"Bin beş yüz yılı aşkın bir süredir Megali Ekklesia, Cami-i Ayasofya-i Kebir, Ayasofya Müzesi ve yeniden Ayasofya Cami olarak hizmet veren bu muazzam yapı hakkında yüzlerce kitapta binlerce sayfa yazılmış. Bunlardan sadece birkaç tanesine değinmekle yetineceğiz bu yazıda..."

Ayasofya. Ahmet Turan Köksal'ın iki fotoğrafından kolaj.
İstanbul’da 916 yıl kilise, 481 yıl cami ve 86 yıl müze olarak hizmet veren, iki imparatorluğun en büyük mabedi olan Ayasofya, yeniden cami olarak ibadete açıldı. Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması tartışmaları da beraberinde getirdi. Tarihi boyunca kilise, cami ve müze olan Ayasofya’nın yaklaşık 1500 yıllık serüvenindeki kilometre taşlarını aktarmaya çalışacağımız yazı için Ayasofya üzerine başlayan tartışmaların azalmasını, üzerindeki tozun dumanın dağılmasını bekledik ancak görünen o ki; dinsel, siyasal, tarihsel tartışmalar bir süre daha devam edecek…
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi hakkındaki Danıştay kararının ardından başlayan tartışmalar açılış töreninden sonra da farklı konularda devam etti, ediyor. İnsanlığın ortak mirası olan Ayasofya’nın bundan sonra yapı bütünlüğünü ve yüzyılların imbiğinden süzülüp gelen sanat eserlerinin korunup, korunmayacağı, daha önce diğer tarihi yapıların başına gelenlerin Ayasofya’nın da başına gelip gelmeyeceği sorusu yanıtını beklemeye devam etmekte. Umarız, Ayasofya zaman içinde örneklerini çokça gördüğümüz “ben yaptım oldu” tarzı restorasyonlar, aslına uymasa da “ihtiyaç” başlığı altındaki “eklemeler” ve de “çıkarmalar” ile karşılaşmayız.
Megali Ekklesia, Cami-i Ayasofya-i Kebir, Ayasofya Müzesi ve yeniden Ayasofya Cami olarak hizmet veren yapının kitaplardaki izlerini süreceğimiz yazıya başlamadan belirtelim ki, üzerine tarihi boyunca yüzlerce kitapta, binlerce sayfa yazılmış olan Ayasofya hakkında kısa bir yazı yazmak oldukça zor…

1900’lü yılların başında yayınlanan bir kartpostalda Ayasofya Camii…
Ayasofya’nın tarih içindeki yolculuğunu anlatmaya bir edebiyatçının, İtalyan yazar Edmondo De Amicis’in, ziyaret edip, hayran kalarak uzun uzun anlattığı Ayasofya’yı, İstanbul 1874 isimli kitabından birkaç satırı birlikte okuyarak başlayalım:
“Çeşmeden bakınca meydanın bir tarafını kapayan Ayasofya Camii görülür. Dış görünüşünde hiçbir dikkate değer taraf yoktur. Durup baktığınız tek şey, yapının dört köşesinden yükselen, ev büyüklüğünde kaidelere oturmuş upuzun dört beyaz minaredir. Meşhur kubbe küçük duruyor. Beyoğlu’ndan, Boğaz’dan, Marmara denizinden, Asya tepelerinden bakınca semada bir devin başı gibi yusyuvarlak görünen kubbe olamazmış gibi geliyor. Bu yassı, iki yanında iki yarım kubbesi olan, kurşun kaplamalı, pencerelerle çevrilmiş, yol yol beyaz ve pembe boyalı dört duvara oturmuş bir kubbedir.
Duvarlar, etrafında sefil görünüşlü bir sürü karmakarışık küçük binanın yükseldiği kocaman istinat duvarlarıyla desteklenmiştir: bazilikanın eski mimari şeklini gizleyen hamamlar, mektep ve medreseler, türbeler, bimarhaneler, imaretler. Ağır, gayri muntazam, soluk renkli, bir kale gibi çıplak ve dışından bilmeyen insanın aklına Ayasofya’nın içindeki muazzam boşluğu getirmeyecek, pek büyük olmayan bir kütledir.”
Dünyanın en büyük mimari eserleri arasında sayılan Ayasofya, geçirdiği onca yangın, deprem ve yıkımlara karşın hâlâ ayakta kalabilen ender yapılardan biri olarak kabul görmekte... O güne kadar benzeri inşa edilmemiş olan büyük çaplı ve yüksek kubbesi, büyüklüğü ve iç mekânının görkemi ile tüm dünyanın hayranlığını kazanan bir yapı olarak tarihe geçer. Bu görkemli yapı, tarihi içinde aynı yere üç kez inşa edilmiştir. İlk kez İmparator I. Constantinus tarafından “Megale Ekklesia” (Büyük Kilise) adıyla 360 yılında inşa edilen yapı, 404 yılına dek Doğu Roma İmparatorluğu’nun en büyük kilisesi olarak varlığını sürdürür. 5. yüzyıldan itibaren de Ayasofya (Kutsal Bilgelik) adıyla anılmaya başlar…

Ayasofya. Ahmet Turan Köksal'ın iki fotoğrafından kolaj.
İstanbul’da 916 yıl kilise, 481 yıl cami ve 86 yıl müze olarak hizmet veren, iki imparatorluğun en büyük mabedi olan Ayasofya, yeniden cami olarak ibadete açıldı. Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması tartışmaları da beraberinde getirdi. Tarihi boyunca kilise, cami ve müze olan Ayasofya’nın yaklaşık 1500 yıllık serüvenindeki kilometre taşlarını aktarmaya çalışacağımız yazı için Ayasofya üzerine başlayan tartışmaların azalmasını, üzerindeki tozun dumanın dağılmasını bekledik ancak görünen o ki; dinsel, siyasal, tarihsel tartışmalar bir süre daha devam edecek…
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi hakkındaki Danıştay kararının ardından başlayan tartışmalar açılış töreninden sonra da farklı konularda devam etti, ediyor. İnsanlığın ortak mirası olan Ayasofya’nın bundan sonra yapı bütünlüğünü ve yüzyılların imbiğinden süzülüp gelen sanat eserlerinin korunup, korunmayacağı, daha önce diğer tarihi yapıların başına gelenlerin Ayasofya’nın da başına gelip gelmeyeceği sorusu yanıtını beklemeye devam etmekte. Umarız, Ayasofya zaman içinde örneklerini çokça gördüğümüz “ben yaptım oldu” tarzı restorasyonlar, aslına uymasa da “ihtiyaç” başlığı altındaki “eklemeler” ve de “çıkarmalar” ile karşılaşmayız.
Megali Ekklesia, Cami-i Ayasofya-i Kebir, Ayasofya Müzesi ve yeniden Ayasofya Cami olarak hizmet veren yapının kitaplardaki izlerini süreceğimiz yazıya başlamadan belirtelim ki, üzerine tarihi boyunca yüzlerce kitapta, binlerce sayfa yazılmış olan Ayasofya hakkında kısa bir yazı yazmak oldukça zor…

1900’lü yılların başında yayınlanan bir kartpostalda Ayasofya Camii…
Ayasofya’nın tarih içindeki yolculuğunu anlatmaya bir edebiyatçının, İtalyan yazar Edmondo De Amicis’in, ziyaret edip, hayran kalarak uzun uzun anlattığı Ayasofya’yı, İstanbul 1874 isimli kitabından birkaç satırı birlikte okuyarak başlayalım:
“Çeşmeden bakınca meydanın bir tarafını kapayan Ayasofya Camii görülür. Dış görünüşünde hiçbir dikkate değer taraf yoktur. Durup baktığınız tek şey, yapının dört köşesinden yükselen, ev büyüklüğünde kaidelere oturmuş upuzun dört beyaz minaredir. Meşhur kubbe küçük duruyor. Beyoğlu’ndan, Boğaz’dan, Marmara denizinden, Asya tepelerinden bakınca semada bir devin başı gibi yusyuvarlak görünen kubbe olamazmış gibi geliyor. Bu yassı, iki yanında iki yarım kubbesi olan, kurşun kaplamalı, pencerelerle çevrilmiş, yol yol beyaz ve pembe boyalı dört duvara oturmuş bir kubbedir.
Duvarlar, etrafında sefil görünüşlü bir sürü karmakarışık küçük binanın yükseldiği kocaman istinat duvarlarıyla desteklenmiştir: bazilikanın eski mimari şeklini gizleyen hamamlar, mektep ve medreseler, türbeler, bimarhaneler, imaretler. Ağır, gayri muntazam, soluk renkli, bir kale gibi çıplak ve dışından bilmeyen insanın aklına Ayasofya’nın içindeki muazzam boşluğu getirmeyecek, pek büyük olmayan bir kütledir.”
Dünyanın en büyük mimari eserleri arasında sayılan Ayasofya, geçirdiği onca yangın, deprem ve yıkımlara karşın hâlâ ayakta kalabilen ender yapılardan biri olarak kabul görmekte... O güne kadar benzeri inşa edilmemiş olan büyük çaplı ve yüksek kubbesi, büyüklüğü ve iç mekânının görkemi ile tüm dünyanın hayranlığını kazanan bir yapı olarak tarihe geçer. Bu görkemli yapı, tarihi içinde aynı yere üç kez inşa edilmiştir. İlk kez İmparator I. Constantinus tarafından “Megale Ekklesia” (Büyük Kilise) adıyla 360 yılında inşa edilen yapı, 404 yılına dek Doğu Roma İmparatorluğu’nun en büyük kilisesi olarak varlığını sürdürür. 5. yüzyıldan itibaren de Ayasofya (Kutsal Bilgelik) adıyla anılmaya başlar…





