Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları -5 Kıssalar/Olaylar bütünlüğü

Konu sahibi son olarak 2631 gün önce görüldü
Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları -5 Kıssalar/Olaylar bütünlüğü

Giriş:

Bazı çağdaş/modernist Kur’an yorumcuları tarafından, Kur’an kıssalarında aranan tarihsel unsurlarla ilgili olarak hazırladığımız yazı dizisinin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bu beşinci inceleme yazımızda, mezkûr yorumcuların, Kur’an’ın tarihsel/vakiliği üzerinde problemli bir olgu olarak gösterdikleri, “Kıssalar/Olaylar bütünlüğü” unsurunu ele alacağız. Halefullah ve Zeyveli’ye ait “Kıssalar/Olaylar bütünlüğü” unsuruna dair iddialarını detaylıca ele aldığımız için, Kur’an kıssalarının tarihselliğindeki bu son unsurla ilgili yazımızı iki bölümde arz edeceğiz. Birinci bölüm Halefullah ve Zeyveli’ye ait iddiaları; ikinci bölümde ise Kur’an perspektifinden, kıssalar/olaylar bütünlüğüne bakışı ele alacağız.
Kur’an’ın çağdaş/modernist yorumcularından biri olarak gördüğümüz Muhammed Ahmed Halefullah, “el-Fennu'l Kasasi fi'l-Kur'an” “Kur’an’da anlatım sanatı” adlı kitabında; Kur’an-ı Kerim’in, kıssalarındaki kişi ve olayları kıssa ederken yaptığı bütüncül olmayan, parçacı yaklaşımını, Kur’an’ın edebî özgürlüğü içersinde değerlendirerek, kıssaları tarihsellikten çıkarmaya çalışmıştır. “İncelemeler ispatlıyor ki, edebî özgürlükle ilgili birçok olgu Kur’an’da vardır. Şimdi burada şu noktalar üzerinde durabiliriz (…) Kur’an bazı olayları özellikle seçmiş diğerlerini anlatmamıştır. Bir şahıs veya bir toplumun başına gelenler ile ilgili olarak meydana gelen olayları tam ve eksiksiz olarak anlatma yolunu tutmamış, sadece hedeflerine ulaşmaya yardım eden, yani zihinleri öğüt almaya ve hidayete yönelten ifadeleri seçmekle yetinmiştir. Bu yüzden olmalı ki, Kur’an okuyucuyu bir gayeye ulaştırmayı hedefleyen birçok kıssayı tek bir yerde toplamıştır.”1 Aşağıda detayları ile inceleyeceğimiz bu tespitleri ile Halefullah, Kur’an’ı vazeden Cenabı Hakk’ı, Arap toplumundan derlediği! menkibevî anlatımları, çeşitli ilave ve eksiltmeler yoluyla yeniden kurgulayarak dini hedefler doğrultusunda gerek bütün olmayan fragmanlar halinde, gerekse birçok kıssa kahraman ve olaylarını bir arada bir bütün olarak aynı özellikleri ile edebî bir tür olarak kıssa eden Edebiyatçı olarak nitelemektedir.
Halefullah’ın “el-Fennu'l Kasasi fi'l-Kur'an” kitabındaki görüşlerinin Türkiye’deki dillendiricisi olan H. Zeyveli; kıssalardaki “Olaylar bütünlüğü” olgusu hakkında şöyle bir tespitte bulunmaktadır. “Kur’an kıssalarında bir olayın bütün olarak anlatımı da hedeflenmemiştir. Bazen kıssanın bir bölümü ile diğer bölümü arasında büyük zaman atlamaları görülür. Mesela Meryem suresinin başında 2-11. ayetlerde, Hz. Zekeriya’ya bir evlat verileceği müjdesi ile ilgili diyalogun hemen arkasından 12. ayette “Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle sarıl! (dedik)” diye kıssa devam eder. Yani Yahya doğmuştur, büyümüştür, peygamber olmuştur. Bütün bu safhaların anlatımı atlanmıştır. Çünkü Kur’an’ın amacı bu detay safhaları anlatmak değildir.”2
Ancak Kur’an’ın, kıssalarındaki bu parçacı anlatımını olağan kabul ediyor gibi görünen Zeyveli; Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliği üzerine itirazlarında ise Halefullah benzeri bir itirazda bulunmaktadır. Halefullah’ın tarihsellik sıralamasında değişiklik yaparak, Kur’an kıssalarında aradığı tarihsel unsurlar arasında sonuncu –beşinci- olarak “Olaylar/Kıssalar bütünlüğü” unsurunu serdeden Zeyveli’ye göre sıralama şöyledir: “Gerçekten tarihî olayların özelliklerini gözeterek Kur’an kıssalarını incelediğimizde, onların, tarihî olayların vazgeçilmez karakteristik öğelerinden mahrum oldukları görülür. Bilindiği gibi tarihî olaylar sadedinde: 1-Zaman, 2-Mekân, 3-Şahıslar, 4-Kronoloji, 5-Olayların bütünlüğü önem arz etmektedir.”3 Dolayısıyla Zeyveli; “olayların bütünlüğü”ne sahip olmayan, Kur’an kıssalarının, tarihselliğinde şüphe olduğunu kategorik olarak izhar etmiş olmaktadır.

Halefullah ve Zeyveli’nin bilip de anlamazlıktan geldikleri bir husus:

Halefullah ve Zeyveli, Kur’an’ın kıssa anlatım üslubunun, Kur’an’a özel tarifini yaparken aynı zamanda onun (Kur’an’ın), muhatap toplum alt yapısındaki dilsel, edebî, kültürel formları nazarı dikkate aldığını kasıtlı/kasıtsız göz ardı etmektedir. Çünkü Kur’an Arap cahiliye toplumundaki kıssa anlatım üslubunu kullanarak muhatap toplumu dini açıdan etkilemeye çalışmaktadır.
Halefullah, Kur’an’ın ilk muhatabı olan cahiliye toplumu altyapısını tarif ederken şöyle diyor: “Peygamber (s)’in yaşadığı ve Kur’an’ın indiği dönemin çağdaşı olan insanlar, bu kapalı ifadelerin arkasındaki şeyleri, tarihsel bir kültür olarak biliyor olduklarından, Kur’an bu (tarihsel) özellikleri açıklamamış olabilir.”4 Bundan dolayı “Kur’an ilk olarak, veciz bir üslup kullanmaktadır. Bu Kur’an kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir. (…) Kur’an’daki bu kıssa öğelerinin, bilinenler üzerinde hareket ediyor olması bizim görüşümüzü desteklemektedir. Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…) Yukarıdaki olgulardan da açıkça anlaşılacağı üzere Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”5
O halde gerek müşrik Mekke cahiliye toplumu, gerekse Tevrat ve İncil alt yapısının baskın olduğu Ehl-i Kitap Medine toplumunun, dini ve “…tarihsel bir kültür olarak biliyor….” oldukları ki, bunu Kur’an’ın; “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.“6 diyerek, beyan ettiği kıssalardaki kişi ve olayları, bütünüyle anlatmanın gereksizliğini bilen Cenabı Hakk, Kur’an kıssalarını, tevhid ve hidayet eksenli fragmanlar/parçalar halinde vazetmiştir. Halefullah, Kur’an’ın bu anlatım üslubunu şöyle belirtir: “Kur’an ilk olarak, veciz bir üslup kullanmaktadır. Bu Kur’an kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir.” Bu anlatım üslubun sebebini de şöyle açıklamaktadır: “Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”7
Kur’an’ın kıssalarındaki bu parçacı anlatım üslubu, aynı zamanda cahiliye Arap toplumu alt yapısındaki bir üslup olduğundan, ilk muhataplarca da olumsuz karşılanmadığını gözlemlemekteyiz. Bu konuda M. Watt şunları kaydeder: “Araplar için tarih, geçmiş devirde yaşamış insanlar hakkındaki ilgi çekici kısa hikâyelerin kronolojik biçimde sıralanmamış bir koleksiyonu olduğundan, Kur’an’ı Kerim’de benzer bir şeyler bulmamız şaşırtıcı değildir.”8 Dolayısıyla Hz. Peygambere, niçin bu kıssaları bölüm bölüm anlatıyorsun diye itirazlar olmamıştır. Neden? Çünkü Kur’an, bilinen kıssalardan, tevhid ve hidayet doğrultusundaki mesajına yeterli miktarda bölümler aktararak hedefine çabuk ve herkesin anlayacağı biçimde ulaşma yolunu seçmiştir. Ta ki Bin dört yüz yıl sonra; modernist ve seküler algılarla, Kur’an kıssalarını sorgulayan(!) Halefullah ve Zeyveli’ye kadar!..

Edebî kıssalara Edebîyatçı Allah:

Anlaşılacağı üzere, Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliğini, sistematik bir şekilde ele alarak, kategorize ettikleri tarihsel unsurların her birini bağımsız birer problem olarak gösteren/göstermeye çalışan Halefullah ve Zeyveli; ortada bir problem olduğuna ikna oldukları için de bunlara kendilerince çözümler sunmaktadırlar. Buldukları çözüm ise; kıssaları edebî9 -Eser üzerinde bir yazarın/senaristin (kıssada anlatılan olay veya şahıs, vaki/gerçek olsun-olmasın) istediği gibi değişiklik yapabildiği- bir tür, bu edebî kıssaları vazeden Cenabı Hakk’ı da, Edebiyatçı(!) Allah, ilan etmektir.
Kıssaları “edebî/sanatsal” bir eser, bunları vazeden Allah’ı da “Edebiyatçı” ilan eden Halefullah bakınız nasıl, kelami illüzyonlar yaparak, türlere ayırdığı kıssların her türünü de edebî olarak sunmaktadır: “Kıssa derken edebiyatçının, olayları canlandırmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan edebî eylemden bahsetmek istiyoruz. Bu olayları,
a) Aslında yaşanmış olmayan (kurgusal) bir kahraman gerçekleştirmiş olabilir.
b) Kahraman hakiki, fakat kahramanın etrafında örülen olaylar vaki olmayabilir.
c) Kahraman gerçek, kahramanın etrafında cereyan etmiş olaylar da gerçek olabilir; fakat olaylar, kıssada sanatsal-edebî bir üsluba göre tanzim edilmiş, bir bölümü öne alınmış, bir bölümü sonraya bırakılmış, bir kısmı belirtilmiş bir kısmı çıkarılmış, gerçek olaya, olmamış olaylar ilave edilmiş; tarihsel kişilikler, normal-alışılmış gerçekler olmaktan çıkarılıp, kurgusal şahıslar haline getirilebilecek derecede olaylar abartılmış olabilir. Edebiyat alanında “kıssa” lafzını ifade ederken bu durumu kasdediyoruz. Kur’an’da sanatsal anlatım konusunu araştırmaktaki amacımız budur.”10
Anlaşılacağı üzere Halefullah; Tarihi, Temsili, Mitolojik olarak kategorize ettiği kıssaların hepsini, dönüp dolaştırıp, Kur’an kıssalarının; Arap toplumu efsane/menkıbelerinden alınan hurafe malzeme hurdalığı! üzerine kurulan ve Cenabı Hakk’ın bu ham ve hurda malzemeyi ayrıca ekleyip-çıkarıp yeniden kurgulayarak, dini amaca göre modifiye ederek; belagatli, icazatlı, fesahatli yüksek edebî bir dille muhataplara arz ettiği, edebi-sanatsal eserler olarak görmekte/görmek/göstermek istemektedir. Hadi, Halefullah’tan bir örnek daha verelim: “Böylece görüyorsunuz ki, Kur’an, kıssalarda bulunan edebî öğelerden hedefe ulaştıran, amacı gerçekleştiren kadarını seçiyor; bunun dışındaki olaylar, kişiler ve ayrıntıları bir tarafa bırakıyor. Bundan ötürü bu kıssanın vuku bulmuş olayları öğretmek ve tarih bilgisi vermek gibi bir gayesinin olduğunu söyleyemeyiz; buna mukabil, korkutmak ve uyarmak gibi psikolojik bir gayeyle nazil olan, edebî bir kıssa olduğunu söyleyebiliriz.”11
Peki, bunca kelami cambazlıktan(!) sonra kıssalarla ilgili şu ayetleri nereye oturtturmak gerekmektedir. “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik. (Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur'an'ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz.”12 Bu ayet içerisindeki “….geçmiş milletlerin haberleri….” ifadesini; Cenabı Hakk’ın, Mekke ve Medine Arap toplumu arka planından aldığı yalan-yanlış! bilgileri, sırf öğüt vermek amacı ile aslı olan veya olmayan kişi ve olaylarla yeniden kurgulaması olarak nasıl anlayabilirsiniz? “(Resulüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.”13 Ayetinde, Cenabı Hakk tarafından, Zekeriyya(a.s) ve Hz. Meryem etrafında gerçekleştiği beyan edilen bu olayları, dini amaçla sonradan hikaye edilen veya var olmadığı halde olmuş gibi kullanılan yapay bir malzeme olarak nasıl algılayabilirsiniz? “Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.”14 Ayetindeki “…“Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz…”daki “gerçek/bil-Hakk” ifadesine; olmadık şeylerin veya gerçek vakıalar ile kişilerin haberlerine, birtakım aslı olan veya olmayan başka ekleme ve çıkarmalarla, olayı yeniden modifiye ederek, edebî eser yazan bir yazarın, Edebiyatçı Allah’ın, anlatımı olarak bakabilirsiniz?
“Kıssalar bağlamında yer alan ayetlerde, peygamberler için 'gönderdik', helak edilen kavimlere verilen azap için '(azap) gönderdik', 'helak ettik', 'yerin dibine batırdık', 'intikam aldık' gibi ifadelerin çokça kullanılması da kıssala*rın yaşanmış olaylardan alınan canlı kesitler olduğunu, aksini düşünmenin doğru olmayacağını göstermektedir. Kıssalarda anlatılan olayların gerçek olmasını gerekti*ren bir neden de muhataplara ulaştırılmak istenen mesajdır. Muhatabın anlatılan olayları özümseyebilmesi, içselleştirebilmesi, iyi, ideal örnekleri hayatına yansıtmak için gayret sarf etmesi, kötü olanlardan da kaçınması için, bizatihi anlatılan olayların gerçek olması gerekmektedir. Zira eğitim açısından da düşünüldüğünde, bu çok önemli bir husustur. Gerçek dışı, hayali bir olay ile gerçeklikle birebir örtüşen, reel bir olayın muhatapta oluşturacağı etkinin büyük ölçüde farklılık arz edeceği açıktır. Kıssalarda anlatılan olayların muhatabın hayatına olumlu anlamda katkı sağlayabilmesi, yükselen, çöken ve yok olan toplumların akıbetlerinden olumlu veya olumsuz anlamda dersler çıkarabilmesi için anlatılan olayların olmuş, gerçek olaylar olması zorunludur. Aksi takdirde kıssalarla ulaştırılmak istenen mesajın muhatapta dönüştürücü bir etkisinin olacağından söz edilemeyecektir.”15

Kur’an kıssalarının parçalı anlatımına Halefullah ve Zeyveli’ce yorumlar ve çözümler:

Her iki yazar da “sorun addettikleri” ve göstermeye çalıştıkları “Olay/Kıssalar bütünlüğü” olgusunu vurguladıktan sonra yine kendilerince bunun sebeplerini izah etmeye çalışmaktadırlar. Kur’an kıssalarındaki tarihsellik probleminin çağdaş mimarı(!) Mısır’lı Halefullah; “…Kur’an kıssalarının birbirinden bağımsız olmaları uygun düşmektedir. Çünkü bir kıssa korkutma bir başkası uyarma, bazısı öğüt verme ve bazısı da Peygamberin kalbini teskin etme için inmiştir.”16 Diyerek, Kur’an kıssalarının her birinin ayrı bir kıssa olduğunu iddia ederek, kendince bir çözüm sunmaktadır.
Alternatif bir bakış açısı yaklaşımı ile makul addilebilecek gibi gözüken bu savunma aslında bir başka acayip iddiaya zemin oluşturmak için yapıldığını şu satırlarla anlayabilmekteyiz. “…Olayların kahramanlarına ait tabloları çizen tarihçiler ile edebiyatçıların izledikleri yolları kolaylıkla ve dikkatlice ayırmaktan aciz kalmışlardır. Bu araştırmacılar, mesela şunu fark edememişlerdir; Nasıl ki, gerçekten yaşanmış kişilikleri olduğu gibi ele almak tarihçinin görevi ise; edebiyatçının da, bunların bazı özelliklerini seçmek, bazı bölümlerini ön planda tutmak, bazılarını da göz ardı etmek konusunda yetkileri vardır. Böylece edebiyatçı, kıssa anlatımında hedeflediği amaçlara ulaşma imkânı bulabilmektedir. Edebiyatçının, eserindeki tabloları bazı renklerle zenginleştirme hakkı vardır. Öyle ki, bu renkler kahramanın, kıssada kendine biçilen rolü aynen yerine getirebilme imkânını vermektedir. Bu yüzden kimi araştırmacılar, farklı edebiyatçıların kalemiyle betimlenen veya farklı kıssalar içinde bir edebiyatçının betimlediği tek bir kahramana ait tabloların, birbirine benzemeyeceğini kabul edemediler. Bu nedenden ötürü onlar, Kur’an kıssalarındaki bu olguyu yorumlamaktan aciz kaldılar. (Mesela) Kur’an’da, Firavun’un bir yerde kul elbisesi(kimliği) içinde, bir başka yerde mabud haşmetinde resmedilmesini yorumlayamadılar.”17
Kur’an’ın sahibi, Cenabı Hakk’ın, Tarihçi mi yoksa Edebiyatçı mı olduğu üzerinde yorumlarda bulunan Halefullah; çeşitli kelamî illüzyonlarla! “sapla samanı karıştırarak”, Kur’an kıssalarının tarihselliği hakkında şüphe uyandırmaya çabalamaktadır. “Bundan dolayı, bu Kur’an kıssalarına edebî-tarihi kıssalar diyebiliriz. Burada Kur’an, tarih olaylarından, kıssa öğelerini alır; fakat bunları edebî bir tarzla sunar, duygusal bir biçimde işler, anlamlarını açıklar, hedeflere vurgu yapar ve bunlarla etki uyandırır. “18
Diyerek üçe ayırdığı (1-Tarihi 2- mitolojik 3- Temsili19) kıssalardan, tarihi olanını da çaktırmadan! Temsili ve mitolojik kıssa kategorisine sıkıştıran! Halefullah; “…Çünkü bir kıssa korkutma bir başkası uyarma, bazısı öğüt verme ve bazısı da Peygamberin kalbini teskin etme için inmiştir.” Diyerek en tarihsel! kıssalara bile çeşitli edebî/temsili/sanatsal kılıflar giydirirken, tek amacı vardır; Kur’an kıssaları, tarihsellik unsurları barındırmış olsa bile yine de edebî yani Cenabı Hakk tarafından eklenen, çıkarılan, uydurulan(haşa!), duruma uygun kurgulanan, sanatsal-edebî eserler olarak kabul ettirmek. Mühim olan kısalardaki olay ve kişilerin tarihselliği/vakiliği/gerçekliği değil, uydurulmuş! bile olsa dini öğüt ve ibret verebilmesi bu amaç için kullanılmasıdır.
Benzeri bir iddia, M. Öztürk’ün “Kıssaların Dili” kitabındaki Âdemoğulları kıssası hakkında da savunulmaktadır. “Bu çelişkiler Tekvin’deki (Tevrat) Habil-Kabil kıssasının farklı kaynaklardan derlenmiş olduğunu düşündürmektedir (…) Netice itibariyle, Tekvin’deki kıssanın ilk bölümü (Tekvin: 4/1-15), muhtemelen, ürünlerin bol ve bereketli olmasını amaçlayan ritüelistik bir öldürmeyi anlatan ve bu kötü fiilin aslında kutsal nitelikli olduğuna işaret eden bir ritüel mitosudur (…) Sonuç olarak, Habil-Kabil kıssası, çoban-Tanrı Dumuzi ile çiftçi-Tanrı Enkimdu’nun Tanrıça İnanna’nın sevgisini kazanabilmek için yarışa girdiklerini, armağanlar sunduklarını anlatan Sümer mitolojisine dayanmaktadır denebilir. Ancak bu kıssa tarihsel süreçte muhtelif kaynaklardan alınan motiflerle süslenmiş, böylece orijinalinden daha farklı bir içerik kazanmıştır.”20 Böylece Kur’an’ın, Tevrat’taki Habil-Kabil kıssasına atıf yaparak beyan ettiği; Âdemoğulları kıssasının, “Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat (…)İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları'na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.”21 Tevrat metnine Sümer mitolojisinden sokulduğunu iddia eden M. Öztürk, aynı zamanda Kur’an’daki Âdemoğulları kıssasının, mitolojik/uydurma bir Ehl-i Kitap inancından, Cenabı Hakk tarafından, yalan-yanlış olduğuna bakılmaksızın alınarak, dini mesaj doğrultusunda Kur’an’da beyan edildiğini iddia etmektedir. Halefullah iddiasının, Türkiye’li versiyonu değil midir bu?..
Kur’an’da anlatılan Yusuf kıssasını Halefullah, Zeyveli ve Öztürk anlayışı ile algılarsak şu ayeti nasıl içselleştireceğiz? “İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin.”22 Olmayan veya olanların modifiye edildiği “haber”ler, neden“gayb” kavramı ile sunulmaktadır? Olayın aslı yok veya kurgulanmış ise bu anlatılan olayın veya kişinin haberinin “gayb” olup olmamasının muhatap açısından ne anlamı vardır? Olmayan bir şeyi –olay veya kişi- eğip bükerek! “modifiye” edip varmış veya olmuş gibi “gayb” vasfında bildiren Allah’ı ve onun sıfatlarını nasıl idrak edebilir veya yorumlayabiliriz?
Halefullah’ın, Edebî ve Edebiyatçı eksenli laf cambazlıklarına! karşılık, şu ayeti hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz. “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”23 Cenabı Hakk, bu ayette, Kur’an “…uydurulabilecek bir söz değildir…” derken; vahyi getiren peygamberi kastederek, onun bu getirdiklerini (üçte biri veya ikisi veya dörtte üçü kıssalardan oluşan vahyi) uyduramayacağını; ancak (Haşa!) kendisinin (Allah’ın), Halefullah ve Zeyveli’nin iddia ettiği gibi kıssaları uydurabileceğini mi ima veya beyan etmektedir?
Halefullah’ın, Kur’an kıssalarının tarihselliği konusunda mezkûr çabalarını en iyi izah/yorumlayan da onun Türkiyeli tabiisi! Zeyveli’dir. Bakınız Zeyveli, Halefullah’ın bir türlü eveleyip geveleyip aşikâre edemediği Edebiyatçı (!) Allah’ı ve Edebî kıssalarını -caiz görerek!- nasıl açıkça! tarif etmektedir. “Kur’an, bu kıssaları tarihî birer belge niteliğinde değil, Arap toplumundaki edebî ve menkıbevî özellikleriyle kullanmıştır. Kur’an bu kıssalar üzerinde –tabir caiz görülerek- bir senaristin, yazılı bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yapmıştır.”24
Şimdi bu cümlede ne var derseniz; deriz ki, “şıracının şahidi bozacı(!)” Bir çırpıda Cenabı Hakk’ı Edebiyatçı, kıssaları da edebî eser yapan Zeyveli, Üstadı! Halefullah’ın, bir argümanı olan “….Arap toplumundaki edebî ve menkıbevî…” görüşünü araya sıkıştırarak; Kur’an kıssalarının bazılarında anlatılan olayların zaten tarihi olmadığını/olmayabileceğini
/olmasının da önemli olmadığını dolayısıyla Arap toplumunun kültürel-edebî şaheserleri(!) olan bu olay veya zatlar, Cenabı Hakk tarafından tekrar edebî bir dille –eklenip, çıkarılıp, kurgulanıp, uydurulup dini muhtevaya modifiye edilmiş/aktarılmış, yani “–tabir caiz görülerek- bir senaristin, yazılı bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yapmıştır.” iddiasındadır.
Tarihsellik kokan! şu ayetleri bir hatırlatalım!.. “Siz onların (lut kavminin) yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin ve geceleyin. Hâla akıllanmayacak mısınız?”25 “Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı?”26 “Âd ve Semûd 'u da (helâk ettik). Sizin için, (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır.”27 Kur’an’ın bu ayetlerindeki tarihsellik vurguları doğru ancak, bunlara dair kıssa anlatımları, Edebî yani, kıssalardaki olay ve kahramanlar, Edebiyatçı/Senarist! (caiz görülerek(!)) Cenabı Hak tarafından, Arap toplumunun uyduruk-kaydırık! Efsane kültüründen alınıp, dini mesaj istikametinde istediği gibi kahraman ve olaylar ekleyip-çıkarılarak kurgulanan eserlerdir denebilir mi?
Kur’an kıssalarındaki tarihselliği bir çırpıda indirgeyen ve hafife alan Zeyveli’nin dikkatine, Tevrat ve Kur’an kıssaları bağlamının altını çizen şu ayetlerdeki tarihsellik vurgusunu arz ediyoruz. “(Sel beni israile…) İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini (ayetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.”28 “(…fes'el beni israile.) Haydi, İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, "Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!”29 “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.“30
Eğer Kur’an’da anlatılan kıssalar ile Tevrat’ta anlatılanlar arasında hiç alaka olmamış olsa idi yani tarihsellik ön planda olmasa Halefullah ve Zeyveli’nin iddia ettikleri gibi kıssalara; bir takım faideli! (eklenip-çıkarılıp-uydurulup-kurgulanan hurda malzeme) sokulmuş olsa idi, Cenabı Hakk, resulüne dolayısıyla kıyamete kadar ki Kur’an muhataplarına, “İsrailoğullarına sor….” veya “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.“ var diye hitap eder miydi? Tarihsel olmayan yani gerçekleşmemiş anlatıların doğruluğu, bir başka kitap sahiplerince tasdik ettirilir miydi? Hadi! Bu minvalde bir daha şu ayeti hatırlatalım!... “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”31
Hasılı Halefullah; “….Bu yüzden kimi araştırmacılar, farklı edebiyatçıların kalemiyle betimlenen veya farklı kıssalar içinde bir edebiyatçının betimlediği tek bir kahramana ait tabloların, birbirine benzemeyeceğini kabul edemediler. Bu nedenden ötürü onlar, Kur’an kıssalarındaki bu olguyu yorumlamaktan aciz kaldılar….” Diye sitayişte bulunduğu kadim geleneği; bir Edebiyatçı(!) olan Allah’ı ve onun “…bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yap…”tığı edebî(!) kıssalarını anlayamadıkları iddiasıyla eleştirmektedir.
Bakınız Halefullah, kadim Tefsir ve Siyer geleneğindeki, tarihselci olguyu nasıl izah ediyor: “Bu iki hususu yani edebiyatçıların yöntemi ile tarihçilerin yöntemi arasındaki farkı görememe, bahsi geçen araştırmacılarda şöyle bir kanaatin oluşmasına neden oldu: Kur’an kıssalarında anlatılan kahramanlar, ancak tarihsel(vakii)dir. Kur’an kıssalarında tarihsel kişiliklerden başka bir şeyde yoktur. Kıssa buna dayanır ve kıssanın diğer ögeleri bu odak etrafında döner.”32
Halefullah’ın, kadim Tefsir ve Siyer geleneği hakkındaki bu lakaydi! tespiti, aynı zamanda kendisinin de aksi yöndeki zihniyetini ifşa etmekte değil midir? Halefullah’ın mezkûr iddiasının tersiyle, Halefullah ve tâbiilerini şöyle tanımlayabiliriz: Kur’an kıssalarında edebî kişiliklerden başka bir şey yoktur. Kıssa buna dayanır ve kıssanın diğer öğeleri bu odak etrafında döner.

Devam edecek;

İkinci bölümde “Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış”

Cengiz Duman

Araştırmacı-Yazar
 
Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış

Kur’an kıssaları ve Arap toplumu arka planı ilişkisi:

Kur’an’ı Kerim, kıssalarını muhatap Arap toplumunun, bilinen olay ve kahramanlarından oluşan arka planından seçmiştir. Derveze bu olguyu şu şekilde ifade eder: “Bunları duymuşlardı, ya tarihi kalıntılarını gözlemlemişlerdi yahut başka topluluklardan iktibas etmişlerdi. Daha önce inen ve Kur’an’da anlatılanların benzerini, eksiğini, fazlasını veya farklısını içeren kitapları görmüşlerdi.”[1]
Bu hususta Halefullah şöyle der: “Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…..) Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”[2]
H. Zeyveli, Kur’an kıssaları olay ve kahramanlarının, Arap toplumunca bilinen olgulardan olduğunu şöyle bildirmektedir: “Kur’an’ı Kerim kıssaları hep Hicaz Yarımadası’nın, Hicaz çevresinin bildiği kıssalardır. Kur’an bir tarih bilgisi vermeye niyet etmiş olsaydı, herhalde Orta Asya’dan Amerika’dan Avrupa’dan da bahsetmesi çok büyük bir mucize niteliği taşırdı. Ama gördüğümüz kadarıyla, Kur’an-ı Kerim bunları hep bilinen coğrafyalardan ve bilinen kıssalardan seçmiştir.”4
Kur’an kıssalarının, tarihsel/vakiliği aleyhinde çeşitli iddialarda bulunan Halefullah ve Zeyveli bile Kur’an kıssaları konularının, Arap toplumu arka planındaki bilinen olay ve kişiler olduğunu kabul etmektedirler. Binaenaleyh Kur’an kıssalarının konularının kaynağı hakkında ittifak bulunduğunu ifade etmemiz en doğru ve kestirme bir hareket olacaktır.
Hal böyle olunca Kur’an kıssaları konularının, Arap toplumu arka planı ile ilişkisini ayrıntılı olarak incelemek gerekmektedir. Kur’an kıssalarının, Arap toplumundaki konu zemini, iki ayrı unsurdan oluşmaktadır. Bunlardan birincisi Mekke toplumuna ait olan sözlü rivayet kültürü; ikincisi ise Medine toplumuna ait olan yazılı, Ehl-i Kitap kültürü olduğunu gözlemlemekteyiz. Ne yazık ki ne Halefullah ne de Zeyveli, Kur’an kıssalarının kaynağına dair bu ikili yapıya hiç temas etmemektedirler. Onlar daha ziyade Mekke müşrik toplumunun arka planındaki sözlü kültüre değinmekle iktifa etmektedirler. Mesela Halefullah’ın kategorize ettiği “Mitolojik kıssa” sınıflaması daha ziyade Mekke toplumu arka planını kapsamaktayken, Ehl-i Kitab’ın arka planını kale almamaktadır. Oysa Kur’an’daki Mitolojik kıssa addedilen “Yaratılış-Âdem” kıssasının çoğu bölümü Tevrat’ın anlatımlarındandır.
Yine Halefullah tarafından “Mitolojik kıssa” olarak kategorize edilen[3] Ashab-ı Kehf ve Âlim kul-Musa kıssaları da Ehl-i kitap kökenli kıssalardır. Dolayısıyla Halefullah’ın “mitolojik kıssa”lar olarak örnek verdiği kıssalar, Müşrik, Mekke Arap toplumu arka planından ziyade Medine’deki Ehl-i kitap müntesipleri arka planında mevcuttur. Ancak Halefullah bu olguyu Mekke toplumu arka planının bir ürünü gibi sunmaktadır.
Mekke toplumunun arka planını oluşturan sözlü/rivayet kültürü; Kâbe dolayısıyla Kâbe’nin kurucusu İbrahim, İsmail gibi resuller ve onların kalıntısı dini ritüelleri; Mekke’ye çok yakın bölgelerde olan Arap etnik menşeli; Ad, Semud, Sebe gibi kavimler ve bunlarla alakalı kişiler ve olayları kapsamaktaydı. Bununla birlikte ticari ve çeşitli sosyal vesilelerle karşılaştıkları bilhassa Medine Yahudilerinin kitabi bilgileri vesilesiyle de Tevrat ve İncil kitaplarındaki kıssa bilgilerine de sahiptiler. Dolayısıyla Mekke Arap toplumunun arka planında hem sözlü hem yazılı –kitabi- malumatın oluşturduğu paçal/harmanlama bir kıssa kültürü veya alt yapısı bulunmaktaydı.
Medine toplumu ise Kur’an’ın bahsettiği kıssaların hemen tamamına yakını hakkında bilgi sahibi idiler. Yazılı –kitabi- bilgi dediğimiz bu vakıa, Mekke Arap toplumundaki sözlü kültürden daha ayrı bir özellik taşımaktadır. Çünkü Kur’an, Tevrat ve İncil’i tamamıyla reddetmemektedir. Kur’an onların tahrif edildiğini bildirmiş olsa da yine de bu kitapların Allah katından olduğunu tasdik etmektedir. “Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler onunla Yahudilere hükmederlerdi. Allah'ın Kitab'ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[4]
Bu durum, Tevrat ve İncil’in tamamıyla alakalı olduğu kadar, onların muhtevasındaki kıssalara bakışımızı da şekillendirmektedir. M. İslamoğlu bu olguya şöyle çözüm getirmektedir: “Ne ki elbette Tevrat’ın tümü tahrif edilmemiştir. Tevrat’ın hangi ayetlerinin tahrif edilip hangilerinin tahrif edilmediğini anlamanın tek yolu onun Kur’an’la sağlayının yapılmasıdır.”[5]
Mekke Arap kültüründeki kıssa malumatı tamamıyla mesnetsiz –Tevrat ve İncil bağlamlı olmayan- tevatüre dayalı bir malumat iken; Ehl-i kitap kıssaları “vahy” menşeli ve Kur’an tasdik, tescil ve tashihli[6], bilgilerdir. “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.“[7]İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik.”28 “Haydi, İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, "Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!”29
Dolayısıyla Kur’an kıssalarındaki anlatımlar ile Tevrat ve İncil’deki anlatımlar, tevhid ekseninde –tahrifat olgusunun tashih edilmesi gayesiyle- birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde Mekke sözlü kültürünün kıssa malumatının vakiliği veya sağlamaları da hem Kur’an kıssaları ve hem de Kur’an’ın bildirdiği bölge harabe/kalıntıları ile gerçekleştirilebilir. “Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin ve geceleyin. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” [8] “İşte o ülkeler... Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.”[9]
Şimdi Mekke Arap toplumu arka planı ile Medine Arap toplumu arka planındaki kıssa kültürünü, Kur’an beyanları ve onun kıssa anlatımları ile bağdaştırırsak şu sonuca varırız. “Şayet Araplar, Kur’an’dan dinledikleri kıssaların daha önce ana hatlarıyla veya ayrıntılı olarak bildikleri şeylerle çeliştiğini, onlardan farklı olduğunu veya daha önce hiç duymadıkları şeyler olduğunu görselerdi, Ehl-i Kitap, özellikle Yahudiler, duydukları bu kıssaların, kendi ellerindeki kitaplarla, onların tefsirleriyle, şerhleriyle veya kendi aralarında dilden dile aktardıkları haberlerle çeliştiklerini, onlardan farklı olduklarını, o güne kadar aralarında yaygın olarak anlatılan peygamberler kıssalarıyla bağdaşmadıklarını görselerdi, hiç kuşkusuz tartışırlar, peygamberimize ve Kur’an’a eleştiriler yöneltirlerdi. İğneleyici ifadelerle bu çelişkileri her yerde anlatırlardı. Hiç kuşkusuz, Kur’an da onların inkârları ve yalanlamaları bağlamında, bu tür davranışlarını konu edinirdi.”[10]
O halde şu sonuca varmaktayız: Kur’an, vazettiği kıssalarında; Arap toplumu –Mekke ve Medine- arka planındaki bilinen olay ve kahramanlarından; tevhid ve hidayete yönelik fragman/parçalar ve mücmel/kısa olarak dini öğüt v ibret mesajları mahiyetinde bahseder. Bu hususta, Kur’an kıssaları, leh ve aleyhinde çeşitli iddiaları olan hemen herkes birliktelik sağlamışlardır.

Tavuk yumurtadan yumurta tavuktan:

Kur’an kıssalarının kaynağının Mekke ve Medine Arap toplumu arka planındaki sözlü ve yazılı kültür olduğu sonucuna vardık. Bu aşamada şu soru sorulabilir; Kur’an başka kıssalardan bahsedemez miydi de Arap toplumu arka planındaki konuları kullandı?
Buna cevabımız tavuk yumurta, yumurta tavuk ilişkisini hatırlatarak bir benzetme yapmak olacaktır. Mekke ve Medine Arap toplumu kıssa malumatı da esasen vahiy kaynaklıdır. Çünkü Mekke Arap toplumunun kuruluşu İbrahim ve İsmail peygamberlerle başlatılmaktadır. Kâbe bu vahyi çizginin şiarıdır. Ona ait hacc ritüelleri tevhidi çizginin şiarlarıdır. Dolayısıyla hem tevhidi kuruluş yapısı hem hacc ve ticari faaliyetler dolayısıyla diğer peygamber gelmiş toplumlarla kültürel, sosyal ve dini etkileşimler vasıtasıyla, Tevhidi çizginin resulleri, vahyi ve konularından şu veya bu şekilde haberdardırlar.
Kitabi bir temelleri olmadığından –ümmi toplum-, edindikleri bilgileri, efsane/mitoloji/menkıbe aşamalarına da getirebilen bu toplumdaki malumat, yine tevhid dini resul ve vahiyleri kalıntısı malumattır. Dolayısıyla Kur’an bu malumatı yeniden tevhidi rotaya oturtturarak hidayet içerikli öğüt ve ibret mesajları haline getirmiştir.
Medine toplumu ise kitabi bir toplum yapısına sahiptir. Zaten Kur’an bu durumun tespit ve tescilini yaparak; Allah’ın gönderdiği ancak muhatapların tahrif ettiği kıssalar Kur’an kıssaları vasıtasıyla tekrar eski haline yani tevhid ve hidayet içeriğine döndürülmüştür.
O halde Mekke ve Medine Arap toplumundaki kıssalara dair malumat ve Kur’an’ın bu kıssaları yeniden reorganizesi; tavuk yumurta, yumurta tavuk ilişkisi gibidir diyebiliriz. Kur’an bozulan kıssa içeriğini düzeltmekte o bilgileri tevhidi istikamete irca ederek, insanları sapmalardan kurtarmaktadır. “İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.”[11]


Arap edebî anlatım üslubu ve Kur’an’ın kıssa anlatım metodu:

İşte tam bu aşamada şu soruyu sormalıyız. Kur’an bilinen kıssalardan hareket ederek kıssalarını vazetmişse bilinen olay ve kahramanlarını, Arap toplumundaki bilinen yapısı ile aynen mi anlatmış yoksa farklı bir metod mu izlemiştir? Buna verilecek cevap, Kur’an farklı bir metod izleyerek kıssalarını vazetmiştir, şeklinde olacaktır.
Peki, bu metod yeni bir metod mudur? Hayır! Kıssaları anlatım metodu olarak, Arap toplumu edebî ortamını baz alan Kur’an, bu ortamın edebî verileri ile muhataplara seslenmiştir. Arap toplumundaki hitabet ve diğer anlatımlarda metod olarak genelde şairler veya onların değişik versiyonları olan kassaslar (hikâye ve romancı) aracılığıyla; kısa, parçalı (kronolojik olmayan) ve Arap şiirinin vurucu vasıfları kullanılarak tarihi diyebileceğimiz aktarımlar yapılmaktaydı. M. Watt bunu şöyle ifade eder: “Arapların tarihsel perspektifini anlamak için, onların insanlarla ve insan ilişkileriyle çok ilgilendikleri; fakat bunu, olayların birbirini takip ettiği yarı matematiksel düz bir çizgi şeklinde tasarlanmış düzenli bir zaman çerçevesinde algılamadıklarını tespit etmek durumundayız.”[12]
Arap toplumu ediplerinin şiir, kıssa ve hitabet gibi eserlerinde kronolojik –sıralı- bir anlatım metodu uygulamadığını; onların daha ziyade vurgu yapacakları ortam ile alakalı kısımları seçerek bunlar üzerinden kabile veya kişisel başarı, övünme v.b gibi mesajları aktardıkları bildirilmektedir. Kabile veya kişilerin başarı ve üstünlükleri üzerine kurulan cahiliye Arap şiir, mitoloji, hikâye vasıtalı; şair ve kassas dünyası da hitabettiği cahiliye Arap toplumuna, olayları ve kişilerin yaşamlarını parçalı/bölümlü ve de kısa olarak aktarmak zorundadır ki, kendisini dinleyen dinleyicileri cezbetsin!
İşte bu yüzdendir ki, Kur’an-ı Kerim’de hitabettiği muhatap Arap toplumuna, onların bu dilsel/edebî altyapısı tarzında seslenerek, kişi veya kitleleri istediği tevhidi hedefe yönlendirmeye çalışmıştır.
Kur’an-ı Kerim, Arap toplumu edebî sahasının bu uygulamasını baz alarak kıssalarında; Arap toplumunca bilinen olay ve kişileri hem aynı şekilde “rutin” olarak anlatmamış hem de mesaja uygun bölümleri seçerek mesajını kısa/öz/mücmel bir şekilde daha işlevsel hale getirmiştir.
Cahiliye dönemi “Şiirlerde dinleyicilere –ki bunlar genelde şairin kabilesine mensup kimseler olurdu- kabilelerinin zaferleri anlatılır ve bu kişiler böylece asil hareketler yapmaya teşvik edilirlerdi. Buna benzer olarak önceki peygamberlere işaretler, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları kötü şartlara kahramanca tahammüle teşvik ediyordu. Bu ayetler belki de Hz. Muhammed’i bir çeşit manevi silsilenin ucuna yerleştiriyor ve Mekkelilere onun söylediklerinin tamamıyla yenilik olmadığını ve onun önceki peygamberlerin izinde biri olduğunu gösteriyordu.”[13] Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim, kıssaları aracılığıyla; geçmişte yaşanmış ve gerek Tevrat gerekse sözel yolla bilinen kıssalardan, fragmanlar halinde kısa/mücmel anlatımlar yoluyla hem geçmişi örnek göstermiş hem muhatap toplumu uyarmış hem de geçmiş ve gelecek arasında mesaj birlikteliği oluşturmuştur.
Kur’an-ı Kerim’in cahiliye Arap toplumunun bu edebî üslubunu benimsemesinin bir nedeni de Kur’an’ın tertil üzere aşama aşama inmesidir. Olay ve isteklere göre nazil olan ayetler; kıssalara dair olayları bir bütün halinde bildirmeyerek, vereceği mesaja yönelik olarak fragman /bölümlü, kısa/mücmel bir şekilde belagat, icazat ve fesahatle bildirmiştir. Kur’an’ın bu metodu, cahiliye dönemi Arap şair, kassas ve hatiplerinin kullandıkları bir anlatım metodudur.
Böylece Mekke ve Medine Arap toplumunca bilinen kıssaları aynen anlatmayan Kur’an; Tevrat, İncil ve Kur’an kıssaları bağlamını oluşturmuştur. Kur’an’ın mücmel ve parçalı anlattığı bir kıssanın detaylı/mufassal anlatımları Tevrat ve İncil metinlerinde mevcut olduğu için hem Yahudi ve Hıristiyanlar aynı tevhidi çizginin vahyi olan Kur’an’a davet edilmekte ve hem de Tevrat, İncil ve kıssalarındaki muharref içerik, Kur’an ve kıssaları yoluyla tashih edilmektedir.

Tevrat, İncil ve Kur’an kıssaları bağlamı ve Kıssalar/olay bütünlüğü unsuru:

Bunun için size bir örnek verelim. Kur’an-ı Kerim’in Maide suresinde anlatılan; Allah’ın, Yahudilere Arz-ı Mev’ud’a girme emri ve Yahudilerin buna muhalefet ile bu olumsuz hareketlerinin karşılığı olarak çölde sürgün cezasının anlatıldığı ayetlerin[14] hem mufassal karşılığı ve hem de yaşanılan olayın Tevrat ile vakiiliğinin tescil edilmesi Tevrat’ın Tora kitabının Çölde sayım/Sayılar bölümünde aktarılmaktadır. Kur’an Tevrat’ta detayları ile anlatılan bu olayı mücmel ve fragman/parça halinde sunarken Tevrat hemen her detayı ile kronolojik olarak serdetmektedir. Kur’an, Tevrat’taki kıssayı, anlattığı olay ile ilintileyerek muhatap Yahudi toplumuna mesajlar vermektedir. Bunun için Yahudi ve Hıristiyanların en ince ayrıntılarına kadar bildiği Tevrat kıssasını aynen tekrarlamamakta; Arap toplumu edebî üslubunca kısa, parçalı veciz bir biçimde öğüt ve ibret anlatımı olarak aktarmaktadır.
Dolayısıyla Halefulah ve Zeyvelinin kategorize ettiği Kur’an kıssalarındaki kıssa/olay bütünlüğüne dair eksik addedilen unsur, yine onların görmek istemedikleri Tevrat ve İncil kıssa anlatımları ile mufassallaştırılmak suretiyle giderilmektedir. Yani Kur’an’ın, kıssalarını kronolojik bir bütün halinde zikretmemesinin bir sebebi de geçmiş kitaplar –Tevrat, İncil- ile Kur’an arasındaki koparılamaz ilişkidir.
Kur’an, nazil olması ile geçmiş kitapların tüm anlattıklarını reddetmemiş bilakis onların anlatımları üzerine kendi kıssalarını bina etmiştir. Bunu Âdemoğulları kıssasının ilk ayetinde de görmemiz mümkündür. Bakınız Allah, Tevrat ve Kur’an kıssaları arasındaki ilişkiyi ve tevhidi çizginin devamlılığını nasıl beyan ediyor. “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (….) İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları'na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.”[15] “Onlara….” Diye başlayan Ademoğulları kıssasının ilk ayeti Tevrat’ın Habil ve Kabil kıssasına atıf yaparak; “…İsrailoğulları'na şöyle yazmıştık….” Diye başlayan son 32. ayetindeki mesajlarla, insan öldürmenin kötülüğü yanı sıra; Hz. Muhammed’i öldürmeyi düşünen Yahudileri uyarmaktadır. Tevrat’taki Habil-Kabil kıssası, Kur’an’a göre hayli uzun ve mufassal iken, Kur’an beş ayet ile bunu mücmel olarak vazetmiştir. Hal böyle iken hem Tevrat kıssası ile bağ kurmuş hem onun tashihini yapmış hem onun aracılığı ile muhatap topluma mesajlarını rahatlıkla iletmiştir. Dolayısıyla Kur’an kıssalarındaki olay/kıssa bütünlüğüne dair ileri sürülen eksiklik; Kur’an’ın anlatımından bir şey kaybettirmediği gibi tevhid çizgisinin geçmiş kitapları olan Tevrat ve İncil kıssaları ile tevhid ve hidayet bağlamı kurulmasını sağlayarak mesajlarını pekiştirmiştir.

Sonuç:
Kur’an’ın genelindeki ve özellikle kıssalarında vaki olan parçalı ve mücmel anlatım, tamamen Kur’an’ın, tertil üzere inmesinin getirdiği bir özelliktir. Aşama aşama nazil olan Kur’an’ın, hitabettiği muhatap toplumun istek ve sorularına binaen sergilediği parçalı ve mücmel anlatım aynı zamanda onun Arap kıssa, şiir ve hitabet gibi edebî anlatım sanatı tekniklerini kullanmasını da gerektirmiştir. Bu yüzden kıssalar parçalı, mücmel şekilde oluşmuş ve aynı zamanda belagat, icazat, fesahat yüklü anlatımlar haline gelmiştir. “Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik .”[16]
23 yıl boyunca nazil olan Kur’an, geçmiş Tevrat ve İncil kitaplarında anlatılan kıssaları aynen tekrar etmek yerine aşama aşama nazil olduğu esnada lüzum gördüğü bölümleri kısa ve veciz olarak arz ederek aynı zamanda Tevrat ve İncil ile tevhidî çizgide buluşma sağlamıştır. Bu suretle mufassal açıklamaları Tevrat ve İncil’de olan Kur’an kıssaları olgusu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Kur’an kıssalarındaki kıssalar/olay bütünlüğü Tevrat, İncil ve Kur’an ekseninde aranmalıdır. Nitekim kadim gelenek mücmel ve parçalı kıssaları Tevrat ve İncil anlatımları muvacehesinde tamamlayarak yorumlama cihetine gitmişlerdir. Ancak onların bu metodundaki aşırı tutum İsrailiyat denen olumsuzluğu meydana getirmiştir.
Hem Kur’an genelinin ve hem de özellikle kıssaların bölüm/parça/fragmanlar halinde ve değişik versiyonlarla beyan edilmesi; Kur’an’ın muhataplar tarafından, bireyler olarak algılanması amaçlıdır. Kur’an’ı ve onun kıssalarını okuyan herkes onlardan öğüt ve ibret mesajlarını derhal alırlar. Oysa Tevrat geneli ve kıssaları; din adamları aracılığıyla açıklanıp onlar vasıtasıyla öğüt ve ibretler haline getirilen bir temada nazil olmuştur. “Allah'ın Kitab'ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi).”(Maide/44) Her iki kitap arasındaki ve kıssalarının anlaşılmasındaki en önemli özellikte budur.
Kıssaların parçalı ve mücmel vazedilmesi aynı zamanda anlatılan bir olayın değişik versiyonlarının yeniden beyanı ile kıssaların değişik mesajlar halinde sunulması, Tevrat ve İncil’e nazaran, muhataplar açısından artı avantaj addedileceğimiz bir tekniği de getirmiştir.

Cengiz Duman

Araştırmacı-Yazar
 
Geri