KİTÂB-I MUKADDESDEKİ (Tevrât ve İncîllerdeki) HATÂLARDAN BÂZILARI

Konu sahibi son olarak 800 gün önce görüldü
Tevrâtta ve İncîlde değiştirilmiş yerleri bildiren kitaplardan en meşhûru (İzhâru tebdîlil-yehûd vennasârâ fittevrâti vel-İncîl ve beyanü-tenâkadi mâ-bi eydihim)dir. Bu kitabı 456 h. de vefât eden Ali bin Ahmed Emevî yazmıştır.

Bugün, hakîkaten, (Kitap-ı mukaddes)i mütemâdiyen değiştirerek yeni İncîller neşretmek, bu kitapları satmak, çok büyük bir kazanç kaynağıdır. Çünkü, ister inansın, ister inanmasın, her Avrupalının evinde bir Kitap-ı mukaddes [Tevrât ve İncîl] vardır. Hele Avrupalı köylülerin çoğu, Kitap-ı mukaddesten başka bir kitap bilmez, bundan başka hiçbir kitap okumazlar. Avrupalıların kültür seviyesi, çoğumuzun zannettiği kadar yüksek değildir. Köylerde oturanlar okuma yazma bilirler ise de, dünyadan haberleri yoktur. Ancak, Kitap-ı mukaddes okurlar. Onun için, her yeni (gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş) Kitap-ı mukaddes, milyonlarca nüsha basılmakta ve bu Kitap-ı mukaddesi basanlara her sene milyonlar kazandırmaktadır. O hâlde, Kitap-ı mukaddesi ikide birde değiştirerek yeniden basmaktan daha kârlı bir iş yoktur.
 
Garblı mecmû’alar, ikide birde (Kitap-ı mukaddeste hatâ var) diye yazmaktan geri kalmazlar. İçlerinde, meşhûr ilim adamlarının veya teologların ibret ile okunacak ciddî makaleleri de bulunur. Aşağıda bunlardan birini göreceksiniz.

Şimdi siz de, (Allahü teâlânın kelâmı nasıl yanlış tercüme edilir?Allahü teâlânın kelâmı nasıl insanlar tarafından tashîh edilir?Allahü teâlânın kitabı nasıl tedkîka tâbi tutulur?Böyle mütemâdiyen değiştirilen, düzeltilen bir kitap mümkün değil (Allahü teâlânın kelâmı olamaz) diyeceksiniz. Hele 1971 senesinde ikinci defa değiştirilen İngiliz İncîlinin mukaddemesinde bulunan şu kelimeleri okursanız, büsbütün hayret edeceksiniz. En son tashîhi yapan dînî hey’et, önsözde şunları söylüyor: (…. .. Kral James tarafından hazırlatılan Kitap-ı mukaddesin ifâdesi hakîkaten son derece mükemmeldir. İngiliz neşriyatının en yüksek bir eseri olarak kabûl edilebilir. Fakat, ne yazık ki, bu kitapta gayet ağır hatâlar vardır ve bu hatâlar, o kadar çok ve o kadar ciddîdir ki, bunların muhakkak düzeltilmesi lâzımdır. )

Düşünün bir kere, bir dînî hey’et toplanıyor ve İngilterede 1020 [m. 1611] senesinden 1391 [m. 1971] senesine kadar (Allah kelâmı) diye inanılan kitapta birçok CİDDÎ hatâlar buluyor ve bunların muhakkak tashîhi lâzımdır diye karar veriyor! Artık bu kitabın (Allah Kitabı) olduğuna kim inanır?Aşağıda size hoş bir hikâye nakledeceğiz. Bu hikâyeyi anlatan, hıristiyan din ve fen adamları ile, hıristiyanlık akîdeleri ve kitap-ı mukaddes üzerinde münâzaralar yapan ve bunların tahrîf edilmiş olduğunu isbât eden bir zattır. Bu zat diyor ki:

(Amerikada neşrolunan AWAKE (Uyan!) mecmû’asının 8 Eylül 1957 tarihli nüshasında şöyle bir makâle çıktı:(Meğese Kitap-ı mukaddeste tamam 50. 000 hatâ varmış! Geçenlerde bir genç hıristiyan, KJV (Kral James Beyanı) olan Kitap-ı mukaddesten bir dâne satın almıştı. Tabî’î İncîli (Kitap-ı mukaddesi) Allah kelâmı olarak kabûl ettiğinden, içinde hiçbir hatâ bulunmadığını zannediyordu. Fakat eline geçen bir Look mecmû’asında (İncîl Hakkında Hakîkatler) ismindeki bir makâlede, 1133 [m. 1720] tarihinde kurulan bir dînî meclîsin Kral James tarafından hazırlatılan Kitap-ı mukaddeste 20. 000 hatâ bulunduğunu meydana çıkardığını okuyunca şaşırıp kaldı. Çok üzüldü. Bu mes’eleyi ruhanî arkadaşlarıyla görüştüğü zaman, onlar kendisine, (Bugünkü Kitap-ı mukaddeste, 20. 000 değil, 50. 000 hatâ vardır) demezler mi?Genç adam kendinden geçti. Şimdi bize soruyor: Allah aşkına söyleyin bana, bizim Allah kelâmı zannettiğimiz Tevrât ve İncîl, böyle hatâlarla dolu bir eser midir?

Ben bu mecmû’ayı dikkat ile okumuş ve saklamıştım. Bundan beş altı ay evvel, birgün evimde otururken, kapım çalındı. Kapıyı açtığım zaman, karşımda kibâr tavrlı, güler yüzlü, tatlı dilli bir genç adam gördüm. Beni hürmet ile selâmladıktan sonra, hüviyyetini uzattı. Hüviyyetinde (Yehova Şâhidi) diye yazılı idi. Bu ism, bir kısm misyonerlere verilen bir lakab idi. Bu genç misyoner, bana çok tatlı bir sesle, (Biz her şeyden önce, hak yolundan çıkmış, sizin gibi tahsîlli insanları hak din olan hıristiyanlığa çağırmak için çalışıyoruz. Size Allah kelâmı olan Tevrât ve İncîlden bazı güzel bahsleri ihtivâ eden kitaplar getirdim. Size bunları takdim edeyim. Bunları okuyunuz, düşününüz ve kararınızı veriniz) dedi. Kendisini içeri dâvet ettim. Kahve ikrâm ettim. (Herifi gâlibâ yarı yarıya kandırdım) diye düşündüğünü tahmîn ediyordum. Kahveleri içtikten sonra, ona (Azîz dostum, siz Tevrât ve İncîli Allah kelâmı olarak kabûl ediyorsunuz değil mi?)diye sordum. (Muhakkak) diye cevap verdi. (O hâlde, Tevrât ve İncîlde hiç bir hatâ yoktur değil mi?)dedim. (Olamaz) dedi. O zaman kendisine Awake mecmû’asını gösterdim ve (Bu mecmû’a, hıristiyan memleketi olan Amerikada çıkmış bir eserdir. Bu mecmû’a, İncîlde tamam 50. 000 hatâ olduğunu yazıyor. Eğer bu mecmû’adaki makâleyi yazan bir müslüman olsaydı, ona inanıp inanmamakta serbest olurdunuz. Sizin dîninizde olan kimselerin çıkardığı mecmû’anın sözlerini kabûl etmeniz gerekmez mi?Siz bu iddiâya karşı ne dersiniz?) dedim. Adamcağız birdenbire hayrete daldı. (Şu mecmû’ayı verin de bir okuyayım) dedi. Okudu, tekrar tekrar okudu. Yüzünün nasıl tegayyür ettiğini, ne kadar mahcûb olduğunu görüyor ve içimden kıs kıs gülüyordum. Nihâyet bana verilecek bir cevap buldu: (Bakınız, dedi, bu mecmû’a 1957 senesinde basılmıştır. Biz şimdi 1980 senesindeyiz. Aradan tamam 23 sene geçmiştir. Herhâlde bu arada hatâları bulunmuş ve tashîh edilmiştir. ) Ben büyük bir ciddiyyet ile (Peki ama acaba bu 50. 000 hatâdan kaç bini düzeltildi?Düzeltilen hatâlar hangileridir?Nasıl düzeltilmiştir?Bunlar hakkında bana mâlûmat verebilir misiniz?)diye sordum. Başını öne eğdi ve (Maatteessüf bunu yapamam) dedi. Ben ilâve ettim:(Azîz misâfirim! İçinde 50. 00 hatâ bulunan, ikide birde değiştirilen veya düzeltilen bir kitabın Allahü teâlânın kitabı olduğuna nasıl inanırım?Bizim Allahü teâlânın kitabı olarak inandığımız Kur’an-ı kerimin bir harfi bile bugüne kadar değişmemiştir. İçinde tek hatâ yoktur. Siz beni hidâyete eriştirmek istiyorsunuz ama, rehberiniz olan İncîl ve Tevrât hatâlı, seçtiğiniz yol şüphelidir. Bunu bana nasıl îzâh edersiniz?). Zevallı perişân olmuş, hayrette kalmıştı. (Bana müsâade ediniz de, büyük papazlar ile görüşeyim. Birkaç gün içinde size uğrar ve sorduklarınıza cevap veririm) dedi ve acele ile yanımdan firâr etti. Gidiş o gidiş. Aylardan beri kendisini bekliyorum. Ne gelen var, ne giden!)
 
Şimdi Tevrât ve İncîlde tesâdüf edilen birçok hatâlar, birbirinden farklı ifâdeler ve aynı husûs hakkında verilen birbirlerine mugâyir beyanlar hakkında biraz daha îzâhat verelim.

Evvelâ şunu söyliyeyim ki, Tevrât ve İncîlin hatâlı kısmlarını arayan ve bulan, en çok kilise mensûblarıdır. İçine düştükleri tezâdlardan kurtulmak için çâre aramaktadırlar. Londrada (İngilizceye tercüme edilmiş modern İncîl) ismindeki eseri 1970 senesinde neşreden Philips, Matta İncîli hakkında şöyle diyor:

(Mattaya âid olduğu kabûl edilen İncîlin, hakîkatte onun tarafından yazılmadığını ileri sürenler vardır. Bugün birçok kilise mensûbları, bu İncîlin sırlarla örtülü bir şahıs tarafından yazıldığını ileri sürmektedirler. Bu esrârengiz kişi, Mattanın İncîlini eline almış, onu istediği gibi değiştirmiş, içine başka birçok sözleri de ilâve etmiştir. Üslûbu açık ve akıcıdır. Hâlbuki hakîkî Matta İncîlinin üslûbu daha ağır, fakat sözleri daha muhâkemelidir. Matta, gördüklerini, duyduklarını zihninde bir muhâkemeden geçirdikten ve duyduğu sözlerin Allah kelâmı olduğuna tamamen inandıktan sonra, bunları kaleme alıyordu. Hâlbuki, şimdi Matta İncîli olarak elimizde bulunan metin, dikkat ile yazılmamıştır. )

Allahü teâlânın kelâmı mütemâdiyen değişemiyeceğine göre, yalnız yukarıdaki sözler, bugünkü Matta İncîlinin insan eli ile yazıldığını isbâta kâfîdir. Matta İncîli ortadan gayb olmuş, onun yerine meşhûr olmıyan bir kişi yeni bir İncîl yazmıştır. Bu kişinin kim olduğunu kimse bilmemektedir.
 
Bugünkü Kitap-ı mukaddesin (yeni ahd) kısmında bulunan dört İncîl, bilindiği gibi, Mattadan başka, Yuhannâ, Luka ve Markos tarafından yazılmışlardır. Bunlardan yalnız Yuhannâ [ki Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu idi] Îsâ aleyhisselâmı görmüş, fakat, İncîlini Onun semaya kaldırılmasından sonra Samosta yazmıştır. Luka ile Markos ise, Îsâ aleyhisselâmı hiç görmemişlerdir. Bunlardan Markos, Petrusun tercümânı idi. Yalnız Matta İncîli değil, Yuhannâ İncîli de başkası tarafından yazılmış ve değiştirilmiştir. Bunların isbâtı 281. sayfadan îtibaren bildirilecektir. Kısaca bu dört İncîl hakkında birbirlerinden farklı birçok rivayetler vardır. Bütün dünyanın birleştiği bir husûs vardır. O da, bu dört İncîl (aşağıda göreceğiniz gibi), aynı hâdiseleri başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikâyelerden ibârettir. Allahü teâlânın kelâmı değildirler. Bugünkü Kitap-ı mukaddesin yâni Tevrât ve İncîllerin içindeki bazı hatâları anlatmadan evvel, Tevrât ve İncîllerin başka bir husûsiyyetinden de bahs etmek istiyoruz. Hıristiyanlarla münâzara eden ve onları cevaptan âciz bırakan bir kimse şu hikâyeyi anlatıyor:

(Birgün, hıristiyan komşularıma ricâ ettim. (Ben şimdi kitap-ı mukaddes ile meşgûl oluyorum. Size ondan bir parça okumak istiyorum) dedim. Benim Kitap-ı mukaddes ile alâkadâr olduğuma pek memnûn kaldılar. (Gâlibâ hidâyete kavuşuyor) diye sevindiler. Sür’ât ile etrâfımda toplandılar. Ellerine birer Kitap-ı mukaddes verdim ve (İşâyâ) kitabının 37. bâbını açmalarını ricâ ettim. (Şimdi ben size kendi elimdeki Kitap-ı mukaddesten bu bahsi okuyacağım. Lütfen beni tâkîb edin ve doğru okuyup okumadığıma dikkat edin) dedim. Hepsi beni dikkat ile dinlemeye ve okuduğum parçayı ellerindeki Kitap-ı mukaddesten tâkîb etmeye başladılar. Okuduğum parça şöyle idi:

(Vâki’ oldu ki, Kral Hizkiya bunu işitince, esvâbını yırttı ve çul sarınıp Rabbin evine girdi.

Ve Kral, evi üzerinde olan Elyakimi ve Kâtib Şebnayı ve kâhinlerin ihtiyârlarını çula sarılmış olarak, Amatsun oğlu Peygamber İşâyâya gönderdi.

Ve ona dediler: Hizkiya şöyle diyor:Bugün sıkıntı, tektîr ve rüsvâlık [aşağılık] günüdür. Çünkü çocuklar doğum vaktine geldi, fakat doğuracak kudret yok. ) Bir müddet daha okudum.

Ben devam ederken onlara, (Nasıl, harfi harfine doğru okuyor muyum?) diye soruyordum. Onlar da (tâm tamına, harfi harfine doğru okuyorsun) diye tasdik ediyorlardı. Birdenbire kendilerine:(Şimdi size bir şey söyliyeceğim:Sizin elinizde dinlediğiniz kısm Ahd-i atîkin [Tevrâtın] İşâyâ kitabının 37. bâbıdır. Benim okuduğum parça ise yine Ahd-i atîkin İkinci Melikler [Krallar] 19. bâbıdır. Yâni, iki kitabın bu iki bahsi harfi harfine birbirinin aynıdır. Demek ki, bunlardan biri tamamen diğerinden sirkat edilmiş, çalınmıştır. Ama hangisi, hangisinden aşırmış, bunu ben bilmiyorum. Bu husûsta karar vermek size âiddir. Fakat, sizin kutsal zannettiğiniz bu kitaplar birbirinden sirkat edilmiştir. İşte isbâtı!) dedim. Bir kıyâmettir koptu. (Böyle şey mümkün değildir!) feryâdları yükseldi. Hemen elimdeki Kitap-ı mukaddesi aldılar. Dikkat ile tedkîk ettiler. Okuduğum bahsin hakîkaten İkinci Meliklerin 19. bâbının, ellerinde bulunan İşâyânın 37. bâbının harfi harfine aynı olduğunu görünce, ağızları açık kaldı. Onlara, (Bana darılmayın ama, bir Allah kitabında böyle yazı aşırma [intihâl] keyfiyeti olur mu?Ben nasıl olur da, böyle kitaplara inanırım?) dedim. Hepsinin başı öne düşmüştü. İster istemez bana hak veriyorlardı. )

Şimdi aşağıda, Tevrât ve İncîllerde anlaşılmıyan birkaç parça gösterelim:Matta İncîlinin 9. bâbının 9. âyetinde, (Îsâ, oradan geçerken gümrük mahallinde oturan ve Matta denilen bir adam görüp ona, ardımca gel dedi. O da kalkıp ardınca gitti) demektedir.

Şimdi iyice dikkat ediniz, bu cümleleri yazan Mattanın kendisi ise, niçin kendisi olduğunu söylemeyip, bir başka Matta gibi söylemiştir. Eğer bu İncîli yazan Mattanın kendisi olsaydı, (Ben gümrük mahallinde otururken Îsâ oradan geçiyordu. Beni gördü, ardımca gel dedi. Ben de Onun ardınca gittim) diye yazması Îcap ederdi. Bu da gösteriyor ki Matta İncîlini yazan Matta değildir.

Luka İncîlinin 1. bâbı başında, (Ey fazîletli Teofilos, kelâmın vekîlleri, hizmetcileri olup, gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre, aramızda vâki’ olan şeylerin hikâyesini tertîb ve tahrîr etmeye birçok kimseler giriştiğinde, ben de tâ başından beri [olanları] hepsini dikkatle araştırıp, tahkîk ederek, olduğu gibi, sırası ile sana yazmağı uygun gördüm) demektedir.

Bu ibâreden anlaşılıyor ki:

Luka, kendi zamanında daha birçok kimseler İncîl yazdıkları bir sırada bu İncîli yazmıştır.

Luka havârîlerin kendi elleri ile yazdıkları hiçbir İncîl bulunmadığına işaret etmektedir. Zîrâ (kelâmın vekîlleri ve gözleri ile görmüş olanların bize naklettiklerine göre) cümlesi ile İncîl yazanları gözleri ile görenlerden yâni havârîlerden tefrîk etmiş, ayırmıştır.

Kendisi için havârîlerden birinin şâkirdi, talebesiyim demez. Çünkü, o asırda havârîlerden birine isnâd edilen pekçok te’lîfler, yazılar, risâleler bulunduğundan öyle bir senedin, yâni havârîlerden birinin talebesi olduğunu bildirmesinin, kendi kitabı için başkalarının itimadına sebep teşkil edeceğini, Ümit etmemiştir. Belki, her husûsu kendisi tahkîk ederek, esasından öğrendiğini bildirerek, daha kuvvetli bir delîl olarak göstermek istemiştir.

Yuhannâ İncîlinin 19. bâbının 35. âyetinde, (Gören şehâdet etti ve onun şehâdeti doğrudur ve îman edesiniz diye kendisi doğruyu söylediğini bilir) demektedir. Şâyet bu ibâreyi Yuhannâ yazmış olsa idi, hâdiseyi (gören şehâdet etti ve onun şehâdeti doğrudur) diye yazmazdı.

Netîcede, Matta, Luka ve Yuhannânın kendilerinden değil, ismi bilinmiyen, kim olduğu belli olmıyan bir kimseden bahs ettiklerini görürsünüz. Bu kimdir?Peygamber mi?Kelâmın hizmetcileri kimdir?Yerinden kalkıp Îsâ aleyhisselâmı tâkîb eden kimdir?Şehâdet eden kimdir?Bu kadar esrâr dolu ve anlaşılmaz bir din kitabı olur mu?Kim kime ve niçin şehâdet ediyor, o da belli değil!
 
Şimdi Kitap-ı mukaddesteki muhtelif bahsler arasındaki ihtilâflardan, farklardan bahs edelim:

İkinci Samuelin 24. bâbının 13. âyetinde, (Gad, Dâvüda geldi ve Ona dedi, Sana memleketinde yedi kıtlık senesi mi gelsin? Yoksa düşmanların seni kovalarken onların önünde üç ay mı kaçarsın) demektedir.

Şimdi aynı mes’eleden bahs eden Birinci Tarihlerin 21. bâbının 11. ve 12. âyetlerinde ise, (Böylece Gad, Dâvüda gelip, Ona dedi, RAB şöyle diyor:Bunlardan istediğini seç. Üç sene kıtlık, yâhut düşmanlarının kılıcı sana erişerek seni sıkıştıranların önünde üç ay bitip tükenmek, yâhut da üç gün Rabbin kılıcı ve Rabbin meleği, İsrâîlin bütün sınırlarında insanları helâk edecek vebâ hastalığı) demektedir.

Allah kelâmı denilen bir kitabın, bu iki bahsinde aynı mes’ele arasındaki büyük farkı görüyorsunuz. Hangisine inanalım?Allahü teâlâ iki türlü beyanda bulunur mu?

Bugünkü Kitap-ı mukaddesin muhtelif kitapları arasındaki farklar o kadar çoktur ki, bunların hepsini yazmaya kalksak, muazzam bir kitap olur. Biz burada okuyuculara umûmî bir fikir vermek için, birkaçından daha bahs edeceğiz:

İkinci Tarihlerin 36. bâbının 5. âyetinde, (Yehoyakim melik olduğu zaman 25 yaşında idi ve Yeruşalimde [Kudüste] on bir sene meliklik etti) demektedir.

İkinci meliklerin [kralların] 24. bâbının 8. âyetinde, (Yehoyakin melik olduğu zaman onsekiz yaşında idi) demektedir.

Arada tâm 7 sene yaş farkı var! Anlaşılan bu kudsî kitabı yazanlar hesaba dikkat etmemişler.
 
Başka bir misâl:

İkinci Samuelin 10. bâbının 18. âyetinde, (Sûriyeliler, İsrâîllilerin önünden kaçtılar. Dâvüd Sûriyelilerden cenkcileri ile [berâber] 700 araba ve 40. 000 atlı telef etti ve ordu kumandanı Şobakı vurdu ve o arada öldü) demektedir.

Şimdi aynı muhârebe manzarası, Birinci Tarihlerin 19. bâbının 18. âyetinde, (Ve Sûriyeliler, İsrâîlin önünden kaçtılar. Dâvüd Sûriyelilerden cenkcileri ile [berâber] 7000 [yedibin] arabayı perişân etti ve 40. 000 yaya asker öldürdü. Ordunun kumandanı Şobakı da telef etti. )

Şimdi aradaki farklara dikkat ediniz:Birinci kitaba göre 700 harp arabası, ikinciye göre tâm on misli 7000 harp arabası, birinci kitaba göre 40. 000 süvârî öldürülmüş, ikinci kitaba göre bunlar süvârî değil, piyâde askeri imiş!

Kitap-ı mukaddesin içindeki kitaplar böyle birbirinden farklı mâlûmat verirse, bunların Allahü teâlânın kelâmı olduğuna kim inanır?Hâşâ, Allahü teâlâ, piyâde ile süvârîyi birbirinden ayıramaz mı?700 ile 7000 arasındaki 10 misli fark olduğunu bilemez mi?Böyle birbirini nakz eden beyanlarda bulunmak ve sonra bunları Allahü teâlânın kelâmı kabûl etmek, Allahü teâlâya yapılan en büyük iftirâ, en büyük küstahlıktır.
 
Birkaç misâl daha verelim:

Burada bahs konusu, Süleymân aleyhisselâmın sarayında yaptırdığı büyük kurban kesme yeri, yâni (kurban havuzu)dur.

Birinci Meliklerin 7. bâbı 26. âyetinde, (Kalınlığı bir karış idi. Ve onun kenârı bir kâse kenârı gibi, zanbak çiçeği gibi işlenmişti. 2000 bat su alırdı) demektedir. (1 bat = 37 litre)

Şimdi aynı kitabın İkinci Tarihlerin 4. bâbı 5. âyetinde, (Süleymânın yaptığı mezbahın kalınlığı bir avuç idi ve kenârı bir kâse kenârı gibi zanbak çiçeği gibi işlenmişti. İçi 3000 bat su alırdı) demektedir.

Görüyorsunuz, yine arada tamam 1000 bat, yâni 37000 litre su farkı var! Anlaşılıyor ki, bu cins kitapları yazanlar, birbirlerinin farkında olmadan, akıllarına geleni kayd etmişler, tekrar tedkîk zahmetinden de kaçmışlar ve ortaya böyle birbirini nakz eden fıkralar çıkmış ve bunlara, utanmadan (Allah Kelâmı) demişlerdir.
 
Bir misâl daha verelim:

İkinci Tarihlerin 9. bâbının 25. âyetinde, (Süleymânın atları ve cenk arabaları için 4000 ahırı vardı ve 12. 000 atlısı vardı. Onları, araba şehirlerine ve melikin yanına, Yeruşalime [Kudüse] koydu. )

Aynı hikâyeyi Birinci meliklerin 4. bâbının 26. âyetinden okuyalım.

(Ve Süleymânın cenk arabaları için 40. 000 ahırı vardı. )

Görüyorsunuz, burada ahır miktârı tam 10 misli artmaktadır!

Belki denilebilir ki, (En çok rakkam farkları var, acaba rakkam farkı, o kadar mühim midir?)Buna meşhûr Alberts Schweizer’in beyanı ile cevap verelim. Schweizer diyor ki:(En büyük mucizeler bile, iki kere ikinin beş ettiğini veya bir dâirenin çemberinde açılar bulunduğunu isbât edemez. Yine en muazzam mucizeler, ne kadar çok olursa olsun, her hangi bir hıristiyanın bâtıl îtikadı içinde bulunan bir eksiği, bir yanlışlığı düzeltemez).

Son olarak, birbirinden farklı birkaç metin zikredelim:

Matta İncîlinin 27. bâbının 44. âyetinde, Îsâ ile birlikte asılan iki hırsızın, ona karşı yahudiler gibi kötü sözler söyledikleri yazılıdır.

Luka İncîlinin 23. bâbının 39. âyeti ve devamında, hırsızlardan birinin Îsâ aleyhisselâma kötü söz söylediği ve bunu işiten ikinci hırsızın onu azarladığı ve (Sen aynı hükm altında olduğun hâlde Allahdan korkmuyormusun) dediği ve Îsâ aleyhisselâmın ikinciye, (Bugün sen benimle berâber Cennette olacaksın) dediği yazılıdır.

Bu iki ibâre arasındaki farklılık meydandadır.
 
Yine Markosa göre, Îsâ aleyhisselâm haçtan indirildikten sonra, ölüler arasında kaldığı sırada, havârîleri ile görüşmüş ve hemen, o gün semaya kaldırılmıştır. Luka İncîlinde de böyle yazılıdır. Hâlbuki yine Lukanın yazmış olduğu (Resûllerin İşleri) kitabının birinci bâbının 3. âyetine göre, Hz. Îsâ, ölüler arasında 40 gün kaldıktan sonra semaya kaldırılmıştır.

Bu misâller böyle devam etmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, hepsini kayd etmek için, bu kitabın hacmi kâfî gelmez. Önsözde, kendisini tanıttığımız, Müslüman olan eski bir râhib Turmeda, yâni Abdüllah-ı Tercümân, İncîllerin herbirinin kendi âyetleri arasındaki tenâkuzlarına birkaç misâl veriyor:

Matta İncîlinin 3. bâbının 4. âyetinde, (Yahyânın taâmı [yiyeceği] çekirgeler ve yaban balı idi) demektedir.

11. bâbının 18. âyetinde ise, (Yahyâ ne yir, ne içerdi) demektedir.

Eski râhib, bir noktaya daha işaret ediyor:

Matta İncîlinin 27. bâbı 50., 51., 52. ve 53. âyetlerinde, (Îsâ, ruhunu teslim etti. İşte o zaman mâbetin perdesi yukarıdan aşağı kadar [yırtıldı], iki parça oldu. Yer sarsılıp kayalar yarıldı. Kabirler açılıp uykuda olan nice mukaddeslerin cesedleri kıyâm ettiler. Onlar kabirlerinden çıkıp Îsânın kıyâmından sonra mukaddes şehre girdiler ve birçok kimselere göründüler) demektedir. Müslüman olmuş olan bu râhib Anselmo Turmeda diyor ki, (Okuduğunuz bu fâcia tasvîri, tamamen eski bir kitaptan alınmıştır. Bu tasvîr, Titus Kudüsü zabt ve tahrîb ettiği zaman, bir yahudi tarihçisi tarafından kaleme alınmıştır. Bu ibâreleri şimdi Mattada görmekteyiz. Bunun mânası, her hangi bir kimse, bu sözleri Matta İncîline sonradan eklemiştir). Bu da, yukarıda (Matta İncîli, hakîkî Mattanın yazdığı İncîl değildir) sözünün doğru olduğunu bir kere daha isbât etmekte ve bu ilâveleri yapan Matta İncîlini yazan esrârengiz kimseyi hâtırlatmaktadır.

Bir tarihi hatâdan daha bahs edelim:

Tekvînin 16. bâbının 15. âyetinde, (Ve İbrâhîmin câriyesi Hâcerden bir oğlu oldu. İbrâhîm bunun adını İsmâ’îl koydu) demektedir. Yine Tekvînin 22. bâbının 2. âyetinde ise, (Allah İbrâhîme dedi, şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshakı al ve Moriya diyârına git!)denilmektedir. Yâni, İbrâhîm aleyhisselâmın ayrıca bir de İsmâîl aleyhisselâm isminde oğlu olduğu unutulmuştur.
 
Okuyucuları da rahatsız etmeye başlıyan bu hatâları bir tarafa terk edip, biraz da, bugünkü hıristiyan ve yahudilerin inandıkları (Kitap-ı mukaddes)i yâni Tevrât ve İncîlleri teşkîl eden kitapların nereden geldiklerini araştıralım:

(Kitap-ı mukaddes)in ilk kitapları, Tekvîn, Hurûc, Levililer, Sayılar ve Tesniyedir. Bu beş kitaba (Tevrât) demektedirler. Mûsâ aleyhisselâma indirilen Tevrâtın bu kitaplardan meydana geldiğini zannetmektedirler.

İşâyâ için neler söylenildiğini yukarıda zikrettik. Rivayete göre başka biri tarafından yazılmıştır.

Hâkimler kitabının İsmâ’îl tarafından yazıldığı düşünülebilir.

Rut (Râ’ût): Yazan belli değil

Birinci Samuel: Yazan belli değil.

İkinci Samuel:Yazan belli değil.

Birinci Melikler:Yazan belli değil.

İkinci Melikler:Yazan belli değil.

Birinci Tarihler:Gâlibâ Îsâ aleyhisselâmdan 350 sene evvel yaşamış olan İbrânî haham ve din adamı AZRÂ tarafından yazılmış.

İkinci Tarihler:Bunun da, Azrâ tarafından yazıldığı düşünülebilir. Azrâ, Uzeyr demek olduğu (Müncid)de yazılıdır. Fakat, bu kitapları yazan kimse Uzeyr aleyhisselâm değildir. Azrâ ismindeki bir yahudidir.

Azrâ:Azrânın bizzat yazdığı kitap.

Ester:Yazan belli değil.

Eyyûb:Yazan belli değil.

Mezâmir: Zebûrun sûreleri demektir. Dâvüd aleyhisselâma âid olan sûreler oldukları beyan edilmekte ise de, içinde Benî Korah, Âsaf, Ezrahi, Heman ve Süleymân aleyhisselâmın mezmurları da vardır.

Yûnüs:Kimin tarafından yazıldığı bilinmiyor.

Habakuk:Kim olduğu, nerede bulunduğu, şeceresi, ne iş yaptığı kimse tarafından bilinmeyen bir şahsiyetin yazdığı kitap.

İşte size Kitap-ı mukaddesin (Ahd-i Atîk = Eski Ahd) kitaplarının mahiyetleri hakkında kısa bir mâlûmat.

(Ahd-i Cedîd = Yeni Ahd) kısmına gelince, bunun hakkında ve bunu yazanlar ve içindeki farklılıklardan yukarıda mâlûmat verdiğimiz için bunları tekrara lüzûm görmedik.

Kitap-ı mukaddesin içinde, daha birçok mânasız sözler vardır:Meselâ, Allahü teâlânın tufâna nedâmet edişi, Ya’kûb aleyhisselâmın rü’yâsında Allahla güreş tutarak onu yenmesi, Lût aleyhisselâmın kızları ile zinâ etmesi gibi. Bunların ne kadar habîs şeyler olduğu hıristiyanlar tarafından da kabûl edildiği için, bu bahsleri yavaş yavaş Kitap-ı mukaddesten çıkarmaya başlamışlardır.
 
Şimdi, bugünkü Kitap-ı mukaddesin ifâde şekli ve insanlara neler telkîne çalıştığını tedkîk edelim:

Tekvînden bir bend alıyoruz. Bu kitap, ilk insanlardan, ilk Peygamberlerden, Âdem, Nuh, İbrâhîm gibi büyük nebîlerden bahs eder. Aynı zamanda İbrânî âilelerinin nasıl kurulduğunu anlatır. Yahudilerin ceddi olan Yehûdâdan (Juda)bahs eden 38. bâbın başında, (Yehûdâ kardeşlerinin yanına indi ve Abdüllah bir adamın yanına indi. Orada Kenanlı bir adamın kızını gördü. Adamın adı Şna idi. Kızı alıp yanına girdi. Kız hâmile kalıp bir oğlu oldu) demektedir.

Şimdi lutfen elinizi kalbinizin üzerine koyarak şu suâllere cevap veriniz: Bir din kitabı ne öğretir?Bir din kitabı, insanlara yapmaları gereken husûslarla, yapmamaları gereken husûsları öğretir. Onlara, dünya ve âhiret hakkında fikir verir. Onları, fena hareketleri için azarlar ve iyi hareketlerini medh eder. Allahü teâlâya karşı ne gibi vazîfeleri olduğunu, birbirlerine karşı nasıl muâmele etmek Îcap ettiğini anlatır. Dünyada sulh ve selâmet içinde yaşamak için neler yapmak lâzım olduğunu bildirir. Kısaca, bir din kitabı, bir AHLÂK KİTÂBI’dır.

Yukarıda okuduğunuz parça ve devamında bu fazîletlerden hangisi var? Açık saçık bir fuhuş hikâyesidir. Bu parça, bugün dünyanın her yerinde Pornografi [müstehcen] neşriyat sınıfına girer ve yayınlanması yasaklanır. Hıristiyanların ve yahudilerin mukaddes dedikleri kitapta buna benzer daha birçok gayri ahlâkî bahsler vardır. Yine (Ahd-i atîk)in Tekvîn kitabı 19. bâbının otuzuncu ve sonraki âyetlerinde Lût aleyhisselâmın iki öz kızının, Lût aleyhisselâma içki içirerek sarhoş ettikten sonra kendisi ile cinsî münâsebette bulunarak oğulları olduğu yazılıdır. Dâvüd aleyhisselâmın, kumandanlarından Urianın zevcesi Batşebayı yıkanırken çıplak olarak seyredince dayanamıyarak onunla şehvânî ilişkiler kurduğu ve kocasından ayırmak için zevallıyı bir savaşın en tehlikeli yerine, geri dönmemek üzere gönderdiği Ahd-i atîkin İkinci Samuel kısmının 11. bâbında yazılıdır. Bugün birçok Avrupa müzelerinde, Dâvüd aleyhisselâmın Batşebayı çıplak olarak seyretmesini veya Uriayı ölüme göndermesini tasvîr eden resmler bulunmaktadır. Avrupa dillerinde (Uria Mektûbu) tabîri, (İdam hükmü veya çok kötü haber)mânasına gelmekte ve Avrupalılar bunu ve benzeri hikâyeleri mukaddes dedikleri kitaplarından almaktadırlar. Bu hikâyeleri okuyanlar ne öğreniyor?Kardeşinin zevcesi ile zinâ etmeye zorlanan erkekler, gelinini hâmile bırakan kayınbabalar, kızı ile zinâ eden babalar, emrinde çalışanların zevcesini iğfâl eden ve onları ölüme yollayan adamlar.

İnsanın aklı zâil olacak. Bazı hıristiyanlar bile bu çirkin hikâyelere inanmıyor ve red ediyorlar. (Plain Truth) mecmû’asının 1977 senesinde çıkan bir nüshasında şöyle yazılıdır: (Çocuklara Kitap-ı mukaddesi okuturken çok dikkat ediniz! Çünkü Kitap-ı mukaddesin içinde, gayrı ahlâkî fuhuş hikâyeleri mevcuttur. Bunları okuyan çocuklarda, âile fertleri arasındaki münâsebetler hakkında, çok hatâlı fikirler hâsıl olabilir. Bilhâssa, Ahd-i atîk kısmında bulunan bu fuhuş münâsebetleri, Kitap-ı mukaddesten çıkarılmalı ve ancak ondan sonra çocuklara bu temizlenmiş Kitap-ı mukaddes verilmelidir). Mecmû’a ilâve ediyor:(Kitap-ı mukaddes, muhakkak bir tedkîkten geçmelidir. Çünkü bu hâli ile ahlâk telkin etmek şöyle dursun, gençleri ahlâksızlığa teşvîk etmektedir. )

Meşhûr edebiyatçı Bernhard Shaw, daha ileri giderek, (Dünyada en tehlikeli kitap Tevrât ve İncîldir. Onu sağlam bir kilit altına koymalı ve bir daha meydana çıkmamasını temîn etmelidir) demektedir.

Dr. Stroggie, Kitap-ı mukaddes hakkında yazdığı kitapta, Dr. Parkere atfen şöyle demektedir: (İnsan Kitap-ı mukaddesi okuduğu zaman, birbirini tutmaz bahsler içinde gayb olup gidiyor. Kitap-ı mukaddesin içinde fazla miktârda muhtelif acâib ismler vardır. Hele Tekvîn kısmında, yalnız şecereler dikkate alınmış. Kim kimden doğdu, nasıl doğdu?Hep bunlardan bahs ediliyor. Bunlardan bana ne?Bunların ibâdet ve Allahü teâlâyı sevmek ile ne alâkası var?Nasıl iyi bir insan olunabilir?Kıyâmet günü nedir?Kime ve nasıl hesap vereceğiz?Sâlih bir insan olmak için neler yapmak lâzımdır?Bunlardan pek az bahs olunuyor. Ekseriyâ, muhtelif efsâneler var. Daha gündüz anlatılmadan, geceye geçiliyor. )

Prof. F. C. Burkitt (Canon of the New Testament = Yeni Ahdin resmen kabûl edilen kısmı) ismindeki eserinde şöyle diyor:(Îsâ aleyhisselâmın dört İncîlde dört ayrı tasvîri vardır. Bunlar birbirinden farklıdır. Bunları yazanlar bu dört kitabı bir araya getirmek istememiştir. Onun için yektiğerinden farklı mâlûmat vermekte, bunlar arasında hiçbir râbıta bulunmamakta, yazılardan biri noksan kalmış bir hikâyeye, diğeri ise meşhûr bir eserden alınmış bir parçaya benzemektedir. )

(Encyclopedia of Religion and Ethics = Din ve Ahlâk Ansiklopedisi)nin ikinci cildinin 582. sayfasında:(Îsâ aleyhisselâm, hiç yazılı bir eser bırakmadığı gibi, şâkirdlerinden hiç birisine herhangi bir şey yazması için de emir vermemiştir)diye yazılıdır. Yâni bu büyük ansiklopedi, dört İncîlin hiçbir dînî kıymeti olmayıp, başkaları tarafından yazılan birbirinden farklı hikâyelerden ibâret olduğunu tasdik etmektedir.
 
Avrupalı ilim adamları, tarihçiler, hattâ hıristiyan din adamları, bugün elde mevcut Tevrât ve İncîllerin bozuk olduklarını ilân ederken, mânevi kuvvetleri inkâr eden, maddedeki terakkînin sarhoşu olup, ruh bilgilerinden haberleri olmıyan din düşmanları da, Tevrât ve İncîllerdeki bozuk yerleri ileri sürerek, dinlere saldırıyorlar. Bu meyânda mucizeleri inkâr etmelerini haklı göstermeye kalkışıyorlar. Hâlbuki hıristiyan ve müslüman, kısacası dindar olmanın birinci şartı, mucizelere inanmaktır. Aklın anlıyamadığı din, îman bilgilerini akıl ile isbât etmeye kalkışan, bunu inkâr etmeye sürüklenir. İnsan bilmediği, anlamadığı şeye düşman olur. Mucizeleri inkâr etmek felaketine düçâr olan zevallılardan biri, tanınmış Amerikalı dîni eserler yazarı Ernest O. Hauserdir. 1979 senesinde neşredilen yazısında dindarlara hücûm etmekte çok ileri giderek, mucizeleri tevile çalışmaktadır. Gençleri igfâl edebilmek için birkaç ateistin [münkirin] yazılarını da kendine şâhit göstermektedir. Bu makâleyi birlikte okuyalım: (Matta İncîlinde şöyle yazılıdır: (… Ve Îsâ halka çayır üzerine oturmalarını emretti ve kendilerine beş somun ekmek ile iki balığı aldı ve şükrân duâsı etti ve ekmekleri kırıp şâkirdlere verdi. Şâkirdler de halka verdiler. Hepsi yiyip doydular ve parçalardan artanı oniki küfe dolusu olarak kaldırdılar. Yiyenler, kadınlar ve çocuklardan başka, beş bin erkek kadar idiler) [Matta bâb 14, âyet 19 ve devamı. ]

İşte Matta, bugün Îsâ aleyhisselâmın en çok münâkaşa edilen bir mûcizesinden böylece bahs etmektedir.

Mucize, bir peygamber tarafından, kuvvet ve kudretini izhâr için,tabî’at kanûnlarına muhâlif olarak yapılan hârik-ül’âde bir iştir. Fakat, bugün en yeni ilim ve fen bilgilerini öğrenen ve böyle bir muhît içinde yetişen bir hıristiyanın bu mucizelere îman etmesini nasıl teklîf edebiliriz?Fakat, bunları İncîllerden ihrâc etmeye imkân yoktur. O hâlde, bunları daha iyi tedkîke mecbûruz. Biz çocukken, Îsâın, birçok mucizelerini dinleye dinleye büyüdük. Bunların arasında, Kana şehrindeki düğünde suyu şaraba çevirmesi, Galile denizindeki korkunç fırtınayı dindirmesi, körlerin gözlerini açması, havârîlerin kayığına kadar denizde yürümesi, ölmüş olan Lazarı diriltmesi, hepimizin hâfızasına nakış edilmiştir. Esasen İncîlin büyük bir kısmı bu mucizelerle doludur. Dört İncîlin de, en güzel yerlerini bu mucizeler teşkîl eder. Îsâ, yahudilerin yanına geldiği zaman, Peygamber olduğunu isbât etmek için, onlara mucize göstermek zorunda idi. Çünkü yahudiler, ona (Sen Peygamber olduğunu söylüyorsun. Sana îman etmemiz için, bize mucize göstereceksin!) diye inat etmişlerdi. Hattâ, çok kereler şüpheye düşen kendi havârîlerine bile bâzan mucizeler göstermeye mecbûr olmuştu. Meselâ, denizde kayık içinde giderlerken çıkan korkunç fırtınada, havârîler Îsâ aleyhisselâmı (Kurtar ya Rab, helâk oluyoruz)diyerek uyandırmışlardı. O esnâda Îsâ aleyhisselâmın bir işareti üzerine fırtına durdu. Bu hareket havârîlerin üzerinde son derecede büyük bir te’sîr yapmış, Îsâ aleyhisselâmın ayaklarına kapanarak af dilemişler, Ona inandıklarını te’yîd etmişlerdi. Sonra, bu hikâyeyi başka yahudilere anlattıkları zaman, onlar da hayrân kalmışlar ve nasrânî olmuşlardı. [Matta bâb 8]

Yuhannâ İncîlinin 10. bâbı 37. âyeti ve devamında Îsâ aleyhisselâmın şöyle dediği yazılıdır:(Eğer, Babamın işlerini yapmıyorsam bana îman etmeyin. Fakat yaptığım hâlde siz bana îman etmezseniz bile, işlere îman edin ki, Babanın bende ve benim Babada olduğumu bilip anlıyasınız!)İşte bu mucizeler, o kadar büyük bir te’sîr yapıyordu ki, meşhûr yahudi din adamı Nicodemus, Îsâ aleyhisselâma hiç inanmazken, onu bir gece ziyâret ettiği zaman gösterdiği mucizelerin büyük câzibesne kapılmış ve Ona (Artık inanıyorum ki, sen Allah tarafından gönderilmişsin. Çünkü, Allahın yardımı olmadan bu mucizeleri yapamazsın) demişti. Biz biliyoruz ki, Îsâ aleyhisselâm, bu mucizeleri yapmaktan hiç hoşlanmıyor, hattâ âdetâ hayâ ediyordu. Elinin dokunmasıyle iyi ettiği cüzzamlıya, (Seni iyi ettiğimi sakın kimseye söyleme) demişti. Mucizeleri yaparken, ufak bir hareket veya birkaç sözle iktifâ ediyordu. İncîle göre, ölmüş çocuğunu dirilttiği kadına, (Yoluna devam et, çocuğun yaşıyor) demiş, iyi ettiği hastalara yalnız (Yataktan kalk ve yürü) demişti. Esasen mucizeler, ufak bir el hareketi, bir dokunma ile tamamlanıyordu. Bu mucizelere ekseriyâ Îsâ aleyhisselâmın merhamet ve şefkati sebep oluyordu. Bir gün, yol kenarında iki âmâya rastlamıştı. Kendisinden yardım istediler. Îsâ onlara acıdı ve ellerini gözlerine sürünce, yeniden göz nûruna kavuştular. Lukanın anlattığı mucizeye gelince, bu da Îsâ aleyhisselâmın ne kadar merhametli olduğunu göstermektedir. Îsâ aleyhisselâm, bir zevallı kadına tek oğlunun cenâze merâsiminde rastlamış. Kadına çok acıdığından çocuğunu diriltmiştir. Bugün bu mucizeleri inkâr eden pek çok hıristiyan vardır. Bir fen adamı, Îsâ aleyhisselâma îman etse bile, onun böyle mucizeler yapamıyacağını ileri sürmektedir. Daha 1162 [m. 1748] de meşhûr tarihçi İskoçyalı David Hume, şöyle yazıyordu:(Mucize demek, tabî’at kanûnlarının ihlâli demektir. Tabî’at kanûnları kat’î ve sâbit esaslar üzerine kurulmuştur. Bunları tebdîl etmeye imkân yoktur. Onun için, mucizelere inanılmaz. )

Fakat, en mühim olanı bugünün din adamlarından Rudolf Butmannın sözleridir:Bu teolog:(Evinde elektrik bulunan, radyo ve televizyon kullanan bir adamın artık İncîllerde yazılı olan hayâl mahsûlü mucizelere inanması imkânı yoktur) demektedir.

Bu mucizelerin esasına varmak ve onları mantıkî bir tarzda îzâh edebilmek için, birçok tecrübeler yapılmıştır:Meselâ, iki balıkla 5000 den fazla insanın doyurulması, hakîkatte, büsbütün başka bir tarzda cereyan etmiştir. Îsâ aleyhisselâm, diğer nasrânîlerle berâber gezmeye çıkmış, yemek zamanı gelince, herkes birlikte getirdiği yemeyi ortaya koymuş, Îsâ aleyhisselâm da, birlikte getirdiği iki balıkla beş somun ekmeği bunlara ilâve etmiş ve hepsi birlikte yemek yimişlerdir. Îsâ aleyhisselâmın deniz üzerinde yürüyerek havârîlerin gemisine gitmesi ise, tamamen bir optik hatâdır. Sisli havalarda, deniz kenârında yürüyen insanların, sanki denizde yürüyormuş gibi göründüklerini hepimiz biliriz. Fırtınanın kesilmesine gelince, Îsâ aleyhisselâmın işaret ettiği zamanda, fırtına esasen kesilmeye başlamıştı. İşâret etmese de kesilecekti diye düşünülebilir. Esasen bütün bu mucizeler, bunları görenler tarafından nakledilmektedir. Böyle bir hâdiseyi gören bir kimse, kendi hislerine mağlup olarak, o hâdiseyi küçültebilir veya mubâlağa edebilir, yâhut tam hakîkate uygun olmayarak, kendi gördüğü gibi değil, zannettiği gibi anlatabilir. Fakat, şunu da unutmayalım ki, bugün bu mucizeler etrâfında yapılan münâkaşalar, artık gayb olmuş gibidir ve artık İncîllerdeki mucizelere inananlar hemen hemen kalmamıştır. Bir tanınmış başpiskopos geçenlerde:(Bir insan, bu mucizelere inanmasa da, hakîkî bir hıristiyan olabilir. Çünkü, hıristiyanlığın esası, Allaha inanmak ve insanlara acımaktır) diyordu. Demek oluyor ki, biz İncîli okurken, ister onun bir masal kitabı olduğunu ve onda anlatılan mucizelerin ancak hayâl âleminde meydana geldiğini kabûl edelim veya etmiyelim, bunun dindarlıkla alâkası yoktur.
 
Şurası şâyân-ı dikkattir ki, Îsâ aleyhisselâmın mucizeleri, onu, bir taraftan dünyaya tanıtırken, bir taraftan da, bir çok kimsenin düşmanlığına sebep oldu. Yahudi din adamları, Îsâ aleyhisselâmın Beytanyada hasta adamı iyileştirdiğini, Lazarı dirilttiğini haber alınca, (Bu adam bu mucizelerle bütün insanları kendisine cezb ediyor. Artık kendisini Allah yerine koymaya başladı. Bunun şerrinden kendimizi muhâfaza etmek için Onu öldürtmeliyiz)diye karar verdiler ve Onu Romalılara şikâyet ettiler. Îsâ aleyhisselâm, bu sıralarda son mucizesini yapıyor ve kendisini yakalamak için gelen askerlerin içinde bulunan ve Petrus tarafından kulağı kesilen başkâhinin hizmetcisinin, kulağını tekrar yerine koyuyor ve böylece bütün dünyaya, (insanların düşmanlarına bile merhamet etmesi lâzım olduğunu) gösteriyordu.

[Bir yahudi din adamı olan, H. Hirsch Graetzin (History of the Jews) kitabındaki beyanına göre, yahudiler, kendi cemaatlerinin, Tevrâtın emirlerine tam ittibâ’ edebilmelerini te’mîn için, (Yetmişler Meclisi)ni kurdular. Bu meclisin reîsine (Baş kâhin) dediler. Yahudi gençlerine, mekteplerde dinlerini öğreten, Tevrâtı açıklayan yahudi din adamlarına (Yazıcılar) denilir. Bunların, Tevrâta yaptıkları açıklamaların, ilâvelerin bir kısmı, sonradan yazılan Tevrâtlara karıştırılmıştır. İncîllerde geçen yazıcılar, işte bunlardır. Bunların bir diğer vazîfesi de, yahudilerin Tevrâta ittibâ’ etmelerini sağlamaktır. ]

Îsâ aleyhisselâmın mucizeleri, bundan sonra bitti. Romalılar Onu yakalayıp, Hirodesin önüne götürdükleri zaman, Hirodes Ondan mucizeler göstermesini isteyince, Îsâ aleyhisselâm cevap vermiyerek sustu ve önüne baktı. Çünkü, artık vazîfesi bitmiş, Allahü teâlânın kendisine verdiği vazîfe sona ermişti. Başkasına her ne’v yardımı yapan bu Peygamber, kendisine yardım edemezdi. Çünkü O, insanları kurtarmak için gönderilmişti. Kendisini kurtarmak için değil! Allahü teâlânın Onun bu hareketinden ne kadar hoşnut olduğu, Onu semaya kaldırmasıyle sâbittir.

(Mucizelere inanıyor musunuz) suâli her zaman tekrar edilmişti. Evet bugünkü neslin mucizelere îman etmesi müşkildir. Fakat unutmıyalım ki, îman tam mantık ile ifâde edilemez. Îman aşktır ve mantık ile başı hoş değildir. İnsanlara bir parça da mânevi hak bırakılmalıdır. Biz çocukken masalları ne kadar lezzet ile dinlerdik ve büyüdükçe masallardaki konuşan hayvanların, perilerin, sihirbazların, cücelerin hakîkat olmadığını öğrenince, ne kadar üzülmüştük! Mucizeler üzerinde çok durmıyalım. En mantıkî düşünen bir insanın bile, hıristiyanlığın mucize kanatları üzerinde dünyaya indiğini, masal da olsa, düşünmekten zevk alacağını sanırım. )Hauserin yazısı burada tamam oldu.

Bu makale bizi düşündürmektedir. Zîrâ zamanla Kitap-ı mukaddes içindeki kusur ve hatâları bulan hıristiyanlar, artık Kitap-ı mukaddesin hiçbir sözüne inanmamakta, mucizelerini bile inkâr etmektedir. Hıristiyan olduğu hâlde, okudukları Tevrât ve İncîllerin Allah kelâmı olamıyacağını anlıyan İngiliz filozofu David Hume ve Rudolf Butmann ismindeki papazlar, hıristiyanlığa ve ellerindeki Tevrât ve İncîllere karşı haklı olarak duydukları nefretlerini beyan etmişlerdir. Bu arada, ilim ve edeb esaslarına tecâvüz ederek, hakîkî Allah kelâmı olan Kur’an-ı kerimde bildirilmiş mucizeler üzerinde de, hayâlî fikirler beyan etmekten çekinmemişlerdir. Bu, insafsızca ve ilmî bir esasa istinâd olunmıyan, fakat ilim nâmına yazılmış satırları okuyan gençler, bunların yazarları gibi, yanlış bir fikre sürükleneceklerdir. Temiz gençleri, bu tehlikeden korumak, insanlara hizmet etmeyi mukaddes vazîfe bilen, vicdan sahipleri için birinci vazîfe olmaktadır. Biz de, bu niyet ile ve iyilik, ihsân etmeyi emreden Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, islâm âlimlerinin büyüklerinden Ahmed Kastalânînin (Mevâhib-i ledünniyye) kitabından, aşağıdaki bilgiyi naklediyoruz [Kastalânî, 923 [m. 1517] de Mısrda vefât etti. ]:
 
Geri