Kırmızı Çerçeveli Kız
Ben üniversitedeyken Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan bir kızla çıkıyordum ve doğduğumdan beri aynı evi paylaştığımız babam Vakit Gazetesi’ne aboneydi. Onunla kampüsümüzün şiir gibi yumuşak atmosferinde, ülkenin sert ve karışık gündemine hiç dokunmadan, romantik yürüyüşlerimiz olmuştu. Konuştuğumuz konular çiçekten, böcekten sayılırdı. O güzel günlerin akşamında eve gelir, namazımı kılardım. Sonrasında günün tüm yorgunluğuyla odamdaki kanepeye uzanıp hemen yanı başımda yorgun bir postacı gibi duran babamın gazetesini açınca gazetenin kendine has sert manşeti flaş gibi patlardı gözümde. O günlerde Türkiye’de cumhuriyet mitingleri yapılıyor, Türkan Saylan insanları topluyor, koca koca meydanlar bu mitinglerde kıpkırmızı bayraklarla doluyordu. Öte yandan Çankaya el değiştiriyor, yepyeni bir zihin oradaki yerini alırken halkın büyük bir çoğunluğu bu durumdan memnun gözüküyordu. Türkiye son yıllarda hiç olmadığı kadar iki kutupluydu ve para teorisi dersinden el ele çıkıp meydandaki lokantaya birbirimize adeta sarılarak girerken Türkiye’nin bu iki kutbunun birer temsilcisi olarak galiba gereğinden fazla mesuttuk.
Onunla eften püften konuşmaların dışına çıkmamamız henüz taze sayılabilecek olan ilişkimizde onun benim hakkımda bildiği şeyleri sınırlamıştı. Kendimi bu kadar zorlayarak düşüncelerime ters gelen insanlarla düşüncelerime ters gelen işleri yapmam aradan çok uzun sayılabilecek bir süre geçmemesine rağmen o zamanlar bana şimdiki kadar ters gelmiyordu. Lokantaya girer girmez üst kata çıkıp geçen sefer oturduğumuz masaya geçtik. İpince olan sevgilim yani taze muhabir Ayla narin fiziği, dalgalanan kıvır kıvır saçları, kırmızı çerçeveli küçük gözlükleri ve ekoseli dar pantolonuyla ülke genelinden farklı, entelektüel, bir o kadar da diğer insanlardan kopuk bir portre çiziyordu ona bakanlara. Ben ise beyaz gömlekli ve göbekliydim. Ayla’nın bende ne bulduğu sorusunun cevabının sanırım babasına biraz benziyor olmamın verdiği bir sempati olduğunu düşünüyorum. Hemen hemen her kızın yegâne kahramanının babası olduğunu belirli bir yaşa gelince biz erkekler mutlaka öğreniriz. Çapkınlık sanatı galiba bu gerçeği kaç yaşında öğrendiğimizle alakalı bir şey olsa gerek.
Kendime bir İskender söyledim. O çorba istedi sonra da salata… Yemekten sonra kürdanla dişlerimi karıştırıyordum garip bir boş vermişlikle ki nedense o güne kadar olacağını hiç düşünmediğim ilk gerginliğin sinyalleri geldi. Ayla “Bizim bölümde kapalı olan bir kız var ya, hani okuldan çıkınca başını örten, sen iyi bilirsin gerçi… ” Düşünüyordum, cümlenin sonu acaba nasıl gelecekti. Ayla devam etti “…işte o kız evleniyormuş. Ee bu kadar erken evlenmesine şaşmamalı. Onlar sonuçta bazı şeyleri evlenmeden yapamıyorlar.” Bir şeyler düşünüyormuş gibi yapmaya çalıştım ama aslında tepeden tırnağa kadar gerilmiştim. O kız iyi bir arkadaşımdı ve ettiği laf baştan aşağı önyargı ve gerilim kokuyordu sanki. Üstelik bunu bir tartışmanın içindeki bir söz olarak değil de yeni açtığı bir konunun hemen başında söylemesi beni kendi zihninde oluşturduğu bir denemeye tabi tuttuğuna dair bir kanaat getirmeme sebep oldu. Normalde hızlı cevaplar veremem ama ilginçtir ki “Peki senin gibi kızlar evlenmeden ne tür şeyler yapabiliyorlar?” gibi bir söz ağzımdan döküldü. Sanırım erkek olarak gerginliği azaltmak gibi kutsal bir görevimizi hiçe saymıştım. “Ne demek bu şimdi?” dedi. “Henüz bir şeyini görmedik” dedim kıl olmuşluğumun verdiği manasız, zıpçıktı bir halle. “Terbiyesiz” dedi. O kadar sinirlenmişti ki minik çerçeveli gözlükleri damarları belirmiş, kocaman olmuş ela gözlerine bir anda küçük gelivermişti sanki. Elindeki kaşığı önündeki kâsenin içine hızlıca bıraktı. Çorbayı kendisine de bana da sıçratarak kalktı, gitti.
Cep telefonunu masada unutmuştu. Biraz bekledim, telefonunu almaya dahi gelmeyecek kadar gururlu oluşuna sinirlenince telefonu kurcalamaya başladım. Telefondaki dosyaların bir köşesinde apayrı duran bir klasörde, bir iki yıldan eski olmadığı anlaşılan fotoğraflarını görünce şaşırdım doğrusu. Hepsinde de başı örtülüydü. Üstelik ailesiyle birlikte olduğunu düşündüğüm fotoğraftaki kadınların hepsi de en muntazam şekilde başlarını kapatmışlardı. Aile, az önce yanımdan fırlayan muhabire zıt olarak tamamen halkın içinden bir aile portresiydi.
Ertesi gün kampüste telefonunu teslim ettiğimde “Niye bazı şeyleri yapamadığımızı anladım” dedim. Pis pis gülüyordum. Yepyeni bir tecrübem oldu, kantinin ortasında bir kızdan okkalı bir tokat yemek…
Süleyman Ezber
Ben üniversitedeyken Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan bir kızla çıkıyordum ve doğduğumdan beri aynı evi paylaştığımız babam Vakit Gazetesi’ne aboneydi. Onunla kampüsümüzün şiir gibi yumuşak atmosferinde, ülkenin sert ve karışık gündemine hiç dokunmadan, romantik yürüyüşlerimiz olmuştu. Konuştuğumuz konular çiçekten, böcekten sayılırdı. O güzel günlerin akşamında eve gelir, namazımı kılardım. Sonrasında günün tüm yorgunluğuyla odamdaki kanepeye uzanıp hemen yanı başımda yorgun bir postacı gibi duran babamın gazetesini açınca gazetenin kendine has sert manşeti flaş gibi patlardı gözümde. O günlerde Türkiye’de cumhuriyet mitingleri yapılıyor, Türkan Saylan insanları topluyor, koca koca meydanlar bu mitinglerde kıpkırmızı bayraklarla doluyordu. Öte yandan Çankaya el değiştiriyor, yepyeni bir zihin oradaki yerini alırken halkın büyük bir çoğunluğu bu durumdan memnun gözüküyordu. Türkiye son yıllarda hiç olmadığı kadar iki kutupluydu ve para teorisi dersinden el ele çıkıp meydandaki lokantaya birbirimize adeta sarılarak girerken Türkiye’nin bu iki kutbunun birer temsilcisi olarak galiba gereğinden fazla mesuttuk.
Onunla eften püften konuşmaların dışına çıkmamamız henüz taze sayılabilecek olan ilişkimizde onun benim hakkımda bildiği şeyleri sınırlamıştı. Kendimi bu kadar zorlayarak düşüncelerime ters gelen insanlarla düşüncelerime ters gelen işleri yapmam aradan çok uzun sayılabilecek bir süre geçmemesine rağmen o zamanlar bana şimdiki kadar ters gelmiyordu. Lokantaya girer girmez üst kata çıkıp geçen sefer oturduğumuz masaya geçtik. İpince olan sevgilim yani taze muhabir Ayla narin fiziği, dalgalanan kıvır kıvır saçları, kırmızı çerçeveli küçük gözlükleri ve ekoseli dar pantolonuyla ülke genelinden farklı, entelektüel, bir o kadar da diğer insanlardan kopuk bir portre çiziyordu ona bakanlara. Ben ise beyaz gömlekli ve göbekliydim. Ayla’nın bende ne bulduğu sorusunun cevabının sanırım babasına biraz benziyor olmamın verdiği bir sempati olduğunu düşünüyorum. Hemen hemen her kızın yegâne kahramanının babası olduğunu belirli bir yaşa gelince biz erkekler mutlaka öğreniriz. Çapkınlık sanatı galiba bu gerçeği kaç yaşında öğrendiğimizle alakalı bir şey olsa gerek.
Kendime bir İskender söyledim. O çorba istedi sonra da salata… Yemekten sonra kürdanla dişlerimi karıştırıyordum garip bir boş vermişlikle ki nedense o güne kadar olacağını hiç düşünmediğim ilk gerginliğin sinyalleri geldi. Ayla “Bizim bölümde kapalı olan bir kız var ya, hani okuldan çıkınca başını örten, sen iyi bilirsin gerçi… ” Düşünüyordum, cümlenin sonu acaba nasıl gelecekti. Ayla devam etti “…işte o kız evleniyormuş. Ee bu kadar erken evlenmesine şaşmamalı. Onlar sonuçta bazı şeyleri evlenmeden yapamıyorlar.” Bir şeyler düşünüyormuş gibi yapmaya çalıştım ama aslında tepeden tırnağa kadar gerilmiştim. O kız iyi bir arkadaşımdı ve ettiği laf baştan aşağı önyargı ve gerilim kokuyordu sanki. Üstelik bunu bir tartışmanın içindeki bir söz olarak değil de yeni açtığı bir konunun hemen başında söylemesi beni kendi zihninde oluşturduğu bir denemeye tabi tuttuğuna dair bir kanaat getirmeme sebep oldu. Normalde hızlı cevaplar veremem ama ilginçtir ki “Peki senin gibi kızlar evlenmeden ne tür şeyler yapabiliyorlar?” gibi bir söz ağzımdan döküldü. Sanırım erkek olarak gerginliği azaltmak gibi kutsal bir görevimizi hiçe saymıştım. “Ne demek bu şimdi?” dedi. “Henüz bir şeyini görmedik” dedim kıl olmuşluğumun verdiği manasız, zıpçıktı bir halle. “Terbiyesiz” dedi. O kadar sinirlenmişti ki minik çerçeveli gözlükleri damarları belirmiş, kocaman olmuş ela gözlerine bir anda küçük gelivermişti sanki. Elindeki kaşığı önündeki kâsenin içine hızlıca bıraktı. Çorbayı kendisine de bana da sıçratarak kalktı, gitti.
Cep telefonunu masada unutmuştu. Biraz bekledim, telefonunu almaya dahi gelmeyecek kadar gururlu oluşuna sinirlenince telefonu kurcalamaya başladım. Telefondaki dosyaların bir köşesinde apayrı duran bir klasörde, bir iki yıldan eski olmadığı anlaşılan fotoğraflarını görünce şaşırdım doğrusu. Hepsinde de başı örtülüydü. Üstelik ailesiyle birlikte olduğunu düşündüğüm fotoğraftaki kadınların hepsi de en muntazam şekilde başlarını kapatmışlardı. Aile, az önce yanımdan fırlayan muhabire zıt olarak tamamen halkın içinden bir aile portresiydi.
Ertesi gün kampüste telefonunu teslim ettiğimde “Niye bazı şeyleri yapamadığımızı anladım” dedim. Pis pis gülüyordum. Yepyeni bir tecrübem oldu, kantinin ortasında bir kızdan okkalı bir tokat yemek…
Süleyman Ezber