Kıyâmette Gençlik Nimeti Sorgulanacak

Konu sahibi son olarak 2622 gün önce görüldü
Seçım

Peygamber hacdan döndükten sonra, çesitli karisikliklar yasanmaya baslamisti. Bir yil önce müslüman olmus Yemameli, Beni Hanife kabilesinden; Müseyleme adli bir kisi çikmis, kendisinin peygamber oldugunu iddia ediyordu.

Bir süre sonra, Müseyleme'nin kabilesinden iki kisi Peygamberimize gelerek: "Allah'in Resûlü Müseyleme' den Allah'in Resûlü Muhammed'e selâm üzerine olsun! Otoriteyi seninle paylasma görevi bana verildi. Dünyanin yarisi bizim diger yarizsi da günahkâr olmalarina ragmen Kureyslilerin." seklinde yazili mektubu getirdi.

Peygamberimiz onlara bu konuda ne düsündüklerini sordu. Onlar da ayni fikirde olduklarini söyleyince Resûl:"Vallahi, Eger elçiler öldürülmez diye bir kural olmasaydi, sizin basinizi keserdim." Sonra Müsyleme'ye hitaben bir mektup yazarak elçilerle gönderdi:" Allah'in Resûlü Muhammed'den, yalanci peygamber Müsyleme'ye. Selâm, dogru yolda olanlarin üstüne olsun. Gerçekte yeryüzü Allah'indir, O, kullarindan diledigine onu miras birakir, isin sonu Allah'tan korkanlarin lehinedir.

Bu surada ortaya çikan yalanci peygamberlerden biri, Beni Esed'in baskani Tuleybe, digeri de Yemenli Kâb Bin Esved'di.Yemenli bir süre bölgesinde etkili oldu. Fakat bir süre sonra gurur ve kibiri yüzünden taraftarlari da ona karsi çikip, öldürdüler. Tuleyhe de en sonunda dize getirilerek Islâm'in en güçlülerinden biri oldu. Müseyleme de aylar sonra Vahsi'nin attigi bir mizrakla öldü.

Bunlar Islamiyet için potansiyel bir tehlike olusturmustu. Sace isimli bir kadin da, kadin peygamber oldugunu iddia ediyordu. Fakat Peygamberimiz (sav) bunlarla ugrasmak istemiyor, kuzeydeki Mute yenilgisini düsünüyordu.Zeyd savasta sehid olmustu.Buna bir karsilik verilmeliydi. Bu yeni ordunun kumandanligina Zeyd'in oglu Üsame getirildi.

Peygamberimiz sik sik cenneti tasvir ediyordu. Bu yüzden ölümden çok sik bahsediyordu. Bir gün basi hiç agrimadigi bir sekilde agrimisti. Fakat yine de mescide gitti. Namazdan sonra minbere çikip son defa yapiyormus gibi Uhut sehitlerine rahmet diledi.

Daha sonra: "Allah'in kullari arasinda bir kul var ki, Allah onu dünya ile kendisi arasinda bir seçim yapmasi konusunda serbest birakti.O da Allah'i seçti.Bunun üzerine Ebû Bekir -Peygamberimizin kendisini kasdettigini anlayarak- aglamaya basladi.Peygamberimiz de aglamamasini söyleyerek "Ey insanlar, insanlar arasindaarkadasligi il e en lütüfkâr olan kisi Ebû Bekir'dir." Minberden inmeden önce söyle dedi: "Ben sizden önce gidiyorum ve sahidinizim .Sizinle simdi su durdugum yerden gördügüm havuzda bulusacagim. Sizin Allah'in yaninda baska ilahlar edineceginizden korkmuyorum. Sizin iççin bu dünyadan korkuyorum, ola ki dünyevi seyler için birbirinize rekabet edersiniz."

Mescidden çikinca Aise'nin yanina gitti.Peygamberimizin yüzünde ölümcül hastaligin izleri görülüyordu. Hastaligi öylesine artmisti ki namazi ancak oturarak kildirabiliyordu. Bir sonrakinamaz vaktinde oturabilmesine ragmen namazi kildiramayacagini hissetti.

Hanimlarina: "Ebu :Bekir'e namazlarda imamlik etmesini söyleyin." dedi. Hz.Aise buna karsi çikarak babasinin duygulu bir adam oldugunu, bu isi baskasinin yapmasinin daha uygun olacagini söyledi. Diger hanimlrinin da Hz.Aise gibi konusmasina ragmen o, israr ederek namazi Ebu Bekir'in kildirmasini istedi.

Hz.Muhammed, çok aci çekiyordu. Acinin çok agirlastigi bir anda karisi Safiye (ra) ona: "Ey Allah'in peygamberi, senin çektigini keske ben çekseydim! dedi.

Hicret'in onbirinci yilinin Rebi-ul Evvel ayi Pazartesi günü Peygamber'in atesi düstü ve çok güçsüz olmasina ragmen Mescid'e gitti. O, gittiginde namaz baslamisti ve mü'minler öyle sevindiler ki neredeyse namazdan çikacaklardi.

Fakat, Resûl-i Ekrem, devam etmelerini isaret etti.Onlardaki takvayi görerek sevinçle yüzü parladi.Ebû Bekir onun namaza devam etmesini istedi.Peygamber (sav) ise onun arkasinda namaz kildi.

Mü'minler Peygamber (sav)'in iyilesmis oldugunu düsünüyorlardi. Oysa ki, O, namazdan sonra odasina çekilmis, güçsüz bir sekilde Aise (ra)'in kucaginda yatmakta idi. Bir süre kendini kaybetti. Sonra gözlerini açarak:"Cennette bulusmak üzere." dedi.

"Allah'in kendilerine nimet verdigi Peygamberler, dogrular( ve dogrulayanlar) sehitler ve salihler beraberdir. Ne iyi arkadastirlar onlar."(Nisa:69)

Sonra, onun tekrar:"Allah'im, cennette bulusmak üzere." dedigini duydu. Bunlar son kelimeler oldu.


 
Ebu Cehil ve Hamza

Mekke´de mü´minlerin sayısındaki artış, beraberinde kâfirlerin düşmanlığındaki artışı da getirdi.

Bir gün Ku-reyş ululan Hicr´de toplanmış, Peygamber´e karşı birbirlerinin kızgınlıklarını alevlendiriyordu.´ Tam o sırada Peygamber (s.a.v.) Mescid´e girdi. Kâ´be´nin doğu köşesine giderek, Hacerü´l-Esved´i öptü ve tavafa başladı. O Hicr´in yanından geçerken, Hicrdekiler onun aleyhine söyledikleri şeyleri daha yüksek sesle söylüyorlardı.

Peygamber´in onları işittiği yüzünden belli oluyordu. Hicr´in yanından ikinci kez geçti, onlar tekrar hakaret ettiler. Fakat üçüncü kez geçişinde onların önünde durdu ve: «Ey Kureyş, beni işitiyor musunuz? Nefsim elinde olana yemin ederim ki size katliam gelecek» Bu sözler ve onların söyleniş şekli onları sanki büyülemişti.

İçlerinden hiçbiri ne hakaret edebildi, ne de konuşabildi.

Sonunda içlerinde en sinirli ve sert yapılı olanı, büyük bir nezaket içinde: «Ey Bbul-Kasun, yoluna git, çünkü Tanrı´ya andolsun sen cahil bir aptal değilsin» diyerek sessizliği bozdu. Fakat herkesin sessiz kaldığı bu süre uzun sürmedi.

Çünkü orada bulunanlar bu denli korktukları için kendilerini suçlamaya başladılar ve şimdiki zayıflıklarını gelecekte tamir edeceklerine yemin ettiler.

İslam´ın en kötü düşmanlarından biri, ailesi ve arka-daşları arasında Ebul-Hakem diye anılan mü´minlerinse

adını Ebu Cehil (cehaletin babası) koydukları Mahzum kabilesinden. Amr idi. Muffire´nin tonmu, o zaman Mahzumj- basında bulunan yaşlı Velid´in de yeğeni oluyordu Cehil amcasından sonra onun yerini, alacağından temindi. Kendisi için şimdiden Mekke´de belirli bir konum sağlamıştı.

Bu konum hem zenginlimi, hem konukseverlik hem de kendisine karşı çıkanlardan öç alma konusunda gösterdiği sertlik ve acelecilikten kaynaklanıyordu.

O geçen hac döneminde hacıları Peygamber (s.a.v.)´e karşı uyarmak için çalışanların en usanmazı ve Peygamber s.a. büyücü diye adlandıranların en bagırgam idi.

Kendi klanmdaki çaresiz mü´minlere karşı acımasızlıkta ve diğer klanları da aynı şeyi yapmaya teşvik etmekte çok etkindi. Fakat birgün, kendisine rağmen, yeni dine büyük bir hizmette bulundu.

Peygamber (s.a.v.), Mescid´in dışında Safa kapısı yakınında oturuyordu. Hacılar kapıya yakın olan Safa tepesinden başlayan ve 450 yarda kuzeydeki Merve tepesinde biten yedi kez gidip gelme farzına bu kapıdan başladıkları için kapıya Safa kapısı adı verilmiştir. Safa´nm eteklerindeki bir kaya parçası bu ibadetin başlangıç yerini işaret eder.

Ebu Cebir yanından geçtiğinde Peygamber (s.a. s.) bu kutsal yerde tek başına oturuyordu. Mahzumlunun bir önceki seferde korkmadığını göstermek için bir fırsat çıkmıştı; Peygamber´in önünde durarak ağzına gelen tüm küfürleri ona karşı söyledi.

Peygamber sadece ona baktı, fakat hiçbir şey söylemedi.

Sonunda yapabileceği tüm hakaretleri bitirdikten sonra Ebu Cehil, Hicr´de toplanmış olan diger Kureyşlilere katılmak üzere Mescid´e girdi. Peygamber üzüntüyle ayağa kalktı ve evine döndü.

O gittikten hemen sonra, yayı boynunda asılı bir halde avdan dönen Hamza karşıdan gözüktü. Avdan döndükten sonra, ailesinin yanma gitmeden önce Kâ´be´yi ziyaret etmek onun adetiydi.

Onun yaklaştığım görünce, Safa kapısına yakın olan evinden bir kadın çıktı ve onu durdurdu.

Bu kadın, şimdi hayatta olmayan ve yirmi yıl kadar önce Haf´ul-Fadûtu kuranlardan biri olan Teym kabilesınin şefi Abdullah İbn Cu´dan´m azathlarındandı.

Cud´an ailesi, Ebu Bekir´in kuzenleri oluyordu, Peygamber (s.a.v.)´e ve dinine bağlı olan bu kadın Ebu Cehil´in hakaretlerini duymuş ve çok sinirlenmişti. Hz. Hamza´ya:

«Ebu Umare-, dedi, Hişam´ın oğlu Ebu´l-Hakem´in kardeşinin oğlu Muhammed´e nasıl davrandığım bir görseydin, O burada otururken geldi ve- ona hakaret etti, onunla alay etti.

Daha sonra cekiü etti -Nereye gittiğini belirtmek için Ka´be´ye doğru işaret etti- -Muhammed ise bir tek kelime bile söylemedi». Hamza, yumuşak huylu ve anlaşılması kolay bir insandı. Bununla birlikte O, Kureyş´in en cesuru İdi, kızdırıldı-ğında ise en başeğmez ve en sert adamı olurdu.

Şu anda onun güçlü yapısı kızgınlıktan sarsılıyordu. Onun bu kızgınlığı ruhundan bazı şeyleri kaldırdı, özgürlüğe kavuşturdu, ruhunda daha önce varolan bazı şeylerin tamamlanmasını sağladı.

Kâ´be´ye giren Hamza doğruca Ebu Cehil´ in yanına gitti, yanında ayakta durarak elindeki yayı tüm gücüyle arkasına indirdi. «Ona hakaret edecek misin?- dedi, «Ben de onun dinindenim, onun iddia ettiklerinin hepsini onaylıyorum.

Eğer karşı çıkmaya gücün varsa bana karşı çık.» Ebu Cehil korkak değildi, fakat bu kez mesele*nin kapanmasının daha İyi olacağını düşünüyordu.

Bu yüz. den ona yardım etmek için yerlerinden kalkan Mahzum ilere oturmalarını işaret etti ve şöyle dedi:

«Bırakın, Ebu Umare istediğini yapsın, çünkü Tanrıya andolsun onun kardeşinin oğluna çirkince küfür ettim.»

 
Evliyânın Kerameti Haktır

Peygamberimiz (S.A.V) in mucizelerinden buna benzer çok olay bize kadar gelmiştir. İşte onlardan bir tanesi Cefne yani çanak mucizesidir.

Bu olay şöyle olmuştur: Peygamberimiz (S.A.V) bir gün acıkmışlardı. Bu halde iken kızı Fatımanın evine girer ve ondan yemek isterler.

Fakat onun yanında da yiyecek bir şey yoktur.

Hz. Fatımanın komşusu ona, bir çanağın içine koyarak bir parça et ile iki dilim ekmek gönderir. Bir de ne görsünler toprak çanak et ve ekmekle dolup taşmaktadır.

Mucize peygamberlerden zuhur eder. Hz. Allahın yardımıyla meydana gelir. Peygamberlerden bir çoklarının bize kadar gelen mucizeleri vardır.

Hz. Davud peygamberin elinde demirin şekil kazanması, Süleyman peygamberin kuşların dilini bilmesi, bir aylık mesafeye bir günün sabahında gidip akşamında dönmesi, emrine rüzgarın verilmesi hep birer mucizedir.

Hz. Musaya da Cenab-ı Allah dokuz mucize vermiştir. Denizin yarılması, bıldırcın ve kudret helvası, mucizeli değneği, elini koltuğunun altına sokup çıkarınca onların ışıl ışıl nur halinde yanmaları hep birer mucizedir.

Hz. Allah peygamberlerini bu olağanüstü kuvvetlerle teyid ettiği gibi sevdiği evliyasına da kerametler vermiştir. Sahabelerden de kerametler nakledilmiştir.

Hz. Ömerin hutbede iken ta İran içlerinde savaşan ordu kumandanına seslenmesi ve kumandanın da bunu duyması ile karşı bir manevra ile yenilmekten kurtulması bilinen bir hakikattir.

Geçmiş ümmetlerden kendilerine kerametler verilenler vardır. İşte Abid Cüreye hadisesi ve daha başkaları … Şimdi bazıları tasavvufa dil uzatarak, sapık evliyacılar ortaya çıkarak keşf ve kerametle meşgul oluyor diyorlar.

Güya bu yolu hor ve hakir gösterme sevdasına kapılıyorlar, farkında olmadan kendi kendilerini tehlikeye atıyorlar.

Şimdi bu kerametleri kaynaklara inerek inceleyelim ki kimsenin itirazı şüphesi kalmasın. Tabii ki zamanımıza kadar Abdulkadir Geylani, Şahi Nakşibendi ve benzeri veliyullahın bir çok kerametleri nakledilmiştir.

Dinimizde yalan söylemek haram ve yasak olduğuna göre biz onların doğru söylediğini kabul ediyoruz. Ve evliyanın kerametlerine de inanıyoruz.

Nitekim Kehf Suresinde Hz. Hızırın olayı da bir keramettir.
 
Gelişiyle insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), bütün söz, fiil ve davranışlarıyla bizlere örnektir. Kur'an-ı Kerimde meâlen "Ant olsun ki, Allah'ın rahmetini ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için, Allah'ın resûlünde size güzel bir numûne vardır" (Ahzâb: 21) buyuran Rabbimiz, onun her yaş ve her kesimden insana rehber olduğunu belirtmiş oluyor.
Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bizim için en güzel "öğretici, uyarıcı ve müjdeleyici"dir.
Hayatlarının en fırtınalı ve en hareketli dönemini yaşayan gençler hakkında buyurduğu, "Gençliğin tehlikelerinden sakınınız." (Kenzü-l Ummâl, 2: 258) şeklindeki hadîs, o en büyük muallim ve terbiyecinin çok mühim bir uyarısıdır.
Hadiste birbiriyle çok yakından ilgili olan iki kavram var: Gençlik ve tehlike.
Gençlik, insan hayatının en duygusal dönemidir. İnsanın gerek maddî organlarının, gerekse mânevî duygularının çok canlı olduğu bu devrede, en kritik problemlerle karşılaşılır.
Çünkü gençlikte, insanın nefsi kötülüğü emrederken, sahip olduğu potansiyel de bu kötülüğü işlemeye imkân verir.
Söz gelişi, yasak eğlence, içki, kumar, zinâ, hırsızlık gibi kötülükler gençlikte daha kolay işlenebilir.
Gençler, ömürlerinin en güçlü, en dinamik ve en hareketli dönemini yaşadıkları için ölümü pek düşünmezler. Daha yolun başındadırlar ve yaşlanmaya uzun yıllar vardır. Namaz ve benzeri ibâdetler için, "Daha genciz, yaşlanınca kılarız" gibi bir gaflete düşerler.
Halbuki ölüm genç-ihtiyar ayırımı yapmamaktadır. Nice gençler hayatının baharında ölümle tanışmaktadırlar. Hiç kimse Azrail'le (a.s.) "ne kadar yaşayacağı hususunda" sözleşme yapmış değildir.
Kaldı ki, Allah ibâdetleri sadece ihtiyarlar için emretmemiştir. İslâm "ihtiyarlar" dini değil, her yaştaki insanın dinidir. Bu bakımdan yaşlanınca namaz kılmaya başlayan birisi, âhirette hesap verirken hemen kurtulacak değildir. Ona, "ergenlik çağından ihtiyarlık dönemine kadar niçin ibâdet etmediği" mutlaka sorulacak, eğer affedilmezse azabını çekecektir.
Allah, herkese sonsuz rızık vermekte, ihtiyaçlarını karşılamaktadır. İnsana verilen nimetlerin en çok olduğu devre ise, gençlik dönemidir. Bunun için Rabbimize en çok ibâdet etmemiz gereken dönem de "gençlik" çağıdır.
Gerçek bu iken tehlikelerle çepeçevre kuşatılan gençler, nefis ve şeytanın oyununa gelerek Allah'ın emir ve yasaklarına uymayabiliyorlar.
İşte Peygamberimiz (a.s.m.) gençleri bu hadisle uyarıyor, gaflete dalmamalarını, insî ve cinnî şeytanlara aldanmamalarını öğütlüyor.
Bir gencin düşmanı sadece şeytanlar mıdır?
Hayır!
Hattâ şeytanlar en büyük düşman bile değillerdir.

Çünkü, Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), bu konuda da bizi îkaz ederek, "Senin düşmanların (içinde) en şiddetli düşmanın iki tarafın arasındaki nefsindir" (Keşfü-l Hafâ, 1:412) buyuruyor.
Demek ki, insanın en başta gelen düşmanı bizzat kendi nefsidir. Yani insanı, günahlara, kötülüklere, heveslere sevk eden duygudur.
Nefsin en güçlü olduğu ve en fazla istekte bulunduğu dönem de, yine gençlik devresidir.
Şu halde gençler, nefsin kötü isteklerini yerine getirmemek için de dikkatli olmak zorundadırlar.
Belki bazı gençler, "Ben nefsime hâkim olabilirim. Zaten çok sâkin ve günahlardan uzak bir hayatım var" diye düşünebilir.
Oysa bu da nefsin bir oyunudur. Böyle düşünen kimse, nefisle yaptığı mücâdeleyi çok sıkı tutmaz, duyarlılığı kaybeder.
Çünkü, nefse güvenilmez. Hazret-i Yûsuf (a.s.) bir peygamber olduğu halde, "Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, dâimâ kötülüğe sevk eder—ancak Rabbim rahmet ederse o başka" (Yûsuf:53) demiştir.
Tüm peygamberler gibi "günahsız" olan Hazret-i Yûsuf (a.s.) böyle derse, bizim nefsin oyunlarına karşı çok dikkatli olmamız gerekir.
Gençliğin tehlikelerini şöyle özetleyebiliriz:
1- Tûl-u emel beslemek: Ölümü düşünmeden sanki sonsuza dek yaşayacak gibi uzun emeller taşımak. Bu durum, insanı fâni hayata daldırır, âhiretine çalıştırmaz.
2- Hissiyâta göre hareket etmek: Gençlik, insanın en sağlıklı, en güçlü ve en duygulu dönemi olduğu için akıldan ziyâde duygular ön plândadır. Gelip geçici zevkler, oyun ve eğlenceler çekici gelir. Eğlence yerlerinde çoğunlukla gençler bulunur. Orta yaşlılıkta ve ihtiyarlıkta ise, hem vücudun zayıflığı, hastalıkları, hem de hayatın sorumlulukları daha fazla olduğu için kişiler duygusal hareket edemezler.
3- Gençlik günahlara ve kötü alışkanlıklara daha açıktır: Gençlik devresi, içki, kumar, zina gibi günahlara daha çok düşüldüğü bir dönemdir.
Tüm bu tehlikelere karşı Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) tavsiyelerine sımsıkı sarılmamız gerekir.
Yazar: Cemil Tokpınar
 
Tüm insanlığı hayat veren sözleriyle uyaran Allah'ın Resulü (a.s.m.), "verilen nimetlerin hakkıyla değerlendirilmesi" konusunda çok durmuştur.
Nitekim konuyla ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur:
"İnsanoğluna şu beş şeyden hesap sorulmadıkça onun ayakları Kıyâmet Gününde Rabbinin huzurundan ayrılmayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiği ilimle nasıl amel ettiğinden." (Tirmizi, Sıfâtü-l Kıyâme: 1)
Görüldüğü gibi burada her yaş ve her baştaki insanı yakından ilgilendiren beş nimetin hesabının sorulacağı belirtilmektedir.
Ömrünü nerede tükettiğinin sorulması, bir bakıma "hayat nimeti"nin ve insana ihsan edilen "zaman"ın nerede harcandığıyla ilgilidir. İnsana, hayatı ve zamanı ihsan eden Allah olduğuna göre, bu nimet Onun rızası ve emirleri doğrultusunda kullanılmalıdır.
Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), İbn-i Abbas'dan rivâyet edilen bir hadiste, "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit" (Tirmizi, Zühd: 2405) buyurarak, mühim bir zaafımıza dikkat çekmiştir. Maalesef, birçoğumuz, özellikle sıhhat ve zaman bakımından bol imkânları bulunan gençler, bu hususta yanılmaktadırlar.
"Gençliği nerede yıprattığı"nın sorulması ise, doğrudan gençleri ilgilendirmektedir. Bu sorgulama, "gençliğin güzel yaşamak, hoşça vakit geçirmek, gülüp eğlenmek" için verilmediğini göstermektedir. Madem ki gençlik, Allah'ın nimetleri bakımından birçok artıları olan bir devredir; onun şükrü de, bu nimeti Allah'ın izni dairesinde kullanmaktır. Gençlere ihsan edilen "güç, kuvvet, sıhhat, âfiyet" gibi nimetler, daha fazla sevap kazanmanın birer vasıtası olmazlarsa, dünyada da, âhirette de başımıza belâ olabilirler.
"Malın nerede kazanılıp nerede harcandığının" sorulması da, tüm insanları uyaran bir alârm zili hükmündedir. Çünkü, bu cümleyle, herkesin helâl kazanıp helâl yollara harcaması istenmektedir. Parayı Allah'ın razı olduğu yollarla kazanmak ve Onun rızasına uygun yerlere sarf etmek, dünyevî harcamalarımızda israf etmemek gerekir.
"Öğrenilen ilimle nasıl amel ettiği"nin sorulması, aslolanın öğrenmek değil, onu hayata geçirmek olduğunu göstermektedir. Kur'an'da Rabbimiz öğrendiği ilmi uygulamayan insanları, "kitap taşıyan eşeklere" benzetmektedir. Çünkü, her ikisinin de taşıdığı ilimden bir kazancı yoktur. Yine Peygamberimizin (a.s.m.), "İnsanlar helâk oldular âlimler müstesna, âlimler de helâk oldular ilmiyle amel edenler müstesnâ, amel edenler de helâk oldular ihlâslı olanlar müstesnâ, ihlâslılar da büyük bir tehlikenin üzerindedirler" hadîsi, hepimizi titretmeli ve daha bir dikkatli olmaya sevk etmelidir.
Yukarıdaki izahlarla birlikte bu hadiste önemli bir soruya da cevap var.
Bu hadis, "Yaşlanınca ibâdet ederiz" diyen gençlerin büyük bir hata ettiğini gösteriyor. Böylece insanın sadece yaşlılık döneminden değil, gençliğinde yaptıklarından da sorumlu olduğu ihtar ediliyor.
Nitekim Kur'an'da Zilzal Sûresinde, "Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür" buyrularak, insanın bütün ömründe yaptıklarından sorumlu olduğu ifâde edilmiştir.
Yukarıdaki hadîsimizi tamamlayan şu hadîsteki uyarılara da kulak vermek gerekir:
"Beş şey gelmeden evvel beş şeyi fırsat bil:
1. Ölüm gelmeden önce hayatının,
2. Hastalık gelmeden önce sağlığının,
3. Meşguliyet gelip çatmadan önce boş vaktinin,
4. İhtiyarlık gelmeden önce gençliğinin,
5. Fakirlik gelmeden önce zenginliğinin." (Hâkim: Müstedrek)
Rabbim cümlemizi, "hayatını, sağlığını, vaktini, gençliğini ve zenginliğini" Allah'ın rızası yolunda sarf edenlerden eylesin.
Yazar: Cemil Tokpınar​
 
Hayatıyla bize en büyük bir rehber, en büyük bir nümune olan Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Allah, gayr-i meşrû şehvet peşinde olmayan genci pek beğenir" (Müsned, 4:151) buyurmaktadır.
Bu hadiste, hayatının en fırtınalı ve en tehlikeli dönemlerini yaşayan gençler için çok büyük bir müjde vardır: Allah'ın beğenmesi.
Bu öyle bir müjdedir ki, insanın tüm sevdiklerinden, beğenisini kazanmak istediği bütün şahıslardan daha değerli, daha yücedir.
Çünkü Bedîüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, "Kim Allah'a yâr ise her şey yârdır, her şey yarar."
Meşhur Hikem-i Atâiyye, "Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve onu kaybeden neyi kazanır?" demiştir. Yâni "Onu bulan her şeyi bulur, Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz. Bulsa da başına belâ bulur."
İşte dünyalara bedel olan Allah'ın beğenisini kazanmanın yolu gayri meşru şehvet peşinde olmamaktır.
Yine gençlerle ilgili hadislerde, "Allah'ın gayri meşrû şehvetini terk eden genci meleklerin bazısı gibi gördüğü" belirtilmektedir.
O kadar ki, Câbir'den (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste meâlen, "Hangi delikanlı ki, genç yaşında evlenirse, onun şeytanı şöyle bağırır: 'Eyvah, dinini benden korudu'" (Ramûzu-l Ehâdis, c.1 s.179) buyrulmaktadır.
Yine Yüce Efendimiz (a.s.m.), "En şerliniz, bekârlarınızdır" (Keşfü-l Hafâ, 2:6) buyurarak, çok mühim olan bu konuya ayrıca dikkat çekmiştir.
Acaba şehvet konusunun ehemmiyeti nereden kaynaklanmaktadır ki, onu bırakmak Allah'ın sevgisini kazandırmakta ve gençleri melekleştirmektedir?
Evlenerek şehvetini gayri meşrû fiillerden korumak neden "dini şeytandan korumak"la eş tutulmaktadır?
Ve neden insanların en şerlileri bekârlardır?
Hemen şunu da belirtelim ki, son hadisteki hüküm genel değildir. Bu hadiste, bekâr olup da iffetini koruyamayanlar kast edilmektedir. Yoksa ashab-ı suffadan çok bekâr sahabe vardı. Birçok İslâm kahramanı hiç evlenmemiştir. Bekâr olup da iffet ve namusunu koruyan, gayri meşrû şehvet peşinde koşmayan kimseler elbette bu hadisteki hükmün dışındadırlar. Aksine onlar sırf İslâma hizmete daha fazla zaman ayırmak için evlenmiyorlarsa, tebrik ve takdire lâyıktırlar.
Çünkü, aslolan iffetin korunmasıdır. Evlilik ise onun vasıtasıdır. Eğer bir kişi evlendiği halde iffetini korumuyorsa, o bekâr bir gençten daha şerlidir.
Bundan sonra yukarıda sıraladığımız soruları cevaplayalım.
Evet, nedir iffete bu kadar ehemmiyet vermenin, şehvetten bu kadar sakındırmanın sırrı?
Bir kere gayri meşrû şehvet peşinde olmak zaten çirkin bir fiildir. Toplumun temeli olan âile yuvasını yıkmakta, nesilleri birbirine karıştırmaktadır.
Ayrıca gençliğin zamanını, sağlığını, parasını, mesâisini, işini, okulunu mahveder gayri meşrû şehvet peşinde koşmak. Hattâ insanları intihara kadar götürür.
Nice gençler var ki, sırf bu meseleden dolayı, kavga ve cinâyetlere giriyor, ömrünü hastanede veya hapishânede geçiriyor. Hattâ öyleleri var ki, derdinden hastalanıyor ve kısa sürede ölüyor.
Çevremize baksak, iffetli olamamaktan dolayı, işini veya okulunu yarım bırakan, sağlığını perişan eden, zamanının büyük bir bölümünü hebâ eden, kendisinin veya babasının servetini batıran nice gençler görürüz.
Altın gibi gençler, pırıl pırıl kabiliyetler, fırtına gibi zekâlar kaybolup gitmekte, mahv u perişan olmaktadırlar.
İşte bunun için âyet ve hadislerde bilhassa tehlikenin odağında olan gençlerimiz şiddetle ikaz ediliyor, iffetli olmaları övülüp teşvik ediliyor.
Şehvetin esiri olunduğunda bütün bir ömrün hebâ edileceği, oysa bu ömür ve kabiliyetlerin Allah'ı tanıyıp ibâdet etmek için verildiği ısrarla belirtiliyor ki, gençler tuzaklara düşmesin.
Yazar: Cemil Tokpınar

 
Peygamber Efendimiz ve Beddua

Konya’dan Harun Akça:
“Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin (asm) bazen bedduâ etmesinin ve bundan bazen çocukların da nasibini almasının hikmeti ne olabilir?”

Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) âlemlere rahmet olarak gönderilen bir rahmet peygamberidir.

O’nun nurlu ve onurlu hayatında, çilelere katlanışında, ibâdetinde, duâsında, niyazında, insanlarla görüşmesinde, elçiliğinde, tebliğinde, dîninde, kitâbında hep rahmet ışıkları parlar.

Resûlullah (asm) sözlerinde ve konuşmalarında Allah’ın vahyine mazhardı; Allah’ın irâdesi ile söz söyler, Allah’ın izni ile konuşurdu.

Bedduâ meselesine gelince:

1- Bütün peygamberler rahmet öncelikli gelmişler, rahmeti ve Cenneti müjdelemişler, Allah’ın mağfireti ile sevindirmişler, kavimlerinin hidâyetleri için binlerce ve binlerce defa fiilî ve kavlî olarak duâ buyurmuşlardır.

Fakat zorda kaldıklarında, gerekli gördüklerinde, azgınca muâmelelerle karşılaştıklarında yine Allah’ın izniyle bedduâ yaptıkları da olmuştur.

Fakat hep rahmet ve mağfiret ön plânda yer almıştır.

Meselâ:

* Hazret-i Nuh’un (as) bedduâsı sayısız tebliğ ve bağış taleplerinden sonra azgınlıkta diretenler hakkında gelmiştir: “Nuh dedi ki: ‘Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım. Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı.

Doğrusu ben senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler.

Ben onları açıkça çağırdım. Onlara açıktan açığa, gizliden gizliye çok söyledim.

Dedim ki: ‘Rabbinizden bağışlanma dileyin. Doğrusu O çok bağışlayandır... Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar...

Rabbim! Artık, Sen bu zâlimlerin şaşkınlıklarını artır...

Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkârcı bırakma! Doğrusu Sen onları bırakırsan, onlar yine kullarını saptırırlar.

Sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler.

Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime inanmış olarak gireni, erkek ve kadın mü’minleri bağışla.

Zâlimleri helâk et.”1

* Hazret-i Mûsâ’nın (as) Fir’avun hakkındaki bedduâsı, sayısız tebliğden sonra yola gelmeyip azgınlığını artırdığı için gelmiştir: “Mûsa dedi ki: ‘Rabbimiz! Doğrusu Sen, Fir’avun ve erkânına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin.

Rabbimiz! Senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi verdin? Rabbimiz! Onların mallarını yok et! Kalplerini sık! Çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar.”2

* Hazret-i Yûnus da (as) sitem oklarını kendisine çevirmişti: “Kendini kınarken, onu bir balık yuttu.”3

2- İnançta nasibi olmayan, azgınlaştıkça azgınlaşan ve peygamberlere kulak tıkayan insanlara karşı Cenâb-ı Hak da sitemkârdır:

* “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.”4

* “Gûyâ o düşündü, taşındı, ölçtü biçti! Canı çıkası! Nasıl ölçü biçti! Canı çıkası! Nasıl düşündü taşındı! Baktı! Kaşlarını çattı, suratını astı! Sonra sırt çevirip büyüklük tasladı!”5

* “Kahrolsun Ebû Leheb! Zaten kahrolup gitti! Ne malı, ne de kazandıkları ona bir fayda vermedi.”6

3- Resûl-i Ekrem Efendimizin (asm) de, hidâyetten nasipsiz, inatçı, inkârcı, alaycı ve hiç durmadan ezâ ve cefâ veren, uslanmaz ve arlanmaz ehl-i şirke Allah’ın izni çerçevesinde bedduâ yaptığı olmuştur. Fakat, hepsinde de karşı tarafın şımarıklığı ve azgınlığı buna sebep olmuştur.

Dipnot:

1- Nuh Sûresi, 71/5-28; 2- Yûnus Sûresi, 10/88; 3- Saffât Sûresi, 37/142; 4- Bakara Sûresi, 2/18; 5- Müddessir Sûresi, 74/18-23; 6- Tebbet Sûresi, 111/1, 2.

Resûl-i Ekrem Efendimizin de (asm), hidâyetten nasipsiz, inatçı, inkârcı, alaycı ve hiç durmadan ezâ ve cefâ veren, uslanmaz ve arlanmaz ehl-i şirke Allah’ın izni çerçevesinde bedduâ yapmış olduğunu; fakat, hepsinde de karşı tarafın şımarıklığının ve azgınlığının buna sebep olduğunu söylemiştik. Meselâ:

* “Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) Bedir harbinde de, Huneyn harbinde de mübârek eline bir avuç toprak ve küçük taşları alarak müşriklerin yüzlerine, ‘Yüzleri kararasıcalar!’ diyerek attı. Her bir kâfirin yüzüne ve gözüne toprak ve taş doldu.

Kâfirler hücumda iken gözleri ile meşgul oldular ve kaçtılar.”1

Cenâb-ı Hak bu hâdiseyi şu âyetiyle doğrular ve toprak atanın Allah olduğunu beyan buyurur: “Attığın zaman atan sen değildin. Allah atmıştı.”2

* Fars Padişahı Pervîz, Peygamber Efendimiz’in (asm) mektubunu yırtmıştı. Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (asm) haber gelince şöyle bedduâ etti: “Allah’ım onu ve mülkünü param parça et!”

Kisrâ Pervîz’in kendisi, bir süre sonra oğlu Şirviye tarafından hançerle parçalandı, saltanatı da Sa’d bin Ebî Vakkas (ra) tarafından parçalandı. Sâsâniye devleti böylece yıkılıp gitti.3

* İslâm’ın başlangıcında Peygamber Efendimiz (asm) Mescid-i Haram’da namaz kılarken, Kureyş kabilesinin reisleri ona çok kötü muâmelede bulundular. Peygamber Efendimiz de (asm) onlara bedduâ etti. İbn-i Mes’ûd (ra) der ki: O gün O’nun (asm) bedduâsına mazhar olanların hepsinin lâşelerini Bedir savaşında birer birer gördüm.4

* Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamber Efendimize (asm) saldırmış ve mübârek gömleğini yırtmıştı. Peygamber Efendimiz (asm) de: “Allah’ım ona bir köpeğini musallat et!” diye bedduâ buyurmuştu.

Utbe bir kâfile ile ticâret için yolculuk yaptığı sırada, kâfileye bir vahşî arslan dadandı. Arslan kâfile içinden yalnız Utbe’yi aradı, buldu ve başını pençeleri arasında ezerek parçaladı.5

4- Ne önceki peygamberlerin, ne de Peygamber Efendimizin (asm) amacı insanları helâk etmek değildir. Allah da—hâşâ—zâlim ve işkenceci değildir.

Fakat zâlimler, inkârcılar ve müşrikler hak ettikleri zaman, dünyadakilere de ibret olsun diye, Allah’ın tensibiyle, azgınlıkta diretenlerin ve ders almayanların cezâları—bazan bir peygamber bedduâsı sonucunda—kısmen dünyada da verilmiştir.

Peygamber bedduâları sonucu gelen azaplarda:

1- Hiç kimseye hak etmediği bir cezâ verilmemiştir.

2- Verilen cezâlar, davranışları ve kendi yaptıklarının bir sonucu olarak Allah’ın adâleti gereği gelmiştir.

3- Eğer îmân edenlere de bedduâ sonucunda dünyevî cezâ ve azap gelmişse, bu onlar için âhiret hesabına daha merhametli düşmüştür.

Gelen dünyevî azap, derecelerine göre bağışlanmalarına ve uhrevî azaplarının hafiflemesine veya kaldırılmasına vesîle olmuştur.

4- Peygamberler gerekli tebliğ ve uyarı görevlerini eksiksizce yapmayı ve kavimleri hakkında Allah’tan af ve bağışlama istemeyi hep birinci plâna almışlar; buna rağmen azgınca karşı koyarak, mü’minlere ve peygamberlere tebliğ görevleri esnasında zarar verenleri de bazan Allah’ın kudretine havâle etmişlerdir.

5- Peygamber Efendimizin (asm) bilhassa çocuklara karşı fevkalâde müşfik ve sevgi dolu olduğunu dost düşman herkes teslim etmiştir. Bu Resûl (asm) şefkati hiç şüphesiz bütün çocuklara şâmildir.

Torunlarına karşı sevgi ve şefkat dolu bulunan Allah Resulü (asm), her çocuğa karşı da sınırsız sevgi ve şefkat duyardı ve çocuklara sevgi ve şefkatle yaklaşılmasını emrederdi. O (asm) âlemlere şefkat ve rahmet Peygamberi oluşunu, en özel mânâda çocuklar üzerinde de gösterirdi.

6- Allah Resulü (asm) davranışlarda “îtidal”i tavsiye eden, “orta yol”u emir buyuran, kendisi de Celâl cilvelerinden olan celâllenme, hiddet, öfke ve gadap hâli ile Cemâl tecellîlerinden olan hilm, merhamet, şefkat ve sevgi gibi duyguları bir arada, ama gerektiği yerlerde “îtidal” içinde yaşayan ve gösteren mutlak ve eşsiz bir rehberdir.

İnsanlara bedduâ yapmak için gönderilmiş değildir. O’nun (asm) vesîlesiyle dünyayı saran rahmet kuşağının sıcaklığını bin dört yüz küsur sene sonra bu gün bile hissedebilmekteyiz. Bizi ona ümmet kılan Allah’a sonsuz hamd olsun.

Dipnot:

1- Müslim, Cihad, 81;

2- Enfâl Sûresi, 8/17;

3- Mektûbât, s. 147;

4- Mektûbât, s. 147;

5- Mektûbât, s. 147; Hayatü’s-Sahabe, 1/339
 
Onun hakkını teslim etmek, ümmetin vazifesidir

Ayşenur Hanım:
“Peygamber Efendimizin (asm) mucizelerini ve eşsizliğini anlatmak mübalağa etmek midir? Onu mübalağa etmeden hak ettiği şekilde övmenin sınırları nelerdir?”

ALLAH, MELEKLER VE İNSANLAR ONU (ASM) ÖVÜYOR

Peygamber Efendimizin en çok bilinen ismi Muhammed’dir. (asm)

Muhammed, yerde insanların, gökte meleklerin ve nihayet Allah’ın övdüğü insan demektir.

Bu mübarek isim, mübarek anne Hazret-i Âmine’ye, henüz hamileyken rüyasında talim edilmiştir. Denmiştir ki:

“Ya Âmine! Sen, âlemlerin hayrına hamilesin. Doğduğunda adını Muhammed koy!”

Şerefli dede Abdülmuttalib’e adını ne koydun diye soruyorlar. Abdülmuttalip:

“Muhammed!” diyor.

“Neden atalarından birinin ismini koymadın da bu ismi verdin?” dediler.

Cevabı şu oldu:

“Allah’ın ve insanların onu övmeleri için!”1

Cebrail (as) şöyle haber getirdi: “Ya Resulallah! Allah senin için diyor ki: ‘Ben İbrahim’i Kendime dost kıldımsa, seni de sevgili kıldım. Benim katımda senden daha üstün bir yaratılmış yoktur! Sen olmasaydın, ben kâinatı yaratmazdım!”

Keza Allah, kendi rızasını, Resulullah’ın (asm) rızasının içine koymuştur. Kur’ân buyuruyor ki:

“Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”2

Yerdekilerin ve göktekilerin övdüğü tek şahsiyet olan Hazret-i Muhammed’i (asm) övmek, onun eşsizliğini ve mucizelerini anlatmak, mübalağa değildir. Doğru olandır!

ONU HAK ETTİĞİ ŞEKİLDE ÖVMENİN SINIRLARI


Onu hak ettiği şekilde övmenin elbette sınırları vardır. Tehlikeli ve doğru olmayan övgüden de şüphesiz sakınmak lazımdır.

Bununla beraber, bir defa şunu bir teslim edelim:

O—el-hak—yaratılmışların en üstünüdür.

Peygamberlerin de en üstünüdür. Bunu teslim etmek, onun hakkıdır.

Fakat O (asm),—hâşâ—ilâh değildir. Melek de değildir. O insandır! Ve Allah’a en kul bir kuldur!

Allah katında en sevgili olma vasfını kral bir peygamber olarak değil, kul bir peygamber olarak kazanmıştır.

Şahadet kelimesi onun önce kul, sonra resûl olduğuna şahitlikle bitiyor: “Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluh” (Şahadet ederim ki, Muhammed (asm) O’nun kulu ve resulüdür.)

Geçmişte bazı kavimler peygamberlerine ilahlık vasfı vermişler veya peygamberlerinin Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hıristiyanlar Hazret-i İsa’ya (as), Yahudîler Hazret-i Üzeyir’e (as) Allah’ın oğlu demişlerdir.3 Bazı kavimler de peygamberlerinin meleklerden olmasını arzu etmişlerdir.

Oysa ne hiçbir peygamber Allah’ın oğludur veya ilah vasfına sahiptir; ne de meleklerdendir! Yanlış olan bu iddiadır.

Böyle bir iddia içinde olmamak veya böyle bir iddiayı ihsas eder şekilde mübalağalı konuşmamak şartıyla, Hazret-i Muhammed’in (asm) insan ve resul olarak en üstün olduğu anlatılabilir. Bu mübalağa değildir; gerçektir.

ONU, KÂİNATIN YARATILIŞ SEBEBİ GÖRMEK MÜBALAĞA DEĞİLDİR

Bediüzzaman, Peygamber Efendimiz’in (asm) yaratılmışlar içinde en mükemmel fert, mahlûkat içinde en mümtaz şahsiyet, ibadetiyle Allah’ın rububiyetine en güzel ayinedar, Allah’ın cemalinin ve esmasının en mükemmel âyinesi, insanların en mükemmeli ve ahlâkî meziyetlerde en yüksek mertebede olduğunu, bu nedenle “Habibullah” unvanını hakkıyla aldığını ifade ediyor.4

Keza Bediüzzaman, Peygamber Efendimiz’in (asm) kâinatın yaratılma sebebi olduğu ile ilgili hadis-i kudsîyi şöyle izah ediyor: “Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.

Eğer o âlem-i kebîr bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.

Eğer dünya mücessem bir zihayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.

Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.

Eğer pek güzel şaşaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.”5

Netice itibariyle, Peygamber Efendimizi (asm) bir beşer olarak kâinatın en efdal makamında görmek ve böyle anlatmak mübalağa değil, hakikattir. Onun hakkını teslim etmek de, ümmetinin vazifesidir.

Dipnotlar:


1- Beyhakî, Delâil.c.1, s. 113; Ebu’l-Fidâ, c. 2, s. 266; Diyarbekrî, c. 1, s. 204; Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 1.S.128; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayınları: 1/30.

2- Nisa Suresi: 80

3- Tevbe Suresi: 30

4- Mektubat, s. 294

5- Mesnevî-i Nuriye, s. 99

Fikih.info - Anasayfa
 
EFENDİMİZİ RÜYADA GÖRMEK İÇİN

Efendimiz (s.a.v.)’i rüyada görmeye vesile olan mübarek salavat-ı şerifelerin biri de aşağıdaki salavattır:

Allahümme salli ala seyyidina muhammedin abdike ve rasuliken nebiyyil ümmiyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim küllema zekerakez zakirune ve ğafele an zikrihil ğafilune adede ma ehata bihi ılmüllahi ve cera bihi kalemüllahi ve nefeze bihi hukmüllahi ve vesiahu ılmüllahi adede külli şey’in ve ad’afe külli şey’in ve mil’e külli şey’in adede halkıllahi ve zinete arşillahi ve rıda nefsillahi ve midade kelimatillahi adede ma kane vema yekunü ve ma hüve kainün fi ılmillahi salaten testağrikul adde ve tühıytu bil haddi salaten daimeten bi devami mülkillahi bakıyeten bi bekaillah*

Manası:
Allah’ım! Kulun, ümmi bir peygamber ve Rasulün olan Efendimiz Muhammed(s.a.v.)’e onun aline ve ashabına, Seni zikredenler zikrettikleri ve Senden gafil olanlar gafil oldukları sürece ve Senin ilmin çerçevesi içine girenler, kaleminin yazdıkları, hükmünün cereyan ettiği, ilminin ulaştığı şeyler ve hemen her şey adedince, her şeyin katları ve dolusunca, Senin mahlukatın adedince, Arş’ının ölçüsünce, kendi hoşnutluğun, söz ve kelamın miktarınca, olmuş olacak ve senin ilminde mevcut olan şeyler adedince, hadde hesaba sığmayacak bir şekilde ve Senin mülkün durdukça ve beka sıfatının devamınca salat ve selam eyle.

Euzu billahimineşşeytanirraciyn(5)
Bismillahirrahmanirrahiym(5)
Allahümme bi hakkı muhammedin erini veche muhammedin halen ve mala*

Manası:
Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
Rahman ve Rahiym olan Allah’ın adıyla
Allah’ım! Muhammed(s.a.v.)’in cemalini, hal ve heyetini bütün teferruatıyla yine Muhammed(s.a.v.) hurmetine bana göster.
İmam-ı Şa’rani diyor ki:
Rasulüllah (s.a.v.)’i rüyada gördüm.Bana:
“Yatacağın zaman bunları okursan beni mutlaka rüyanda görürsün” buyurdular.
:heyoo:
 
Geri