“Dışarıdan baktığında derim kalın görünüyor belki. Güçlü, yıkılmaz, her işin altından kalkabilecek, yoktan varlar yaratan, küçük ama dev kadın. Seveni bol, sevmeyeni de var ama çok da dert değil. Hep sevilsen bir sıkıntı olsa gerek, illa ki!
Dert paylaşıyorsun, telefonun çalıyor, dinliyorsun, şarkı yazıyorsun, bazen barıştırıyor, bazen, el ele tutuşturuyorsun. Kalabalık etrafın, ya da öyle zannediliyor. Güçlüsün, sana bir şey olmaz zaten dedikodusu almış başını gidiyor, ama ben sana şunu söylemeliyim, beni iyi dinle…
Ne derim kalın, ne aklım fel fecir okur. Üzerime kat kat paltolar sarınmışım gibi duruyorum, ama anlatamıyorum. Ne daha çok acı çektim ne de daha fazla mutluluk yaşadım insanlardan. Bir özelliğim yok. Dik durma gayretimden sırt ağrıları çekiyorum. Ne zaman başımı birine yaslamaya kalksam, omuz oluyorum. Serzenmiyorum, ama omzum artık acıyor. Başkalarının acılarının içimin en derininden yaşıyorum, emanet edemiyorum. Yüklüyüm. Yalnız kaldığım anlarda hep Türk Filmi izleyip ağlıyorum çünkü artık yerli yersiz ağlayamıyorum. Bir keresinde ağlamayı denediğimde etrafımdaki herkes, her şeyi normalleştirmeye kalkışınca korktum, utandım. Zaten utanırım da zaafımı göstermekten. Sarılamıyorum, kimseye “seni seviyorum” diyemiyorum. “Dur gitme, sana çok ihtiyacım var demekten ödüm kopuyor. Bir filmin biteviye aynı rolünü üstlenen o yan karakteriyim ve karakter oyuncuları ağlamaz, biliyorum. Gönlüm kırılıyor, herkes kırgınlığım geçsin diye bekliyor bense gönlümün alınması için evin bütün odalarında bekliyorum. Unutmuyorum! Kadınlığıma veriyorlar, ne tuhaf insanlığıma değil. Bazen, “Hadi gel gidelim” dense sevinçten havalara uçacağım, kimse demiyor. “Sana geliyoruz” diyorlar, ona da seviniyorum. “Neyiniz var?” diye soruyorum inançla ve inançla anlamaya gayret ediyorum, gücüm tükenircesine. Sonra kimse sormuyor “Neyin var?” diye. Çünkü benim her şeyim var, hayat fani, her şey kısmet, gelir geçer, bu da dert mi, herkes aynı şeyleri yaşıyor sana bir şey olmaz, atlatırsın, geçer, geçer inan. Geçer ulan!
Ben küçük şeylerden mutlu oluyorum. Ne başarı, ne iş, ne para… Mesela bana lale alındığında bütün gün gülümsüyorum, ya da sabah evde ekmek kızarıyor, Türk Kahvesi pişiyorsa öylesi mesudum ki! Akşamüzeri yürüsek mi diye sorulsa heyecandan kalbim durabilir mesela. Aniden bir dostum beni arayıp “Bir şey yapmıyorsan rakı içsek mi?” diye sorarsa bütün gün o heyecanla geçiyor. Aniden kapım çalsa ve en sevdiğim arkadaşım bana sevdiğim bir kitabı almış olsa “Hiç ölmesek olmaz mı?” diye soruyorum hemen. “Öylesine aradım, nasılsın, iyi misin?” telefonları bana bir ay yetiyor ne tuhaf. Bu akşam en sevdiğin meyhanede yer ayırdım dese biri, ömür boyu onunla kalabilirim. En sevdiğim meyhaneyi nereden biliyor acaba sorusu dahi beni yıllarca oyalar. “Hadi gel biraz müzik dinleyelim, akşamüzeri, evde, plaklar, eski şarkılar, rakı, yazdığımız şiirleri okuyalım, tıpkı lisedeki gibi”… artık ömür boyu arkadaşımsın işte.
Bunlar olmuyor artık… Kendimi bırakamıyorum, bırakamıyorum. Biliyorum, zorum. İzinsizim, katıyım, kilitliyim. Ama boynuma sarılsa biri, beklese saatlerce, elimi atabileceğim omzuna. Saatlerce beklemek… Ne zordur artık şimdilerde. Kimse “teşekkür etmiyor”. Teşekkür beklediğimden de değil, artık teşekküre rastlamadığımdan dikkatimi çekiyor. Durup dururken kimse birbirini özlemiyor, faydasızca yani.
BEN SENİN ZANNETTİĞİN GİBİ DEĞİLİM. Artık ne içim telaşlı, ne dışarıdan baktığımda gördüğüm kadın güzel. Çok mu zor birine böylesi istemsiz sarılmak, hikayesiyle, dikeniyle, kamburuyla. Biz insanlar ne zaman böyle olduk. Ya da boş ver unut gitsin yazdıklarımı. Normalleştirmek daha doğru… Amaaan boş ver gülüm, herkes aynı durumda.”
Jehan BARBUR