Kim Kimdir?

Konu sahibi son olarak 1725 gün önce görüldü
Alan Turing ve İcatları



Alan Turing ve İcatları
Tam ismi Alan Mathison Turing olan İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılan Turing, geliştirdiği “Turing Testi” sayesinde makinelerin ve bilgisayarların düşünme kabiliyetine sahip olup olmayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür. İkinci Dünya Savaşında Alman şifrelerinin kırılmasında büyük bir rolü olduğu için savaş kahramanı olarak anılmıştır.

Ayrıca Manchester Üniversitesinde çalıştığı sırada modern bilgisayarların kavramsal temelini attığı, Turing makinesi denilen algoritma tanımını gerçekleştirmiştir.

Princeton’da birlikte çalıştığı Alonzo Church isimli tez hocası ile geliştirmiş olduğu Church-Turing hipotezi ile de matematik tarihine ismini yazdırmayı başarmıştır. Bu bir matematiksel teorem olmaktan çok matematik felsefesiyle ilgili çürütülemeyen bir hipotez niteliği taşır.

1952 senesinde şantaja maruz kaldığı gerekçesiyle polise giden Turing eşcinsel olduğunu açıklamıştır. Bunun sonucunda eşcinsellik suçlamasıyla yargılanıp bir yıl süren kimyasal hadım etme yöntemine mahkum edilmiştir. 1954 senesinde potasyum siyanür zehirlenmesinden hayatını kaybetmiştir. Polisin araştırması sonucunda Turing’in yediği elmadan siyanür zehri alarak intihar ettiğini tespit etmiştir. Fakat İngiliz polisi, Turing’in zehirlenmesinin bir komplo sonucu gerçekleştiğini, bunun bir intihar olmadığını ve bu olayda başka şüphelilerin parmağının olduğunu iddia etmiştir.

İsmi anısına verilen Turing Ödülü, bilgisayar biliminin Nobel Ödülü olarak görülür ve Turing bu ödülle, akademik bilişim dünyasının bir parçası haline gelmiştir.

Reaksiyon-difüzyon modeli olarak isimlendirilen gelişim biyolojisinde karşımıza çıkan en önemli matematiksel modellerden biri de yine Turing tarafından oluşturulmuştur.

King’s College (Cambridge Üniversitesi) Yılları

Turing ikinci tercihi olan King’s College’deki (Cambridge Üniversitesi) eğitimine 1931 senesinde başlamıştır. Bu üniversiteyi tercih etmesinin sebebi matematik ve bilim gibi alanlarda çalışmayı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır ve Turing bu üniversiteden 1934 senesinde matematik alanında onur ödülüne hak kazanarak mezun olmayı başarmıştır. Bu başarı Turing’in merkezi limit kuramını ispatlamasından dolayı okumuş olduğu üniversitede akademik üyeliğinin oy birliği ile kabul edilmesiyle daha da yükselmiştir.

Princeton Üniversitesi Yılları

1936 senesi Alan Turing için hayatının dönümü sayılabilecek bir yıl olarak karşımıza çıkar. O dönemde yazdığı “Saptama problemi. Birlikte hesaplanabilir sayılar.” isimli makalesi Turing’in alanında çığır açan bir başarıya imza atmasına sebep olmuştur. Makalede geçen tez kısaca şunu öne sürmektedir: Turing makinesine (ilk bilgisayar olarak kabul edilebilir) doğru algoritmalar yüklenirse, bu makine tüm zorluklardaki problemleri çözmeyi başarabilir.

Doktorasını 1938 tamamlayan Turing eğitimi boyunca, öğrencisi olduğu Alonzo Church’ün (teorik bilgisayar bilimine çok önemli katkıları bulunan yüksek matematiğin yaratıcısı, Amerikalı bilim insanı) matematik ve kriptoloji derslerini almış ve bu konularda çalışmalar yapmıştır.

Kriptoloji ve İkinci Dünya Savaşı

İkinci Dünya Savaşıyla ilgili bilinen genel bir bilgi olarak, Rusya’ya yeterli hazırlık ve teçhizatları tamamlanmadan ve üstelik kış mevsiminde giren Almanların savaşı kaybetmelerini hızlandırdığını söyleyebiliriz. Ama Turing ve kriptoloji çalışmaları Almanların savaşa hazırlıksız girmeleri kadar savaşı kaybetmelerinde etkili olmuştur. Bunu konunun uzmanları ve meraklıları dışında pek bilen bulunmamaktadır. Alan Turing çalışmış olduğu Polonya Şifre Bürosu ve İngiliz Kod ve Şifre Okulunda, Enigma isimli bir şifre kırıcı makine icat etmeyi başarmıştır. Bu makine savaşta Almanların şifrelerini kırmak amacıyla tasarlanmıştır. Turing savaş boyunca Almanların gizli mesajlarını ve şifrelerini bu makineyle çözmüş ve bunu yaparken ünlü matematikçi Gordon Welchman’ın tavsiyelerini de kulak ardı etmemiştir. Turing yaptığı bu çalışma sonucunda İkinci Dünya Savaşının daha erken ve Almanların aleyhinde bitmesini sağlamış ve yalnızca bunu yaparak bile daha fazla insanın ölmesini veya yaralanmasını büyük ölçülerde engelleyerek isimsiz bir savaş kahramanı haline gelmiştir.

İlk Bilgisayarlar ve Turing Testi

Turing 1946 senesinde Ulusal Fizik Laboratuvarında geliştirdiği çalışmaları sonucunda ilk bilgisayarın tasarımını yapmayı başarmıştır. 1950 senesinde Manchester Mark I yazılımını ortaya koymuş ve bunu yapay zeka çalışmaları takip etmiştir. Bu yapay zeka çalışmaları sonucunda günümüzde Turing Testi ismi verilen, bir makinenin tıpkı insan gibi zeki olabileceğini saptama gibi bir deney ortaya koydu. Bu deney eğer soru soran kişiyi, karşıdakinin bir insan olduğu hakkında kandırabilirse bir bilgisayarın düşünme yeteneğinin olabileceği hakkındaydı.

Turing 1948 yılında aynı sınıftan mezun olduğu D.G. Champernowne ile birlikte çalışmış ve aklına henüz var olmayan bir bilgisayar için satranç programı yazma fikri gelmiştir. Programı yazdıktan sonra 1952 yılında bu programı gerçekleştirmeye yetecek derecede güçlendirdiği bir bilgisayarla her hamlesi yaklaşık yarım saat kadar süren bir oyun oynadı ve bu oyun kaydedildi. Program Alan Turing’in meslektaşı olan Alick Gelennie’ye karşı kaybetmiştir fakat yine de Champernowne’nin karısına karşı kazandığı söylenmektedir.

Örnek Biçimlendirme ve Matematiksel Biyoloji

Turing 1952 yılından 1954 yılındaki ölümüne kadar matematiksel biyoloji üzerine çalışmıştır. Bu çalışmaların odağı özellikle morfogenez olmuştur ve 1952 yılında Turing örnek biçimlendirme hipotezini ortaya atarak “Morfogenezin Kimyasal Temeli” isimli bir makaleye imza atmıştır. Bu makalenin odağı canlılarının yapısında var olan Fibonacci numaraları ve Fibonacci filotaksisini anlamlandırmak olarak karşımıza çıkar ve ayrıca günümüzde örnek biçimlendirme alanının merkezi olarak karşımıza çıkan reaksiyon-difüzyon denklemini kullanmıştır.

Vefatından Sonra Takdirle Anılma

Günümüzde bilgisayar dünyasının Nobel Ödülü olarak bilinen Turing Ödülü, 1966 yılından beri Bilgisayar Mekanizmaları Birliği tarafından her sene düzenli olarak, bilgisayar dünyasına teknik makaleler yazan bir kişiye verilmektedir.

İngiltere’de önemli tarihi kişiliklerin yaşadığı evlere konan mavi plaka, Turing’in Londra’da doğum yeri olan (günümüzde Colonnade Hotel halini almıştır) binanın önüne ve Manchester’da yaşadığı ve hayatını kaybettiği evinin önüne de konmuştur.

İngiltere’de ikisi üniversite bölgelerinde olmak üzere toplam üç Alan Turing heykelinin açılış töreni yapılmış ve üçüncü heykel Turing’in daha öncesinde çalıştığı Beltchley Park’ta Galler’den gelen ince kayrak taşları kullanılarak yapılmış ve toplamda 1,5 ton ağırlığındadır.

Alan Turing’in ölümünden 50 yıl sonra yani 10 Eylül 2009 tarihinde, dönemin İngiltere Başbakanı olan Gordon Brown, Turing’e yapılanların korkunç olduğunu kabul etmiş ve 2013 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından kendisine kraliyet affı bahşedilip, eşsiz başarıları onurlandırılmıştır.

Alıntı
 
Atabetü’l Hakayık ve Divân-ı Hikmet

Atabetü’l-Hakayık:
12. yüzyılın ilk yarısında Yüknekli Edip Ahmet Bin Mahmut tarafından kaleme alınmış manzum bir ahlak kitabıdır. Eser Muhammed Dâd Sipehsalar’a sunulmuştur. Müellif hakkında bilgi oldukça sınırlıdır. Onun 11. yüzyılın sonları 12. yüzyılın başlarında yaşadığı, Arapça ve Farsçaya hâkim olduğu, İslamî ilimleri tahsil ettiği ve gözleri görmeyen bir kimse olduğu bilgilerimiz arasındadır. Alî Şîr Nevâyî’nin Edip Ahmet’i İmam-ı Azam’ın öğrencileri arasında göstermesi, şöhretini 15. yüzyıla kadar sürdürdüğünün bir işaretidir.

Bu eser Kutadgu Bilig gibi şehname vezniyle yazılmıştır. Asıl eser dörtlükler halindedir ve mani nazım şekli gibi (aaxa) kafiyelenmiştir. Atabetü’l-Hakayık’ı Kutadgu Bilig’ten ayıran en önemli fark Kutadgu Bilig’in mesnevî nazım şekliyle, Atabetü’l-Hakayık’ın ise dörtlükler şeklinde yazılmış olmasıdır.
Bu eseri bulan ve ilim alemine tanıtan Necip Asım (Yazıksız)dır. Necip Asım, eseri 1906’da Ayasofya kütüphanesinde bulmuştur. Eserin bilinen 3 nüshası da İstanbul’dadır.
İlâhî öküş hamd ayur men sanga
Sening rahmetingden umar men onga
Senâmu ayugay sezâ bu tilim
Unarça ayayın yarı bir manga

Divân-ı Hikmet:
Hoca Ahmet Yesevî 11. yüzyılın sonlarında Batı Türkistan’da Sayran(İsficap) da doğmuştur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiştir. Ablasıyla birlikte Yesi’ye göç eder ve burada Arslan Baba’dan el alır. Ahmet Yesevî, Arslan babanın ölümü üzerine Şeyh Yusuf Hemedanî’ye bağlanır ve onun ölümü üzerine de irşat makamına geçer. Bir rivayete göre 63 yaşında geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bağlılığından dolayı tek kişilik bir kuyu kazdırır ve ömrünün geri kalan kısmını bu hücrede geçirir.
Ahmet Yesevî’nin şiirlerine ‘hikmet’ adı verilir. Onun şiirlerinin toplandığı kitabın adı da ‘Divân-ı Hikmet’tir. Ahmet Yesevî şiirlerini Karahanlı Türkçesiyle söylemiştir. Çoğu dörtlükler halinde olan hikmetler koşma tarzında kafiyelenmiştir.
Divân-ı Hikmet’te Ahmet Yesevî’ye atfedilen şiirlerin bir kısmı gerçekten ona ait değildir. Zamanla başka şairlerin şiirleri de Ahmet Yesevî’nin şiirleriyle karışmıştır.

Işkıng kıldı Şeyda mini
Cümle âlem bildi mini
Kaygum sinsin tüni güni
Minge sin ok kireksin sin

Âlimlere kitâb kirek
Sofilerge mescid kirek
Mecnûnlarga Leylâ kirek
Minge sin ok kireksin sin
 
Aşık Paşa Hayatı ve Eserleri

Aşık paşa


ÂŞIK PAŞA
Âşık Paşa, 1272 yılında Kırşehir’in Asapgir beldesinde dünyaya gelmiştir. Babası Muhlis Paşa, dedesi Baba İlyas’tır. Şeyh İlyas da denilen bu kimse Horasan’dan Anadolu’ya göç etmiş önemli bir mutasavvıf ve din adamıdır. Âşık Paşa, dedesinin öğrencilerinden Şeyh Osman’a mürit olmuş ve onun kızıyla da evlenerek bir akrabalık tesis etmiştir.
Âşık Paşa, Selçuklu devlet idaresinin zayıfladığı, Moğol zulmünün arttığı ve birtakım çekişmelerin yaşandığı bir zamanda doğmuş ve eserini bütün bu olumsuzluklar içinde vermiştir.
Âşık Paşa’nın iyi bir eğitim aldığı bilinmektedir. Arapça, Farsça, Ermenice ve İbrânice bilmektedir. Kendisinin ifadesiyle onu yetiştiren Hz. Hızır’dır. Ledunnî (Allah sırlarının ilmi) ilmini de Hızır’dan öğrenmiştir. Kaynaklarımızda Âşık Paşa’ya dair teferruatlı bilgi bulunmamaktadır. Onun hakkında sahip olduğumuz bilgiler, eserinden ve oğlu Elvan Çelebi’nin ‘Menâkıbü’l Kudsiyye’ isimli eserinden öğrendiklerimizden ibarettir. Âşık Paşa’nın Hacı Bektaşî Velî ile görüştüğü hatta ona bağlandığı rivayetler arasındadır.
Âşık Paşa, beş sultanın(3 Selçuklu 2 Osmanlı) saltanatını görmüş 3 Kasım 1322 tarihinde Kırşehir’de vefat etmiştir. Kırşehir’de kendi adıyla anılan türbesinde ailesiyle birlikte gömülüdür. Türbesindeki kitabeye göre eşinin adı Hacı Sultan, oğullarının isimleri Elvan Çelebi, Selman(Süleyman), Kızılcan, Hasancan, kızının ismi ise Melek’tir. Türbesinin yerini kendi vasiyet etmiştir.

Âşık Paşa, önemini Türk diline gösterdiği hassasiyet ve Osmanlı Devleti’nin bir ideologu olmaktan alır. O, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda fikrî bakımdan önemli görevler yerine getirmiştir.
Âşık Paşa’nın Eserleri:
1. Garîb-nâme:

Dinî- tasavvufî didaktik tarzda bir eser olan Garîb-nâme, 1330 tarihinde kaleme alınmıştır. Değişik nüshalarında farklı beyit sayıları bulunmakla beraber en kuvvetli kanaat eserin 10.500 beyit civarında olduğudur. Garîb-nâme aruzun fâilâtün/ fâilâtün/ fâilün kalıbıyla nazmedilmiştir.
Garîb-nâme Türkçenin Anadolu’da verdiği ilk hacimli eserlerden olmasının yanı sıra Türk tasavvuf edebiyatının en eski ve en tesirli eserlerinden olması bakımından da mühimdir. Âşık Paşa eserini 10 bâba ve her bâb da 10 destana ayırmıştır.
Garîb-nâme’nin bir diğer önemi ise Türkçeye yaptığı vurgudur. Âşık Paşa bu eserinde Türkçenin ihmal edildiğini, Türklerin bile kendi dillerini yeterince bilmediğini, Farsçaya gereğinden fazla iltifat edildiğini söyleyerek Türkçeyi müdafaa eder.

Kamu dilde var idi zabt u usûl
Bunlara düşmüş idi cümle ukul
Türk diline kimsene bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bu Garîb-nâme anın geldi dile
Kim bu dil ehli dahi mani bile
Âşık Paşa, Türkçeye karşı gösterdiği bu hassasiyetle kendisinden sonra yazılacak metinlere de tesir etmiş, onların Türkçe söylenmesine önayak olmuştur.
Garîb-nâme bir tasavvuf ansiklopedisi kabul edilebilecek bir eserdir. Meseleleri aşmak için anlatılan hikâyelerin gerçek hayattan alınmış olması halkı bu esere yönlendirmiş, sevilip okunmasını da beraberinde getirmiştir.
Eser dönemin dil özelliklerini taşıması bakımından ayrıca önem taşır. Kullanılan dil sağlam olmakla beraber mükemmel değildir. Aruz vezni birtakım pürüzlerle doludur. Lakin bu o dönem eserlerinin müşterek vasfıdır.
2. Fakr-nâme:
Dinî- tasavvufî bir metin olan Fakr-nâme 161 beyitten oluşmaktadır. Kullanılan vezin Garîb-nâme’nin vezniyle aynıdır. Eser alegorik bir mahiyet arz eder. Fakr, bir kuş şeklinde düşünülür. Bu kuş sırasıyla arşı kürsiyi cenneti ve yeri dolaşır. Oradan bütün peygamberleri ziyaret eder ve en sonunda gânî iken fakrı tercih eden Hz. Muhammed (s.a.v) de karar kılar.
3. Vasf-ı Hal:
Dinî- tasavvufî bir eserdir. 39 beyitten ibarettir. Garîb-nâme ve Fakr-nâme ile aynı vezinde söylenmiştir. Şair bu mesnevîsinde hâlden, hâllerin çeşitlerinden kısaca bahsetmektedir.
Âşık Paşa’nın şiir mecmualarında Yunus’u ve Ahmet Yesevî’yi hatırlatan 14 kadar da gazeli tespit edilmiştir. Ancak adına kayıtlı bir divan nüshası mevcut değildir.
 
Ali Şîr Nevâî Hayatı ve Eserleri

ALÎ ŞÎR NEVÂYÎ
Kaşgarlı Mahmut’un Divânu Lügâti’t-Türk isimli eserinde Türkçeyi Doğu ve Batı Türkçesi olarak ikiye ayırdığını biliyoruz. Alî Şîr Nevâyî Doğu Türkçesinin 15. yy. da yaşamış en önemli ismidir. Timurlular zamanında Herat ve Maverâü’n-nehr (nehrin öte tarafı) de bir kültür ve edebiyat muhiti oluşmuş, Herat üslubu denilen bir üslubun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu dönemin önemli şairleri Lütfî, Hüseyin Baykara, Yakinî ve Alî Şîr Nevâyî’dir.
Alî Şîr Nevâyî 844h/1441m de Herat’da doğmuştur. Babasının adı Kiçgine Bahşi’dir. Devrin sultanı Hüseyin Baykara’nın yakın arkadaşı olarak büyüyen Alî Şîr Nevâyî daha sonra da onun yanından ayrılmamış ve devlette önemli görevler almıştır. ‘Alî Şîr’ divan kâtibi demektir ve Nevâyî’nin mühürdarlıktan sonra aldığı en önemli görevidir. Kendisi de şair olan H. Baykara Nevâyî’yi yönlendirmiş, kimi eserlerinin yazılmasında bizatihi rol almıştır.
Alî Şîr Nevâyî 1501 tarihinde Herat’da vefat etmiştir.
Alî Şîr Nevâyî’nin Eserleri:
1. Külliyât-ı Devâvîn:
Nevâyî edebiyatımızda 7 divan külliyatına sahip tek şairdir. Bu külliyâtı oluşturan divanlar şunlardır:
1. Bedâyiü’l- bidâye
2. Bedâyiü’l- vasat
3. Nevâdirü’l- nihâye
4. Nevâdirü’ş- şebâb
5. Fevâyiü’l- kiber
6. Hazaniü’l- Meânî
7. Farsça Divan
2. Mecâlisü’n- nefâis:
Türkçenin bildiğimiz ilk tezkiresi olan eser 461 şairi konu edinir.
3. Muhakemetü’l- lugateyn:
Nevâyî’nin bu eseri onun dil alanındaki milli duruşunu sergilemesi bakımından önemlidir. Farsça ile Türkçeyi mukayese eden bu eser de Türkçenin Farsçaya üstünlüğü gözler önüne serilmek istenmiştir. 1499’da kaleme alınan eserin 4 nüshası bulunmaktadır.
4. Mir’âtü’l- evzân:
Aruz vezni hakkında derli toplu bilgi vermeyi amaçlayan bir kitaptır. Nevâyî’nin bu eserde aruz vezninin yayılma nedenleri arasında Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin bazısının bu vezne mutabık düşmesini söylemesi orijinal bir tespittir.
5. Hamse:
Hamse sahibi olan şair şu mesnevîleri kaleme almıştır.
1. Hayretü’l- ebrar (1483)
2. Leylâ ile Mecnûn (1484)
3. Ferhâd ile Şirin (1484)
4. Seba-yi Seyyâre (1484)
5. Sedd-i İskenderi (1485)
6. Lisânü’t- tayr
6. Çihl Hadis:
Nevâyî’nin hadis kitabıdır.
Şair birden fazla mahlas kullanan şairlerimizdendir. Farsça şiirlerinde ‘fânî’ mahlasını kullanmıştır.
 
Ahmet Fâkih Hayatı ve Eserleri

ahmet fakih


AHMET FAKÎH

Çarh-nâme ve Kitâbu Evsâf-ı Mesâcidü’ş-Şerîfe isimli eserlerin şairi olarak tanınan Ahmet Fakîh’in gerçek hüviyeti henüz belirlenememiştir. Zira çoğu 13. yüzyılda yaşamış 5 farklı Ahmet Fakîh bulunmaktadır. Bununla beraber bu sayı belli kısaslar dâhilind
e ikiye indirilebilir.
Ahmet Fakîhlerden birincisi ‘Kutbu’l-Budelâ’ olarak tanınan Ahmet Fakîh’tir. Mevlânâ’nın babası Sultan Bahaüddin Veled’e intisap etmiş, onun öğrencileri arasında olmuştur. Daha sonra cezbeye kapılmış, bir müddet dağlarda dolaşmıştır. Hocasının ölümünden sonra şehre dönmüş ve meczup bir tavırla yaşamaya devam etmiştir.
Ahmet Fakîhlerden ikincisi ise ‘Hâce, Hâce-i Karamanî veya Hoca Kara Fakîh isimleriyle anılan ve Sehi Bey tezkîresinde adı geçen kimsedir. ‘Kitâbu Evsâf-ı Mesâcidü’ş-Şerîfe’ eserinden anlayabildiğimiz kadarıyla bu kitapların müellifi düzenli bir yaşayışı bulunan, şeraitin emirlerine riayet etmeye gayret gösteren, cezbe halinden uzak bir kimsedir. Bu bakımdan bu eserlerin ikinci Ahmet Fakîh’e ait olma ihtimali yüksektir.

Ahmet Fakîh’in Eserleri:
1. Çarh-nâme:

100 beyitlik bir kaside olan Çarh-nâme ‘mefâîlün-mefâîlün-feîlün’ kalıbıyla yazılmıştır. Metnin tamamı elimizde değildir. 17 beyitlik kısmı ihtiva eden yaprak kaybolmuştur. Şair bu eserinde dünyanın faniliğini, ahlak güzelliğinin önemini vurgulamıştır. Bu bakımdan eser bir nasihat-nâme özelliği taşır.

Ahmet Fakîh’e atfedilen ikinci eserdir. Tek nüshası British Museum’dadır. Diğer eseriyle aynı kalıpta yazılmıştır. Elimizdeki metin 339 beyitten ibarettir. Mesnevî nazım şekliyle kaleme alınmıştır. Bu tek nüshanın eksikleri olduğu da anlaşılmaktadır.
Ahmet Fakîh eserini bir bölük arkadaşıyla hacca gittikten sonra yazmıştır. Hac esnasında gezdiği yerleri dikkatle gözlemlemiş ve hacca gidemeyenleri düşünerek bu eseri oluşturmuştur
.
 
Ahmedî Hayatı ve Eserleri – Beyi İnceleme

Ahmedî


Ahmedî Hayatı ve Eserleri – Beyi İnceleme

13. yüzyılın sonu Türk edebiyatı yavaş yavaş tekâmülünü tamamlar. 14. yüzyıldan itibaren de kuvvetli eserler

vermeye başlar. 14. yüzyılın Türk edebiyat tarihi açısından en önemli simalarından biri kuşkusuz Ahmedî’dir. Şairin han

Şairin iyi bir eğitim aldığı hatta belli bakımlardan aldığı eğitimi takviye etmek maksadıyla Mısır’a gittiği bilgilerimiz arasındadır. Mısır’da Şeyh Ekmeleddin tarafından ciddi bir eğitime tabi tutulan Ahmedî, akabinde Anadolu’ya döner ve Germiyan beyi Süleyman Şah’a hocalık yapar. Süleyman Şah’tan sonra Ahmedî’nin Yıldırım Bâyezîd’in en büyük oğlu Emir Süleyman’a bağlandığı da bilgilerimiz arasındadır. Emir Süleyman’ın ölümü üzerine de Çelebi Sultan Mehmet’e bağlandığı kaynaklar tarafından rivayet edilmektedir.gi tarihte ve nerede dünyaya geldiği ihtilaflıdır. Şairin Sivas, Kütahya, Amasya ve Uşak’ın Sivaslı köyünden olduğuna dair rivayetler vardır. Bunlar içinde en kuvvetli rivayet Amasyalı olduğuna dair iddiadır. Onun hakkında eserinden elde ettiğimiz en ciddi bilgi adının İbrahim, lakabının Tacettin, babasının adının ise Hızır olduğudur.

Ahmedî’nin 80 yaş civarında 1412 veya 1413’de vefat ettiği düşünülmektedir. Onun Osmanlı devri Türk edebiyatının kurulmasında Türkçenin bir bilim dili olarak ortaya çıkmasında çok önemli katkıları vardır. Osmanlı edebiyatı bugün için bilinebilen şu ilkleri Ahmedî’ye borçludur:

1. Anadolu sahasında dinî- tasavvufî konuya sahip olmayan ilk mesnevî Ahmedî’ye aittir (İskender-nâme)

2. Dâstân-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osmân isimli eseri ilk Osmanlı gazavat-nâmesidir.

3. Mevlid türünün Türkçede bilinen ilk örneği Ahmedî’ye aittir.

4. Anadolu sahasında varlığından haberdar olabildiğimiz ilk divanın sahibidir.

Ahmedî’nin Eserleri:

Ahmedî’nin yedisi Türkçe dördü Farsça olmak üzere 11 eseri bilinmektedir. Bu eserlerin belli başlıları şunlardır:

1. Türkçe Divan:

Hacimli sayılabilecek bu divanda 8 tevhid, 5 münâcât, 75 kaside ve 772 gazel bulunmaktadır. Divan yaklaşık olarak 8.500 beyit civarındadır.

Ahmedî’nin şiirleri ustalıkla söylenmiş, bununla beraber mahallî ifadelere de zaman zaman yer veren sade bir dile sahiptir.

2. İskender-nâme:

1390 tarihinde yazılmıştır. Batı Türklerinin ilk önemli edebî eserlerinden biri olan İskender-nâme 9766 beyit tutarındadır. Kime sunulduğu konusu ihtilaflıdır. Germiyan beyi Süleyman Şah’a veya şehzade Emir Süleyman’a sunulduğuna dair görüşler vardır.

İskender-nâme’de konu olarak Makedonyalı İskender (Büyük İskender)in Doğu seferleri işlenir. İskender, Filip’in oğlu olarak dünyaya gelir. Sokrat ve Eflatun gibi âlimlerden eğitim alır. Daha sonra fetih arzusuyla İran’ı, Turan’ı, Çin’i, Hint’i ve Mısır’ı zapdeder.

Makedonyalı İskender ile İslamî hüviyete sahip İskender-i Zülkarneyn tarihi kaynaklarca birbirine karıştırılmıştır. Bu bakımdan İskender-nâmelerde anlatılan İskender İslamî bir inanca sahiptir. Hatta Kâbe’yi dahi ziyaret etmiştir.

Eserde İskender’in gönül maceraları da nakledilir. Mesnevî şeklinde yazılan eserin vezni fâilâtün- fâilâtün- fâilün ’dür.

Osmanlı döneminde herhangi bir padişahın hayatını ve fetihlerini anlatan eserlerin bir kısmı da İskender-nâme adını taşır.

3. Cemşîd ü Hûrşid:

Emir Süleyman’ın isteği üzerine 1403’te kaleme alınmıştır. Anadolu coğrafyasında İskender-nâme ile birlikte beşerî aşkı işleyen ilk mesnevîlerimizdendir. Eser, İran şairi Selmân-ı Savecî’nin aynı adlı eserinden tercüme gibi görünse de konunun genişletilmesi, gazellerle süslenmesi ona bir telif mahiyeti kazandırmıştır. 2300 beyit süren eserin bilinen tek kopyası İstanbul Üniversitesi kütüphanesindedir.

Eserde Çin fağfûrunun oğlu olan Cemşîd rüyasında gördüğü bir kıza âşık olur. Bu aşk ile kendini kaybeden Cemşîd derdini mihraba açar. Mihrap güngörmüş, çok yer gezmiş bir nakkaştır. Mihrap, Cemşîd’e rüyasında gördüğü güzelin Rum kayserinin (Roma sultanlarına verilen ad) kızı olduğunu söyler. Cemşîd ve mihrap Rum diyarına doğru yola çıkarlar ve ismi Hûrşid olan o güzeli bulurlar. Birtakım maceralardan sonra Cemşîd ve Hûrşid evlenirler ve Çin diyarına geri dönerler.

4. Dâstân-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osmân:

334 beyitten oluşan eser İskender-nâme’nin içine yerleştirilmiştir. Osmanlı edebiyatının ilk gazavat-nâmesidir.

5. Mevlid:

Bursa’da kaleme alınan bu eserin yazılış tarihi 1405 veya 1412 olarak tahmin edilmektedir.

6. Yûsuf u Züleyhâ:

Latifî tezkiresinin Likâî maddesinde Ahmedî’nin bir de Yûsuf u Züleyhâ’sı olduğunu söylemektedir. Fakat bugüne kadar herhangi bir nüshasına tesadüf edilmiş değildir.

7. Tervihü’l- ervah: Tıpla ilgili kitabıdır.

8. Mirkatü’l- edeb

9.Mizanü’l- edeb

Ahmedî’nin San’at ve Edebiyat Anlayışı:

Ahmedî tasavvufu iyi bilmekle beraber daha ziyâde din dışı konular işleyen bir şairdir. İran şiir zevkini Türkçeye başarıyla adapte etmiş, millî duyuş ve düşünüşlerle onu zenginleştirmeyi de bilmiştir. Onun şiirlerinde güzellik ön plandadır. ‘O söz ipliğine mana incileri dizen bir nakkaştır.’

Sabâ Mesîh-dem olub bahârdan bu gice

Hıtâya benzedi gül-şen nigârdan bu gice

Vezin: Mefâilün- Feilâtün- Mefâilün- Feilün

Sabâ: Kuzeydoğudan esen latif diriltici rüzgâr; haberci

Mesîh: Kurtarıcı, çok seyahat eden, hastaları üfleyerek iyileştiren

Hıtâ: Çin ile Türkistan arasında bir yer (misk elde edilen ceylanlarıyla meşhur)

Nigâr: Resim, put; put kadar güzel sevgili

Sevgilinin gelişiyle sabâ rüzgârı baharla birlikte Hz. İsa gibi diriltici bir nefese sahip oldu. Gül bahçesi de Hıtâ ülkesine döndü.

Cem’(toplama, bir araya getirme): Anlamların gece de toplanması

Telmih: Hz. İsa’nın diriltme hadisesi hatırlatılmaktadır. (Maşuk İsa nefeslidir, âşık ise ölüdür. Aşığı, maşuk nefesiyle diriltir)

Teşbih-i beliğ: Sabâ -> mesîh-deme, gülşen hıtâya benzetilmiştir.

Kapalı istiare: Sevgili bir ceylana benzetiliyor.

Hüsn-i talil: Gül bahçesinin ihtişamının gerçek sebebi baharın gelmesidir.

Sabûh içmedi gündüz çemende gül-ruhsâr

Bu nergisün gözi nedir humârdan bu gice

Sabûh: Sabah içilen içki

Gül-i ruhsâr: Gül yanaklı

Humâr: Sarhoşluk, içki sonrası sersemliği

O gül yanaklı, çemende gündüz sabah içkisi içmedi. O hâlde bu sevgilinin gözünün mahmurluğu geceden midir?

Teşbih-i beliğ: Yanak güle benzetilmiştir.

Mecaz-ı mürsel: Sevgilinin tamamı kast ediliyor ama sadece yanağı söylenmiştir.

Açık istiare: Sevgilinin gözleri nergise benzetiliyor.

Tezat: Gece ve gündüz

Tecahül-i arif: Gözünün mahmurluğunun geceden olmadığını biliyor

İstifham: Geceden midir?

Müzeyyen oldı reyâhîn bezendi bağ-ı çemen

Meğerki bağa haber geldi yârdan bu gice

Müzeyyen: Süslenmiş, bezenmiş

Reyhanlar süslendi ve böylece bahçelerde bezendi. Herhalde bağa yârdan bu gece haber geldi.

Mecaz-ı mürsel: Birçok çiçek var ama biri söylenmiş

Hüsn-i talil: Çiçeklerin açılmasının sevgiliden gelen habere bağlanması

Teşhis: Çiçeklerin süslenmesi

Ne dil-nevâz göründi vü hem cân-efrûz

Murâda indi gönül rûzgârdan bu gice

Dil-nevâz: Gönül okşayan

Efrûz: Yakan, yakışı

Gönül, gönül okşayıcı ve can yakıcı haletler gördüğü için bu gece muradına ermiştir.
 
Ahmet Vefik Paşa

3 Ağustos 1823’te İstanbul’da doğdu. 3 Nisan 1891’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Paris maslahatgüzarı Ruheddin Efendi’nin oğlu. Mühendishane-i Berr-i Hümayun’da okudu. 1834’te Paris’e giderek bir süre Saint Louis Lisesi’nde öğrenim gördü. 1837’de Babıali Tercüme Odası’nda göreve başladı. 1840’ta Londra elçiliğine katip olarak atandı. 1847’de yurda döndü, Tercüme Odası başmütercimi oldu. 1851’de yeni kurulan Encümen-i Daniş’e (Bilim akademesi) üye seçildi.
Aynı Yıl Tahran Büyükelçiliği’ne atandı. 1854’te Meclis-i Vâla üyesi, 1857’de Deavi Nazırı (Adalet Bakanı), 1860’ta Paris Elçisi, 1861’de Evkaf Nazırı, 1862’de Divan-ı Muhasebat (sayıştay) Reisi, 1863’te Anadolu Sağ Kol Müfettişi görevlerinde bulundu. 1871’e kadar kendisine görev verilmedi. Bu yıllarda Voltaire, Victor Hugo ve Lesage’den çeviriler yaptı, okullar için ders kitapları hazırladı. 1871’den sonra Sadaret Müsteşarlığı, Şuray-ı Devlet (danıştay) üyeliği gibi önemli görevlerde bulundu. 1877’de vezirlik verilerek ilk Meclis-i Mebusan’ın Başkanlığı’na getirildi. Edirne Valiliği, Maarif Nazırlığı yaptı. 1878’de Sadrazam oldu

3 Mart 1878’de Ayestefanos (Yeşilköy) Anlaşmasını imzalayan Ahmet Vefik Paşa, iki buçuk ay sonra görevinden alındı. 1879’da Bursa Valiliği’ne atandı. Bursa’da ilk vilayet tiyatrosunu kurdu. Kentin imarı için çalıştı. 1882’de üç günlük ikinci Başkan Vekilliği görevinden uzaklaştırıldı. Yaşamının kalan bölümünde Rumelihisarı’ndaki yalısında araştırma, inceleme, çeviri ve derleme çalışmalarıyla ilgilendi. Osmanlı kültürüne yaptığı çok yönlü katkılarıyla tanınır. Özellikle Türk tiyatrosunun gelişmesinde önemli rol oynadı. Fransız tiyatrosundan çok sayıda çeviri yaptı. Dramaturji ve sahneleme teknikleriyle ilgilendi.

Moliere’den uyarladığı “Zor Nikah” ve “Zoraki Tabip” Türk tiyatrosunun ilk oyunları oldu. 1887’de yazdığı “Arslan Avcıları yahud Hak Yerini Bulur” adlı bir oyunu var. Türkçe’nin gelişmesiyle ilgili önemli çalışmalar da yaptı. 1852’de “Müntehebat-ı Durub-ı Emsal” adlı atasözleri derlemesi ve 1876’da “Lehce-i Osmani” sözlüğünü yayınladı. Ulusal temele dayalı tarih anlayışını benimsedi, bu tarihin Osmanlı tarihinden ayrı olması gerektiğini savundu. Bu anlayışı 1869’da yayınlanan “Fezleke-i Tarih-i Osmani” adlı eserinde dile getirdi.
 
Ahmet Mitad Efendi

1844’te İstanbul’da doğdu. 28 Aralık 1912’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. İstanbul Mısır Çarşısı esnafından Hacı Sülayman Ağa’nın oğlu. Babasını küçük yaşta kaybetti. 1854’te Vidin’de bulunan ağabeyi Hafız Ali Ağa’nın yanına gönderildi. Eğitimine burada başladı. 1857’de ailesi ile birlikte İstanbul’a döndü. Mısır Çarşısı’nda bir aktarın yanına çırak verildi. Ağabeyinin yanında çalıştığı Mithad Paşa’nın yanına girdi. Mithad Paşa 1861’da Niş Valiliği’ne atanınca ağabeyi ile birlikte Niş’e gitti. Rüşdiyeyi orada bitirdi.

Rusçuk’da Tuna Vilayeti Kalemi’ne memur olarak girdi. Çalışkanlığı ile Mithad Paşa’nın gözüne girdi. Paşa ona kendi adını verdi. Bu arada özel dersler alarak Fransızca’sını ilerletti. 1866’da çevirmen olarak gittiği Sofya’da evlendi. Tuna Gazetesi’nin başyazarı oldu. 1869’da Mithad Paşa ile birlikte Bağdat’a gitti.
Vilayet matbaası ve resmi vilayet gazetesi Zevra’nın müdürlüğünü yaptı. İlk kitabı olan Hece-i Evvel adlı ders kitabını burada yazdı. 1871’da ağabeyi ölünce İstanbul’a döndü. Tahtakale’deki evinin altına küçük bir matbaa kurarak kendi kitaplarını basmaya başladı. Bir yandan da Basiret gazetesine yazılar yazdı. 1872’da Namık Kemal ile tanıştı. Devir ve Bedir isimli iki gazete çıkardı. Bu gazeteler kapatılınca Dağarcık ve Kırkambar dergilerini yayınladı.

Bu dergilerde çıkan yazılar nedeniyle Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi yazarlarla birlikte Rodos’a sürgüne gönderildi. 3 yıl kaldığı Rodos’ta Medrese-i Süleymaniye isimli bir okul açıp ders verdi. 5. Murat’ın affıyla 1876’da İstanbul’a döndü. 1876’da İttihat Gazetesi’ni yayınlamaya başladı. Muhalif tutumunu yumuşatarak 2. Abdülhamit’e yakınlaştı. Devletin resmi gazetesi Takvim-i Vakayi ve devletin basımevi olan Matbaa-i Amire’nin müdürlüğüne atandı. Mithad Paşa davasında paşanın aleyhine tanıklık yaptı. 1878’de Osmanlı Sarayı’nın desteğiyle Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurdu. 1888’de İsveç’te toplanan Müsteşrikler Kongresi’ne katıldı. 1895’te Meclis-i Umur-ı Sıhhiye ikinci reisi oldu. Aynı yıl Sabah gazetesinde yayınlanan “Dekadanlar” başlıklı yazısıyla Servet-i Fünun’u eleştirdi. Sanat ve edebiyat çevrelerinin tepkisini çekti. Yazarlığı bırakmak zorunda kaldı. Ölümüne kadar Darülfünun’da dünya tarihi ve dinler tarihi dersleri verdi, hayır kurumlarında çalıştı.

ESERLERİ:

ROMAN-ÖYKÜ:
Kıssadan Hisse (öykü, 1869)
Esaret (1870)
Hasan Mellah (1873)
Hüseyin Fellah (1873)
Dünyaya İkinci Geliş yahut İstanbul’da Neler Olmuş (1873)
Yeryüzünde Bir Melek (1875)
Felatun Bey’le Rakım Efendi (1875)
Karı Koca Masalı (1875)
Paris’de Bir Türk (1876)
Süleyman Musuli (1877)
Karnaval (1881)
Vah (1882)
Dürdane Hanım (1882)
Acaib-i Alem (fenni roman, 1882)
Cellad (1884)
Letaif-i Rivayat (25 kitaplık öykü dizisi, 1887)
Haydut Montari (1888)
Demir Bey yahut İnkişaf-ı Esrar (1888)
Gürcü Kızı yahit İntikam (1889)
Diplomalı Kız (1890)
Müşahedat (romanın romanı, 1891)
Hayal ve Hakikat (1892)
Taaffüf (Fatma Aliye ile, 1895)
Gönüllü (1896)
Amerika Doktorları (fenni roman, 1898)
Jön Türk (1910)

OYUNLAR:
Eyvah (oyun, 1871)
Açık Baş (oyun, 1874)
Ahz-ı Sar yahut Avrupa’nın Eski Medeniyeti (1874)
Zuhur-ı Osmaniyan (1877)
Çengi (1877)
Çerkeş Özdenler (1884)
Fürs-i Kadim’de Bir Facia yahut Siyavuş (oyun, 1884)

DİL KİTAPLARI:
Durub-ı Emsal-i Osmaniye Hekimiyatının Ahvalini Tasvif (1871)

TARİH:
Kainat (15 kitap, 1871-1881)
Üss-i İnkilab (2 cilt, tarih 1877-1878)
Tarih-i Umumi (2 cilt, 1878-1879)
Mufassal Tarih-i Kurun-ı Cedide (3 cilt, 1886-1888)
Tedris-i Tarih-i Edyan (1913)
Tedris-i Tarih-i Umumi (1913)

MAKALE-MEKTUP:
Menfâ (1877)
Zübdet-ül Hakayık (anı-belge, 1878)
Ekonomi-Politik (1879)
Müntehabat-ı Tercüman-ı Hakikat (3 cilt, 1883)
Arnavudlar ve Solyotlar (1888)
Müntehebat-ı Ahmed Mithad (3 cilt, 1889)
Halla-ü Ukad (mektuplar, 1890)

RUHBİLİM:
Nevm ve Hâlât-ı Nevm (1881)
İlhamat ve Tagligat (1885)
 
Adnan Azar

1956’da Rize’de doğdu. Türk Eğitim Derneği Kayseri Koleji’ni ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nü bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde bir süre Sosyal Bilimler okudu. İstanbul 24 Saat (1991), Batık Aşklar Müzesi (Altın Koza En İyi Kurgu Ödülü, 1995) adlı sinema filmleriyle, kimi TV dizilerinin yönetmenliğini üstlendi. Şiirleri, 1976 yılından başlayarak çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinde yayınlandı.

Şiirin yanı sıra, bir bölümü Adam Öykü dergisinde Uçurumlar üst-başlığıyla yayımlanmış kısa öyküleri ve senaryo çalışmaları da var. Kökleri Orhan Veli‘ye kadar uzanan duru, yalın bir söyleyişle yalın şiirler yazdı.

ESERLERİ:

ŞİİR:
Unutmak Suları (1982)
Parçalanmış Zamanlar (1997)
Yeni Zaman (1998)

ÖDÜLLERİ
1982 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü Unutmak Suları ile
 
Adalet Ağaoğlu

1929’da Ankara’nın Nallıhan ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini 1946’da Ankara Kız Lisesi’nde tamamladı. 1950’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Açılan bir sınavla Ankara Radyosu’na girdi. 1051-1971 arasında TRT’de çeşitli görevlerde bulundu. TRT Radyo Dairesi Başkanlığı’ndan, kurumun özerkliğine el konulması sonucu istifa etti. Yazmaya 1946’da Ulus gazetesinde yayınlanan tiyatro eleştirileriyle başladı. 1948-1950 arasında Kaynak dergisinde şiirleri yayınlandı.

Sevim Uzgören’le birlikte yazdığı “Bir Oyun Yazalım” adlı oyun 1953’da Ankara Küçük Tiyatro‘da sahnelendi. İlk romanının yayınladığı 1973’e kadar sadece tiyatro yazarlığıyla ilgilendi. 1973’ten sonra çalışmalarını öykü ve romanda yoğunlaştırdı. Eserlerinde toplumun çalkantılı dönemlerini ve bu dönemlerin bireyler üzerindeki etkilerini irdeledi. Konularının yanısıra eserlerinin biçimsel yetkinliğiyle, özellikle ayrıntıları değerlendirişiyle, geriye dönüşler iç monologlar gibi değişik tekniklerden yararlanmadaki başarısıyla dikkat çekti.

İlk romanı “Ölmeye Yatmak” 1973’te basıldı. Doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını düşünce üretebilecek boyutlarda irdeledi. Değişimler karşısında edebiyatın yapısal durumu bakımından da arayışçı davrandı, kendine özgü anlatım biçimleri geliştirdi. İstanbul’da yaşıyor.

ESERLERİ

Oyun:
Evcilik Oyunu (1964)
Çatıdaki Çatlak (1965)
Sınırlarda (1970)
Tombala (1967)
Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar (1973)
Kendini Yazan Şarkı (1976)
Duvar Öyküsü (1992)
Çok Uzak-Fazla Yakın (1991)
Fikrimin İnce Gülü (1996)

Roman:
Ölmeye Yatmak (1973)
Fikrimin İnce Gülü (1976)
Bir Düğün Gecesi (1979)
Yazsonu (1980)
Üç Beş Kişi (1984)
Hayır (1987)
Ruh Üşümesi (1991)
Romantik Bir Viyana Yazı (1993)

Öykü :
Yüksek Gerilim (1974)
Sessizliğin İlk Sesi (1978)
Hadi Gidelim (1982)
Hayatı Savunma Biçimleri (1997)

Anı :
Göç Temizliği (1985)
Gece Hayatım (Rüya Anlatısı, 1991)

Deneme :
Güner Sümer Toplu Eserleri (1983)
Adalet Ağaoğlu Seçmeler (1993)
Karşılaşmalar (1993)
Geçerken (1996)
Başka Karşılaşmalar (1996)

ÖDÜLLERİ
1974 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü Üç Oyun’la
1975 Sait Faik Hikaye Armağanı Yüksek Gerilim’le
1979 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Bir Düğün Gecesi ile
1980 Orhan Kemal Roman Armağanı Bir Düğün Gecesi ile
1980 Madaralı Roman Ödülü Çok Uzak-Fazla Yakın’la
1992 Türkiye İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü (Tiyatro)
1997 Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü Romantik Bir Viyana Yazı ile
1995 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat (Edebiyat) Büyük Ödülü

Alıntı
 
Adnan Adıvar

1882’de Gelibolu’da doğdu. 1955’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1905’te tıbbiye’yi bitirdi ve Avrupa’ya gitti. Berlin Tıp Fakültesi’nde iç hastalıkları asistanı oldu. 1908’den sonra İstanbul’a döndü, Tıp Fakültesi’ne profesörlük, mütareke yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında İstanbul mebusluğu yaptı. İstanbul’un işgali üzerine eşi Halide Edip Adıvar ile Anadolu’ya geçti. Birinci Büyük Millet Meclisi hükümetinin sağlık bakanı oldu.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Partisinin kapatılmasından sonra 1926’da tekrar Avrupa’ya gitti. İzmir’de Mustafa Kemal Atatürk‘e karşı düzenlenen suikast girişiminden sorumlu tutuldu. Bu suçlamadan beraat etmesine karşın 1939’a kadar İngiltere’de kaldı. Yurda döndükten sonra 1940’ta İslam Ansiklopedisi yazı kurulu başkanlığına getirildi. Son yıllarında günlük gazetelerde yazılar yazdı.

ESERLERİ

ARAŞTIRMA-İNCELEME:
Osmanlı Türklerinde İlim (1943)
Tarih Boyunca İlim ve Din (1944)

ELEŞTİRİ–MAKALE:
Bilgi Cumhuriyet Haberleri (1945)

Dur Düşün (1950)
Hakikat Peşinde Emeklemeler (1954)

ÇEVİRİ:
Bertrand Russel’den Felsefe Meseleleri (1935)


 
Abdülhak Şinasi Hisar

1883’te İstanbul’da doğdu. 3 Mayıs 1963’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Romancı. Türkiye’de ilk edebiyat dergilerinden 1882-1883’te yayınlanan Hazine-i Evrak’ın yayıncısı, öykü ve eleştiri yazarı Mahmud Celaleddin Bey’in oğlu. Babası ona hayranlık duyduğu iki şair Şinasi ile Abdülhak Hamit Tarhan‘ın adlarını verdi. Çocukluğu Rumelihisarı, Büyükada ve Çamlıca’daki konaklarda geçti. Mürebbiyelerinden Fransızca öğrendi.

Tevfik Fikret‘ten Türkçe dersleri aldı. 1905’te Mekteb-i Sultani’yi (Galatasaray Lisesi) bitirdi. 1905-1908 arasında Paris’te Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’nda öğrenim gördü. Jön Türk hareketine katıldı. 2’nci Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü. 1909’da bir Fransız şirketine memur olarak girdi. 1924’te Reji İdaresi’nde çalışmaya başladı. Balkan Birliği Cemiyeti Genel Sekreterliği yaptı. 1945’te Uluslararası Barış Kongresi’ne katılmak üzere ABD’ye gitti. 1984’ten sonra ölümüne değin sürekli İstanbul’da kaldı. 1921’den sonra “Dergâh” dergisinde “Kitaplar ve Muharrirler” başlığıyla yazdığı eleştirilerle adını duyurdu. Yarın, İleri ve Medeniyet dergilerinde şiirleri, eleştirileri yayınlandı.

Cumhuriyet‘ten sonra Ağaç, Türk Yurdu, Ülkü ve Varlık dergileriyle, Milliyet ve Dünya gazetelerinde yazdı. İlk romanı “Fahim Bey ve Biz” 1942 Cumhuriyet Halk Partisi yarışmasında üçüncülük ödülü aldı. Bu eser eleştirmenler tarafından “akıcı bir dil ve yetkin bir üslupla kaleme alınmış” diye değerlendirildi. Romanlarında Rumelihisarı, Büyükada, Çamlıca üçgeninde varlıklı, gününü gün eden, sorunsuz insanların yaşamlarını yansıttı. Bu çevrelerin dışındaki yaşamı basit ve aşağı buldu. Fransız edebiyatçılardan etkilendi. Kahramanlarının hepsini dengesiz, gariplikleri olan, içine kapanık, başarısız ve hayalleriyle avunan kişiler olarak kurguladı. Olaylardan çok kahramanlarının duygu ve düşüncelerine öncelik verdi. Şiirsel bir dil ve özgün bir teknik kullandı.

ESERLERİ

ROMAN:
Fahim Bey ve Biz (1941)
Çamlıca’daki Eniştemiz (1944)
Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği (1952)

ANI VE DENEME:
Boğaziçi Mehtapları (1943)
Boğaziçi Yalıları (1954)
Geçmiş Zaman Köşkleri (1956)

İNCELEME-ANTOLOJİ:
İstanbul ve Pierre Loti (1958)
Yahya Kemal’e Veda (1959)
Ahmet Haşim’in Şiiri ve Hayatı (1963)
Aşk İmiş Her Ne Var Alemde (1955, antoloji)
Geçmiş Zaman Fıkraları (1958, antoloji)
 
Abdülhak Hamit Tarhan

2 Ocak 1852’de İstanbul’da doğdu. Hekimbaşı Abdülhak Molla’nın torunu, tanınmış tarihçi ve Tahran Büyükelçisi Hayrullah Bey’in oğlu. Kısa süre Rumelihisar Rüşdiyesi’ne devam etti. Yanyalı Tahsin Hoca ile Edremitli Bahaeddin Efendi’den özel dersler aldı. 1862’de 10 yaşındayken ağabeyi ile birlikte Paris’e babasının yanına gitti. Bir süre Paris’te eğitim gördükten sonra 1864’te İstanbul’a döndü. Yaşının küçüklüğüne rağmen Bab-ı Ali’de tercüme odasına katip olarak girdi. Bir yıl sonra Tahran Büyükelçiliği’ne atanan babasıyla birlikte İran’a gitti. Farsça öğrendi. Babasının 1867’de ölümü üzerine İstanbul’a döndü. Maliye Mühimme Kalemi’ne girdi. Şûra-yı Devlet ve Sadaret kalemleri’nde çalıştı.

1871’de Fatma Hanım’la evlendi.1876’da Paris Büyükelçiliği İkinci Katipliği’ne atandı. 1878’de görevden alındı, iki yıl açıkta kaldı. 1881’de Gürcistan’da Poti, 1882’de Yunanistan’da Golos konsolosluklarına, 1883’te Bombay Başkonsolosluğu’na atandı. Bombay’dan gemiyle İstanbul’a dönerken uğradıkları Beyrut’ta eşi Fatma Hanım’ı kaybetti. Bu ölümün sarsıntısıyla ünlü şiiri “Makber”i yazdı. 1886’da Londra Büyükelçiliği Başkatipliği görevine getirildi. Londra’da Bayan Nelly ile evlendi. 1895’te Lahey’e elçi olarak gönderildi. Bir yıl sonra Brüksel elçiliğine getirildi. Nelly’nin 1911’de ölmesinden sonra İstanbul’da Cemile Hanım ile evlendi. Bu evlilik 20 gün sürdü. 1912’da Belçika asıllı Lüsyen Hanım’la evlendi. Aynı yıl görevden alınınca İstanbul’a döndü. Meclis-i Âyan üyeliğine getirildi. İstanbul’un 1920’de işgal edilmemesi üzerine Viyana’ya gitti. Sıkıntı içinde yaşadı.

Ankara Hükümeti yurda dönmesini sağladı. Cumhuriyet‘in kuruluşundan sonra kendisine maaş bağlandı. İstanbul Maçka Palas’ta bir daire verildi. 1928’de İstanbul Milletvekili seçildi ve ölünceye kadar milletvekili olarak kaldı. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezarı Zincirlikuyu’da. Şiire 1870’lerde başladı. Ebüzziya Tevfik, Recaizade Mahmut Ekrem, Samipaşazade Sezai, Namık Kemal gibi Tanzimat döneminin yeni edebiyatçıları arasında yer aldı. Yurtdışı görevleri nedeniyle Batı edebiyatçılarını yakından tanıdı, onların etkisinde kaldı. Divan edebiyatı nazım birimlerinin dışına çıkmayı denedi. Dize ve uyak düzeninde değişiklikler yaptı. Divan şiiri konularının dışına çıkmayı denedi. Şiirlerine günlük yaşamı, doğa ve insan ilişkilerini konu aldı. Lirik, epik ve felsefi şiirler yazdı. Manzum tiyatro oyunları da kaleme aldı. Ancak bunlar sahnelenmekten çok okunması amacıyla yazılmış oyunlardı. Yaşadığı dönemde Türk edebiyatının en büyük şairi sayıldı ve “Şair-i Âzam” ya da “Dahi-i Âzam” unvanı verildi.

ESERLERİ

ŞİİR:
Sahra (1879)
Ölü (1886)
Hacle (1886)
Bir Sefilenin Hasbihali (1886)
Bâlâ’dan Bir Ses (1911)
Validem (1913)
İlham-ı Vatan (1918)
Tayflar Geçidi (1919)
Ruhlar (1922)
Garâm (1923)

OYUN:
İçli Kız (1874)
Sabr ü Sebat (1875)
Duhter-i Hindu (1875)
Nazife yahut Feda-yı Hamiyet (1876, 1919)
Tarık yahut Endülüs Fethi (1879, 1970)
Eşber (1880, 1945)
Zeynep (1908)
Macera-yı Aşk (1910)
İlhan (1913)
Tarhan (1916)
Finten (1918, 1964)
İbn Musa (1919, 1928)
Yadigar-ı Harb (1919)
Hakan (1935)
 
Abdullah Cevdet

9 Eylül 1869’da Arapkir’de doğdu. 29 Kasım 1932’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Osmanlı siyaset adamı ve düşünür. Jön Türk hareketi ile 2’nci Meşrutiyet döneminin düşünce yapısında önemli etkisi oldu. Mamuret’ül-Aziz Askeri Rüşdiyesi ve Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi’ni bitirdi. Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’ye girdi. Dindar bir kişi olarak yetişmesine rağmen, okulda yaygın olan biyolojik materyalizmden etkilendi. “Fünun ve Felsefe” kitabı 1897’de Cenevre’de basıldı. Bir felsefe kitabı olan bu eserinde İslam uleması ile biyolojik materyalist düşünürlerin görüşlerini bağdaştırmaya çalıştı. Rusya’dan gelen popülist akımın etkisiyle siyasetle ilgilenmeye başladı. 1889’da İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kurdu.

Bu cemiyer daha sonra İttihat ve Terakki adını aldı. Bir kaç kez tutuklandı. Bir süre okuldan uzaklaştırıldı. 1894’te tıbbiyeyi bitirdi, Haydarpaşa Hastanesi’nde göreve başladı. Kısa bir süre Diyarbakır’a gönderildi. Diyarbakır İttihat ve Terakki şubesini kurdu. Ziya Gökalp ile tanışıp örgüte girmesini sağladı. 1895’te bozgunculuk suçlamasıyla tutuklandı,

Trablusgarp’a sürüldü. 1897’de Paris’e kaçtı. Jön Türk hareketi içindeki bölünme sırasında Ahmed Rıza Bey grubuna katıldı. 1987’de Cenevre’ye giderek Jön Türkler‘in merkezi yayın organı olan “Osmanlı” gazetesini çıkardı. Batı eserlerinden çeviriler yaptı. Giyom Tel’i çevirdi. 2’nci Abdülhamit’le yapılan anlaşma uyarınca para alarak yazmamama sözü verdi. Ertesi yıl Trablusgarp ve Fizan’daki siyasi tutukluların affı karşılığı tekrar yazmama sözü verdi ve Viyana Sefareti doktorluğuna atandı. 1903’te Avusturya’dan sınırdışı edildi. Cenevre’ye geçip “Osmanlı” gazetesini tekrar yayınlamaya başladı. “İçtihad” dergisini çıkardı, bu ismi taşıyan bir yayınevi kurdu. Halkı Batı kültürü doğrultusunda eğitmek amacıyla eserler yayınladı.

1904’te Osmanlı Sarayı’nın baskıları sonucu İsviçre’den de sınırdışı edildi. İçtihad’ı Mısır’a taşıdı, etkinliklerini Kahire’de sürdürdü. “Adem-i Merkeziyet” cemiyetinin üyesi oldu. Bilimsel makaleler yazdı. 1906 Erzurum ayaklanmasında halkı başkaldırmaya çağıran bildiriler hazırladı. 1910’da İstanbul’a döndü. 1911’de İçtihad’ı yayınlamaya başladı. Dergi, yayınlanan dinsel içerikli yazılar nedeniyle sık sık kapatıldı. İttihatçılara karşı tutumunu sürdürdüğü için 1914’te derginin yanını durduruldu. “İkdam” gazetesindeki yazılarıyla ekonomide özel girişimlerin geliştirilmesini ve anglo-sakson eğitiminin yararlarını savundu. Mütareke döneminde İngiltere yanlısı bir tutum izledi.

İngiliz Muhibleri Cemiyeti’nin kuruluşunda aktif rol oynadı. Kürt Teali Cemiyeti’nde çalıştı. Bahailiğin bir dünya dini olarak kabul edilmesini istemesi tepkilere yol açtı. Mütareke dönemindeki etkinlikleri nedeniyle Cumhuriyet döneminde devlet işlerinden ömür boyu uzak tutulması kararlaştırıldı. Yaşamının bundan sonraki bölümünde şiir kitapları yazdı, İçtihad dergisini yayınladı. Batı’dan belli bilgi ve teknolojiler aktarılırken, geleneksel değerlerinde korunması gerektiğini savundu. Ekonomik ve toplumsal kalkınma için seçkin kafaların seçilerek özel eğitimle yetiştirilmesini önerdi. İslam dinini düşünceyi kısırlaştırmak ve ulusal uyanışı engellemekle eleştirdi. Osmanlı milliyetçiliği anlayışı yerine, imparatorluk içindeki tüm ulusların eşitliğine dayalı bir birlik görüşünü savundu. Cumhuriyet döneminde de Arap harfleri yerine Latin alfabesinin kullanılmasını savundu, kadınların toplumsal yaşama katkılarının artırılmasını destekledi. Psikoloji, sosyoloji, eğitim ve tarih alanında pek çok çeviri yaptı. Mevlana’dan bazı parçalarla, Hayyam’ın rubailerini Türkçeleştirdi.

BAZI ESERLERİ

Hadd-i Tedib (1903)
Ahmet Rıza Bey’e Açık mektup (1903)
Kahriyat (şiirler, 1906)
Dimağ ve Melekât-ı Akliye’nin Fizyolociya ve Hıfzıssıhhası (1919)
Cihan-ı İslama Dair Bir Nazar-ı Tarih ve Felsefi (1922)
Adab-ı Muaşeret Rehberi (1927)
 
Abdurrahim Karakoç

1932 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra köyünde bir süre marangozluk yaptı. Daha sonra belediyede muhasebeci olarak çalıştı. Şimdilerde politikayla uğraşmakta ve bir günlük gazetede köşe yazıları yazmaktadır. Günümüz âşık tarzı şiirin büyük ustalarındandır. Şiirleri değişik gazete ve dergilerde yayınlandı.

ESERLERİ
Hasan’a Mektuplar, El Kulakta, Vur Emri, Kan Yazısı, Bütün Şiirleri, Suları Islatamadım, Dosta Doğru ve Gökçekimi adlı şiir kitapları bulunmaktadır.


MİHRİBAN
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yâr, deyince kalem elden düşüyor;
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile..
Sevilen seveni düşürür dile

Seneler, asırlar, değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama;
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama,
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne;
Kar koysa köz olur aşkın külüne…
Şaştım kara bahtın tahammülüne;
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı;
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kör düğüm baştan sona tamamı;
Çözemedim, çözülmüyor Mihriban.
 
Abdullah Çatlı

1956 yılında Nevşehir’de doğdu. 1977’de Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı, 25 Mayıs 1978’te de Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcılığı’na seçildi. 11 Temmuz 1978’de Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi olayının faili olarak Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nce hakkında gıyabi tevkif kararı verildi.23 Ağustos 1978’de Sakarya ilinde 06 PD 137 plakalı otonun içinde Nevzat Bor ile birlikte yakalandı ve gözaltına alındı.



Abdullah Çatlı’nın, 9 Ekim 1978’de de Ankara ili Bahçelievler semtindeki 7 TİP’linin katledilmesi olayının planlayıcısı ve baş sorumlusu olduğuna ilişkin tutuklama kararı olayın üzerinden 4 yıl, 4 ay geçmesinden sonra gerçekleştirilebildi.1979 yılında İstanbul’a yerleşen ve Hasan Kurtoğlu kimliğini kullanan Çatlı, burada silah kaçakçıları ile yakın ilişkiler kurdu. Çatlı, İstanbul’da kaldığı dönemde Ağca’nın hapisten kaçma eylemini Oral Çelik ile birlikte organize etti. Abdullah Çatlı’nın, Mehmet Ali Ağca ve arkadaşlarına pasaport temin etti. Mehmet Ali Ağca, hapisten kaçtıktan sonra Çatlı’nın evinde kaldı.



Çatlı, Nevşehir Emniyetinden sağladığı pasaport ile 12 Eylül’ü izleyen aylarda yurt dışına çıktı. Bulgaristan ve Viyana’da bir süre kaldı. 13 Mayıs 1981’de Ağca tarafından gerçekleştirilen Papa Suikastı tertipçilerinden olduğu ileri sürüldü. 22 Şubat 1982’de İsviçre’de Mehmet Saral adına düzenlenmiş pasaport ile yakalandı, ancak serbest bırakıldı. 9 Eylül 1982’de İtalyan kökenli kontra lideri Stafane Deele Chiaie ile birlikte Amerika’da yapılan Dünya Anti Komünistler Birliği toplantısına katıldığı iddia edildi. 22 Ekim 1983’de Paris’te MİT ile ilişkiye geçtiği ve ASALA’ya karşı 5 eylemde kullanıldığı MİT resmi belgelerine yer aldı. 22 Ekim 1984’de Paris’te yakalandığında üzerinde Hasan Kurtoğlu adına düzenlenmiş bir pasaport vardı. Çatlı, Fransa’da 4,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 16 Eylül 1985’de Papa Suikasti davasında tanık olarak konuştu. Oral Çelik’in suikast ile ilgisi olmadığını, Ağca’nın Bulgar ajanı olabileceğini iddia etti. Çatlı, kısa bir süre sonra Fransa tarafından 7 yıl ceza aldığı İsviçre’ye iade edildi. 21 Mart 1990’da Zug cezaevinden kaçtı.

1993’de Türkiye’ye gelen ve taşıdığı Şahin Ekli adına düzenlenmiş pasaport ile gözaltına alınan Çatlı, aynı tarihte serbest bırakıldı. Yeşilköy havaalanında alınan parmak izleri yıllar sonra Ömer Lütfü Topal’ı öldüren otomatik silahlardan birinin şarjöründe de bulunacaktı. Çatlı’nın 26 Nisan 1996’da Ömer Lütfü Topal ile aynı uçakta Kıbrıs’a gittiği ve aynı otelde kaldıktan sonra 1 Mayıs 1996’da geri döndüğü de kayıtlardan ortaya çıktı.



Türkiye’de Mehmet Özbay sahte kimliğini kullanan Çatlı’nın İstanbul’da 6 şirkete ortak olmuş ve ticaret hayatına da atılmıştı. Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde PKK’nın finansörü olarak görülen işadamlarına yönelik operasyonlarda yer aldığı; 15 Mart 1995’de Azarbeycan’da düzenlenen darbenin organizasyonunda yer aldığı; Tarık Ümit’in kaçırılıp öldürülmesi olayını düzenlediği; ilişki içinde olduğu Özel Harekatçı Polisler ile birlikte Ömer Lütfü Topal cinayetini gerçekleştirdikleri; Mehmet Ali Yaprak’ı fidye almak için kaçırdığı; devletin çeşitli resmi belgelerinde iddia edilmektedir.



Çatlı, 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarında geçirdiği trafik kazasında öldü.



Üzerinde Mehmet Özbay adına düzenlenmiş kimlikler, yeşil pasaport ve silah bulunuyordu. 5 Kasım 1996’da Nevşehir’de yapılan cenaze törenine, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Drej Ali olarak tanınan Ali Yasak ve bazı Ülkücü Gruplar ile yaklaşık olarak 4500 kişilik bir topluluk katıldı. Türk bayrağına sarılı tabutu Necdet Ersan Mezarlığına defnedildi.



Babam Çatlı Kitabı Üzerine Gökçen Çatlı ile söyleşi…

Kitap çıktıktan sonra ki duygularınızı alabilir miyiz?



Kitabı inanarak yazdım. Yayınevi müdürü Osman Bey, kitabın kapaklanmış halinin bittiğin müjdesini verdiğinde, kendimden hiç ummadığım bir tepki geldi. Bu benim özelim ama göz yaşlarıma hakim olamadım. Uzun ve zorlu sayılabilecek dört yılın maratonu, yani inanarak kaleme aldığım babam Abdullah Çatlı’nın hayatını belirleyen kıstaslar, bilmeyenlerin de bilgisine sunulacaktı. Bu çok şey demekti. Sabır ve sukunet içerisinde bekledeğim zaferin ilk anahtarıydı. Bu nedenle o süreçten bugüne yaşamış olduğum son derece faziletli. Bunları da yoğun olarak yaşadığımdan olsa gerek, kendimim ifade etme zorluğu hissediyorum. Ama özetle kendime yakın gördüğüm büyüklerimin, tarihi bir misyonu başarıyla bitirdiğiimi söylemelerinden onur duyuyorum.



Genç Yaşta Şöhret Olmak Nasıl Bir Duygu?



Şöhret kelimesi benim konumumdaki birine antipatik hatta çok düzeysiz geliyor. Bizler mütevazi insanlarız. Samimiyetle yapılan hiçbir icraatın karşılığı beklenemez, bekleyenlerinde samimiyetinden şüphelenmeli. Vefat etmiş biri tarafından gelecek olan şöhreti kapımdan içeri sokmam. Ama derseniz ki, özellikle kitabın başarısıyla birlikte daha göz önüne çıktınız, bu da sizi tanımamıza sebeb oldu bu daha uygun olur. Kitapla birlikte mücadeleme inananlar adeta kitle hareketi oluşturdu. Şu an ciddi ve özellikle objektif olarak bir anket yapılsa Abdullah Çatlı gönüldaşlarının ne denli çoğaldığı dikkat çekecektir. Bunun altını önemle çizerim.



Keşke yazsaydım veya yazmasaydım dedikleriniz oldu mu?



Kitapla ilgili pişman olduğum bir şey yok. Kaleme aldığım her satırın arkasındayım. Yazamadıklarım değil yazmadıklarım benim seçimim olduğundan bunda gönlüm rahat. Kitabın içeriği sıcak bir rüzgar estirdi. Tabii estirirken kimilerini savrulmakla rahatsız etti, kimilerinin yüreğini ferahlattı. Bakın gerçek tektir. Yorumun ise yüz anlatım şekli vardır. Ben burada demagoji yapıp yorumlarımda sakız gibi sündürme işlemi yapmadım. Bildiğim gerçeklere yer yer hacim katarak, madalyonun ötekini yüzünü değilde, esas yüzünü çevirdiğimden samimiyetimde olası bir pişmanlığa meydan tanımadım. Her şey planladığım gibi üzere seyir aldı.



Kitapla Birlikte Harekete Geçen Taşlar Oldu mu?



Oldu. Dediğim gibi sivil harekette ciddi dalgalanma mevcut. Öteki taraf adına ketum davranmak isabetli karar ama şu bir gerçek ki, Abdullah Çatlı olgusunun tüm çıplaklığıyla açıklanmasındna rahatsız olanlar, 24 yasşındaki bir kızın ciddiyetle gerçeklere ışık tuttacağını ve bunun bu denli benimseneceğini tahmin edememiş olmalarından sanırım onları hayalkırıklığına uğrattım. Neticede rahatsız olanın da olmayanın da birleştiği bir nokta var: Abdullah Çatlı’ya saygı duyuyorlar. Zaten babamın benimsemiş olduğu yaşam biçimi bunu otomatikman beraberinde getiriyor.



Olumlu ve olumsuz aldığınız eleştiriler hangi yöndeydi?



Bir kere burada çok net bir tablo çıktı ortaya: kitap bekleniyordu. Bundan ibaret, açıkcası olumlu destek ve eleştiriden ziyade köstek grubunun atağının olacağını düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Dört yıldır babamı Susurluk çetesine dizisine dahil eden bazı medya kuruluşları bile bana sonsuz cevap ve ifade etme olanağı tanıdılar. Hatta kitabın içeriğinden etkilendiklerini söyleyen gazeteciler bile oldu. Bu da ülkemizin haber isthbaratını sağlayan medyaya karşı azalmış güvenimi bir nebze azalttı. En fazla altı okurdan olumsuz eleştiri aldım. Bunları da doğal karşıladım. Neydi bunlar: yazım yanlışlıkları, bazı konularıbıçak sırtı gibi kesip atmam, objektifliğimden şüpheye düşenler. Yazım yanlışlıklarının olma sebebi kitabın matbaaya en hızlı şekilde verilmek zorunda olmasından kaynaklandı. Anlıyacağınız bizim de o dönemde tereddütlerimiz vardı. Kitap öyle ya da böyle derhal piyasaya sürülmeliydi. Dolayısıyla son okumayı yapamadım. Ama yazım yanlışlıklarını son baskılarda düzelttik. Taraf tuttuğumu söyleyenlere yanıt olarak şunu verebilirim: benim kadar en aza indirgenmiş şekilde taraf tutmuş kim var? Tabii burada diğer yazarlardan farklı olan konumumu unutmamak ve şunun da altını çizmek gerekir. Benim kitabımı kimse yönlendirmediği ve bilgiler direk benden çıktığı için yazdıklarım ondan bundan alma potpori bilgiler değil. Dolayısıyla benim gerçeğimi yazarken taraf tutmam hayal ürünü bir hayatı yazmam anlamına gelirdi. Bu da her satırda kendini belli ederdi.



Bir diğer olumsuz eleştiri ya da aeksik olarak bulunan, konuları bıçak sırtı gibi kesip atmam aslında kitabın ilerleyen safhalarının satır aralarında inceden inceye eksik kalanlara dokunma yöntemini izledim. Şayet daha dikkatli okuncak olunursa çizdiğim tablonun rötuşlarını göreceklerdir.



Olumlu eleştirileri kısaca özetleyecek olursak olursam: bu çalışmayı bekleyenler yüreklerine su serpildiğini, gizlenen önemli olaylara vafik olduklarını, Çatlı’ya hayranlıklarının arttığını, yeni doğan bebeklere babamın adını verdiklerini, kitabı çok akıcı bulduklarını ve ciddi bir yazı örgümün olduğunu… ve bunlar gibi daha neler neler. İnandığım değerlere sıkı sıkıya asılmama yeni vesile olan bu düşüncelerin sahiplerine ne desem az gelecek. Aslında burada eklencek bir şey daha var. Kapalı kapılar ardında, bu kitabı benim yazmadığım söylenmiş! Lütfen ciddi olsunlar. En azından medyaya canlı olarak verdiğim roportajlardan hareket ederek bu söylemlerindeki haksızlığı düzeltsinler. Olur mu böyle şey.

Kitabın best seller olmasını bekliyormuydunuz?



Benim için daha önemlisi her türlü kitleye yayılması ve elatı kitabı edilmesiydi. Okurlar bana bu açıdan sahip çıktılar. Bunun değeri benim için hiç bir şeyle ölçülmez. Bütün bu kargaşa arasında bu manaviyatı bana yaşatanlara ve mucadeleye ortak olanlara boynumun borcunu nasıl öderim hiç bilmem. İnşaallah Allah (c.c.) nasip eder ve atılımlarım devam ederse, belki bir nebze de olsa bu desteğin karşılığını verebilirim.



Gelecekle ilgili projelerinizi bizimle paylaşır mısınız?



Şu an 24 yaşındayım ve son sınıf öğrencisi olarak bir devlet ünv. Yabancı dil üzrine eğitim alıyorum. Eğer bir aksilik çıkmaz ise gelecek yıla uluslararası ya da siyasal okumak istiyorum. Üçüncü bir yabancı dili kafaya takmış bulunuyorum. Boş durmayı sevmediğimden hep arayış içerisindeyimdir. Aslında bu beni yoruyor. Bunun haricinde iş açacak kadar özel bir konu üzerine deneyimim yok.



Kitabın devamı bekleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?



Gerçekler ne yazmakla ne de söylenmekle tükenir. Şayet söyliyeceklerim bitmediyse, bu vaziyet bir netice gösteriyor. Ancak bunu şimdilik askıya almış durumdayım.



Sizin Ekleyecekleriniz var mı?



Gökçen Çatlı:Su an ülkemiz ağır bakımda. Yorum, avuntu, teselli, sorun sunmalardan ziyade neticeye ihtiyacımız var. Ülkemiz şifa bekleyen hasta miasli ağır bakımda. Sözüm Ankara’ya; bize aspirin tedavisi vermekten vazgeçsinler. Başımız ağrımıyor, ağır bakımdayız.
 
Abdulkadir Geylani

Büyük İslam alimlerinden ve evliyanın meşhurlarından. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Muhyiddin, Gavsü’l-Azam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ı Evliya, Kutb-u Azam gibi lakaplarla anılmaktadır. Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah, annesi Fatıma binti Ebu Abdullah Ümmü’l-Hayr’dır. Babasının ismi kaynaklarda farklıdır. Peygamber efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077

(H. 471)de İran’ın Geylan şehrinde doğdu, 1166 (H. 561)da Bağdat’ta vefat etti. Kabri Bağdat’tadır.

Önce doğduğu yer olan Geylan’da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur’an-ı kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat’a gidip, zamanın meşhur alimlerinden ilim tahsiline devam etti. Fıkıh ilmini, Ebu Hattab Mahfuz, Ebü’l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya’la ve diğer fıkıh alimlerinden; hadis ilmini, Ebu Galib bin Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Cafer ve diğer hadis alimlerinden; tasavvuf ilmini ise, Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa’id Ali Mahzumi’den ve Ebü’l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas’tan tahsil etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra vaz ve ders vermeye başladı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim ve salih yetişti.

Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehidlik derecesine yükseldi. Önceleri Şafii mezhebinde iken, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti. Böylece bu mezhep yayıldı. Bir ara vaz ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivaya çekildi. Bütün vakitlerini ibadet ve nefis mücadelesiyle geçirdi. Bir müddet bu hayata devam eden Abdülkadir Geylani, tekrar ders , vaz ve fetva vermeye başladı. İki mezhepte de fetva verirdi. Pekçok kimse onun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahudi ve Hıristiyan onun huzurunda Müslüman oldu.

Tam kırk sene on üç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten “Kadiriyye” adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Pekçok kerameti görülen Abdülkadir Geylani, Bağdat’ta vefat etti. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Bağdat’ta defnedildi.
 
Abidin Dino

1913 yılında doğan Abidin Dino, Robert Kolej’deki öğrenimini yarıda bırakıp, ağabeyi Arif Dino’nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. İlk desen ve yazıları 1931 yılında Artist dergisinde yayınlandı. D grubunun kurucuları arasında yer aldı. Önce SSCB, sonra da Paris’te ressam ve dekoratör olarak film çekim çalışmalarında bulundu.



Türkiye’ye dönüşünde çeşitli dergilerde çizgi ve yazılarıyla halktan yana, gerçekçi bir sanat görüşünü savundu. Çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi. Başlangıçta Picasso’nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaşmıştır.

HAKKINDA YAZILANLAR



A’dan Z’ye Abidin Dino Derleme Yapı Kredi Yayınları



…Geçmiş günlerden bahsetmek zor iş zaten. İnsanoğlu acayip bir nesne. Yani ben hesapça kendimden bahsediyorum, ama hangi kendimden yani? Hesapça kendim denilen o sınırdan söz ederken sanki başka birini anlatıyormuşum gibi bir duygu geliyor. Yani kim? Kim o çocuk? Yani içimde kalmış birşeyler… Genç, delikanlı… Ve hep de bir zorlanma oldu. Bir tek kişi olmaya razı değildim. Belki resimlerime de yansıdı bir ölçüde bu. Hep aynı kişi olmama illeti. Hani ikide bir başka döneme giriyorum ya … Belki hep başka kişi olma gayreti var içimde…


 
Afife Jale

1902 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Afife Jale, Dr. Sait Paşa’nın torunudur. Tiyatro sevgisiyle 1918’de, Türk ve müslüman kadınlarının sahneye çıkmaları yasak olan bir dönemde Darülbedai’ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava girer. Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabında o dönemi “1920 yılında Darülbedayi, Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununu Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp yurt dışına gittiği için bu rolü yüklenecek bir bayan aranıyordu. bu rol için seçilen Afife, “Jale” takma ismiyle Kadıköy’de Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıkar.


O tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil’e anlatırken “Hayatımda mesut olduğum ilk gece…” diyordu; “Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Opiyekte güzel bir sen (scene:sahne) vardır; ağlama sahnesi…Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladın…Alkış,alkış, alkış…Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: “Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin.” dedi.

Daha sonra “Tatlı Sır” ve “Odalık” oyunlarında da polis baskını ile karşılaşır. İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği bir genelgeyle müslüman kadınların sahneye çıkmaları yasaklandı. Ancak bu işin bir de geçmişi vardı. 10 Kasım 1918’de, Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife stajyer kadrosuna alınmışlar, ötekiler işi bırakmışlardı. İkisi de sahneye çıkarılmamışlardı. Refika suflör olarak çalışıyordu. Tüm baskılara karşın bundan sonra Burhanettin Topluluğunda Seniye,
Yeni
Sahne’de Şaziye (Moral), Münir (Neyire Neyyir), Bedia (Muvahhit) Milli Sahne’de Huriye ve Hikmet, Ruhat gibi Müslüman Türk kadınları Afife’yi izlediler” diye anlatır.

Neziha Araz’ın kaleminden Afife şöyle sesleniyor. “Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım” inancı ve aşkıyla yaşıyordu Afife, “Olmak ya da olmamak” işte gerçek buydu onun için. “Olmak”la sanatını icra etmek eşanlamlıydı, bu eşanlam da tiyatroydu. Toplum hayatında ilk olmak; yani onun deyimle “ilk ateşi yakmak”,” ilk türküyü söylemek”,” ilk aşkı ya da direnişi başlatmak” bir olaydı ve bunun her zaman bir bedeli vardı. İlkler yol boyu bu bedeli ödediler.”



Bu zaptiye baskının ilkinde Afife arkadaşlarınca kaçırılmışsa da daha sonra sokakta polisce yakalanarak karakola götürülür. “Dinini, milliyetini unutan sen misin?” diye hırpalanır. Aile içinde babası da onun tiyatrocu olmasına karşıdır. Babasının gözünde Afife artık fahişedir. Evden de ayrı yaşamak zorundadır. Bu arada Darülbedai’deki ücretli görevine de son verilir. Güvencesiz ve parasızdır. Önüne gecilmeyen şiddetli başağrıları başlar. Hekimi morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yapar. Bunun sonucu Afife artık bir morfinmandır. Bu nedenle yaşamının son yıllarını Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesinde geçirir. 24 Temmuz 1941 günü 39 yaşındayken ölür.
 
Adolf Hitler

20 Nisan 1889 yılında Branau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin realschule’sinde yaptı. On üç yaşında babasını, on altı yaşında annesini kaybetti. Orta öğrenimini bitirince Viyana sanayi mektebine yazıldı. Kendi kendini eğitti. Viyana’da bir mimarın, sonra da nakkaşın yanında çalıştı. 1912’de Viyana’dan Münih’e geldi. 1914’de Cihan Harbi çıkınca Hitler Bavyerada Alman ordusuna gönüllü olarak girdi. Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Fırkanın adını Milli Sosyalist Alman İşçi Fırkası olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Gazetede fırkasının fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.

1924’de hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde Mücadelem isimli hatıralarını yazdı. Aynı zamanda fırkanın yeni teşebbüslerini hazırladı.

Onun kurduğu Nasyonal Sosyalist Parti’ye halk “Nazi” ler dedi. Kendisine de, taraftarları, rehber anlamına gelen “Führer” lakabını verdiler. Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya’yı Versay’ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlara hasredilmesin lazım geleceği programın esaslı maddelerindendi. Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından birini teşkil eder.Seçimle işbaşına gelen Adolf Hitler kısa zamanda Almanya’yı süper güç haline getirdi.Batı Avrupa ülkelerini ve Rusya’yı karşısına aldı.Bu cephe genişliği II.Dünya Savaşı’nın sonucunu belirleyen en önemli etken oldu.Savaş sonucunda Almanya’nın yenilgisini gören Adolf Hitler intihar ederek hayatına son verdi(1945).

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Yabancıların Gözüyle Hitler
Hitler’in Dünyaya Bakışı
Osman Öndeş
Boğaziçi Yayınları



2.Nazi Kadınları
Anna Maria Sigmund
Doğan Kitapçılık / Dünya Tartışıyor Dizisi



Adolf Hitler’in kadınları cezbeden ve zaman zaman büyük mitinglerde kitle histerisine yol açan bir gücü vardı. Toplumun kalburüstü tabakasına mensup kadınlar, hayranlık duydukları Hitler’e iktidara giden yolu açtılar. Hanna Reitsch, Leni Riefenstahl ve Winifred Wagner gibi gözde kadınlar, ününü artırdılar. Yeğeni Geli Raubal Hitler yüzünden intihar etti, Eva Braun beraber ölüme gitti. Tabii ki Hitler’in yardımcılarının yanlarında da kadınlar yer alıyordu, günümüzde az tanınıyor olsalar da. Bu kadınlar nasıl bir yaşam sürdüler? Sahne gerisinde resmi olarak hangi rolleri üstlendiler? Magda Goebbels, 1945 yılında altı çocuğunu birden öldürme kararını nasıl verdi? Carin ile Emmy, Göring’in morfin bağımlılığı konusunda ne düşünüyordu? Henriette von Schirach, kocası 60 000 Viyanalı Yahudi’yi toplama kamplarında yolladığında neler hissetti? Unity Mitford ve nasyonal sosyalizmin diğer seçkin kadınları, propagandası yapılan “Erkek halka, kadın aileye sahip çıkar” idealine uydular mı? Anna Maria Sigmund bütün bu sorulara cevap arıyor. Sonuç, Nazi Almanyası’nda kadınların durumuyla ilgili büyüleyici bir kitap.
 
Geri