Kedi'nin Dünlüğü

  • Kullanıcı Mihri
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Toplum ve Gündem
🕒 Konu sahibi 1 saat önce aktifti
Şıpsevdi Bir Kedi

Nevbaharın gelişiyle kedinin biri kendini rengârenk çiçeklerle dolup taşan çayırlara salmış. Etrafı saran kimi tatlı kimi ekşi türlü mayhoş koku arasında kendinden geçmiş, sarhoş olmuş. Önüne gelen çiçeğe hayranlığını haykırıp sevdaya tutuşmuş.

Kedi, gözüne çarpan ilk çiçek olan çiğdeme varmış ve aşkını ilân etmiş. Çiğdem, sevda niyeti için kediye müteşekkir olduğunu, fakat gönlünün yağan yağmurun hemen ardından gün ışığıyla ortaya çıkan gökkuşağına ait olduğunu söylemiş. Bunun üzerine kedi, kalbini güle vermek istemiş, ama bu güzel çiçeğin de bülbülün tutkunu olduğunu öğrenmiş. Kır çiçekleri arılara, yaseminler süslü kuşlara, sümbüller kelebeklere, zambaklar ateş böceklerine, yoncalar uğur böceklerine, yosunlar ise kurbağalara sevdalıyız yanıtı vermiş.

Kedi yılmamış, bu sefer de uzunca boylu günebakan çiçeğine varıp “ey güzel çiçek, gel senle sevda edelim” diye seslenmiş. Günebakan, derin bir iç geçirmiş ve “bir yanardöner sevda ki hiç bitmez, günebakanın gözü Güneş’ten başkasını görmez” diyerek onun bu teklifini geri çevirmiş.

Ona da sorayım, buna da sorayım, olmadı öbürüne bir bakayım diye aşk hevesiyle renk renk, çiçek çiçek dolaşan şıpsevdi kedi, en nihayetinde papatyaya varınca, sualinin cevabı için bu nazlı çiçekle fala tutuşmuşlar. Kedi, her gün papatyanın yanına gelmiş ve onun her düşen taç yaprağıyla birlikte bir seviyor, bir sevmiyor diye yinelemiş. Nice zaman sonra papatyanın kuruyup kopan son taç yaprağıyla birlikte nihai cevabına ermiş ve papatyanın da onu sevdiğini öğrenmiş. Bundan böyle yapması gereken, yine, yeni ve yeniden bahar gelinceye dek papatyayı beklemekmiş.

İşte o günden beri, yüreklerde yeşeren yeni sevdaların vuslatına “ikinci bahar” denmiş.
 
Bu başlığı bulmak için kaç gün düşündün pisso?
 
Yolunda Gitmeyen Bir Kedi


Günün birinde, kim çıkardı bilinmez bir sebepten muhit sakinleri arasında patlak veren buralarda kimin sözü geçecek kavgası, sokakların tadını kaçırmış. Bitmek bilmez çatışmalar, sonu gelmez münakaşalar, ısrarla sürdürülen inatlaşmalar, neyi bahane etsem de şunlara günlerini göstersem tavırlar, sudan sebep memnuniyetsizlik homurdanmaları, “bütün muhitin iyiliği” adı altında hiç hicap duyulmadan dillendirilen horgörülü niyetler, yitip giden değerler… Tüm bu buhran havasından muzdarip bir kedi, en sonunda dayanamayıp gına getiresi bu sokakları terk-i diyar eylemeye ve huzurun hüküm sürdüğü yeni bir yer bulmaya ant içip büyük bir hışımla düşmüş yola.

Nice zamanın ve çabanın üzerine kedi, aradığı o huzur dolu sokağı bulmuş ve böylelikle mihmandarı olduğu yolculuğu payan bulmuş. Gecenin dinginliğinde zafer kazanmış bir edayla gidip bir istinat duvarının tepesine kurulmuş. Gelgelelim, çok geçmeden, gece örtüsünü yırtıp da etrafın çırılçıplak aydınlamasını sağlayan şafak bile henüz sökmeden, içini giderek büyüyen bir huzursuzluk hâli kaplamış kedinin. Amaca ulaşana değin her şey mübahtır diyerek aldığı tüm o yol boyunca, yeri geldiğinde karnını doyurmak için çalıp çırptığı, yeri geldiğinde ise onu yavaşlattığı gerekçesiyle gücü yettiği her başkasına kızıp çattığı, kendisinden yardım isteyenleri onu yolundan alıkoyduğu gerekçesiyle öfkeyle payladığı, eski sokağında iken yerip tiksindiği tüm o kaba saba, bencil, küstahça, anlayışsız ve fütursuzca davranışları nasıl olup da kendisinin başkalarına yapabildiği düşmüş aklına. İşte o vakit anlamış ki, yola çıkmak, meğer yoldan çıkmanın ta kendisiymiş.

 
Gönül Çelen Bir Kedi



Güneş’in denizin turkuvaz renkli kıyı örtüsü üzerinde şavkıdığı, meltemin kumsalı köpük köpük dalgalarla okşadığı, yeri ve göğü alabildiğine engin bir mavinin kapladığı cennet mekân bir koyda başlamış, kedi ile martının arkadaşlığı.

İşte böylesi bir günde, kedi, martının şen şakrak kahkahalarını duyunca büyük bir merakla kıyıya inmiş ve onun bu pürneşe hâlini pek bir beğenmiş. İki kafadar, ahbaplıkları yıllanmışçasına sarhoş olmuşlar ve bütün gün bütün gece oynaşmışlar. Martıya pek bir düşkün olan deniz, onun kediyle arasında başlayan bu yakınlığının geçici bir heves olacağını, çok geçmeden payan bulacağını düşünerek kendisini bir müddet avutmuş. Lakin, bu birliktelik umduğunun aksine ilk günkü coşkusuyla hep devam etmiş. Görmezden gelmek için büyük bir uğraş verdiyse de, ikisinin yanı başında oynaşıp durmalarına bir nebze daha tahammül gösterememiş. Kıskançlığı iyiden iyiye köpüren deniz, en nihayetinde bir gün taşmış ve martının gönlünü çelen o müzevir kediyi boğmaya kalkmış. Neyse ki martı, ondan önce davranmış. Kediyi kapmış ve denizin ulaşamayacağı uzaklara kaçırmış.

Martı, bu canice girişimi üzerine denize bir hayli kırılmış. Artık, onun yüzünü bir daha görmek istemiyor, sesini duymak, kokusunu almak ve damla damla çiseleyen dokunuşlarını üzerinde hissetmekten hicap ediyormuş. Kahkahalarını kopamam dediği maviliklerden uzakta, süslü çiçeklerle dolup taşan, dallarından meyveler akan ağaçların sarıp sarmaladığı çayırlarda atıyor, kediyle burada gününü gün ediyormuş.

Martının onu terk edişi ise, kıskançlıktan köpüren denizi büsbütün heder etmiş. İçin için yanan kederli deniz, son damlası buharlaşıp göğe erişene kadar öfkesinden fokur fokur kaynamışta kaynamış. Koskoca deniz, kapkara bir bulut yığını hâlinde alabildiğine göğü sarmış ve semada süzüle süzüle martıyı aramaya başlamış. Bu arayışın nihayet bulması, pek tabi fazla vakit almamış. Kin karası muhbir bulutlar, kısa sürede göğün her bir yanına dağılmış. Derin ve engin yatağından kalkıp semaya çöken deniz, martıyla kediyi yan yana görünce kudurmuş. İntikam naraları atan korkunç yıldırımlar saçarak, ortalığı talan eden bir fırtına hâlinde büyük bir hışımla yağmış üzerlerine. Yağmışta yağmış, taşmışta taşmış, boğmuşta boğmuş.

İşte o günden beri kediler, ıslanmaya karşı büyük bir nefret duyuyormuş.
 
Üşümüş Bir Kedi

Ayaza karışan buğulu nefesini bile görmekten aciz zifiri karanlık bir gecede, engin bir ıssızlığın içinde, adına yalnızlık denen soğuğun ızdırabını dindirmek için koşarcasına adımlarla nereye gittiğini, nereye varacağını düşünmeksizin yol alıyordu kedi. Titreme nöbetlerinden muzdarip ara ara yalpalıyordu adımları. Zihni, âdeta donuktu, ıssızdı ve durgundu, şimdi nicedir yol aldığını bile hatırlamıyordu. Uzakta bir parıltı belirdi, o yöne doğru yol almaya başladı. Yaklaştıkça önce, yerden göğe doğru yükselerek yaydığı ışıkla gecenin karanlığını defeden, ısıyla da ayazını kıran ateşi gördü. Daha da yaklaştığında gördü ki bir kısmı yanan ateşin etrafını sarmış, diğerleri ise onların daha gerisinde rastgele ve dağınık bir biçimde toplanmış birileri vardı. Biraz daha yaklaştığında artık kalabalıktan yükselen sesleri duyabiliyordu, ama o curcunada kimin ne dediğini güçlükle seçebiliyordu. Haydi çemberin içine gel diye gelen bir sese kulak verdi. Bu çağrı, öyle şefkat dolu ve samimiydi ki, kedi, bir an bile tereddüt hissetmedi. Çağrının geldiği yöne doğru ilerleyip çemberin içine girdi ve sıcacık bir kucakta buluverdi kendini. Çağrının sahibi, şefkatli sözlerine: “Ne tatlı şeysin sen öyle! Ah yazık, nasıl da üşümüşsün, hadi ısın biraz.” diyerek devam etti ve kediyi iyice sarıp sarmalamanın ardından “Madem üşümüşsün, adını da Ayaz koyalım senin.” dedi.

Şimdi, sıcak ve sevgi dolu bir kucağın keyfini sürüyordu kedi. Fakat, bir vakit sonra bu yetmedi, sıkıldığını fark etti. Gece, hâlâ adı gibi ayazdı. Eskisi kadar olmasa da, yalnızlık denen soğuğun gelgitlerle verdiği sızıyı anbean tekrardan kemiklerinde hissetmeye başlamıştı. Ateşe daha yakın olduğunda hem daha fazla ısınabileceği hem de burada ona sevgi dolu kucağını açacak daha fazla kişiyle kaynaşabileceği düşüncesi yerleşmişti aklına. Onu sarıp sarmalayarak sıcak tutan kucağı terk etmeye karar verdi. O gitmek istedikçe onu daha sıkı sıkıya tutma çabasından ve bir yandan da sürekli ne olursa olsun ateşe en yakın olanlardan uzak durması gerektiğini tembihlemesinden dolayı, hepten bunaldı. Pençelerini çıkarıp tırmaladı, dişlerini geçirip kemirdi, kaçıp kurtuluna kadar boğuştu ve ardına bile bakmaksızın ateşe daha yakın olan kalabalığın arasına daldı.

Gelgelelim burada bulduğu ilişkiler, karmaşıktı. Sevgiyi bulduğu ilk kucak, çok geçmeden mırıltısından bıktığını söyleyip kediyi başından defetti. Sana bunu nasıl yaparlar diye haykırarak ona kollarını açan bir sonraki kucak, başlarda yere göğe sığdıramadan onun sevimliliğini övdü durdu, lakin bir müddet sonra nasıl da yumuşacıksın deyip başını kedinin gövdesi üzerine yatırdı ve onu sevmeyi bırakıp devamlı yastık niyetine kullanmaya başladı. Bir kucaktan öbürüne her seferinde önce pohpohlanıp ardından bıkılarak hor görülür hâle gelen yahut sadece bir çıkar uğruna kullanılmak istenen kedinin yüreği, bütünüyle kibirle ve nefretle doldu. Artık, ne sevgiye ve merhamete dair bir şey hissedebiliyor, ne de çembere ilk girdiğinde bulduğu o şefkat ve merhamet dolu kucağın “ateşin başındakilere yaklaşma sakın” diyen tembihini anımsıyordu. Üst üste hüsran yaşayan kedi, yine bir buhrana düşmüş ve yine yerini yadırgar olmuştu. Ben bunları hak etmiyorum, buradakiler de beni hak etmiyorlar diye söylenerek isyanla kalktı ve gayet kararlı, mağrur bir tavırla dosdoğru ateşin yanı başını sarmış olanların yanına gitti. Tıpkı daha öncekiler gibi buradakilerden de kuvvetle muhtemel gene sevgisizlik ve riyakârlık görecekti, ama en azından burası, ateşin hemen başıydı, en fazla ısınabileceği yerdi, hatta belki gecenin o keskin soğuğundan artık tamamen kurtulabilirdi.

Kendinden emin ve mağrur bir edayla ateşin başında duranların yanına gitti, kedi. Beni de aralarına alırlar ümidiyle miyavlayarak içlerinden birinin ayaklarına sürtünüyor, o yüz vermeyince bu defa bir diğerine sırnaşıyor, lakin kimse onu tınlamıyor, kucak açmıyordu. Birinin ayağına dolanayım, olmadı öbürününkine kapanayım diye diye bir oradakine bir buradakine yalvarırken, en sonunda ateşin başında duranlardan biri, kediyi gördü ve alaycı bir kahkaha patlattı. “Şu ateşi biraz harlamak gerek” diyerek tekmeyi bastığı kediyi hiç acımadan alevlerin içine attı. Kedi, bilmiyordu ki çemberde en bencil, açgözlü ve gaddar olanlar, ateşin başını tutanlardı.
 
Bir Kedinin Muradı


Nevbaharın gelişiyle tabiat tekrardan canlanmış. Türlü bitkiler, otlar, çiçekler, hayvanlar, kuşlar, böcekler, sürüngenler, hepsi toplanmış dilekte bulunmak için nevruzda. Doğa Ana, tek tek herbirinin muradını soracak, ardından vadettiği üzere rastgele içlerinden birinin dileğini yerine getirecekmiş.

Fillerin ekseriyeti, gölgesinde serinleyecekleri ulu ağaçlarla ve derin göletlerle dolu geniş çayırlar dilemişler; Kuşlar, daha çevik ve büyük kanatlar yahut daha süslü ve daha renkli tüyler dilemişler; Kaplumbağalar, daha kuvvetli, ama daha hafif kabuklar istemişler; Ateş böcekleri, gecelerin daha uzun sürmesini dilemişler; Arılar, konabilecekleri çeşit çeşit çiçekler yetişmesinden ricacı olurlarken, ayılar ise, daha fazla sayıda bal peteği bulabilmeyi ve tatlı meyve ağaçlarının yetişmesini istemişler; Çiçekler ve otlar ise, çoğunlukla daha fazla yağmur ve güneş ışığı, daha besleyici ve yumuşak bir toprak örtüsü dilemişler...

Doğa Ana, birbiri ardına hepsine sorup öğrenmiş dileklerinin ne olduğunu. Artık herkesin dileğini almış olduğuna kanaat getirdiğinde, emin olmak için son bir kez daha seslenip dileğini bildirmeyen birinin kalıp kalmadığı sormuş. “Ben varım” diye miyavlamış kedi, kuyruğunu yukarı dikmiş ve pıtı pıtı adımlarla dileğini bildirmek üzere varmış yanına yeryüzü ve tabiat sultanının. Bu esnada tabiatın bütün canlıları, büyük bir merakla kimin muradına ereceğini konuşuyor, aralarından o talihlinin kendileri olması için içten içe dualar okuyorlarmış.

Sevimli kedi, kuyruğu havaya dikili, pıtı pıtı adımlarla vardı ve neşeli bir gülümseyişle bir çırpıda söyleyiverdi dileğini: “Benim dileğim, herkesin muradına ermesidir” diye haykırarak. Kedinin bu dileği, duygulandırdı Doğa Ana’yı, içini şefkatle, semihatle ve huzurla doldurdu. “Diğerleriyle kıyaslanmayacak denli kıymetli ise şayet, yerine getireceğim evvela o dilek olmalı” dedi Doğa Ana. Kediye döndü, uzun bir müddet hayranlıkla baktı ve en sonunda sevgiyle gülümseyerek şöyle sürdürdü sözünü: “İşte seninki, böylesi bir dilek.”


 
Bir Direnişin Kedisi


İki yakası bir araya gelmez şehirde gezdi kedi, gezindi. Bitmek tükenmek bilmez, kâhı izbe kâhı curcunalı sokaklarca dolandı. Metropolün kucağı harabe manastırlarda konakladı. Esnaf çarşısının ocağı aşevlerinde dilenerek yaşama tutunmaya çabaladı. Az gitti, uz gitti. Sağanak yağmurun damlası gibi karıştı kalabalıklara; Doldu, taştı, sel olup aktı peşleri sıra. Arşınladığı o müphem yolun sonu günün birinde insan yığınlarının toplandığı bir parka çıktı.

Arşınladığı o müphem yolun sonu insan yığınlarının kapladığı bir parka çıktı. Burada, bir panayır havası vardı. Aralarında başka kedilerin, hatta köpek, maymun, tavşan gibi başka canlıların da bulunduğunu gören kedi, hemen kalabalığa karıştı. Onlarla birlikte karnını doyurdu, susuzluğunu dindirdi. Kedi, bu parkın sakinlerini pek bir sevdi. Onlar da kediyi. Yanlarında kalmaya kararlı olduğunu görenler, eylemlerinin bir simgesi yaptılar kediyi. O, “herhangi bir kedi” değildi artık. Bir direnişin kedisiydi.

O, artık hernagi bir kedi değildi. Bir direnişin kedisiydi. Parkı ablukaya alan güvenlik barikatı, günlerden bir gün aralandı. Makam aracından inen kıdemli din adamı, güvenlik güçleri adı verilen polis memurlarının yanlara aralanıp açtığı yoldan geçti ve polis amirinden megafonu aldı. Parkta gerçekleştirilen bu eylemin hem dini hem de milli değere aykırı düştüğünü haykırdı. Eylemi sürdürmekte ısrarcı olanların etkisiz hâle getirilmesinin gereğini salık veren fetvayı dile getirdi. Onları aforoz etmenin akabinde bir hışımla makam aracına geri bindi ve dönüp bakmadan gitti. Direniş günlerinin rutini hâline gelen siren seslerine karışık ikaz anonslarından biri değildi bu seferki.

Direnişin rutini hâline gelen ikaz anonslarından biri değildi bu seferki. Kedi, ertesi güne gözlerini açtığında parkın çevresinde toplaşan yeni insan yığınları olduğunu fark etti. Gün boyunca parkın etrafına sürekli birilerinin akın ettiğini gördükçe içini bir coşku kapladı. “Yaşasın!” diye haykırarak miyavladı, “işte, direniş büyüyor.”

“Yaşasın!” diye coşkuyla miyavladı kedi, “işte, direniş büyüyor” diye içinden geçirdi. Derken, akşamın kızıla çalan gök rengine karışan bir fişek ateşlendi. Peşi sıra eylem parkının etrafına toplaşan yeni insan yığınları güvenlik güçleriyle birlikte park sakinlerinin üzerine hücum etti. Kaşlar çatıldı, antlar içildi, şehadetler getirildi. Fişekler atıldı, başlar ezildi, bedenler dövüldü, bir de ağız dolusu sövüldü. Acılar yakıldı, umutlar yağmalandı, nefesler kesildi…

Aklar aklandı, paklar paklandı. Direniş kedisinin örselenmiş, kanla alacalanmış yitik bedenine nazire yaparcasına aklandı. Yuvalarından pörtlemiş biber gazı yanığı gözlerinden akan yaşlar henüz kurumadan paklandı.

Herhangi bir kedi değildi artık. Direnişin kedisiydi. İki yakası bir araya gelmez şehirde gezdi. Gezindi. Geziydi.

*

 
Son düzenleme:
Bir Mihri Kedi

Tüm kediler gün batımıyla birlikte etrafa saçılıp gece boyunca gezip dolaşırken, kedinin biri ise diğerlerinin aksine geceden pek haz etmiyor, gündüzleri seviyormuş. Gündüzleri sevmesinin sebebi, Güneş'e olan düşkünlüğündenmiş. Ama bir o denli de sitemkârmış ona karşı. Zira kedi her ne vakit kafasını kaldırıp gözlerini Güneş'e dikse, onun haşmetli parıltısından gözleri kamaşıyor, acıyla yanmaya başlıyor ve ister istemez hemen gözlerini kaçırmak yahut kapatmak durumunda kalıyormuş. Güneş'in herkese karşı olduğu gibi ona da gösterdiği bu yüz vermez tutumu, kediyi bir hayli üzmekteymiş. Günün birinde yine kafasını kaldırıp bakış attığı Güneş'in karşı koyması sonucu büyük bir acıyla gözleri yanan ve bulanıklaşan kedi, içi buruk, boynu bükük arşınlamış sokakları ve kırgın olduğu Güneş'ten uzakta kalmak için yaşlı bir dut ağacının gölgesine uzanmış. Bir müddet sonra altın rengi parlak tüyleri ve gökkuşağı gibi rengârenk kuyruğuyla görkemli bir kuş konmuş ağacın dalına. İhtişamlı kuşun onun üzgün hâlini görüp derdinin ne olduğunu sorması üzerine anlatmış bizim kedi içinden geçenleri. Kediyi ilgiyle dinleyen kuş, bu durumla ilgili kadim bir hikâyeye vakıf olduğunu söylemiş ve kendisini iyi dinlemesini tembihleyip başlamış dillendirmeye:

Evvel zaman içinde...

Yeryüzünü aydınlatan ve ısıtan Güneş, böylesine önemli bir sorumluluğu olduğundan bir an olsun gökte kurulu tahtından ayrılamazmış. Bundan sebep, her gün hâkimi olduğu göğün tepesinden seyrettiği yeryüzü sakinlerinden hiç kimseyle yüz göz olmaz, tahtına göz diken olur kaygısıyla üzerine yönelen her bakışı engeller, hatta bakanların canını acıtarak onları yıldırmak için cezalandırırmış.

Gel zaman git zaman içinde bulunduğu bu durum Güneş’e zul gelmeye başlamış. Herkese tepeden bakar bir tavır takınmak, kendisine yönelen her bakışı iyi ya da kötü diye ayırt etmeksizin cezalandırmak durumunda kalmak, dahası tüm bunların getirdiği mütemadi yalnızlık, iyiden iyiye içine dert etmiş. Giderek daha asabi olmaya başlayan Güneş, artık sık sık öfke nöbetlerine tutuluyor ve hiddetle alevler püskürerek yeryüzünü kasıp kavuruyormuş.

Burnu büyük tavrından dolayı hâlihazırda ondan pek haz etmeyenlerin yanı sıra yeryüzü sakinlerinin hemen hepsi hayat bahşeden ve taht sahibi olan Güneş'e besledikleri şükran ve hayranlık duygusunu yitirmiş, yaşamlarının cehenneme dönmesinden muzdarip isyan eder bir hâle gelmişler. Herkes birbirine kudretli Güneş'i bu denli hiddetlendirecek, gazabına neden olacak ne yapmış olabileceklerini sorup duruyormuş.

Yeryüzü sakinleri arasından gece gibi simsiyah bir kedi, hayat ağacına varıp kendisini Doğa Ana ile görüştürmesi için ricacı olmuş. Dileği geri çevrilmeyen kedi, dikkatini ona veren Doğa Ana'ya seslenip yeryüzünün taht sahibi ve hayat bahşedeni olduğu için kendisine minnettar olduğunu, bununla birlikte büyük bir hayranlık duyduğunu, ama - kendisinin de pekâlâ bildiği ve hiçbir şekilde reddetmediği bir biçimde - bahşettiği hayatlarda, yarattığı tüm o eserler üzerinde gök tahtının sahibi Güneş'in de payının olduğunu söylemiş. Sorun şu ki, yeryüzünün sultanı onlara yakın duruyor ve yeri geldiğinde onlarla iç içe bulunabiliyor, fakat göğün sultanı konumu gereği aralarında bulunamıyor, hatta onlarla hep mesafeli olmak durumunda kalıyor diye devam etmiş sözlerine. Sizden ricam, gök tahtının sahibi Güneş'e sevildiğini ve özel olduğunu hissettirecek bir eser yaratmanız diye muradını dile getirip son vermiş sözlerine.

Bu sözler üzerine Doğa Ana, en nadide eserlerinden biri olan Günebakan'ın ilk tohumunu vermiş kediye. O da hemen gidip özenle eşelediği toprağa gömmüş tohumu. Günebakan, kedinin başını göğe dikip gün feriyle dağladığı gözlerinden acı içinde akan gözyaşlarıyla sulanmış ilk kez. Çok geçmeden filizlenmiş, serpilmiş, büyümüş. Derken çiçek açmış ve sevdalı bakışlarını nakşedip tüm o kavurucu sıcağına, iğneleyerek dayanılmaz bir biçimde can yakan hiddetli ışığına rağmen bir an olsun bakışlarını ayırmamış Güneş'ten. Güneş semadaki tahtını her nereye taşırsa, o da o yöne çevirmiş yüzünü. Her geçen gün çiçeğin mütemadi ilgisini daha da çok üzerinde hisseden Güneş, en nihayetinde tümüyle sakinleşmiş ve hiddetini yitirmiş.

İşte bir kara kedinin muradıyla böyle gelmiş dünyaya o günebakan, görenlerin yüreğini ısıtan, güzelliğiyle dillere destan, sevdasıyla imrenilesi güneş çiçeği.

*

 
Son düzenleme:
Mihrimahi Kedi

Kedinin biri, göğün öyküsünü sormuş günebakan çiçeğine. Öyle ya, gözü her daim semada olan bu nazlı çiçekten gayrı kim bilebilir ki orada neler olup bittiğini. Göğün öyküsü demiş günebakan çiçeği, benim öykümdür. Madem bilmek istiyorsun, öyleyse anlatayım:

Evvel zaman içinde...

Gök tahtının hükümdarı haşmetli ve kudretli Güneş, yeryüzü sakinlerinin kendisine olan ilgisinin, beğenisinin ve minnetinin onun tek ve eşsiz olmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını sınamaya karar vermiş. Böylece onun nur cemalinden bir gece Ay doğuvermiş. Yeryüzü sakinleri daha görür görmez semanın bu yeni güzelliğini pek bir beğenmiş. Hatta, Güneş'in kendisi bile çok geçmeden ona büyük bir hayranlık duymadan edememiş. Derken Güneş, bu sefer de semayı böylesi başka başka güzelliklerle doldurmaya karar vermiş. Ama gelin görün ki, kudreti Ay gibisini tekrardan var edebilmeye yetmemiş. Zar zor parlayan irili ufaklı yıldızlar sarmış göğün her bir yanını. Böyle olunca, bütün o irili ufaklı yıldızların arasında kocaman kalan parlak Ay'ın karizması iyiden iyiye bereketlenmiş.

Güneş'in Ay'a karşı beslediği hayranlık, giderek bir kıskançlık hâlini almaya başlamış. En nihayetinde Güneş, ona sataşmaktan ve eziyet etmekten bir türlü bıkıp usanmayan kıskançlık krizlerine daha fazla dayanamamış. Kendi nur cemalinden özene bezene var ettiği Ay'a bir büyü yapıp onu sahip olduğu ziyadarlığını günbegün yitirip geri kazanmaya çabalayacağı mütemadi bir döngüye hapsetmiş. Bununla da yetinmeyen Güneş, kendisine de bir büyü yapmış. Öyle ki, artık zatı şahanesine salt ve sonsuz bir biçimde hayranlık duyanlar, ilgileri ve minnetleri gelip geçici olmayanlar onun sımsıcak ve ihtişamlı cemalini çıplak bir gözle seyredebilecek, onun öfkeli, yakıcı ve tehditkâr şulesi ise ona yönelen diğer bütün nazarları rahatsız edip üzerinden defedecekmiş.

Gök tahtının hükümdarı, haşmet ve kudret sahibi olan Güneş, bu büyü sayesinde yeryüzü sakinleri arasından kendisini gerçekten taparcasına sevenleri ayırt edebilmiş ve hepsini birden kendi suretini andıran günebakan çiçeklerine çevirivermiş.

İşte o günden beridir âşıklar ne birbirlerini kıskanmaktan kendilerini alıkoyabilmiş, ne de birbirlerini kendilerine benzetmeye çabalayıp durmaktan vazgeçebilmiş.
 
Son düzenleme:
Mevsimsel Bir Kedi

Gök tahtının hükümdarı Güneş ile onun yeryüzündeki gölgesi ve biricik sevdalısı günebakan çiçeği arasındaki dillere destan ilişkiyi bilmeyen yoktur. Her ikisi de birbirini imrenilesi, bitip tükenmek bilmeyen bir sevdayla yâr ve yâren sayıyor, ne nazlı günebakan çiçeği ilgisini bir dem olsun Güneş'inden ayırabiliyor, ne de Güneş ona olan sevdasından yerkürenin semasında salınmaktan vazgeçebiliyor, içten içe yanıp tutuşsa da onu bırakıp gidebiliyormuş. Ama her ilişki gibi onlarınki de gitgelli gelgitliymiş. Biricik Güneş'i küsüp de gidince, uzunca bir müddet semada kendini göstermeyince günebakan çiçeğinin yüreğini kesif ve derin bir hüzün kaplıyormuş. Sema günebakan çiçeğinin yüreği gibi kapkara bulutlarla kaplanıyor, günlerce, hatta haftalarca sık sık ağlıyormuş. Başka çiçekler, otlar ve ağaçlar bile onun bu kederinden zamanla sararıyor, yaprak dökmeye, özene bezene büyüttükleri meyvelerini yitirmeye başlıyormuş. Bir süre sonra günebakan çiçeğinin yüreği hepten soğuyor, giderek buz kesiyor, kederinden artık neredeyse hiçbir şey hissedemez hâle geliyormuş. Onun bu tükenmiş, yok olmuş, biçare hâlini gören yeryüzü çok geçmeden beyaza bürünüyor ve uzaklardaki Güneş'e artık bu ayrılığa bir son vermesi için barış mesajı gönderiyormuş.

Barış mesajını gören Güneş, bir müddet inat etse de çok geçmeden yüreği dayanmıyor ve gökyüzündeki iktidarına geri dönüyormuş. Gelgelelim dönüp de günebakan çiçeğinin sevdalı bakışlarını üzerinde hissedemeyince, sevdalı çiçeğini yeryüzünde bulamayınca onun da içi burkuluyor, eski hâline bir türlü ısınamıyor, uzunca bir müddet gözyaşı döküyormuş. Güneş'in gözyaşlarıyla sulanan toprak, günebakan çiçeğini yeşertip büyüttükce Güneş de kendini daha fazla iktidar sahibi hissediyor, yeryüzündeki etkisi de bundan sebep giderek daha hissedilir bir hâl alıyormuş.

Günün birinde günebakan çiçeği Doğa Ana'dan utana sıkıla ricacı olmuş. Bir yolunu bulup kendisini yerkürenin her bir yanına yaymasını, bu sayede dünyanın bir yerinde sevdalısı Güneş'inden ayrı kalsa bile bir başka yerinde onunla birlikte olabilmek istediğini dile getirmiş. Doğa Ana, bu durumu kediye iletip ona havale etmiş. Ademoğulları ve Havvakızları anlatmaya çabalasam bile benim sözümü pek dinlemez, benim ikna çabalarım onları yola getirmez demiş. Sense kedisin. Onlara benden çok daha yakın olan sensin. Bir şekilde insanlara derdini anlatmasını bilir, bir yolunu bulup onları ikna edebilirsin demiş. Doğa Ana'dan ödev alan kedi, ummanların ayırdığı toprak parçalarında birbirinden bihaber yaşayan Ademoğulları ve Havvakızları olduğu bilgisini yaymaya başlamış. Bu bilgileri yaydığı için kediler giderek ötelenmiş, örselenmiş, yalancılıkla suçlanıp yakılmış. Ama en nihayetinde içlerinden birileri kedinin verdiği bu bilgiyi kale alıp sınamış. Böylece ummanın bir ucundakiler, diğer ucundakileri bulup öğrenmiş. Yeni Dünya'nın yeni keşiflerinden biri olan günebakan çiçeği de bu vesileyle eski dünyanın geri kalanına yayılmış.

İşte o günden beri, iklimler değişse bile günebakan çiçeğinin Güneş'ine olan dillere destan sevdası yeryüzünde bir yerde hep var olmaya, gök tahtının hükümdarı tahtını her nereye taşırsa taşısın karşısına çıkmaya devam edebilmiş.

*

 
Kendi Suretinde Bir Kedi

Gök tahtının hükümranı Güneş ile günebakan çiçeği arasındaki dillere destan ilişkiyi bilmeyen yoktur. Bu iki sevdalı, konumları farklı olsa bile birbirini öylesine sevmiş ki, kendi suretlerini birbirinden yeniden var etmiş. Öyle ki taht sahibi kudretli Güneş'e bakabilen az sayıdaki göz onda günebakan çiçeğini, yeryüzü sakinlerinin sıradan bir kimsesi olan nazlı günebakan çiçeğine bakan gözlerse onun suretinde hayranlık beslediği Güneş'ini görür hâle gelmiş.

Bu dillere destan sevdanın en büyük nazar edenlerinden biri de kediymiş. Kedi, kimi günler boyunca başka hiçbir şeye ilgi göstermeksizin iki âşığın yanardöner sevdasına imrenerek şahitlik eder, iç geçirerek onları seyretmekten bir dem vazgeçemezmiş. Kedinin bu yüreği buruk durumunu gören Doğa Ana, günlerden bir gün harekete geçmiş. Mihri sevdaya imrenen kedinin hâlini suya iletmiş. Kedi ile aralarının iyi olmadığını söyleyip elinden bir şey gelemeyeceği yanıtını verip dursa da çekimser kalan suyu bir şekilde kendisine yardımcı olmaya ikna etmiş. Zira Doğa Ana, kendisine yardımcı olmanın mükâfatını suya verecekmiş.

Derken, uzun bir müddet yağmurlu ve yağışlı günler iklime hükmetmiş. Birbirlerinden ayrı kaldıkları bu süre zarfında Güneş ile günebakan çiçeğinin hasreti iyiden iyiye perçinlenmiş. Yağmurlar dinip göğü örten atlas bulutlar çekilir çekilmez âşıklar buluşabilsinler diye hemen bir alaimisema köprüsü inşa edilmiş. Vuslatı seyir için koşup gelenler arasında bulunan kedi, vuslat bitince hem seyrine bir mola vermek hem de susuzluğunu gidermek için suya gitmiş. Varıp da susuzluğunu dindirmek için eğildiğinde suyun üzerinde kendi suretini görmüş. Görür görmez pek bir beğendiği bu suret, tıpkı imrenerek temaşa edip durduğu Güneş ile günebakan çiçeği ilişkisi gibi içine işlemiş. Kedi, kendi suretinden bir sevdayı ona da bahşettiği için suya minnetini iletmiş.

Doğa Ana dilemiş, ondan kutsi iradeyi alan su da vermiş. İşte o günden beri suya bakan gözler, kendi suretini seyredermiş.

*

 
(Bahtı) Kara Kedi

Ah kara kedi! Ah bahtı kara kedi! Bahtı kara dediğime aldanmayın, hâlbuki öylesine güzel başlamıştı ki bu kedinin hikâyesi. Bir öteye bir beriye koşuşarak merakla etrafta gezinirken, bir yandan da annelerinin yanı peşinden ayrılmamaya çabalayan dört kedi yavrusu idiler. Kardeşleri sarılı ve alacalı açık tonlarla gündüzün renklerine bürünmüş iken, bizimki onların tam aksine, bütün göğün bulutlarla örtülü olduğu bir damla şavk sızmayan bir gece kadar siyahtı. Tam da bu yüzden, sokakta görür görmez hayran oldu Gece Hanım ona. Böylesi bir şirinlik ve böylesi bir zarafet, baştan ayağa böylesi bir güzellik kompozisyonu nasıl bu denli kesif bir koyuluğun içinde mümkün olabilmişti! Hele o zifiri koyuluğun içinde parlayan bir çift zümrüt yeşili göz yok muydu; Hangi mücevher o zümrüt yeşili gözlerdeki mağrur ve kibirli, bir o denli muhtaç ve melankolik, aynı zamanda bir hayli meraklı bakışlardan daha değerli ve eşsiz olabilirdi ki! Gece Hanım, uçarcasına sokağa koşup hemen annesi ve kardeşleriyle birlikte yanına aldı onları.

Artık yarı aç yarı tok sokak hayatı bitmişti kediler için. Gece Hanım'ın evinde bolluk içinde yaşıyorlar, pürneşe ve konforlu günler sürüyorlardı. Ailesinin uğuru olmuştu, kara kedi. Ama o, herkesten ziyade Gece Hanım'ın gözdesiydi. Gece Hanım ise, şehrin valisinin biricik kızıydı. Bu sebepten hem babasının hem de şehir cemiyetinin göz bebeğiydi. Senelerce yazında ve sanatta ehil kişilerden özel dersler almıştı. Kara kedisine karşı günbegün artan hayranlığını dizelere, şarkılara, resimlere ve metinlere dökmeye başladı. Her eserinde onun güzelliğini, sevecenliğini, biricikliğini yere göğe, hatta göğün ötesindeki ufuklara sığdıramadan anlatan sitayişler ediyor, zaman zamansa keşke başkalarının onu benim gözümden görebilmelerini mümkün kılabilecek, ona olan karşı konulmaz tutkumu açıklayabilecek daha başka bir yol bulabilsem diye kendine sitemde bulunuyordu.

Gece Hanım'ın verdiği çeşitli eserler, kısa zamanda şehir cemiyetinde ilgi görmeye ve beğeni toplamaya başladı. Kara kedisine olan iptilası da bundan mütevellit şehir halkının diline dolandı. Tıpkı Gece Hanım'ın esin kaynağı olan kara kedisine karşı gitgide büyüyen ihtirası gibi, ortaya koyduğu eserlerdeki maharetleri de giderek artıyor, her yeni eseri öncekine nazaran daha fazla beğeniliyor, daha bir ustalıklı bulunuyordu. Kara kedi, Gece Hanım'ın da uğuru olmuştu.

Fakat, bu durumdan ziyadesiyle huzursuz olan biri vardı. Şehirdeki onca centilmen arasından sıyrılarak cemiyetin göz bebeği Gece Hanım'ın ilgisini çekmeyi başaran talihli erkek, Gündüz Bey olmuştu. İkisi fevkalade iyi anlaşırlar, sıkça birlikte hoş vakit geçirirlerdi. Hayatına giren kara kediden sonra Gece Hanım'ın kendisine yönelik alakasının azaldığını gören Gündüz Bey, bu durum karşısında şaşkına dönmüş, "Canım, saçmalama lütfen, artık bırak şu aptal şeyi!" diye üstelemeye başlayınca da araları hepten açılmış, en nihayetinde Gece Hanım, bundan böyle onunla görüşmeyi istemediğini yüzüne karşı haykırarak kati bir biçimde ilişkisini kestiğini ilân etmişti. Bir de bu yetmezmiş gibi, bir zamanlar Gece Hanım için rekabet ettiği şehirli erkekler, şimdilerde onun yerini alanın, hatta ve hatta onun bir kez bile mazhar olamadığı sevda yüklü dizelere ve övgü dolu cümlelere konu olanın bir kara kedi olmasından dolayı Gündüz Bey ile sürekli alay ediyorlardı. Yine böyle bir günde öfkeden çılgına dönen Gündüz Bey, soluğu doğruca Gece Hanım'ın evinde aldı. Yakinen bildiği bir ev olduğu için gizlice içeri girmekte bir tereddüt yaşamadı ve hiç zorlanmadı. İçeri sızar sızmaz kara kediyi tutup yanında getirdiği çuvala koydu. Kedinin korku dolu miyavlamalarıyla irkilen Gece Hanım, tez koşup henüz evden kaçmayı başaramadan Gündüz Bey'i yakaladı. İçinde bulundukları vaziyete sert tepki gösterdi. Böylesi bir işe kalkışmış olmasından dolayı tehditkâr bir tavır takındı. Hâlihazırda ziyadesiyle pürhiddet bir hâletiruhiyede olan Gündüz Bey, şimdi içinde bulunduğu sıkıntılı durumun da tesiriyle kendini tümüyle kaybetti ve Gece Hanım'ın üzerine çullandı. Yaygara koparmasın, bağır çağır başkalarını da eve toplamasın diye iyice ağzını kapadı. Niyeti, Gece Hanım sakinleşinceye, tepkisi dininceye dek bir müddet beklemekti, ama kalbi duruncaya kadar onu soluksuz bırakmayı sürdürdü. Canına kıydı. Ardından kediyi koyduğu çuvalı da kapıp evi terk etti. Aylak takımından güvendiği birini bulup çuvalı ona verdi ve kediyi de alıp derhâl şehirden mümkün olduğunca uzaklaşmasını, bunun karşılığında ona verdiği tomarla parayla gittiği yerde kendine yeni bir hayat kurmasını söyledi.

Nice zaman sonra kara kedi, meşakkatli de olsa bir şekilde yolu bulup sağ salim şehre geri dönmeyi başarabilmişti. Oysa bilmiyordu ki, katlanmak durumunda kalacağı asıl meşakkatli süreç, onun için daha yeni başlıyordu. Gece Hanım'ı öldüren Gündüz Bey, itinayla planlanmış bir kurmacayla şehirdeki herkesi olayın bir intihar olduğuna inandırmıştı. Biricik kedisinin evden kaçması ve onu terk etmesi karşısında fevkalade bir üzüntü duyan ve evhama kapılan Gece Hanım'ın, bu duruma bir gece dahi katlanamayarak kendi canına kıydığını yaymıştı. Gerek yetkili merciler, gerekse kasaba halkı, Gece Hanım'ın kara kedisine olan düşkünlüğünü çok iyi bildikleri için buna inanmakta direnmediler. Şehrin valisi, yüreği candan sevdiği, özene bezene büyüttüğü, güzelliğini ve maharetlerini dilinden düşürmediği kızını kaybetmiş olmanın acısıyla dolu isyanda iken bu söylenene kandıktan gayrı, diğer kimselerin aksi bir şey demeye dili varmazdı zaten.

Şehre dönmüştü dönmesine kara kedi, lakin artık buradaki hemen herkes ona düşmandı. Çünkü o, şehrin göz bebeği Gece Hanım'ın tutkulu sevdasına ihanet etmiş, ardına bile bakmadan bırakıp giderek üzüntüsünden onun canına kıymasına neden olmuştu. Nankördü, melundu, uğursuzdu. Herkes kara kediyi böyle biliyordu. Bitip tükenmek bilmeyen hakaretlere, aşağılamalara ve hor görüye maruz kalmasına, her defasında görüldüğü yerden nefretle defedilmesine rağmen bıkıp usanmadan Gece Hanım'ı aradı durdu şehrin her bir tarafında.

Kara kedi, baktı ki gündüzleri şehirde dolaşırken kolayca fark edilebiliyor, en nihayetinde kendini kin besleyen düşman gözlerden saklayabileceği gecenin karanlığında aramaya koyuldu hanımını. Gece'yi bulmak için, gecelerin kedisi oldu.
 
İmzalı Bir Kedi

Evvel zaman içinde, kimine göre keramet sahibi, kimine göreyse tılsım haizi bir kedi yaşarmış. Kedi, karşısına çıktığı kişilere muradını sorar, ardından kuş tüyü kalemiyle sihirli imzasını atar ve "İmzam artık alın yazında. Belki er belki geç, ama benden dileğin mutlaka gerçek olacak. Vakti geldiğinde göreceksin ki sen de muradına ermişsin. Yeter ki sen de bunu iste, elinden gelenin en iyisini ortaya koymak için azimle çabala, sabırla bekle, muradından sakın vazgeçme." diye tembihleyip defaten ortadan kaybolur gidermiş. Kedinin ne sahip olduğu kerametin sırrı, ne de karşısına çıktığı kişileri gelişigüzel bir şekilde mi yoksa bir tercih üzerine mi seçtiği bilinmekteymiş, ama onunla karşılaşma şansına mazhar olup büyülü imzasını alan herkes, tam da onun vadettiği gibi er ya da geç muradına ermekteymiş.

Bugün de birilerine muradını sorayım, bu gece de bir dilek almadan uyumayayım diyerek bu şekilde dilek dilek üstüne günler günleri kovalamış. Derken bizim kedi, kara kara düşünür hâlde semada süzülen bir meleğe rastlamış bu sefer. Hüzünlü ve bir o kadar da ümitvar bir hitapla: "Bu pak huydan ve apak nurdan güzelliği kara kara düşündüren ne ola ki? Ey melek, ey cihanfer benek! Söyle bana derdini ki bileyim. İzin ver, senin dileğini de yerine getireyim." demiş. Melek, imzası büyülü kediyi sımsıcak ve şefkatli bir bakışla süzdükten sonra sessizliğini bozup olağan saflığıyla dile getirmiş derdini: "Şimdiye dek her daim iyilikte bulundum. Bir kez bile kötü bir şey yapmadım. Zaten istesem de bunu yapamam. Sen de iyi bilirsin ki biz meleklerin mevcudiyeti, sadece ihsan üzerine. Şer nedir, hiç bilmeyiz. Fakat, birçoğumuz da bunun nasıl bir şey olduğunu merak eder dururuz. Merak etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Tıpkı çoğu melek gibi ben de, kötülük tecrübesinin merakına daldım. Hatta itiraf etmeliyim ki sanırım kendimi buna fazlaca kaptırdım, zira şu günlerde bu düşünceyi kafamdan bir türlü atamaz durumdayım." Kedi, içten bir tebessümle karışık mağrur bir ifadeyle: "Bu muydu yani, üzüldüğün şeye bak? Senin dileğin, beklemene bile gerek kalmadan derhâl mahal verebileceğim türden bir tanesi." demiş ve kuş tüyünden kalemini çıkarmış. "Şimdiye dek diğer herkesin alın yazısına işlediğim sihirli imzamı, seninse avuç içine atıyorum. İmzalı avucunu başımın üzerinde gezdirip beni bir kez okşayacak, bu vesileyle bir kereliğine birine, yani bana kötülük yapma fırsatın olacak." diyerek sözlerine devam etmiş. Meleğin tereddütte kaldığını görünce ise: "Güzeller güzeli melek, hem içi hem dışı safi nurdan cihanfer benek, ben sana kötülüğü değil, kötülüğün bir defaya mahsus tecrübesini veriyorum. Üstelik bu kötülüğün bana yapılmasını da kendi rızamla istiyorum. Eğer şimdi cayar ve bu tereddütle yaşamaya devam edersen, mütemadiyen için içini yiyip duracak. Daha büyük bir fenalığı kendine yapmak üzere olduğunu bilmelisin. O yüzden lütfen güven bana." diyerek ona telkinde bulunmuş. Bu sözlerden cesaret alan melek, kediyi kucağına almış ve yanaklarına birer buse kondurmuş. Hemen ardından da büyülü imzanın bulunduğu avucuyla şefkatle başını okşamış. Kucağındaki kedinin apansız bir parlamayla yanıp kül oluşunu, küllerinin göğe serpilerek esintide sırra kadem basışını görünce içini korkunç bir pişmanlık sarmış. "Meğer kötülük, böylesi bir nedametten başka hiçbir getirisi olmayan, yalnızca ziyandan ibaret melun bir şeymiş. Bir daha mı, asla!" demiş kendi kendine.

Kedinin imzasını atmak için kullandığı kuş tüyü, artık sahipsiz kalmış, prizmadan geçerken kırılan ışığın spektrumu gibi rengârenk parlayarak havada öylece süzülüyormuş. Esen yellerle bir diyardan bir diğerine savrulup duran kuş tüyü, en nihayetinde bir akşamüstü gözleri ufuklara dikili, düşünceli bir şekilde uzaklara dalıp gitmiş bir yazarın oturduğu balkondan içeri süzülüp bir yudum alıp bırakılmış kahve fincanına takılıvermiş. Bir yudum kahve daha içmek için fincanı eline alan yazar, fincanı ağzına götürdüğü esnada içinde duran kuş tüyünü görünce pek bir sevinmiş. Kuş tüyünün kendisine uğur getirebileceğini düşünerek bundan böyle yazılarını onunla yazmaya karar vermiş. İlgi gören bir gazetede orta hâlli bir yazar olarak senelerdir yazan biriymiş. Bazı yazıları okuyanların beğenisini toplarken, bazı yazıları ise okur camiası tarafından tepki görüyormuş. Ama okurlarından bu yazınız şöyle güzel ya da böyle yanlış yargısı dışında, bahsettikleriniz şunu değiştirdi, buna vesile oldu, böyle bir yararı dokundu gibi elle tutulur herhangi bir geri dönüş hiç alamamış. Bundan dolayı etkili, ikna edici ve faydalı bir yazar olduğu kanaati taşımıyormuş. Yazmaya eskisi kadar hevesli değilmiş. Yine de okurlardan gelen mektuplardan ümidini kesmemiş.

Günlerden bir gün kahvesini alıp masasına geçmiş. Yazmaya başlamadan evvel masasının çekmecesinde sırada bekleyen okur mektubuna bakmaya karar vermiş. Mektubun sahibi, yazarı tanımadığını, yazılarının takipçisi de olmadığını, gazetede ismini rastgele görüp gerek yazarlığı bakımından bilgi ve birikimiyle, gerekse tanış olmamaları hasebiyle tarafsız kalabileceğine güvenerek bahsettiği konuda kendisine nitelikli bir tavsiyede bulunabileceği düşüncesi ve ümidiyle ona başvurduğunu yazıyormuş. Yazar, kuş tüyünü mürekkep şişesine daldırıp hemen bir cevap mektubu yazmış. Birkaç gün sonra da bu cevap mektubuyla verdiği tavsiyelerin faydalı olduğunu bildiren bir teşekkür mektubu almış. Bunun üzerine gazetede yazmaya bir son verdiğini, bundan böyle kendisinden talep edildiği müddetçe yalnızca tavsiye mektupları kaleme alacağını bildiren son köşe yazısını tamamlamış. Kuş tüyü kalem, yazarın elinde ne kırılmış, ne bozulmuş, ne de yıpranmış. Bu defa da onun imzasıyla nice kimseleri er ya da geç muradına kavuşturmaya böylelikle hep devam etmiş.

Peki, keramet kedide miymiş, yoksa imza atılan bu kuş tüyü kalem efsanelerde adı geçen anka kuşunun kanadından mı gelmeymiş? Ne sevimli kedimiz keramet sahibiydi, ne de büyülü kuş tüyümüz zümrüd-ü ankanınkiydi. Aslolan şu ki, imzanın adı "esin" idi. Bu masalda atılan tüm bu imzalar, zaten büyülü değildi. Muradına erenlere yalnızca hep esin verdi.

*

 
Herhangi Bir Kedi

Akşamüzeri yaklaşıyor, barınaktaki bir gün daha hüsranla payan buluyordu. Yine barınağa kedi sahiplenmek isteyen birileri gelmiş, ama tüm sevimliliklerine rağmen içlerinden tercih edilen sadece bir tanesi olmuştu. Diğerleri boyunlarını büküp dağılırken, içlerinden biri ise barınağa gelen çiftin yanındaki insan yavrusunun seçtiği kediyi alıp sırt çantasına koyarak götürüşünü son anına dek izlemeye devam etti. Bunun üzerine kedinin aklına bir plan geldi. Barınak çalışanlarından birinin rutin olarak yanında taşıdığı çantanın içine sinsice girdi ve hiç kıpırdamadan, sesini çıkarmadan orada öylece bekledi. Barınak emekçisi, iş çıkışı üzerini değişti ve içinde saklanan kediyi fark etmeksizin çantasını kapıp evinin yolunu tuttu. İşler tam da kedinin istediği gibi gitmiş, önce gizlice barınaktan dışarı çıkmış, ardından da saklandığı çantadan fırlayıp kaçmıştı.

Kedinin metropolün merkezine varacak firar yolculuğunun ilk günleri, kenar mahallelerin izbeliğinde geçti. Büyük kentin onlara kucak açacağını umarak gelen insan yığınlarının oluşturduğu bu yerler, umulanın aksine kente dahil olamamışlığın, ancak derme çatma ve çarpık bir biçimde ona dışarıdan eklemlenebilmişliğin iskânlarıydı. Çok geçmeden kedi, birbiri ardınca sıralanan sokaklarda insan kalabalığının aktığı yönlerde yol almanın faydalı olduğunu anladı, zira bu şekilde keşfettiği civar çarşısının kasap ve balıkçı arastasında rahatça karnını doyurabiliyordu. İnsan kalabalığının peşine takıldığı böylesi bir günde ardı ardına uzanan cadde ve sokaklar boyunca yol almaya kendini o denli kaptırmıştı ki, fark etmeden kentin iç kısımlarına kadar ulaşmış, hatta metropolün cazibe merkezlerinden birine varmıştı. Vardığı bu yer, artık bir insan seli değil, âdeta bir insan deniziydi. Her yer, alabildiğine insan doluydu ve kedi, böylesi bir insan kalabalığıyla karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Evvelce bulunduğu yerlerin aksine buradaki insan yoğunluğu hiç bitmiyor, gece gündüz demeden sürüyordu. Dahası, gece olduğunda karanlık olmuyor, birbirine karışan çeşit çeşit renkli ışıkla etraf hep aydınlık kalıyordu. Aynı binalara girip çıkan aynı yüzleri görmeye aşina iken, buralardaki binalara sürekli birileri girip çıktığından bu kişilerin aynı kişiler olup olmadıklarını kestiremiyordu. İlginç bir biçimde buradaki bina sahipleri başkalarının içeri doluşmasından gayet memnuniyet duyuyor, hatta ekseriyeti bunu yapmaları için hayli davetkâr ve ısrarcı bir tutum sergiliyordu. Kedi, içeri girmeye çalıştığı ya da girmeyi başardığı mekânlardan kovulunca, bu davetkâr tutumun yalnızca insanlara yönelik olduğu yargısına vardı. Üstelemedi. Öğünlerini çöp konteynerlerinden bulduklarıyla tedarik etti.

Kedi, metropolün şatafatlı ve alengirli kesimlerinde bir süre oyalandıktan sonra keşif yolculuğuna devam etmeye koyuldu. Artık bir insan kalabalığının ardında sürüklenmek için çaba harcaması gerekmiyor, yollar boyunca bir insan seli zaten hep akıyordu. Ne kadar gezindi bilinmez, kedimiz en sonunda kentin bambaşka bir yüzüyle karşılaştı. Geldiği bu yeni yere çarçabuk ısındı. Ömründe belki ilk defa bir yere aidiyet duyuyordu. Sevinçli ve sıcak insanların kendilerini hemen belli ettikleri, birbirleri ile şakalaştıkları, etraflarına neşe saçtıkları, kimisinin müzik yaparak şarkılar söylediği, kimilerininse bu şarkıların eşliğinde dans edip oyunlar oynadıkları, hemcinslerinin yanı sıra güvercin, tavşan, köpek ve maymun gibi daha başka hayvanların aynı ortamı paylaştığı, hayatın âdeta bütün coşkusuyla dışarıda yaşandığı cıvıl cıvıl bir yerdi burası. Panayırı andıran bu şenlikli alanda, şehrin genelinde gördüğünün aksine binalar daha azdı ve kimi cafcaflı kimi gösterişsiz çeşitli renklerde kurulu çadırlar vardı.

Kedi, kentin bu kesiminde bulunduğu süre boyunca hayatının en güzel günlerini yaşamış, gelgelelim günlerden bir gün alanı teftişe gelen polislerin onun sahipsiz olduğunu anlaması üzerine kendini tekrar barınakta bulmuştu. Onu evvelden tanıyan kediler, onun nasıl barınaktan kaçtığını ve dışarıda neler yaşadığını büyük bir merakla sorup durdular, ama bizimki onlara aldırış etmeden inatla sessiz kalmaya ve tekrardan barınaktan kaçmaya çabalamakla geçirdi günlerini. Bir müddet sonra hastalanıp iyileşemeyeceğini ve ömrünün son günlerini yaşıyor olduğunu anlayınca, sessizliğini bozmaya karar verdi. Geriye kalan bu son günlerini, öbür kedilere barınaktan nasıl kaçtığını ve dışarıda neler yaşadığını anlatarak geçirdi. Ola ki içlerinden biri barınaktan dışarı çıkmayı başaracak olursa, kentin o konumunu nasıl bulabileceğini, oraya varmak için izlenecek yolda kentin hangi simge yapılarına başvurabileceğini detaylı bir biçimde anlattı. Bizimkinin anlattıkları, barınakta yaşayan kediler arasında dillendirile dillendirile bir nesilden bir sonrakine aktarıldı. Şehirde yaşayan bir insan tarafından barınaktan alınan ama bir müddet sonra bıkılıp evden dışarı atılan bir kedi, kendini metropolün sokaklarında bulduğunda içine düştüğü bu duruma hiç aldırış etmedi. Çünkü firari kedinin yaşadıklarıyla ilgili barınakta ona anlatılanları bütün detaylarıyla hatırlıyor ve ilk duyduğu günden beri bu hikâyede sözü geçen yeri bir hayli merak ediyordu. Simge yapıların işaretlerini izleyerek kentin sokaklarını hiç yılmadan arşınladı durdu, ama o yeri vadedildiği şekliyle bulamadı. Vardığı yer, anlatılana büyük oranda benziyor, gelgelelim hikâyede bahsi geçen insanların ve insan ilişkilerinin yerinde yeller esiyordu.



Kedi, tıpkı yanından gelip geçen insanlar gibi boynu bükük dolaşmaya başladı. Karamsarlığa kapılan kedi düşünceli bir biçimde gezinedursun, o esnada kentin bu kesimindeki bir cami açılışını gerçekleştiren devlet başkanı yanındaki diğer devlet ileri gelenleri ve korumalarıyla birlikte makam araçlarına binmiş konvoy hâlinde hareket ediyordu. Konvoyun başında giden güvenlik aracının sürücüsü, yolda duran kediyi görünce amirine dönüp ne yapması gerektiğini sordu. Amirinin yalnızca kornaya basmakla yetinmesini ve asla hız kesmeden yoluna devam etmesini istemesi, arkalarında seyreden makam araçlarını yavaşlatmamaları gerektiğini ve yol boyunca başka hiçbir şeye odaklanamayacaklarını söylemesi üzerine denileni yaptı. Hızla üzerine doğru gelen otomobili son anda fark eden kedi, kendini korumak için olduğu yerde çöküp bedenini yola yapıştırdı ve başını yere eğdi, ama onun peşi sıra gelen diğerlerinden bihaber olduğundan tehlikenin geçtiğini sanarak başını yukarı kaldırınca, bir sonraki güvenlik aracının aksı şiddetli bir biçimde suratına çarptı ve kediyi yola kapakladı. Devlet başkanının makam şoförü, suratı kan revan içinde yola kapaklanmış kediyi gördüyse de devlet başkanının emniyetinin ve teşriflerini bekleyen başkaca ihalelerin ivediliğinin, ölüp ölmediği bile belirsiz yolda yatan sefil bir kediden daha fazla önem arz ettiği yanıtını alacağını bildiğinden hızını kesmedi. Din işleri başkanının makam şoförü, tıpkı önünde seyreden diğer araçlar gibi yolda yatan kedinin üzerinden büyük bir hızla geçip giderken özür dileyerek aniden manevra yapmak durumunda kalma sebebinin yaralı hâlde yolda yatan bir kediyi ezmemek olduğunu söyledi. Din işleri yetkilisinden başka canlıların yaşama hakkına saygı göstermenin dinin bir buyruğu olduğu yanıtını almanın gönül rahatlığıyla yoluna devam etti. Konvoyun hız kesmeden ilerlediğini gören hazine müsteşarı, makam aracını beraber paylaştığı dâhiliye bakanına: "Vakit nakittir, değil mi sayın üstadım?" dedi. Bakansa onun bu şakasına: "İşte, muhaliflerimizin de böyle üzerinden geçiyoruz." diyerek işi büsbütün alaya alan bir karşılık verdi.


Adı Konstanpol’den gelen bu kent, sırf iffetli ve namuslu sanılsın diye İslâmbol yalanıyla anıldı. Oysa fahişenin bedeni gibi para eder her yeriyle pazarlanır olmuş, bütün köşe başları tutulmuş, karış karış ihaleye sunulmuştu. Varsıl yoksul ayırt etmeden cilvesine aldanan herkese bağrını açmış, fakat günbegün semiren bünyesi altında koynuna aldıkları ezilmeye başlamıştı. İşte o gün bu gündür, iki yakası bir araya gelmez bu kentin. Değerlerin un ufak olduğu yoz değirmenlerinde daha kaç kişilik öğüteceği bilinmez. Kişilik büyütmeyi becerenlere, bu kentte asla tahammül gösterilmez. Nitekim zavallı kedi, perperişan bir şekilde yitip gitti. Bu kentte onun bunun kedisi olarak yaşamaktansa, herhangi bir kedi olarak ezilmeyi yeğlemişti.

*

 
Herkes Gibi Bir Kedi

Puslu bir günün fecrinde başladı, kedi ile kirpinin hikâyesi. Dışarıdaki gece canlıları, gün sökümüyle birlikte yine her zamanki gibi yuvalarının yolunu tutuyorlardı. Gözün gözü göremediği öyle yoğun bir sisle kaplıydı ki her taraf, kedinin biri hemcinsleri sanarak kirpilerin peşine takılıverdi. Peşlerine düşenin bir kirpi olmadığının, kirpiler de farkında değildi. Birbiri ardına yuvalarına dağılırken, en sonunda kirpilerden biri aralarında yolunu şaşırmış bir kedi olduğunun farkına vardı. Onu dışarıda bırakmaya gönlü razı olmadı, içeri buyur edip yuvasında ağırladı. Bu misafirlik vesilesiyle ikisi birbirine çabucak ısındı. Çok geçmeden de kedi ile kirpi, aynı yuvayı paylaşmaya başladı.

Aralarındaki yârenlik, sıkıydı. İkisi gayet iyi anlaşıyor, beraber yaşamaktan memnuniyet duyuyorlardı. Lakin bu ilişkide kedinin içten içe canını sıkan bir sorun vardı. Her ne zaman sokulmak istese kirpinin dikenleri batıyor, kedinin bunu yapmasına mütemadiyen mani oluyordu. Artık bu duruma bir çare bularak son vermesi gerektiğini düşünen kedi, günün birinde o çalılık senin bu çalılık benim hiç yılmadan ve yorulmadan dolaştı. Dışı dikenlerle kaplı, ama içi tarafı dikensiz burgulu bir çalı kümesi bulunca doğruca içine daldı ve başından kuyruğuna kadar dolandı. Giyindiği çalılığın uçlarını kemirerek kalanından kopardı.

Kirpinin onun bu dikenli hâlini pek bir beğeneceğini uman kedi, içi kıpır kıpır yuvaya geri döndü. Bundan böyle hemhâl olduklarını haykırarak sevinçle yâren bellediği kirpiye sokuldu durdu. Ama kirpi, dikenli çalılar giyinmiş kediyi görünce şaşırıp kaldı. Lal oldu, bir şey söylemeye tutulmuş dili bir türlü varmadı. Kedi, ertesi güne uyandığında kirpi yuvada yoktu. Gitmişti. Sonraları anladı ki gidiş, o gidişti. Kirpi, bir daha asla geri dönmeyecekti. Çünkü artık onun için kedi de diğer herkes gibiydi.

*

 
Mor Düşünen Bir Kedi

Gecenin loş karanlığında bir kedinin acı feryadı inletiyordu ortalığı. Çok geçmeden bir başka kedinin figanı katıldı onunkine. Gün ağarana, fecrin kızıllığı kanayana dek feryat figan sürdü yas. Kedilerin çığlık çığlığa inlemekten bitap düşen dilleri kurumuş, suya hasret kalmıştı. Farklı yollardan arşınlayarak vardıkları avluda rastlaştılar. Etrafını çevreleyen duvarların ve ağaçların gölgelediği bu avlu, civarda yaşayan bütün kedilerin serinlemek ve susuzluklarını dindirmek için uğrak edindikleri bir yerdi. Bu ikisi, o güne dek burada farklı farklı pek çok kedi görmüşlerdi, ama bu kez evvelce bir eşine ya da benzerine hiç aşina olmadıkları, gök mavisi gözleri hariç bütün bedeni mor renkten müteşekkil bir kediyle karşılaştılar. Mor kedi, bu iki kedinin yaşadıkları acıyı bir nebze de olsa unutarak şaşkınlık ve merak dolu nazarlarla etrafında gezine gezine kendisini süzmelerine tepkisiz kaldı. Hayret bakışları, yerini tekrardan yürek yangınının dumanından müteessir nemli gözlere bırakana dek bekledi. Ardından yanlarına varıp bu kez ilgili gözler kendisine ait dertlerini sordu. "Hayat, biz kediler için acılarla dolu." diyerek söze girdi biri. "Hele bir de dişi kedi isen, güçlükleri ve acıları yaşaman kaçınılmaz oluyor. İyisiyle kötüsüyle, kolayıyla ve zoruyla zemheriyi atlatıp bahara eriyor ve birçoğumuz yaz aylarına anne olarak giriyoruz. Ne var ki, çok azımız yavrularımızı hayatta tutabiliyoruz." diye sürdürdü sözlerini. Derken boğazı düğümlendi, devam edemedi. Sözü diğeri devraldı ve şunları söyledi: "Bir anne kedinin, yavrularının hepsini hayatta tutma şansı düşük maalesef. Kaldı ki, bir yandan da dişiler olarak erkek kedilerin hoyrat doğalarına karşı mücadele etmek durumundayız bizler. Zira buralardaki çoğu erkek kedi, yavruları beslemek yahut koruyup kollamak şöyle bir yana dursun, yeni doğmuş ama henüz gözlerini dünyaya açmamış o masum yavruların kokusuna ve renklerinin görünüşüne bakıp onların kendisinden olmadığı kanaatine varırsa şayet, bir anlık yokluğumuzda ne yapıp edip bu yeni doğanları fütursuzca ve zalimce katletmekten geri durmamayı şiar edinmiştir. Nitekim dün gece de bir nebze yokluğumuzu fırsat bilip her ikimizin yavrularını katleden ve bizi kedere boğan, biliyoruz ki erkeklerden biriydi. Daha da kötüsü, bu başımıza gelen ne bir ilkti, korkarım ne de bir son olacak." Mor kedi, hazin bakışlarla ve ilgiyle söylenenleri dinledi. Ardından o hazin bakışlarının yerini ciddiyet aldı. "İsterseniz bu bir son olabilir, bunu sağlayacak bir yol biliyorum" dedi ve gayet kendinden emin bir biçimde konuşmasına devam etti: "Biliyor musunuz, haddizatında doğuştan bembeyaz bir kediydim ben. Şimdiki gibi mor renkli değildim. Karşılaştığımız bu yerin yakınlarında bolca yetişen çiçekli bir bitkinin özü sayesinde aldım bu rengi. Avluyu kendimiz için bir mesken yapabiliriz. Siz ikiniz, diğer dişileri yavrularını da getirip burada toplanmaya ikna edin. Ben de bu süre zarfında size bahsettiğim bitkileri toplayıp hazır edeceğim. Burada bir arada kalarak geçireceğimiz birkaç günün ardından göreceksiniz ki hepiniz tıpkı benim gibi mor kediler olmuşsunuz. Düşünsenize, bütün dişi kediler ve yavruları kokusuyla ve rengiyle erkek kedilerin ayırt edemeyeceği bir duruma gelmişler. İşte size yavrularınızı erkek kedilerin zalimce tutumuna karşı korumak için bir çözüm yolu. Ayrıca çiçeğin etkisi, kalıcı değil. Bir müddet sonra, her biriniz yine eski hâlinize döneceksiniz. Ama o vakte kadar zaten yavrular yeterince büyümüş olacaklar." Kedilerden biri: "Anneler hangi yavrunun kendisininki olduğunu bilmek isteyecektir. Bütün anneler ve yavrular, hepsi mor renkli olduğunda hangi yavrunun hangi anneye, hangi annenin hangi yavruya ait olduğunu biz nasıl ayırt edeceğiz peki?" diye sorunca, "Bilemeyecek. Ayırt etmeyecek. Zira amaç da bu zaten!" diye bir hışımla karşılık verdi, mor kedi. Hemen sakinleşti ve sözlerine açıklık getirdi: "Eğer biz dişiler de erkekler gibi o yavru seninki bu yavru benimki derdine düşersek, burada yaptığımız şeyin hiçbir anlamı ve amacı kalmayacaktır. Erkeklerin tutumuna karşı başarılı olmayı hep birden istiyorsak, bizler de onlar gibi hareket edemeyiz, etmemeliyiz."



Çok geçmeden avluyu yörenin her bir yanından gelen çeşit çeşit dişi kediler ve yavruları doldurdu. Mor kedinin örgütlediği iki kedimizin konuştukları arasından avluya ilk gelip yerleşenlerin çoğu, sırf “mor kedi” diye bir şeyin merakından olsa gerek, yavrusu olmayan dişilerdi. Anneleri ikna etmekse, pek kolay olmamıştı. Hatta bazıları gelmeyi inatla reddedince, bizimkiler anneleri yanlarından ayrılır ayrılmaz birer ikişer yavruları avluya taşıyıp hemcinslerinin hışmına uğramayı bile göze almışlardı. Mor kedi, sıra dışı görünüşüyle ve kararlı söylevleriyle bütün hemcinslerini âdeta büyülüyor, onları birlikte hareket etmeye kolaylıkla ikna ediyordu. Varlığını öğrenen erkek kedilerin de ilgi odağıydı. Ama hiçbir erkek, örgütlü bir biçimde avluda bulunan dişi kalabalığından ona ya da yavrulara ulaşamıyordu. Bazı dişiler belirli sürelerle avludan ayrılsalar bile, avluda sürekli bir dişi kalabalığı bulunuyordu.

Böylelikle avluda günler günleri kovaladı. Biraz daha bekleyelim, birkaç gün daha geçsin bakalım derken içlerinden hiçbiri morarmayınca avludan homurdanmalar yükselmeye, dişi kediler arasında giderek aykırılıklar baş göstermeye başladı. Bize yalan söyleniyor, nice gün geçti ama hâlâ hiçbirimizin mor kediye falan dönüşebildiği yok, burada zamanımızı boşa harcayıp duruyoruz şeklinde yükselen tepkiler karşısında "beni dinleyin!" diye haykırarak söze girdi, mor kedi. "Burada bir araya gelerek örgütlü bir şekilde hareket ettiğimiz süre boyunca, yavru kediler güvende kaldı. Bazılarımız doğumunu buradaki güven ve huzur ortamında gerçekleştirdi, aynı şekilde bazılarımız önümüzdeki günlerde diğer hemcinslerinin desteğiyle burada anne olacaklar. Bütün bu yaşananları görmezden gelerek hâlâ nasıl boşa emek harcandığını düşünebiliyorsunuz? Bir araya gelmeyi, örgütlü bir biçimde hareket etmeyi başardığımızı göremiyor musunuz?" Artık kalabalığın ilgisi, tümüyle mor kedinin üzerinde toplanmıştı. Ayrılıkçı seslerin dahi susup diğer herkesle beraber gözünün içine baktığını gören mor kedi, kalan meraklarını gidermeleri için sözlerine devam etti: "Hepinize yalan söyledim. Sizi mor renkli kedilere çevirecek hiçbir iksir yok elimde. Toplayıp sizlere verdiğim çiçeklerin herhangi bir tesiri bulunmuyor. Bense, spreyle boyanarak mor renge bürünmüş alelade bir kediyim. Sprey kırmızı renk olsa, kırmızı renkli bir kedi olacaktım. Oysa size sözünü ettiğim gerçek mor renk, benim düşüncelerimde ve düşlerimdeydi. Size bu konuda asla yalan söylemedim. İsteğim, sizlerin morarmış kediler olmanız değildi, mor düşünen kediler olmanızdı."

*

 
Geri