-
- Katılım
- Nisan 2, 2014
-
- Mesajlar
- 3,728
-
- Tepkime puanı
- 0
-
- Puanları
- 291
-
- Yaş
- 35
Kırık Mızrap'ta kullanılan mazmunlardan en önemlilerinin nur/ışık, yiğit/genç adam/akıncı veya şanlı süvari ve bahar olduğunu daha önce belirtmiştik. Yağmur'un önceki sayısında nur/ışık üzerinde durduk.
Şimdi de, yiğit/genç adam mazmunu üzerinde durmaya çalışacağız.
Arka plan
17'nci asrın sonu Türk tarihinde yıkılış çizgisinde önemli bir dönüm noktasıdır. Fatih'in, önünden yaralanarak döndüğü Belgrad'ı Kanuni fetheder, fakat onun önünden döndüğü 'Kızıl Elma' Viyana'yı alacak bir başka Yavuz Selim oğlu ikinci bir Kanuni artık gelmeyecektir. Çünkü, Emevi'yi, Abbasi'yi, Selçuklu'yu, Endülüs'ü, Roma'yı önüne katıp götüren sam yeli, artık Osmanlı ülkesinde de esmeğe başlamıştır. "Aşeretün Kamile" (On Mükemmel) sırrına mazhar sultanlar dönemi sona ermiş, mükemmeli temsil eden 10 sayısı, daha sonra 11'le, yani ikinci 1'le başlayacak yeni ve temelden bir dirilişin tohumları toprağa düşeceği ana kadar, geriye işlemeğe başlamıştır. Bundandır ki, 17'nci asrın sonunda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Osmanlı tarihinin en kalabalık ve görünüşte en muhteşem ordusuyla Viyana seferine çıkmış, fakat dıştan parlak, içten ise kurtlu bir meyveyi andıran Osmanlı Devleti, Kanuni döneminin bile çok çok gerisinde olduğu için, bu son kalkış, son çıkış, yıkılış sürecinin başlangıcı olmuştur.
18'inci asrın başından itibaren, hemen hemen 3 asır, Anadolu Türkü'ne ağıt yakma, yıkılışa türküler dökme düşecek; artık Tuna'da akan, "Alaman Dağı"ndan, o başı dumanlı dağlarda eriyen karlardan kaynaklanan mavi sular değil, Türk halkının, Türk şair ve ozanlarının gözyaşları olacaktır:
Estergon Kalesi su başı durak,
Kemirir içimi bir sinsi firak;
Gönül yar peşinde, yar ondan ırak..
Akma Tuna akma, ben bir dertliyim;
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım...
Fuat Köprülü'nün Tuna mersiyesi ise, bir başka telden kopan hıçkırıklardır:
Tuna boylarında sıra selviler,
Tan yeli estikçe sessiz ağlatmış;
Gül bahçelerinde baykuşlar öter..
Şu viranelikler eski bağlarmış.
Kırık minareden duyulmaz ezan,
Hep ocaklar sönmüş, devrilmiş kazan.
Bir inilti duydum, sandım bir ozan,
Sesime ses veren karlı dağlarrmış.
Söğüt dallarında hasta serçeler,
Eski akın destanını heceler..
Tuna ağlıyormuş bazı geceler;
Göğsünde kefensiz şehidler varmış.
Bu ağıtların en hicran yüklülerinden biri, Bayburt'un Ruslar'ın eline düşmesi üzerine Bayburtlu Zihni'nin kırık tellerinden kopup gelmiştir:
Vardım ki, yurdundan ayak göçürmüş,
Yavru gitmiş, ıssız kalmış otağı;
Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş,
Sakiler meclisten çekmiş ayağı.
Ve Birinci Cihan Harbi'yle noktalanan yıkılışımız, en içli feryadını Rıza Tevfik'te bulmuştur diyebiliriz:
Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,
Etrafını bütün dikenler almış;
Ulu mihrabında yazılar gördüm;
Kim bilir, ne mutlu zamandan kalmış!
Batan güneşlerin ölgün nigahı,
Kararmış bırakmış o kıblegahi;
Mazlum bir ümmetin baht-ı siyahı,
Viran kubbesinde gölgeler salmış..
İslam'ın bahtiyar bir zamanında
Ab-ı hayat varmış şadırvanında;
Şimdi harab olan sa'yebanında
Dem çeken kuşların ömrü azalmış.
Ayat-ı hikmet var kitabesinde,
Bir ders-i ibret var hitabesinde;
Bağ-ı cennet kokan harabesinde
Tekbir sadaları artık bunalmış.
Hey Rıza, secdeye baş koy da inle,
Dağlar dile gelsin senin derdinle!
Efsane söyleyim, ağla, hem dinle:
O şerefli mazi, meğer masalmış!.
İşte böyle bir ortamda neş'et eden ve Erzurum'la Edirne gibi iki serhat şehrini birden teneffüs eden Kırık Mızrap Şairi, üç asra yaklaşan hicranı kalblerinin en derininde duyan birkaç muzdaripten, bir iki çilekeşten biridir. Şu kadar ki, o, "Kışın devamına ihtimal verilemeyeceğine, her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı" olduğuna, "gecenin ardında gündüzlerin bulunduğuna" inanmış bir ekolün mensubu olarak, hicranından ümit çıkaran bir iman ve salih amel şairidir:
Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş.
Ürperdim ve yerimde kalakaldım,
Dostlar düşmanlarla barışıp gitmiş.
Yüzerken millet en derin uykularda,
Kaybolup gitti değerler art arda.
Kanter var mazinin şakaklarında,
Demir bukağılar ayaklarında;
Acı bir tebessüm dudaklarında;
Ne kızıl bir ruhla çarpışıp gitmiş...
Devam ediyor hala karanlıklar,
Gecenin arkasında gündüzler var.
Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,
Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş;
Yiğit ölmüş, küheylanı yorulmuş,
Koca bir ifritle savaşıp gitmiş.
Şimdi olsa da çok çok uzaklarda;
Bekliyoruz hülyalı şafaklarda.
Bir zamanlar parıldayan o taçlar,
Tacdarlara sine açan yamaçlar,
Altın yamaçlarda zümrüt ağaçlar,
Hicran kervanına ulaşıp gitmiş.
Kıvılcım var, o ürperten sönüşten,
Kıvılcımda mesajlar var dönüşten.
Beklenen yiğit
Şiirler, asırlar önce gizlenmiş ve günü geldiğinde çıkıp, aleme adalet getirecek bir Mehdi bekler. Hıristiyan ve Yahudi dünyası bir Mesih bekler. Herkesin olağanüstü şartlarda ve olağanüstülükler halesi içinde çıkacak bir Mehdi, bir Mesih, kısaca bir kurtarıcı beklediği çağda, Kırık Mızrap Şairi bir genç, bir yiğit beklentisi içindedir. Bu beklentinin en içli terennüm ve bestelerinden birini Kalk Yiğidim'de dinleriz:
Kalk ey yiğit uykudan!
Kalk ki, bağrımda nalan...
Sensiz geçen günlerde,
Dolaştım ben dünlerde
Hep mahzun ve kederli,
Sen bizi terk edeli.
Yiğidim görün artık!
Görün ki, çok bunaldık.
Canlarımız gırtlakta,
Son kelime dudakta.
Gülümse milletine!
Susadık himmetine...
Kalmadı hiç gücümüz;
Bizler bir sürü öksüz
Hep itilip kakıldık;
Eşya gibi satıldık;
Hicran üstüne hicran,
Dahasına yok derman...
Her gece hayaldesin,
Sözlerde gönüldesin,
Bir ömür boyu böyle..
Bir defa da sen söyle!
Azıcık acı bize!
Yıkılıp geldik dize...
Beklenen, bir bakıma bir insandır. Fakat bu, bir ferd-i ferid, kurtarıcı büyük bir kahraman, bir İskender, bir Afrasyab değil, her şeyden önce bir ruh, bir mana ve bu ruh ve mananın mücessem temsili olan bir nesildir, bir topluluktur. Her mana, her mücerred gerçek, bilhassa edebiyatta ve belağatta çok zaman müşahhas bir nesne halinde sunulur. İşte, Kırık Mızrap Şairi'nin ruhunda tüllenen, zihninde şekillenen mana ve mücerred gerçeğin kendinde temessül ettiği topluluğun Kırık Mızrap'taki genel adı "Işık Ordusu"dur. "Dertli Sineler, İdeal Ruhlar, Işığa Gönül Verenler, Ebediyete Uyananlar, Hak Erleri, Koç Yiğitler", bu ordunun sıfatlarından bazılarıdır. "Işık ordusu" da, ferd temelinde temsilini "Yiğit" veya "Genç Adam"da, yer yer de "Akıncı" veya "Şanlı Süvari"de bulur.
Bir açıdan, gökler enginliğinde, hatta onu da aşan bir ümidin ve evrensel bir dirilişin destanı olan Kırık Mızrap'ta yiğit/genç adam mazmunu etrafında örgülenen mananın en yoğun şeklini Millet Ruhu'nda buluruz. Evet, en son Birinci Cihan Harbi'yle birlikte "Şu bizim Rumeli"de, Kafkaslar'da, Yemen'de, Fizan'da, Anadolu'nun bağrında toprağa gömülen, kendisiyle birlikte şanlı bir tarihin, bu tarihle birlikte "azametli fakat bahtsız bir kıt'anın, şanlı fakat talihsiz bir devletin, değerli fakat "sahipsiz bir milletin"de toprağa gömüldüğü "Millet Ruhu" başlığı altında bir yiğitten bahsedilmesi, "yiğit" veya "genç adam"dan asıl kasdın bir şahıs, bir ferdden çok, bir mana, bir ruh, bir sıfat olduğunu gösterir:
Bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
"Aman kalkar!" deyip, üstüne taşlar koydular;
Bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da, sinelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?
Yıllar var ki, hep hayalinde oynaşıyorum;
Kalkıp geleceğin ümidiyle yaşıyorum;
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?!
mısralarıyla başlayıp devam eden Millet Ruhu, son kıt'asıda yine bir beklentiyi dile getirir:
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı, ruhumda seni süzerken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril gel!
Artık toprağa düşmüş ölülerin bir daha dirildiği görülmemiştir. Bu, yeryüzündeki canlıların hayatıyla ilgili İlahi kanunlara terstir. Dolayısıyla, artık tarihin toprağına gömülmüş bulunan atın da, akıncının da, atlastan cepkenin de, piştovun da bir daha dönmesi mümkün değildir. Fakat, şair, şüphesiz bir hayal, bir ümniye, boş bir beklenti içinde değildir. Boş bir tarih avunması içinde de olması düşünülemeyecek bulunan Kırık Mızrap Şairi, bir mananın, bir ruhun dirilmesini beklemektedir. Dolayısıyla, "yiğit" veya "genç adam" mazmunuyla kastedilen mana ve ruhun, yani Millet Ruhu'nun ne olduğunu araştırmamız gerekiyor.
Millet Ruhu veya fütüvvet
Kırık Mızrap Şairi'nin beklediği, idealini besleyip hayalleriyle yaşadığı ve "genç adam" veya "yiğit" mazmunlarıyla müşahhaslaştırdığı Millet Ruhu, sekiz katlı cennetin tohumu, mayesi, manası olan bir ruhtur. Yani o, coğrafyada açıldığı zaman, o coğrafya cennete döner. Evet, sekiz katlı bu ruhun temelini, "marifet ufku, muhabbet ruhu, aşk u şevk buudu ve ruhani hazlar televvünleriyle kamil iman" oluşturur. İmandan sonra, "yeniden dirilişin en önemli iksiri sayılan aşk" gelir. Aşkı, "akıl, mantık ve şuur üçlüsüyle ilme yönelmek" takip eder. Millet Ruhu'nun dördüncü dinamiği, "kainat, insan ve hayat hakkında sağlam ve doğru mülahazalara sahip olabilmek'lir. Beşinci dinamiği "hür düşünme ve düşünce hürriyetine saygılı olma" oluştururken, altıncı dinamik, eskiden ferd-i feridlerle temsil edilen büyük işlerin bugün altından kalkabilecek "deha misyonunu yüklenmiş bir cemaat şuuru", bir diğer ifadesiyle, "şahs-ı manevi, meşveret ve kolektif şuur"dur. Dirilip, bu ülkeyi, hatta bütün insanlığı diriltmesi beklenen Ruh'un altıncı unsuru riyazi (matematiksel) düşünce, sekizinci ve son unsuru ise sanat telakkisidir. (Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Feza Gazetecilik, İst. 1998, s. 32-44)
Bu sekiz dinamik, unsur veya boyutun meydana getirdiği Ruh veya bu Ruh'un cisimleşmiş timsalidir. Kırık Mızrap Şairi'nin beklediği yiğit veya genç adam. Bu genç adamı daha yakından tanımak, onun ruhunu, bu ruhun hüviyet ve mahiyetini daha iyi keşfedebilmek için, gençliğin ne manaya geldiğini, fütüvvet kavramı çerçevesinde görmek gerekiyor.
Gençlik ve yiğitlik sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız fütüvvet, örfi manası itibarıyla kerem, seha (cömertlik), iffet, emanet, vefa, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir manalar ve dinamikler halitası, Hakk yolcusunun uğradığı makamlardan bir makam, fakr u fenadan bir renk, velayetten de bir sestir.
Tamamen başkalarına iyilik yapma anlayışına düğümlenip, her türlü eza ve cefa düşüncesine kapanma da diyebileceğimiz fütüvveti, bir yerde hüsn-ü hulukun (güzel ahlakın) derin bir buudu ve mürüvvetin ayrı bir televvünü saymak da mümkündür.
Delikanlı manasına gelen 'feta'dan türetilmiş, fütüvvet, erbabınca her türlü fenalığa baş kaldırmanın remzi ve ihlaslı bir ubudiyetin de unvanı olmuştur. Fütüvvet, kimilerine göre fakiri hor görmeme, zenginin ağına düşmeme; kimilerine göre, herkese karşı insaflı olup, ama kimseden insaf beklememe, kimilerine, göre ömür boyu nefsinin amansız düşmanı olarak yaşama; kimilerine göre, bu dünyaya ve öteki aleme daha adımını atar atmaz "Ümmeti! Ümmeti!" iniltileriyle yakarışa geçip, kendini unutma ölçüsünde arkasında gidenleri düşünme, kimilerine göre, Ma'budu bil-hakk'a yönelmeğe mani bütün putları kırıp, her çeşit batıla karşı kıyam etme, kimilerine göre de, nefsi adına her türlü kötülüğü sineye çekip, Allah'a ait hakların söz konusu olduğu yerde de arslanlar gibi kükreme; kimilerine göre, küçük şahsi kusurlar karşısında ömür boyu inleyip durmasına karşılık, başkalarının en büyük günahlarını bile görmezlikten gelme; hatta, başkalarına velayet mertebelerinde yer ararken, kendisine sıradan kulluğu bile fazla bulma; kendinden uzaklaşana yaklaşma yollarını arama; eziyet edene ikramda bulunma; hizmette ön sıralarda, ücret almada gerilerin gerisinde kalabilme gibi vasıflardan ibarettir.
(Kalbin Zümrüt Tepeleri, Nil yay. İzmir, 1994, s. 119-121)
Evet, genç adam, her şeyden önce bir gönül eridir. Hızır arkasına düşüp ab-ı hayat arar gibi, hakikati arayan ve bulduğu yerde kana kana içip ölümsüzlüğe eren; sonra da içinde oluşturduğu irfan peteğinde imanın ve sevginin dünyasını kuran; dışa doğru semavi, içe doğru lahuti, eşya ve tabiatın esrarına bir dil, vicdan ve ruha bir tercüman, aklın tasavvurlar dünyasıyla, iradenin teker teker fethettiği cennetlerin fatihi hakikat eridir. Onun her davranışında samimiyet, her nağmesinde halka ait bir inilti vardır. Onda benliğin hislere tahakkümü, başarının gururu, zaferin narası yoktur. O, en çok yüceldiği yerde, en fazla muvaffak olduğu zaman, en asil duygular içindedir. Şahsi menfaat ve zümre çıkarları, hiçbir zaman onun ufkunu kirletemez. Kinler, nefretler, hiçbir zaman bakışını bulandıramaz. Onun nazarında sevmek, affetmek ve sevdiklerinden gelenlere sabretmek, en yüce bir idealdir. Dış görünüşüyle kapalı ve sıradan, ama sinesinde binbir buhurdan çeşit çeşit koku neşreden; nam ü nişan nedir bilmeyen, makama, mansıba eyvallah etmeyen bir kahramandır o. Bir mum gibi eriyen benliğinde cihanlar aydınlığa kavuşur ama, onun göz bebekleri şuanın zerresini bile kendi hesabına kullanmak istemez. O, alayişsiz ve gösterişsizdir. Duygularını anlatmak için kürsülere, mahfillere ihtiyaç hissetmez; bu duyguların yüzünde aksetmesi yeter onun için. Dayanıklıdır, darılma bilemez. Müsamaha atmosferine çarpan kin ve öfke şahapları, onun yakıcı ve eritici havasıyla iz bırakmadan kaybolur gider. "Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüzdür." Kendi mutluluğuna karşı yabancı, fakat alabildiğine diğergamdır. Yaşatmak için yaşama zevkinden vazgeçendir. Kararlı ve azimlidir. Ayaklarının önünde bin bahar sökün etse, yine de yol ve yön değiştirmez. Ona göre makam, aldatıcı bir tahterevalli; mansıb, buz üzerinde bir yazı; servet, fırtınayla yer değiştiren çer çöpten ibarettir. (.Çağ ve Nesil, TÖV Yay., İzmir 1997, s. 19-22).
Ali, Hubeyb, Mus'ab, Sa'd, Mehmet, Ukbe, Tarık, Selim, Halid, Ebu Katade...
Genç adam, yere yıktığı düşmanının yüzüne tükürmesi karşısında, "Şimdi seni öldürürsem, Allah için değil, gazaba gelen nefsim için öldürmüş olacağım" diyerek, düşmanını affeden; hasmının öldürülmesi karşısında büyük üzüntü duyan; hep başkalarını nefsine tercih etme esasına göre yaşadığı için kış günü yazlık elbiseler içinde tir tir titreyen bir Ali'dir. Hayatını, sevdiğinin ayağına bir diken bile batmaması için seve seve feda edebilecek bir Hubeyb'dir. Kolu-kanadı koptuktan sonra bile, sevdiğini korumak için kankırmızısı başıyla hala ayakta duran ve "Bu baş bu omuzda olduğu müddetçe, O'na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem, vefasızlık yapmış olurum" diyen bir Mus'ab'dır. Bir solukta Kisra'nın beldelerini tarumar edip, topuzunu Bizans'ın başına indiren; bir hamlede Berberi diyarlarını fethedip, okyanus karşısında, "Ya Rabbi! Karşıma bu deniz çıkmasaydı, Sen'in adını daha da ötelere götürürdüm" diyen; sonra o okyanusu aşıp, kral hazinelerinin başında, "Dikkat et! Dün bir köleydin, bugün, muzaffer bir kumandansın. Yarın toprak olacaksın!" sözleriyle, muhteşem bir murakabe örneği sergileyen; "Şirler pençe-i kahrında lerzan olurken", hocasının atının ayağından sıçrayan çamurla kokulanmış cübbesinin tabutuna sarılmasını vasiyet eden; ve zaferlerinin doruğunda iken, sarığı boynunda, bir suçlu gibi huzura çıkıp, bir nefer olmayı seve seve kabul edebilen Sa'd'dır, Fatih'tir, Ukbe'dir, Tarık'tır, Selim'dir, Halid'dir. Bir lahza kendisinden ayrılmadığı kardeşiyle konuşmama emri karşısında en küçük bir ses çıkarmadan teslim olan Ebu Katade'dir. (Çağ ve Nesil, s. 10-12)
Son olarak, genç adam, millet ruhunun derbeder ve milletin dağidar olduğu badirenin bahadırıdır; gayretiyle, düştüğü yolları şevkle geçip, engelleri bir bir aşan ve yorulduğunu ancak kalbi durup çatladığı zaman anlayan bir küheylan; ışığa gönül vererek sonsuza yelken açmış ve geçtiği her yere nurlar saçmış, hayata ait bilmeceleri çözdükten sonra dünyanın ötesine uzanarak, milli ruh bestesine yad-ı cemil olarak giren bir ışık süvarisi; kıvrım kıvrım Hakk'a uzanan ışıktan yolda benlik adına ne varsa aşmış bir kahraman; Hızır'la halvet olup, göğe giden yolda rampalar kurarak, gelip geçenlere şafak mesajı sunan bir dava adamı; başı gözü polatlı, üveyk gibi kanatlı, yüreği dertlerle ezgin, duyguları engin, ululardan bir ulu, heyecanla dopdolu ve Allah'ın sadık kulu bir ışık adamdır. (Kırık Mızrap, 5-28)
Şimdi de, yiğit/genç adam mazmunu üzerinde durmaya çalışacağız.
Arka plan
17'nci asrın sonu Türk tarihinde yıkılış çizgisinde önemli bir dönüm noktasıdır. Fatih'in, önünden yaralanarak döndüğü Belgrad'ı Kanuni fetheder, fakat onun önünden döndüğü 'Kızıl Elma' Viyana'yı alacak bir başka Yavuz Selim oğlu ikinci bir Kanuni artık gelmeyecektir. Çünkü, Emevi'yi, Abbasi'yi, Selçuklu'yu, Endülüs'ü, Roma'yı önüne katıp götüren sam yeli, artık Osmanlı ülkesinde de esmeğe başlamıştır. "Aşeretün Kamile" (On Mükemmel) sırrına mazhar sultanlar dönemi sona ermiş, mükemmeli temsil eden 10 sayısı, daha sonra 11'le, yani ikinci 1'le başlayacak yeni ve temelden bir dirilişin tohumları toprağa düşeceği ana kadar, geriye işlemeğe başlamıştır. Bundandır ki, 17'nci asrın sonunda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Osmanlı tarihinin en kalabalık ve görünüşte en muhteşem ordusuyla Viyana seferine çıkmış, fakat dıştan parlak, içten ise kurtlu bir meyveyi andıran Osmanlı Devleti, Kanuni döneminin bile çok çok gerisinde olduğu için, bu son kalkış, son çıkış, yıkılış sürecinin başlangıcı olmuştur.
18'inci asrın başından itibaren, hemen hemen 3 asır, Anadolu Türkü'ne ağıt yakma, yıkılışa türküler dökme düşecek; artık Tuna'da akan, "Alaman Dağı"ndan, o başı dumanlı dağlarda eriyen karlardan kaynaklanan mavi sular değil, Türk halkının, Türk şair ve ozanlarının gözyaşları olacaktır:
Estergon Kalesi su başı durak,
Kemirir içimi bir sinsi firak;
Gönül yar peşinde, yar ondan ırak..
Akma Tuna akma, ben bir dertliyim;
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım...
Fuat Köprülü'nün Tuna mersiyesi ise, bir başka telden kopan hıçkırıklardır:
Tuna boylarında sıra selviler,
Tan yeli estikçe sessiz ağlatmış;
Gül bahçelerinde baykuşlar öter..
Şu viranelikler eski bağlarmış.
Kırık minareden duyulmaz ezan,
Hep ocaklar sönmüş, devrilmiş kazan.
Bir inilti duydum, sandım bir ozan,
Sesime ses veren karlı dağlarrmış.
Söğüt dallarında hasta serçeler,
Eski akın destanını heceler..
Tuna ağlıyormuş bazı geceler;
Göğsünde kefensiz şehidler varmış.
Bu ağıtların en hicran yüklülerinden biri, Bayburt'un Ruslar'ın eline düşmesi üzerine Bayburtlu Zihni'nin kırık tellerinden kopup gelmiştir:
Vardım ki, yurdundan ayak göçürmüş,
Yavru gitmiş, ıssız kalmış otağı;
Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş,
Sakiler meclisten çekmiş ayağı.
Ve Birinci Cihan Harbi'yle noktalanan yıkılışımız, en içli feryadını Rıza Tevfik'te bulmuştur diyebiliriz:
Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,
Etrafını bütün dikenler almış;
Ulu mihrabında yazılar gördüm;
Kim bilir, ne mutlu zamandan kalmış!
Batan güneşlerin ölgün nigahı,
Kararmış bırakmış o kıblegahi;
Mazlum bir ümmetin baht-ı siyahı,
Viran kubbesinde gölgeler salmış..
İslam'ın bahtiyar bir zamanında
Ab-ı hayat varmış şadırvanında;
Şimdi harab olan sa'yebanında
Dem çeken kuşların ömrü azalmış.
Ayat-ı hikmet var kitabesinde,
Bir ders-i ibret var hitabesinde;
Bağ-ı cennet kokan harabesinde
Tekbir sadaları artık bunalmış.
Hey Rıza, secdeye baş koy da inle,
Dağlar dile gelsin senin derdinle!
Efsane söyleyim, ağla, hem dinle:
O şerefli mazi, meğer masalmış!.
İşte böyle bir ortamda neş'et eden ve Erzurum'la Edirne gibi iki serhat şehrini birden teneffüs eden Kırık Mızrap Şairi, üç asra yaklaşan hicranı kalblerinin en derininde duyan birkaç muzdaripten, bir iki çilekeşten biridir. Şu kadar ki, o, "Kışın devamına ihtimal verilemeyeceğine, her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı" olduğuna, "gecenin ardında gündüzlerin bulunduğuna" inanmış bir ekolün mensubu olarak, hicranından ümit çıkaran bir iman ve salih amel şairidir:
Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş.
Ürperdim ve yerimde kalakaldım,
Dostlar düşmanlarla barışıp gitmiş.
Yüzerken millet en derin uykularda,
Kaybolup gitti değerler art arda.
Kanter var mazinin şakaklarında,
Demir bukağılar ayaklarında;
Acı bir tebessüm dudaklarında;
Ne kızıl bir ruhla çarpışıp gitmiş...
Devam ediyor hala karanlıklar,
Gecenin arkasında gündüzler var.
Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,
Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş;
Yiğit ölmüş, küheylanı yorulmuş,
Koca bir ifritle savaşıp gitmiş.
Şimdi olsa da çok çok uzaklarda;
Bekliyoruz hülyalı şafaklarda.
Bir zamanlar parıldayan o taçlar,
Tacdarlara sine açan yamaçlar,
Altın yamaçlarda zümrüt ağaçlar,
Hicran kervanına ulaşıp gitmiş.
Kıvılcım var, o ürperten sönüşten,
Kıvılcımda mesajlar var dönüşten.
Beklenen yiğit
Şiirler, asırlar önce gizlenmiş ve günü geldiğinde çıkıp, aleme adalet getirecek bir Mehdi bekler. Hıristiyan ve Yahudi dünyası bir Mesih bekler. Herkesin olağanüstü şartlarda ve olağanüstülükler halesi içinde çıkacak bir Mehdi, bir Mesih, kısaca bir kurtarıcı beklediği çağda, Kırık Mızrap Şairi bir genç, bir yiğit beklentisi içindedir. Bu beklentinin en içli terennüm ve bestelerinden birini Kalk Yiğidim'de dinleriz:
Kalk ey yiğit uykudan!
Kalk ki, bağrımda nalan...
Sensiz geçen günlerde,
Dolaştım ben dünlerde
Hep mahzun ve kederli,
Sen bizi terk edeli.
Yiğidim görün artık!
Görün ki, çok bunaldık.
Canlarımız gırtlakta,
Son kelime dudakta.
Gülümse milletine!
Susadık himmetine...
Kalmadı hiç gücümüz;
Bizler bir sürü öksüz
Hep itilip kakıldık;
Eşya gibi satıldık;
Hicran üstüne hicran,
Dahasına yok derman...
Her gece hayaldesin,
Sözlerde gönüldesin,
Bir ömür boyu böyle..
Bir defa da sen söyle!
Azıcık acı bize!
Yıkılıp geldik dize...
Beklenen, bir bakıma bir insandır. Fakat bu, bir ferd-i ferid, kurtarıcı büyük bir kahraman, bir İskender, bir Afrasyab değil, her şeyden önce bir ruh, bir mana ve bu ruh ve mananın mücessem temsili olan bir nesildir, bir topluluktur. Her mana, her mücerred gerçek, bilhassa edebiyatta ve belağatta çok zaman müşahhas bir nesne halinde sunulur. İşte, Kırık Mızrap Şairi'nin ruhunda tüllenen, zihninde şekillenen mana ve mücerred gerçeğin kendinde temessül ettiği topluluğun Kırık Mızrap'taki genel adı "Işık Ordusu"dur. "Dertli Sineler, İdeal Ruhlar, Işığa Gönül Verenler, Ebediyete Uyananlar, Hak Erleri, Koç Yiğitler", bu ordunun sıfatlarından bazılarıdır. "Işık ordusu" da, ferd temelinde temsilini "Yiğit" veya "Genç Adam"da, yer yer de "Akıncı" veya "Şanlı Süvari"de bulur.
Bir açıdan, gökler enginliğinde, hatta onu da aşan bir ümidin ve evrensel bir dirilişin destanı olan Kırık Mızrap'ta yiğit/genç adam mazmunu etrafında örgülenen mananın en yoğun şeklini Millet Ruhu'nda buluruz. Evet, en son Birinci Cihan Harbi'yle birlikte "Şu bizim Rumeli"de, Kafkaslar'da, Yemen'de, Fizan'da, Anadolu'nun bağrında toprağa gömülen, kendisiyle birlikte şanlı bir tarihin, bu tarihle birlikte "azametli fakat bahtsız bir kıt'anın, şanlı fakat talihsiz bir devletin, değerli fakat "sahipsiz bir milletin"de toprağa gömüldüğü "Millet Ruhu" başlığı altında bir yiğitten bahsedilmesi, "yiğit" veya "genç adam"dan asıl kasdın bir şahıs, bir ferdden çok, bir mana, bir ruh, bir sıfat olduğunu gösterir:
Bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
"Aman kalkar!" deyip, üstüne taşlar koydular;
Bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da, sinelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?
Yıllar var ki, hep hayalinde oynaşıyorum;
Kalkıp geleceğin ümidiyle yaşıyorum;
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?!
mısralarıyla başlayıp devam eden Millet Ruhu, son kıt'asıda yine bir beklentiyi dile getirir:
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı, ruhumda seni süzerken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril gel!
Artık toprağa düşmüş ölülerin bir daha dirildiği görülmemiştir. Bu, yeryüzündeki canlıların hayatıyla ilgili İlahi kanunlara terstir. Dolayısıyla, artık tarihin toprağına gömülmüş bulunan atın da, akıncının da, atlastan cepkenin de, piştovun da bir daha dönmesi mümkün değildir. Fakat, şair, şüphesiz bir hayal, bir ümniye, boş bir beklenti içinde değildir. Boş bir tarih avunması içinde de olması düşünülemeyecek bulunan Kırık Mızrap Şairi, bir mananın, bir ruhun dirilmesini beklemektedir. Dolayısıyla, "yiğit" veya "genç adam" mazmunuyla kastedilen mana ve ruhun, yani Millet Ruhu'nun ne olduğunu araştırmamız gerekiyor.
Millet Ruhu veya fütüvvet
Kırık Mızrap Şairi'nin beklediği, idealini besleyip hayalleriyle yaşadığı ve "genç adam" veya "yiğit" mazmunlarıyla müşahhaslaştırdığı Millet Ruhu, sekiz katlı cennetin tohumu, mayesi, manası olan bir ruhtur. Yani o, coğrafyada açıldığı zaman, o coğrafya cennete döner. Evet, sekiz katlı bu ruhun temelini, "marifet ufku, muhabbet ruhu, aşk u şevk buudu ve ruhani hazlar televvünleriyle kamil iman" oluşturur. İmandan sonra, "yeniden dirilişin en önemli iksiri sayılan aşk" gelir. Aşkı, "akıl, mantık ve şuur üçlüsüyle ilme yönelmek" takip eder. Millet Ruhu'nun dördüncü dinamiği, "kainat, insan ve hayat hakkında sağlam ve doğru mülahazalara sahip olabilmek'lir. Beşinci dinamiği "hür düşünme ve düşünce hürriyetine saygılı olma" oluştururken, altıncı dinamik, eskiden ferd-i feridlerle temsil edilen büyük işlerin bugün altından kalkabilecek "deha misyonunu yüklenmiş bir cemaat şuuru", bir diğer ifadesiyle, "şahs-ı manevi, meşveret ve kolektif şuur"dur. Dirilip, bu ülkeyi, hatta bütün insanlığı diriltmesi beklenen Ruh'un altıncı unsuru riyazi (matematiksel) düşünce, sekizinci ve son unsuru ise sanat telakkisidir. (Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Feza Gazetecilik, İst. 1998, s. 32-44)
Bu sekiz dinamik, unsur veya boyutun meydana getirdiği Ruh veya bu Ruh'un cisimleşmiş timsalidir. Kırık Mızrap Şairi'nin beklediği yiğit veya genç adam. Bu genç adamı daha yakından tanımak, onun ruhunu, bu ruhun hüviyet ve mahiyetini daha iyi keşfedebilmek için, gençliğin ne manaya geldiğini, fütüvvet kavramı çerçevesinde görmek gerekiyor.
Gençlik ve yiğitlik sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız fütüvvet, örfi manası itibarıyla kerem, seha (cömertlik), iffet, emanet, vefa, tevazu ve takva gibi gerçekleri özünde toplayan bir manalar ve dinamikler halitası, Hakk yolcusunun uğradığı makamlardan bir makam, fakr u fenadan bir renk, velayetten de bir sestir.
Tamamen başkalarına iyilik yapma anlayışına düğümlenip, her türlü eza ve cefa düşüncesine kapanma da diyebileceğimiz fütüvveti, bir yerde hüsn-ü hulukun (güzel ahlakın) derin bir buudu ve mürüvvetin ayrı bir televvünü saymak da mümkündür.
Delikanlı manasına gelen 'feta'dan türetilmiş, fütüvvet, erbabınca her türlü fenalığa baş kaldırmanın remzi ve ihlaslı bir ubudiyetin de unvanı olmuştur. Fütüvvet, kimilerine göre fakiri hor görmeme, zenginin ağına düşmeme; kimilerine göre, herkese karşı insaflı olup, ama kimseden insaf beklememe, kimilerine, göre ömür boyu nefsinin amansız düşmanı olarak yaşama; kimilerine göre, bu dünyaya ve öteki aleme daha adımını atar atmaz "Ümmeti! Ümmeti!" iniltileriyle yakarışa geçip, kendini unutma ölçüsünde arkasında gidenleri düşünme, kimilerine göre, Ma'budu bil-hakk'a yönelmeğe mani bütün putları kırıp, her çeşit batıla karşı kıyam etme, kimilerine göre de, nefsi adına her türlü kötülüğü sineye çekip, Allah'a ait hakların söz konusu olduğu yerde de arslanlar gibi kükreme; kimilerine göre, küçük şahsi kusurlar karşısında ömür boyu inleyip durmasına karşılık, başkalarının en büyük günahlarını bile görmezlikten gelme; hatta, başkalarına velayet mertebelerinde yer ararken, kendisine sıradan kulluğu bile fazla bulma; kendinden uzaklaşana yaklaşma yollarını arama; eziyet edene ikramda bulunma; hizmette ön sıralarda, ücret almada gerilerin gerisinde kalabilme gibi vasıflardan ibarettir.
(Kalbin Zümrüt Tepeleri, Nil yay. İzmir, 1994, s. 119-121)
Evet, genç adam, her şeyden önce bir gönül eridir. Hızır arkasına düşüp ab-ı hayat arar gibi, hakikati arayan ve bulduğu yerde kana kana içip ölümsüzlüğe eren; sonra da içinde oluşturduğu irfan peteğinde imanın ve sevginin dünyasını kuran; dışa doğru semavi, içe doğru lahuti, eşya ve tabiatın esrarına bir dil, vicdan ve ruha bir tercüman, aklın tasavvurlar dünyasıyla, iradenin teker teker fethettiği cennetlerin fatihi hakikat eridir. Onun her davranışında samimiyet, her nağmesinde halka ait bir inilti vardır. Onda benliğin hislere tahakkümü, başarının gururu, zaferin narası yoktur. O, en çok yüceldiği yerde, en fazla muvaffak olduğu zaman, en asil duygular içindedir. Şahsi menfaat ve zümre çıkarları, hiçbir zaman onun ufkunu kirletemez. Kinler, nefretler, hiçbir zaman bakışını bulandıramaz. Onun nazarında sevmek, affetmek ve sevdiklerinden gelenlere sabretmek, en yüce bir idealdir. Dış görünüşüyle kapalı ve sıradan, ama sinesinde binbir buhurdan çeşit çeşit koku neşreden; nam ü nişan nedir bilmeyen, makama, mansıba eyvallah etmeyen bir kahramandır o. Bir mum gibi eriyen benliğinde cihanlar aydınlığa kavuşur ama, onun göz bebekleri şuanın zerresini bile kendi hesabına kullanmak istemez. O, alayişsiz ve gösterişsizdir. Duygularını anlatmak için kürsülere, mahfillere ihtiyaç hissetmez; bu duyguların yüzünde aksetmesi yeter onun için. Dayanıklıdır, darılma bilemez. Müsamaha atmosferine çarpan kin ve öfke şahapları, onun yakıcı ve eritici havasıyla iz bırakmadan kaybolur gider. "Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüzdür." Kendi mutluluğuna karşı yabancı, fakat alabildiğine diğergamdır. Yaşatmak için yaşama zevkinden vazgeçendir. Kararlı ve azimlidir. Ayaklarının önünde bin bahar sökün etse, yine de yol ve yön değiştirmez. Ona göre makam, aldatıcı bir tahterevalli; mansıb, buz üzerinde bir yazı; servet, fırtınayla yer değiştiren çer çöpten ibarettir. (.Çağ ve Nesil, TÖV Yay., İzmir 1997, s. 19-22).
Ali, Hubeyb, Mus'ab, Sa'd, Mehmet, Ukbe, Tarık, Selim, Halid, Ebu Katade...
Genç adam, yere yıktığı düşmanının yüzüne tükürmesi karşısında, "Şimdi seni öldürürsem, Allah için değil, gazaba gelen nefsim için öldürmüş olacağım" diyerek, düşmanını affeden; hasmının öldürülmesi karşısında büyük üzüntü duyan; hep başkalarını nefsine tercih etme esasına göre yaşadığı için kış günü yazlık elbiseler içinde tir tir titreyen bir Ali'dir. Hayatını, sevdiğinin ayağına bir diken bile batmaması için seve seve feda edebilecek bir Hubeyb'dir. Kolu-kanadı koptuktan sonra bile, sevdiğini korumak için kankırmızısı başıyla hala ayakta duran ve "Bu baş bu omuzda olduğu müddetçe, O'na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem, vefasızlık yapmış olurum" diyen bir Mus'ab'dır. Bir solukta Kisra'nın beldelerini tarumar edip, topuzunu Bizans'ın başına indiren; bir hamlede Berberi diyarlarını fethedip, okyanus karşısında, "Ya Rabbi! Karşıma bu deniz çıkmasaydı, Sen'in adını daha da ötelere götürürdüm" diyen; sonra o okyanusu aşıp, kral hazinelerinin başında, "Dikkat et! Dün bir köleydin, bugün, muzaffer bir kumandansın. Yarın toprak olacaksın!" sözleriyle, muhteşem bir murakabe örneği sergileyen; "Şirler pençe-i kahrında lerzan olurken", hocasının atının ayağından sıçrayan çamurla kokulanmış cübbesinin tabutuna sarılmasını vasiyet eden; ve zaferlerinin doruğunda iken, sarığı boynunda, bir suçlu gibi huzura çıkıp, bir nefer olmayı seve seve kabul edebilen Sa'd'dır, Fatih'tir, Ukbe'dir, Tarık'tır, Selim'dir, Halid'dir. Bir lahza kendisinden ayrılmadığı kardeşiyle konuşmama emri karşısında en küçük bir ses çıkarmadan teslim olan Ebu Katade'dir. (Çağ ve Nesil, s. 10-12)
Son olarak, genç adam, millet ruhunun derbeder ve milletin dağidar olduğu badirenin bahadırıdır; gayretiyle, düştüğü yolları şevkle geçip, engelleri bir bir aşan ve yorulduğunu ancak kalbi durup çatladığı zaman anlayan bir küheylan; ışığa gönül vererek sonsuza yelken açmış ve geçtiği her yere nurlar saçmış, hayata ait bilmeceleri çözdükten sonra dünyanın ötesine uzanarak, milli ruh bestesine yad-ı cemil olarak giren bir ışık süvarisi; kıvrım kıvrım Hakk'a uzanan ışıktan yolda benlik adına ne varsa aşmış bir kahraman; Hızır'la halvet olup, göğe giden yolda rampalar kurarak, gelip geçenlere şafak mesajı sunan bir dava adamı; başı gözü polatlı, üveyk gibi kanatlı, yüreği dertlerle ezgin, duyguları engin, ululardan bir ulu, heyecanla dopdolu ve Allah'ın sadık kulu bir ışık adamdır. (Kırık Mızrap, 5-28)