Kitlelerin Ayaklanması/Alıntılar

Konu sahibi son olarak 661 gün önce görüldü
1433687551.png
 
Erkek akla gelir gelmez, onun kadına olan düşkünlüğünün ön plana çıkması aslında o çağda düpedüz kadınlık değerlerinin hakim olduğunu ortaya koyuyor. Ancak kadının en fazla değer verilen ve büyüleyen şey olması durumunda, erkeği ona tapınması ve ona sunduğu hizmetle ölçmek mümkündür. Erkekliğin başlı başına aşılmış ve değersizleşmiş bulunduğunun bundan daha belirgin kanıtı bir olamaz. Çünkü kadının erkeğe gönderme yapılmaksızın belirlenmesi olanaksızdır; oysa erkek, varlığının az ya da çok kısmının kadının var olup olmamasından tümüyle bağımsız olması ayrıcalığına sahiptir.
 
Ben öyle bir kitap bekliyorum ki, içinde Stalin'in Marksizmi Rusya tarihine çevrilmiş olsun. Çünkü o tarihin güçlü yanı Rus yanıdır, komünist yanı değil. Kim bilir nasıldır o yan! Kesinlikle söyleyebileceğimiz tek şey, Rusya'nın dünya hakimiyetine talip olması için yüzyıllar geçmesi gerektiğidir. Nedeni henüz buyruktan yoksun oluşudur, Marx'ın Avrupa kaynaklı ilkesini benimser gibi yapmak zorunda kalmıştır. Fazlasıyla genç olduğundan ötürü, bu öykünme ona yetmiştir. Gençlerin yaşamak için bir nedene gereği yoktur; bir bahane olsun, onlara yeter.
 
Geçmişe hakim olması gereken gelecektir, geçip gitmiş şeyler karşısındaki tavrımızı düzenleyecek buyruğu ondan alırız.
 
Usuller, kurallar, nezaket, aracılık yordamları, adalet, akıl! Ne diye icat etmişler ki bütün bunları, amma da karmaşık işler! Tüm bunlar civilizacion sözcüğünde toplanır, o sözcük civis -yurttaş- kavramından geçerek kendi kökenini ortaya koyar. Tüm bunlarla amaçlanan şey kenti, insan topluluğunu, topluca yaşamayı olanaklı kılmaktır.
 
Anarole France bir aptalın bir kötüden çok daha büyük bir bela olduğunu söylerdi. Öyle ya, kötü kişi ara sıra da olsa dinlenir; aptallık ise hiç ara vermez.
 
.. kendini beğenmiş kişi başkalarına ihtiyaç duyar, kendi hakkında edinmek istediği fikri onlara doğrulatma derdindedir. Öyle ki, bu sağlıksız durumda bile, kibrinden "körleşmiş" olsa dahi, soylu kişi kendini gerçekten tamamlanmış hissedemez. Oysa günümüzün yeni Adem'i, vasat insan, kendi olgunluğundan kuşkulanmayı aklına bile getirmez. Kendine olan güveni Adem'inki gibidir: Cennet ürünüdür yani. Ruhundan doğan kapalılık, kendi yetersizliğini keşfetmesinin ilk koşulu olan şeyi engeller: Kendini öbür varlıklarla kıyaslamasını.
 
Çünkü yaşamak dünya ile ilişki içinde bulunmaktan başka bir şey değildir.
 
Kıtlıktan ötürü patlak veren ayaklanmalarda halk kitleleri ekmek isterler, elde etmek üzere başvurdukları yordam ise fırınları yıkmaktır.
 
Tarih öngörülemez demek yanlıştır. Kehanetler sayısız kez gerçeğe dönüşmüştür. Eğer gelecek kehanete elverişli olmasaydı, sonradan gerçekleşip geçmişe karıştığında da anlaşılamazdı. Tarihçinin ters yönde bir kahin olduğu fikri tüm tarih felsefesini özetler. Elbette ki öngörülebilen, geleceğin yalnızca genel yapısıdır; zaten o nedenle aslında geçmişin olsun, bugünün olsun, kavrayabildiğimiz tek yanıdır. Dolayısıyla, eğer kendi çağınızı iyice görmeyi istiyorsanız, uzaklardan bakın ona. Ne uzaklıktan mı? Çok basit: Tam Kleopatra'nın burnunu seçebilmenizi olanaksız kılan uzaklıktan.
 
İktidar kitlelerin eline geçtiğinde hep böyle olmuştur: Gücü her şeye yeter, ama iğretidir. Kitle insanı, yaşamında bir tasarımdan yoksun olan, ipini koparmış sandal gibi sürüklenen insandır. İşte bu yüzdendir ki, olanakları elindeki güçler muazzam olsa bile hiçbir şey yapılandırmaz. Ve çağımızda kararı veren işte bu tür insandır.
 
Uzun sözün kısası, nedir çağımızın düzeyi?
Tüm zamanların olgunluğa erişmesi değil, yine de kendini gelmiş geçmiş tüm zamanların üstünde, şimdiye değin yaşanmış tüm olgunluklardan üstün hissetmekte. Çağımızın kendi kendisini nasıl hissettiğini açıklamak kolay değil: Diğer dönemlerden ileri olduğunu sanmakta, aynı zamanda kendi kendini bir başlangıç olarak algılıyor, aslında bir can çekişme olmadığından da emin değil. Hangi anlatımı seçmeliyiz? Galiba şunu: Tüm öteki çağlardan üstün, ama kendi kendisinin altında. Son derece güçlü, aynı zamanda yazgısına güvensiz. Elindeki güçlerden ötürü gururlu, aynı zamanda ürküyor onlardan
 
Geçenlerde Madrid sosyetesinin gök kubbesindeki bir numaralı yıldız, tepeden tırnağa gençlik ve güncellik dolu, hayatının baharında bir küçük hanım, beni düşüncelere salan bir söz etti: "Davetli sayısı seksen kişiyi bulmayan bir baloya dayanamıyorum:" O sözleri işittiğimde, günümüzde yaşamın tüm alanında kitle tarzının zafere ulaştığını, mutlu azınlığa özgü sayılan en kenar köşede bile kendini dayattığını fark ettim.
 
Belki hatalıyımdır, ama yazar uzun uzadıya incelemiş olduğu bir konu üstüne yazmak üzere kalemi eline aldığında şunu düşünmek zorunda: O konuyla hiç uğraşmamış bulunan vasat okur, eğer yazdığım okuyorsa, ondan bir şeyler öğrenmek için değildir, tersine, kendi kafasındaki sıradan düşüncelerle örtüşmediğinde eleştirmek içindir. Şayet kitleyi oluşturan bireyler kendilerini özel yeteneklerle donatılmış sansalardı, ancak kişisel bir hata karşısında kalırdık, ama toplumsal bir ayaklanma söz konusu olmazdı. Oysa yaşadığımız anın özelliği sıradan ruhun, kendi sıradanlığını bile bile, sıradanlık hakkını ileri sürmesi ve onu her yerde dayatmasıdır. Kuzey Amerika'da dedikleri gibi: Farklı olmak yakışıksızdır. Farklı olan, sürüden ayrılan, bireysel, nitelikli ve seçkin olan her şeyi ezip geçmekte kitle. Herkes gibi olmayan kişi, herkes gibi düşünmeyen kişi, safdışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Ve elbette ki "herkes" aslında "herkes" değil. Normalde "herkes" denilen, kitle ile aykırı fikirli, özel azınlıkların karmaşık bütünüydü. Şimdiyse herkes kitleden ibaret.
 
Geri