Kur'an-ı Kerim'in Allah Kelamı Olduğunun ve Efendimiz'in Risaletine En Büyük ŞahitOlduğununDelilleri

  • Kullanıcı Od
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Din ve İnanç
Konu sahibi son olarak 1245 gün önce görüldü



1-Evrenin Genişlemesi

Video Metni


Bir kitap düşünün, bilimin ancak 100 sene önce keşfedebildiği bir hakikati, tam 1.400 sene önce haber veriyor. Ve bir insan düşünün, bilim adamlarının yakın tarihte keşfedebildiği bir hakikati, yine tam 1.400 sene önce bildiriyor. Acaba, bu kitabın ilahi bir kitap ve bu zatın fevkalade bir zat olduğu hakkında hiç şüphe edilir mi?

Kur’an-ı Kerim tam 1.400 sene önce evrenin genişlediğinden haber vermektedir. Zariyat suresinin 47. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır: “Biz göğü kudretimizle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişletiyoruz.” Türkçeye “Şüphesiz biz genişletiyoruz.” şeklinde çevrilen ifadenin

Arapçası لَمُوسِعُونَ إِنَّا şeklindedir. مُوسِعُونَ kelimesi, “genişletmek” anlamına gelen أَوْسَعَ fiilinden türemiştir. Başındaki “lâm” ise, lâm-ı tekit olup, takip ettiği isim ya da sıfata vurgu yaparak “çok fazla” anlamı katmaktadır. Dolayısıyla bu ifade: “Biz evreni çok fazla genişletiyoruz.” anlamına gelmektedir.

Kur’an’ın evrenin genişlemesinden haber veren ayetini bu şekilde tahlil ettikten sonra, şimdi de bu konuda ilmin ne dediğine bakalım:

20. Yüzyılın başlarına kadar bilim dünyasında hâkim olan tek bir görüş vardı. Bu görüş, evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri aynı şekliyle süregeldiği görüşüydü. 20. Yüzyıla kadar hiçbir bilim adamı evrenin genişlemesinden bahsetmemiş, bırakın bahsetmeyi belki bunu hayal bile etmemişti.

Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre 20. yüzyılın başlarında, evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllarda yapılan gözlemlerle de kesinlik kazandı. Her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise, “sürekli genişleyen” bir evren anlamına gelmektedir.

Evrenin genişlemesini daha iyi anlayabilmek için şöyle düşünebilirsiniz: Evreni, şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünün. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.

Bu bilimsel gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken ve insanlar Güneş’i bir elma büyüklüğünde zannederken, Kur’an asırlar önce bu hakikati bildirmiş ve evrenin genişlemekte olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Bu ise Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu çok parlak bir şekilde ispat etmektedir. Zira 20. asırda ancak keşfedilebilen bilimsel bir gerçeğin, bundan 14 asır evvel bir kitapta yazması ve bu hakikatin okuma yazma bilmeyen bir beşer tarafından haber verilmesi ancak şu iki şeyden biri ile mümkündür:

1- Ya bir beşer bu bilimsel gerçeği tek başına keşfetmiştir.

2- ya da bu haber, evreni yaratan ve onu genişleten Allah’ın haberidir. Bu haberin yazıldığı kitap Allah’ın kitabıdır. Ve bu kitabı tebliğ eden zat da O’nun resulüdür.

Başka bir şık yoktur ve birinci şıkkı kabul etmek mümkün değildir. Çünkü on dört asır önce, teleskopun isminin bile bilinmediği bir devirde, son derece gelişmiş dev teleskoplarla ancak keşfedilebilen bir hakikati bir beşerin kendi kendine keşfetmesi mümkün değildir. Hatta bu sebepten dolayıdır ki, dünya tarihinin en büyük dehaları, gözlemleriyle ve bilimsel uğraşlarıyla, genişleyen evren modelini çizememişler, hatta bunu akıllarının ucuna bile getirememişlerdir.

O halde bu haber, on dört asır önce, teknolojinin olmadığı bir dönemde, çölde yaşayan ve okuma yazma bilmeyen bir beşerin kendi sözü olamaz. Bu haberin yazıldığı kitap da ona ait bir kitap olamaz.

O halde geriye tek bir seçenek kalıyor, o da 2. şıkkı kabul etmektir. Yani bu haber, evreni yaratan, onu genişleten ve bu mucizevî haberi elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) ile insanlara haber veren Allah’ın haberidir. Ve bu haberin geçtiği kitap da O’nun kitabıdır.
 



2-Göklerle yerin birbirinden ayrılması

Video Metni


“Evrenin nasıl meydana geldiği?” konusu bilim adamları tarafından her zaman en çok merak edilen ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. Bu konuda tarih boyunca birçok teoriler ortaya atılmış ve zamanın geçmesiyle ve fennin ilerlemesiyle de her teori çürümüş ve hurafeler kitabında yerini almıştır.

Şu an üzerinde ittifak edilen ve geniş şekilde kabul gören teori Big Bang yani Büyük Patlama teorisidir. Big Bang, evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan kozmolojik bir modeldir.

İlk kez 1920’lerde Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi Georges Lemaitre tarafından ortaya atılmıştır. Evrenin bir başlangıcı olduğunu varsayan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüştür.

Big Bang modeline göre, evren genişlemeden önceki bu ilk durumundayken aşırı derecede yoğun ve sıcak bir halde bulunuyordu. Yani âlem tek bir parça idi. Daha sonra Big-Bang denilen büyük bir patlamayla birbirinden ayrılarak şu andaki şeklini aldı.

Bilim adamlarının 19. Yüzyılda ancak ulaşabildikleri bu bilgiyi Kur’an bize 1.400 sene önce haber vermektedir.

Şöyle ki: Enbiya Suresi 30. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, göklerle yer birbiriyle bitişik iken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hala inanmıyorlar mı?”

Ayet-i kerimede “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen kelime “ratk” kelimesidir. Ratk, "birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelmektedir. Yani tam bir bütün oluşturan iki maddeyi tanımlamak için Arapçada bu kelime kullanılır.

Ayet-i kerimede geçen “fatk” kelimesi ise “ayırmak” manasına gelmektedir. Arapçada bu fiil, bitişik durumdaki bir nesneyi yarıp, parçalayıp dışarı çıkarma anlamında kullanılır. Mesela, tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması Arapçada bu fiille ifade edilir.

Şimdi ayet-i kerimeye tekrar dönelim: Ayette göklerle yerin birbiriyle bitişik, yani “ratk” olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi “fatk” fiili ile ayrılıyorlar. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkıyor.

Gerçekten de Big Bang’in ilk anını düşündüğümüzde, evrenin tüm maddesinin tek bir maddede toplandığını görüyoruz. Diğer bir deyişle; her şey, hatta henüz yaratılmamış olan gökler ve yer bile bu maddenin içinde, birbiriyle iç içe ve ayrılmaz durumdadırlar. Yani ayette ifade edildiği gibi birbiriyle iç içe, “ratk” durumundaydılar. Ardından bu madde şiddetli bir patlamayla yarılıp ayrıldı. Yani Kur’an’ın “fatk” kelimesiyle beyan ettiği ayrılma fiili meydana geldi.

İşte Kur’an, bilim adamlarının asrımızda ancak keşfedebildiği Bing-Bang teorisini, bizlere tam 1400 sene önce haber veriyor.

Kim insaf ile düşünse şunu kabul eder ki: Bir beşer, hem de okuma yazma bilmeyen bir beşer, 1400 sene önce, astronominin olmadığı bir asırda, gökyüzünü kendi başıyla keşfederek bu haberi bizlere veremez. Öyle ya, bilim adamlarının bundan 100 sene önce keşfedebildiği bir hakikati, bir beşer 1400 sene önce kendi başıyla keşfedebilir mi?

Madem keşfedemez, o zaman geriye tek bir seçenek kalıyor ki, o da şudur: Bu hakikati haber veren kitap, bütün âlemleri tek bir maddede toplayan ve daha sonra büyük bir patlamayla o maddeden yeryüzünü, gökyüzünü ve içindeki her şeyi yaratan zatın kitabıdır. Evet, Kur’an O zatın kitabı ve ezeli kelamıdır. İnandık ve iman ettik.
 
Neden 1400 sene önce? 2000 sene önce değil, 100000 sene önce değil, ......? Evet neden?
 
@O yüreğine sağlık şimdi videoyu açıp dinleyeceğim teşekkür ederim.
 
müsait bir zamanda bu konuyu okuyup cevap vereceğim. bu mesajım burda dursun da rez görevi görsün..
 



3-Aşılayıcı rüzgârlar

Video Metni

"Biz rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirip sizi onunla suladık. O suyu hazinelerde tutan da siz değilsiniz."
Hicr Suresi ? 22 . Ayet

Ayette geçen levakıh kelimesi aşılayıcılar anlamındadır.

Bundan yaklaşık 1400 sene önce rüzgârların özellikle aşılayıcı olarak zikredilmesi o zamanda bilinmesi mümkün olmayan bilimsel bir gerçeği gözler önüne sermektedir. İnsanlık uzun yıllar rüzgâr ile yağmurun arasındaki ilişkiyi sadece rüzgârın yağmur bulutlarını sürükleyip götürmesinden ibaret sanıyordu.

Çağımızda bilim ve tekniğin gelişmesiyle yeryüzündeki fiziksel olaylar üzerinde yapılan araştırmalar gösterdi ki rüzgâr ile yağmur arasındaki ilişki sadece rüzgârın bulutları sürükleyip götürmesi değildi.

Rüzgârlar tam da ayetin ifade ettiği gibi aşılayıcı bir fonksiyona sahipti ve yağmurun yağabilmesi için yağmur bulutlarını aşılamaktaydılar.

Okyanusların, denizlerin ve diğer suların üzerinde köpüklenme nedeniyle "Aerosol" adlı hava kabarcıkları oluşmaktadır. Bunlar rüzgârların karadan sürüklediği tozlarla karışarak Atmosfer'in üst katmanlarına doğru havalanır. Rüzgârların yükselttiği bu parçacıklar su buharı ile birleşir ve su buharı bu parçacıkların etrafında yoğunlaşır. Bu parçacıklar olmazsa su buharı, bulutu oluşturamaz. Bulutların oluşması, rüzgârların havada serbest şekilde bulunan su buharını, taşıdıkları parçacıklarla aşılamaları ile olmaktadır. Yani ayette bahsedildiği gibi rüzgârlar tam bir aşılama vazifesi görmekte ve gökyüzündeki su buharının yoğunlaşıp bulut olması için yoğunlaşma çekirdekleri denilen parçacıklarla aşılama yapıyordu.

Bu hadise o kadar mühimdi ki eğer rüzgârlar bu aşılama vazifesini yapmasa dünyada yaşamdan bahsetmek mümkün olmayacaktı. Tabi işin en ilginç ve akılları hayrete düşüren yanı ise bu bilimsel gerçeğin bilim ve tekniğin olmadığı bir zamanda hem de okuma yazma bilmeyen bir insan tarafından mucizevî bir tarzda haber verilmesiydi.

Şimdi soruyoruz. 20. yüzyılda ancak keşfedilen bu gerçeğin 1400 sene evvel okuma-yazma bilmeyen bir beşer tarafından keşfi mümkün müdür? Elbette hayır...

Hem yine okuma yazma bilmeyen bir beşerin teknolojik imkânlardan mahrum olunan bir zamanda rüzgârları başka bir sıfatla değil de özellikle aşılayıcı olarak vasfetmesi mümkün müdür? Elbette hayır. Bırakın bir beşeri o zamanda yaşayan bütün beşeriyet bir araya gelse de yine böyle bir şeyi keşfetmesi ve rüzgârları aşılayıcı olarak vasfetmesi asla mümkün değildir. Zira o zaman öyle bir zamandı ki bir ineğin kuyruğuna bir demet çalı bağlayıp tutuşturulduğunda yağmurun yağacağına inanılıyordu.

Gökyüzündeki su buharının yoğunlaşıp bulut olması için rüzgârların "Aerosol" adlı hava kabarcıklarını karadan sürüklenen tozlarla karıştırarak atmosferin üst katmanlarında su buharı ile birleştirmek suretiyle aşılaması ve su buharının bu parçacıkların etrafında yoğunlaşarak bulutların oluşması gibi kimyasal gerçekler ancak bu asırdaki teknolojik imkânlarla yapılan araştırmalar ile elde edilmiştir. Bu bilimsel gerçeğin böyle bir zamanda okuma yazma dahi bilmeyen bir beşer tarafından mucizane bir şekilde haber verilmesi o zatın Allah'ın elçisi ve elindeki kitabın Allah'ın kitabı olmasından başka ne ile izah edilebilir?

Zaman ihtiyarladıkça Kuran gençleşmekte her yönüyle mucize olan bu ilahi kelamın birçok parlak mucizesi gözükmektedir. Evet, bu haber ancak ve ancak rüzgârları aşılayıcı olarak gönderip ve gökten bir su indiren Allah'ın haberidir. Bu haberi bize getiren zat da ancak Allah'ın elçisidir.
 


4-Dişi Bal Arısı

Video Metni

Bu delilde işlenecek bilimsel mucizeye geçmeden önce Arapçaya ait bazı bilgiler vermek istiyoruz. Bu bilgiler sayesinde, tahlil edilecek bilimsel mucize daha iyi anlaşılacaktır.

Arapçada kelime cinsiyet bakımından ikiye ayrılır: Müennes ve müzekker. Müennes, dişi varlıkları gösteren kelimelere; müzekker de erkek varlıkları gösteren kelimelere denir. Arapçada, ister hayvan olsun, ister bir bitki; ister nesne olsun, isterse bir fiil bunlar ya müennestir ya da müzekkerdir. Demek Arapçada fiiller de dişi ve erkek olarak ikiye ayrılmaktadır. Cümlenin faili erkek olduğunda fiil erkek sigayla, cümlenin faili dişi olduğunda fiil dişi sigasıyla gelmektedir. Yani fiil ile fail arasında cinsiyet bakımından bir uyum vardır.

Bu bilgilendirmeden sonra, şimdi Nahl suresinin 68 ve 69. ayetine dikkat kesilelim:

“Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin (sana) kolay kıldığı yollara gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir bal çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için, büyük bir ibret vardır.”

Arapçada arının erkeği ve dişisi aynı şekilde “Nahl” olarak yazılır. Bu kelimenin ayrıca dişisi yoktur. Ancak Kur’an, arıya yapılan vahyi ve arının yaptıklarını anlatırken fiilin dişi formunu kullanmaktadır. Biraz önce ifade ettiğimiz gibi, Arapçada fiiller dişiye ve erkeğe göre farklı çekilirler. Başka birçok dünya dilinde de bu böyledir. Kur’an’da arının yaptıkları anlatılırken fiilin dişi sigası kullanılmıştır. Şöyle ki:

1- Ayet-i kerimede “ev edin” manasını beyan etmek için; erkek için kullanılan اِتَّخَذْ kelimesine bedel, dişi için kullanılan اِتَّخَذِي kelimesi gelmiştir.

2- “Her türlü meyvelerden ye” manasını ifade etmek için; erkek için kullanılan كُلْ kelimesine bedel, dişi için kullanılan كُلِي kelimesi gelmiştir.

3- “Rabbinin yollarına gir” manasını beyan için; yine erkek için kullanılan اُسْلُكْ kelimesine bedel, dişi için kullanılan اُسْلُكِي kelimesi gelmiştir.

4- “Bal onun karnından çıkar” ifadesindeki “onun” zamiri, erkeğe işaret edenهُ ye bedel, dişiye işaret eden هَا ile ifade edilmiştir.

Demek, Kur’an’ın saydığı eylemler olan; evini yani kovanını inşa etmesi, bal özünü toplamak için her türlü meyvelerden yemesi, Allah’ın vahyettiği yollara girmesi ve balı karnından çıkarması dişi bal arısı tarafından yapılmaktadır. Yani sayılan bütün eylemlerin faili dişi bal arısıdır.

Acaba Kur’an’ın 1.400 sene önce vermiş olduğu bu haber hakkında bilim adamları ne demektedir? Gerçekten de sayılan faaliyetleri dişi bal arısı mı yapmaktadır? Şimdi gelin, bu konuda bilim adamlarının sözlerine kulak verelim, bakalım onlar ne diyor? Onlar diyor ki:

Kur’an’ın saydığı bütün faaliyetleri dişi arı olan işçi arılar gerçekleştirmektedir. Kur’an’ın saydığı bu faaliyetler ile erkek arıların hiçbir ilişkisi yoktur. Dişi olan işçi arılardan daha iri yapılı ve kocaman gözlü olan erkek arıların tek görevi genç ana arıyı beraber olarak üremelerini sağlamaktır. Yaz sonunda bu görevini yerine getiren erkek arılar dişi arılar tarafından kovandan atılır ve dişi arıların bakımıyla yaşamaya alışkın oldukları için çok geçmeden ölürler.

Gördüğünüz gibi, Kur’an’ın vermiş olduğu haberle bilimin bu asırda ulaştığı netice birdir ve aynıdır.

Kur’an’ın 1400 sene önce bize gösterdiği ama bilimin yakın bir zamanda keşfettiği bu hakikat Kur’an’ın mucizevi bir haberidir.

Hâlbuki Kur’an’ın nazil olduğu asırda insanların kovan içindeki iş bölümünün detaylarını bilmesi mümkün değildir. O asrın insanları, ne işçi arıların dişi olduğunu, ne de kovanı inşa etmek ve bal yapmak gibi faaliyetlerin dişi işçi arılar tarafından yapıldığını biliyordu. Ama Kur’an bunu haber verdi ve haber verdiği gibi de çıktı.

Kur’an’ın akılları hayrette bırakan bu büyük mucizesi karşısında onun Allah’ın kitabı olduğunu kabul etmekten başka bir yol var mıdır?

Kur’an, arıya vahyeden ve onun karnında balı pişiren zatın kitabıdır. Balı dişi arıya yaptırmış, ona vahyetmiş ve asırlar önce kitabında bunu bizlere haber vermiştir. Evet Kur’an Allah’ın kitabı ve onun ezeli hitabıdır. İnandık ve tasdik ettik.
 
ne hikmetse o kadar alim din adami ve hoca kur-an'a bakarak bir bulusa imza atamiyor ama
ancak gavur bilim adamlari nesnel deneyler ile atiyor.
ve ne ilginctir ki bilim adamlarının icatlarından faydalanarak video hazırlayıp sonra da "yillardir soylenen teoriler hurafeler kitabinda yerini aldı" diyorsunuz. ayrıca video kapak fotografu bile discovery science video'ları tarzi videolardan bire bir kopya özgün olan tek şey saçmalamanız **Spam/Adversiting**.

ha son 10 yıldır falan ömer çelakıl vb passwordmaster arkadaşın bir takım bilimsel terimi din ile harmanlamasının fuzuli ekmeğini yiyorsunuz.

bilim adamların oluşturduğu terimleri anlattiginiz safsata ile anlatinca o bilimsel olmuyor **Spam/Adversiting**
bunu yapmanizda ki sebepte anlamayacaklar icinden "hmm bilimsel bir cumle kullanmis demek ki dogru" desin diye.
ama bilim adamlarının anlattiklari hurafe ve kitap da yazılan allah kelamı oluyor.

allah kelamı olduğuna inanmanızda sorun yok fakat coca cola bardaginda pepsi icip biz kola turka iciyoruz diyorsunuz.
ulan kur'an tamamı ile kitap haline getirilmeden yuz yillar once adamlar piramit yapiyordu mk piramit
 
@Fernandinho Ya estağfurullah. beni yanlış anladın. Teknik olarak bir süre sonra düzenleme yapman mümkün olmuyor. Düzenle ve sil butonları deaktive oluyor :) misal dün yazdığın mesajlardan birini edilemeye çalış anlarsın demek istediğimi. Hayırlı forumlar.
 
Yazılanların hiçbirine karşı bir cevap yok!..Sadece, bu niye böyle, şu niye şöyle türünden kaşının üstünde gözün var nevinden yapılmış eleştirmek için eleştiri..
 
Yazılanların hiçbirine karşı bir cevap yok!..Sadece, bu niye böyle, şu niye şöyle türünden kaşının üstünde gözün var nevinden yapılmış eleştirmek için eleştiri..
saçmalığın nesine cevap yazıcaz ki gereken cevabı yazdım onu oku bir ara
ayrica bir grup dunya duzdur uzay yoktur derken bir kisminiz uzay var genisledigide kitap da yaziyor diyorsunuz. kaotik bir mekan da duzen ahenk ve nizam var diyorsunuz. hatta hala dunya 1 cm gunesten uzaklassa donar 1 cm yaklassa yanar diyorsunuz.
ulan ay 2'ye bolundu ve 2 dag tepesinde gozuktu diyeniniz bile var ki buna ragmen iman etmedikleri de bahsediliyor goren munafıklar için.
 
Yazılanların hiçbirine karşı bir cevap yok!..Sadece, bu niye böyle, şu niye şöyle türünden kaşının üstünde gözün var nevinden yapılmış eleştirmek için eleştiri..
konudaki mesajları muhtemelen kopyala yapıştır yapmışsın ama cevap gelince de böyle kaale almazvari konuşuyorsun.
 



5-Evrendeki mükemmel yörüngeler

Video Metni


Çıplak gözle gökyüzüne bakıldığı zaman hareketsiz bir evrenin var olduğunu zannederiz. Evren'deki devasa faaliyetler ancak teleskobun keşfedilmesiyle farkedilmeye başlanmıştır.

Tarihin çok uzun bir döneminde insanlar Dünya'yı sabit, Güneş'i ise Dünya'nın etrafında dönüyor zannettiler. Sonra Kopernik, Kepler, Galileo ile başlayan süreçte insanlar Güneş'in sabit bir şekilde ortada durduğunu, Dünya'nın ise sabit bir Güneş'in etrafında döndüğünü keşfettiler. Bilimde devrim sayılan bu keşif çok önemliydi ancak, henüz güneşin kendi yörüngesinde hareket ettiği keşfedilmemişti.

Daha sonra ise gelişmiş teleskopların ve astronomi biliminin gelişimi sayesinde Güneş'in de hareket ettiği ve Dünya'nın hareket eden bir Güneş'in etrafında döndüğü anlaşıldı. Güneş, etrafında bulunan gezegenleri ile beraber, saatte 720.000 km.den daha büyük bir hızla Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru hareket etmekteydi.

Bilimin ancak asrımızda keşfedebildiği bu buluş, Kur'an'da 1400 yıl önceden açıklanıyordu:

"Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu, aziz ve âlim olan Allah'ın takdiridir." (Yasin 38)

"Ne güneş aya yetişip çarpar, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler." (Yasin: 40)

"Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler." (Enbiya: 33)

"Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyorlar." (Lokman:29)

Gördüğümüz gibi, Kur'an tam 1400 sene önce Güneş'in ve diğer yıldızların hareket ettiğinden haber vermekte ve bu haberleriyle de Allah'ın kitabı olduğunu ispat etmektedir.

Güneşin hareketiyle ilgili diğer bir bilimsel buluşa da Kur'an farklı bir ayetiyle dikkat çekmektedir: Saffat Suresinin 5. ayeti kerimesinde:

"O, semavatın ve yeryüzünün ve bu ikisi arasındakilerin ve doğuların Rabbidir."

buyurulmaktadır. Bu ayette geçen "doğuların Rabbi" ifadesinden güneşin birden fazla doğuş yeri olduğu anlaşılmaktadır ki güneşin doğduğu "yer" olarak bildiğimiz "doğu"nun aslında "yerler" yani birden fazla "doğu" olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Evet, güneş her sabah doğmakta ve her akşam batmaktadır. Fakat tüm bu doğuşları ve batışları, her seferinde Evren'in ayrı bir noktasında gerçekleşmektedir. Yani sema denizinde yüzen yıldızlar ve gezegenler, geçtikleri yollardan bir daha geçmemekte ve yörüngelerinde akıp gitmektedirler.

Dünyanın yuvarlak oluşu sebebiyle bir yerde doğan Güneş aynı anda bir başka yerde batıyor. Gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalıyor. O halde Güneş'in doğduğu "yer" değil, "yerler" söz konusudur. Yerkürenin her noktası için sabah saatleri değişiktir. Her yer ayrı ayrı saniyelerde Güneş'in doğuşunu bekliyor. Güneş'i uzayın bambaşka yerlerinden "doğarken" seyrediyoruz.

Güneş aynı Güneş, Dünya aynı Dünya, ama Uzay'ın yeri değişik...

Şimdi, anlattığımız bu iki Kur'an mucizesi ile ilgili bazı sorular soralım:

1- Acaba Kur'an'ın 1400 sene önce haber verdiği "Güneş'in ve yıldızların hareket ettiği" gerçeğinin bilim adamları tarafından tasdik edilmesi "Kur'an'ın, gökleri yaratan, onda yollar takdir eden ve Güneş'i ve yıldızları o yollarda gezdiren Allah'ın kelamı olmasından" başka bir manaya gelebilir mi?

2- Bu asra kadar yaşamış birçok bilim adamı tarafından reddedilen ve ancak bilim ve teknik asrı olan bu asırda, dev teleskoplarla keşfedilebilen bir hakikatin, 1400 sene evvel okuma-yazma bilmeyen bir insan tarafından keşfedilmesi mümkün müdür?

3- Gökyüzüne ait bilgilerin neredeyse tamamının hurafe ve yanlış olduğu bir dönemde, insanların gündeminde böyle bir konu yokken niçin, Hazreti Muhammed (asm) bu iddialarda bulunsun ve o asrın insanlarına muhalefet ederek kendi doğruluğu hakkında şüpheye düşürsün?

Bütün bu sorular ancak Kur'an'ın Allah'ın kitabı olmasıyla izah edilebilir. Kur'an'ın bir beşer sözü olduğu kabul edilirse, cevap verilemeyen yüzlerce soru ortaya çıkar. Kur'an'daki hiçbir bilimsel haber izah edilemez.

Bütün sorulara karşı kalbi ve aklı ikna edebilecek tek cevap şudur: Kur'an Allah'ın ezeli kitabı ve insanlara karşı bir hitabıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise Allah'ın Resulüdür ve habibidir. İnandık ve tasdik ettik.
 



6-Denizlerin Birbirine Karışmaması

Video Metni


"O, iki denizi (iki büyük su kütlesini) salıverdi, birbirine kavuşurlar.Ama aralarında bir engel vardır; onu aşıp da birbirlerine karışmazlar." (Rahman Suresi 19-20)

Ayetin ifadesi akıllara durgunluk verecek bir tarzdadır. Zira ayet-i kerime, onca fırtına ve dev dalgalara rağmen denizlerin birbirine karışmadığından haber vermektedir.

Evet bilim, Kur'an'ın ayetlerini her zaman olduğu gibi yine tasdik etmekte ve onun Allah'ın kelamı olduğunu ispat etmektedir. Şöyle ki:

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız deniz bilimci Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:

"Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz'in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu'ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz'den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı'nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz'in birleştiği Mendep Boğazı'nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik."

Kaptan Cousteau'yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kur'an'da on dört asır önceden şu ayet-i kerime ile beyan buyrulmuştur: "İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar." (Rahman Suresi 19-20)

Yeryüzündeki bir başka su engeli türü de, tatlı su nehirlerinin denize döküldükleri haliç ve deltalarda görülür. Hem üst, hem dip akıntılarıyla birbirlerine karışması son derece mümkün olan nehirler, denizlere döküldükleri noktalardan asla tuzlu su ile karışmazlar. Eğer Allah bu iki su arasına karışmama kanunu koymasaydı, yeryüzündeki tatlı su nehirleri tuzlu deniz suyu ile karışır içlerindeki ve çevrelerindeki canlılarla birlikte yok olup giderdi.

Kur'an bu tatlı ve tuzlu suların karışmaması mucizesine bir başka ayetiyle de şöyle dikkat çekmektedir:

"İki denizi birbirine salıveren de O'dur. İşte şu susuzluğu gideren tatlı bir su, diğeri de tuzlu ve acı bir sudur. Aralarına ise, Allah, birbirlerinin sınırlarını aşmaktan alıkoyan bir engel koymuştur." (Furkan:53)

Evet, hem denizlerin birbirine karışmaması hem de tatlı su nehirlerinin denizlere karışmaması Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu gösterdiği gibi, bu hadisenin 1400 sene önce Kur'an'da ifade edilmesi de Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğunu ispat etmektedir. Zira bu bilgiyi o asırda yaşayan bir insanın keşfine dayandırmak mümkün olmadığı gibi, o asırda yaşayan tüm insanların keşfine dayandırmak da mümkün değildir. On dört asır önce bir insanın tek başına, bilimin ancak bu asırda keşfedebildiği bu hakikati keşfetmesi ve bunu yazması imkansızdır.

O halde Kur'an, asla bir insan sözü olamaz. O, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan Allah'ın ezeli kelamıdır.
 


7-Yeraltı Sularının Oluşumu

Video Metni


Kur'an'da geçen, yağmurların yağışı ve suların hayatımızdaki yeriyle ilgili ayet-i kerimeler bizlere dosdoğru fikirler vermektedir. Tarihin başka bir döneminde yaşasaydık bu bilgileri bu kadar rahat kavrayamayabilirdik. Günümüzde suların Dünya'daki çevriminin nasıl işlediği detaylı bir şekilde ortaya konduğu için Kur'an ayetlerindeki sular ile ilgili bilgileri rahatlıkla anlıyoruz. Sular hakkındaki eski bilgileri ve Kur'an'ın ayetlerini karşılaştırdığımız zaman, Kur'an'ın eski dönemin yanlış bilgilerini içermeksizin her konuda olduğu gibi sular konusunda da en doğru bilgileri sunduğunu görüyoruz. Gerçekten de bize apaçık gelen bu bilgi, acaba tarihin her döneminde bu kadar açıkça bilinebilir miydi?

Bilimsel veriler ile Kur'an ayetlerinin doğruluğunu göstermeden önce, tarihteki en önemli ve dahi sayılan felsefecilerin suyun dönüşümü ile ilgili görüşlerine yer verelim:

Yeraltı sularının varlık sebebini Miletli Thales şöyle izah eder: Kara parçalarının derinliklerinde esen rüzgârların basıncıyla havaya fışkıran Okyanus suyu yerlere düşmekte, böylece toprağın içine geçmektedir. Yani Miletli Thales göre, kara suları Okyanusların rüzgârlarla taşması sonucunda oluşuyor.

Platon da bu görüşleri paylaşıyor ve Okyanusa geri dönüşün de büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu düşünüyordu.

Aristo'ya göre ise, yerden yükselen su buharı dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak yeraltı göllerini meydana getirir. Kaynak suları da bu göllerden beslenir.

Evet, sizleri güldüren bu görüşleri, asırlarının en dâhi filozofları yapıyordu. Vahyin şaşmaz ve şaşırtmaz mutlak bilgilerine kulak vermeyenlerin bu bariz hataları yapması ise kaçınılmazdır.

Suyun döngüsü ve yeraltı sularının oluşumuna ilişkin ilk belirgin keşif ise 1580 yılında Bernard Palissy'e aittir. Ona göre, yeraltı suları yağmurun toprağa sızmasından ileri gelmektedir. Encyclopedia Universalis'in "Sular Bilgisi" maddesinin yazarı R. Remenieras ise şu bilgileri vermektedir: "Sulara ilişkin tabiat olayları alanında sırf felsefi olan kavramların yerlerini, tarafsız gözleme dayalı araştırmalara bırakmaları için ancak Rönesans'ı beklemeleri gerekti."

Halbuki Kur'an, yeraltı sularının yağmurlar sonucunda oluştuğunu asırlar öncesinde bilim ve tekniğin olmadığı bir asırda şöyle haber veriyordu.

"Allah'ın gökten bir su indirdiğini ve onu topraktaki kaynaklara geçirdiğini görmüyor musun?" (Zümer suresi : 21.ayet)

Kur'an'ın 14 asır önce açıkça haber verdiği, yağmurların yeraltı kaynaklarını oluşturduğu bilgisi, Avrupa'da 16. yüzyılda ortaya konuyor ve ancak o tarihte Aristo'ya itiraz edilebiliyordu.

Tüm bu bilgilerden sonra Kur'an'ın Allah'ın kitabı olduğunu kabul edilmezse Kur'an'ın vermiş olduğu bu haberin doğruluğunu ne ile izah edebilir?

Onlarca dâhi filozofun keşfedemediği bu ekolojik bilgi 14 asır önce okuma-yazma bilmeyen bir insan tarafından nasıl keşfedilmiştir?

Bu bilgiyi o asırda yaşayan ve okuma yazma dahi bilmeyen bir insanın keşfine dayandırmak ancak akıldan istifa etmekle mümkündür?

O halde Kur'an gökten suyu indiren ve onu topraktaki kaynaklara geçiren ve mucizevi haberi 1400 yıl önce bize haber veren Allah'ın kelamıdır.
 
1400 yıl öncesinde gökten su inmiyormuy du?
Neden o kadar beklendi haber için? Daha öncesinde de kutsal kitaplar vardı?
Daha bunlara benzer çok çelişkili iddialar var, sormak la bitmiyor.
 



8-Yeryüzünün Uçlarından Eksilmesi

Video Metni


"Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten yeryüzüne yönelip onu uçlarından eksiltiyoruz." (Rad 41)

"Onlar görmüyorlar mı ki, biz yeryüzüne gelip uçlarından noksanlaştırıyoruz." (Enbiya 44).

Bu iki ayet-i kerimede yeryüzünün uçlarından eksildiğinden ve noksanlaştığından bahsedilmektedir.

Acaba gerçekten de yeryüzü uçlarından noksanlaşıyor mu?

Bu noksanlaşmanın manası ne olabilir?

Bu konuda bilim adamları ne demektedir?

Nasa'nın verilerine göre, Dünya'nın ekvator yarıçapı 6378,5 km. iken kutuplardan yarıçapı 6357 km.dir. Bu yaklaşık % 0,3'lük bir fark demektir. İşte ayet-i kerimedeki "uçlarından eksiltiyoruz" ve "uçlarından noksanlaştırıyoruz" ifadeleriyle kutuplardaki bu basıklığa işaret edilmiştir. Ayrıca şu noktaya da dikkat çekiyoruz ki: Ayet-i kerimede "eksilttik" ifadesi yerine "eksiltiyoruz" ifadesi kullanılmıştır.

Bu ifadeden anlıyoruz ki, eksiltilme hâlâ devam etmektedir. Eğer ayet-i kerimede "eksilttik" denseydi, Dünya'nın ilk günden itibaren bugünkü şeklinde yaratıldığını anlayabilirdik.

"Eksiltiyoruz" ifadesi ise, bir süreç sonunda oluşumu anlatmaktadır. Yani eksiltilme hâlâ devam etmektedir. Kur'an'ın bu ayetinden çıkan şu iki nokta, Dünya'nın yaratılışıyla ilgili bulgularla tam uyum içindedir:

1- Dünyanın uçlarından eksilme olmuştur. Gerçekten de Dünya kutuplardan basık, ekvatorda ise şişkindir. Ve bu eksilme ayet-i kerimelerde ifade edildiği gibi hâlâ devam etmektedir.

2- Dünya ilk oluşum anında şu andan farklıydı. Zamanla bir süreç sonunda uçlarından eksilme olmuştur. Bu, Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gerçekleşmiştir.

Kur'an'ın incelediğimiz ayet-i kerimelerinden çıkan bu sonuç da bilimsel bulgularla tam bir uyum içindedir. Ayet-i kerimelerde bu noktaların dışında başka bilimsel gerçeklere de işaret edilmiştir.

Bunlardan biri, Dünya'nın dönüşü ile beraber Dünya'nın etrafında az da olsa sürekli bir madde kaybının olduğudur. Ayet-i kerimelerdeki "eksiltiyoruz" ve "noksanlaştırıyoruz" ifadeleri, Dünya'nın etrafındaki bu madde kaybına işaret etmektedir. Bilim adamları, Kur'an'ın bu işaretini de doğrulamış ve az da olsa Dünya'nın etrafından sürekli bir madde kaybı oluştuğunu kabul etmişlerdir.

Yine bu ayet-i kerimeler, bir başka yönden de yeryüzündeki karaların azalmasına bakmaktadır. Manhattan'da bir Nasa araştırma merkezi olan Goddard Uzay Bilimleri Enstitüsü'ndeki bilim adamları, kutuplardaki buz tabakalarının erimesiyle Okyanuslardaki deniz suyu seviyesinin yükselmekte olduğunu keşfettiler. Artan su miktarı ise daha fazla karayı kaplamaktadır. Deniz kıyıları sular altında kaldıkça, yeryüzünün toplam yüzölçümü veya kara miktarı da azalmaktadır. Demek, ayet-i kerimelerdeki "eksiltiyoruz" ve "noksanlaştırıyoruz" ifadeleri, deniz kıyılarının sularla kaplanmasına ve yeryüzündeki karaların azalmasına da işaret etmektedir.

Şimdi şu noktayı bir düşünelim: Peygamberimiz (s.a.v.)'in yaşadığı dönemdeki insanların ayet-i kerimelerde anlatılan bu bilimsel gerçekleri bilmeleri mümkün değildi. Hatta günümüzde fizikle ciddi bir şekilde ilgilenmeyen kişilere: Kendi ekseni etrafında dönen bir cismin kutuplarda basıklaşıp basıklaşmayacağından; yeryüzündeki karaların azalmasından; kutupların basıklığından ve yeryüzündeki madde kaybından sorun, cevap alamadığınızı göreceksiniz. Bu bilgi günümüzde bile fiziğe veya Dünya'nın oluşumuna özel ilgisi olanlarca ancak bilinmektedir.

Peki, bu bilgilerin 14 asır önce nazil olan Kur'an'da geçmesini ne ile izah edilebiliriz? Bu kitabı, okuma-yazma bilmeyen bir beşere isnat edersek, bu kitaptaki bilimsel haberlere ne diyeceğiz?

Bu zat, asrımızda ancak keşfedilebilen bu bilimsel gerçekleri 14 asır önce kendi başına mı keşfetti?

Eğer bunu yapamazsa -ki yapamaz- o halde Kur'an'ın Allah'ın kitabı olmasından başka bir seçenek var mıdır?
Asla yoktur!

İslam Dinine, özellikle de Kuran ve Peygamberimize saldırıların arttığı bir dönemde, Kur'an'ın bilimsel mucizelerinin ortaya çıkması; Allah'ın bu saldırılara karşı, Mümin kullarına bir yardımı ve bir desteğidir. Kur'an'ın da birer mucizesidir.

Günümüzde Uzay'ın ve Dünya'nın sırları daha çok anlaşılmakta, böylece hem Allah'ın sanatı, hem de Kur'an'ın mucizevî beyanları daha iyi anlaşılmaktadır. Evet, Kur'an kâinatı okuyor, dinlemesini bilenlere...
 
Geri