gövdelerini görüyordu. Sanki tüm renkleri çekilmişti ağaçların. Hepsi soluk birer kül rengiydi hatta belki de siyah. Ağaçların arasında belli belirsiz gölgeler uçuşuyordu. Arada bir yakınlaşan bu gölgeler belli bir mesafede oradan oraya uçuyor, Gökmen’in zaten zorlanan sinirlerini iki kat fazla zorluyordu. Derin derin nefes alan Gökmen adımlarını hızlandırdı. İleride soluk bir ışık belli belirsiz görünmeye başladı. “Arkaya bakma…” dedi kulağında bir ses. İstemsiz bir şekilde “Ceti?” dedi Gökmen. “Arkaya bakma…yürü…” dedi yine aynı ses. Gökmen’e korkuyla karışık bir cesaret – artık nasıl oluyorsa- gelmişti. Adımlarını daha da hızlandırdı. Artık koşuyor denebilirdi. Gölgeler yaklaşmıştı. Rüzgar şiddetlenmiş, uğultular artmış arada bir can çekişen insanların seslerini duyuyor gibiydi. Koşmaya başladı. O soluk ışık gittikçe güçleniyordu. İki yandaki ağaçlar yola doğru daralmaya başlamışlardı. Bir süre sonra Gökmen birbirine girmiş dalların arasında buldu kendini. Işık iyice güçlenmişti. En son bir örümcek ağı gibi etrafını saran dalları kılıçla kesmeye başladı. En son bir kılıç darbesinden sonra paldır küldür düştü ve kendini ormanın ortasında bir açıklıkta buldu.
Karşısında büyük bir kuyu vardı. Öyle ki bir kamyon rahatlıkla girebilirdi. Eski taşlardan yapılmış bir kuyuydu. Gökmen kuyunun birkaç adım uzağında durdu. Ormanın orta yerinde dışarıdan bakıldığında görülmesi zor bir yerdeydi. Etrafı açıklıktı aynı şekilde üstü de. Ağaçlar bir halka şeklinde kuyunun etrafını sarıyordu. Kuyunun üzerinde bir gaz lambası vardı ve yanıyordu. Ay ışığı da eklenince etraf yeteri kadar aydınlıktı. Ama gece hala tüm gücüyle mekanın üstündeydi. Zaman ise artık orayı terk etmiş gibiydi. Gökmen dönemeyeceği noktaya geldiğini anladığı an kuyuya doğru ilerledi. Kenarına geldi ve aşağıya baktı. Bir karanlığa bakıyordu, bir uçuruma. Uçurum da ona bakıyordu. Aforizmanın zamanı değildi. Yeteri kadar hayal yeteri kadar gerçekti o an. Dipsiz gibiydi kuyu. Taşlardan oyulmuş eski püskü bir merdiven iniyordu kuyudan aşağıya. Her taraf kandı. Her taraf kan…
“O sırada mezarlığın içinde, o eski ağaç kovuğunun altında kadın şaman Ceti Udagan sakin ama bir o kadar tedirgin bir şekilde davulunu çalıyordu. Gök isimli çocuk kuyuya gitmişti. Hesabın görüleceği, asırlara yayılmış bir davanın kapanacağı gündü belki de. Bildiği tüm Tanrılara bildiği her dilde dua ediyordu. Gökten gelen çocuğa yardım etmeye gücü yetsin diye, birkaç damla göz yaşıyla davulunu çalıp dua ediyordu…ateşin başında…”
Gökmen yavaş yavaş merdivenleri indi. Kendisine sonsuz gibi gelen bir süre boyunca inmişti sanki. Yüz elliden sonra basamakları saymadı. En sonunda zemine vardığında etrafındaki kokunun kan ve leş kokusu olduğunu fark etmesi fazla zamanını almadı. Çok sıcaktı ve dereceyi daha da arttıran sıcak bir hava dalgalanıyordu. İlerledi. Adımları haddinden fazla kendinden emindi. Yerdeki yumuşak yüzeyin çamur olmasını diliyordu. Fakat göz ucuyla gördüğü kanla karışık bir şeydi. Ne olduğunu sorgulamadı. İlerlemeye devam etti. Girdiği yeraltı dehlizinin tavanı başından sadece iki karış yüksekti fakat gittikçe yükseliyordu. Sıcaklar arttı. İleride daha aşağıya açılan bir bölme olduğunu görüyordu. Fakat oradaki renk, oradan gelen sıcak hava dalgası ve hafif hırıltı pek de iç açıcı gözükmüyordu. Cesareti vardı fakat cesaret için korku gerekliydi. Durduk yere cesaret gösterilmezdi. Korku her zerresindeydi.Yürümeye devam etti. Kılıcı önünde tutuyordu. Yürüdüğü yerin sonuna geldi ve gördü.
Yüksekteydi. Aşağıda dev gibi bir alan vardı. Her taraf ateşlerle doluydu. Ortada bir ateş havuzu vardı ve onun da tam merkezinde bir ada vardı. Adanın üstünde de insan cesetleri ve kemiklerinden oluşan bir tepe yükseliyordu. İşte o tepenin üstünde bir heyhula gibi dimdik duruyordu yaratık. Yavaşça başını çevirdi Gökmen’e. Daha doğrusu başlarından birini…ardından diğer altı başı da Gökmen’e döndü. Gerçekten büyük, dev gibi bir yaratıktı. En tepede kıvırcık saçlı, ağzı kulaklarına kadar açık ve köpek dişleri fırlamış bir başı ve onun boyun kısmından çıkan altı tane daha başı vardı. Ateşten kanatları ve insan- hayvan karışımı bir vücudu vardı. Yılanı andıran uzun kuyruğunu yere vuruyordu. Yavaş yavaş Gökmen’e döndü. Yedi başının yedisi de öfkeyle Gökmen’e bakıyor ve yedi ağzı da hırlıyordu. “Yalmavuz….” dedi o ses. “Ortadaki başına…bir kere vur…sadece bir kere….” dedi. Gökmen olduğu yerde kalmıştı. “İsmini söyle…” dedi kafasındaki ses. Gökmen “Yalmavuz..” diyebildi gayet orta karar bir sesle.
Yaratık ismini duyduktan sonra adeta kontrolden çıktı. Yedi başındaki yedi ağzıyla yeri göğü inleten bir çığlık attı. Yüzlerce kişinin aynı anda haykırmasını andıran bu sesten sonra Yalmavuz, Gökmen’e doğru koşmaya başladı. Gökmen ne yapacağını bilmeden aklına gelen ilk şeyi yapıp geriye doğru koşmaya başladı. Yalmavuz da peşinden geliyordu. Sıcaklık gittikçe artmıştı. Gökmen artık hiçbir şey hissetmiyordu. Tamamen içgüdüsel bir şekilde davranıyordu. Koşmaya devam etti. Yalmavuz’un çığlıklarını duyuyordu. Bir an tökezledi ve yüz üstü yere düştü. Küfredecekti fakat kafasının üzerinden uçan alevleri gördükten sonra bu düşüşün hayatını kurtardığını anlayınca sustu. Kalktı ve daha hızlı koşmaya devam etti. Sağından solundan alevler uçuyordu fakat sanki Gökmen’e değemiyorlardı. Merdivenlerin başladığı yere yaklaşmıştı ve burası Yalmavuz için oldukça dardı. Gözünü kan bürümüş vahşi yaratık Gökmen’in peşinden kontrolsüzce gelmeye devam etti. Mağaranın daraldığı gerçeğini hesaba katmayacak kadar kontrolden çıkmıştı. Öyle bir yere geldi ki yedi başını geçirse de kanatlarını ve devasa gövdesini geçiremedi. Mağaranın duvarını yıkmaya çalıştı fakat kendini hırpalamaktan başka bir işe yaramadı. Gökmen bu anın belki de ilk, tek ve son şansı olduğunu biliyordu. Olduğu yerde dimdik durdu. Yalmavuz da direnmeyi bırakıp yakalandığı yerde durdu. Öylece birbirlerine baktılar. Yalmavuz yedi başındaki kömür karası gözlerini Gökmen’e dikti. Aynı anda harekete geçtiler.
Gökmen ileri doğru atıldı. Koşarken öne doğru eğilmiş ve kılıcı iki eliyle başının üstünden kaldıracak mesafeyi kazanmıştı.Aynı anda Yalmavuz yedi başının en üstündeki başında bulunan ağzından alevler püskürmüştü. Gökmen’in kaçacak yeri yoktu. Doğrudan alevlerin içine daldı. Sıcağı hissetti. Belki de bu onun için sondu. Betonların arasında bir arabanın altında kalıp ölmemiş gerçek olduğundan bile şüphe duyduğu bir anda alevlerin arasında elindeki kılıcı yedi başlı Yalmavuz’un birinci başına savuruyordu. Durmadı. Canı acımıyordu belki o kadar hızlı yanmıştı ki sinir uçları ölmüş, can acısını hissetmeye fırsatı kalmamıştı. Kılıcı başının üzerinden sert bir şekilde indirdi. Sert demirin, yaratığın suratına temasını hissetti. Öyle sert vurmuştu ki bileklerinden omuzlarına ve sonra tüm vücuduna bir acı dalgası yayıldı. Kılıcın yaratığın suratını ikiye ayırdığından emindi. Alevler kesilmişti. Hiçbir yerinde bir yara göremiyordu. Öldü mü hayatta mı bir an emin olamadan öylece durdu. Yalmavuz da boş gözler ve ifadesiz bir suratla – yedi suratla- bakıyordu. Bir kez daha vurmasını bekler gibiydi. Geri çekildi Gökmen. Vurmadı. Bacakları kendisini daha fazla taşıyamadı ve yere çöktü. Elindeki orta boy kılıç ona haddinden fazla ağır geliyordu şimdi. Kılıcı yere bıraktı. Öylece Yalmavuz’a bakıyordu. Yalmavuz sallanmaya başlamış, geriye doğru yalpalıyordu. Birkaç saniye ayakta öylece durduktan sonra ve adeta beklentiyle Gökmen’e baktıktan sonra yere yıkıldı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Merdivenleri yavaş yavaş tırmandı. Kuyudan çıktı. Ormanın ortasındaki o ağaçlık alana vardı. Güneş doğmak üzereydi. Her yeri ağrıyordu. Bu kadar mıydı? Şimdi tekrar o sıkıcı hayatına geri mi dönecekti? Geri gideceği yöne doğru kısık gözlerle baktı. Eve yürüyecek kadar gücü kalmıştı. Ama eve yürümeyi istiyor muydu? Belki de bir anda yatağında uyanacaktı? Tüm bir gece boyunca yaşadığı her şey belki hayaldi belki gerçek…ama bitmişti. Yavaş yavaş evine doğru yürüdü.
Bir daha da Ceti Udagan’ı da mezarlıktaki o gölgeleri de görmedi. Çok baktı mezarlığa, gecelerce baktı. Ama görmedi.
“Uzakta bir yerde bir kız çocuğu, Altı Udagan’ın kızı Ceti Udagan huzurla gülümsüyordu. Altay’ın çetin dağlarında, masmavi gökyüzüne bakıyor; Gök’ün oğlunun yüzyılların hesabını kapattığını bilerek rüzgarı dinliyordu. Annesinin intikamı alınmıştı. Kuyu sonsuza dek kapanmıştı.”
 
Geri