Karahanlılar

Konu sahibi son olarak 3383 gün önce görüldü
KARAHANLILAR

a- Karahanlılar'a Bu Adın Verilişi:

Karahanlılar Devletine adını vermiş olan sülâleye muhtelif isimlerin verildiği bilinmektedir. Bu adların içinde en yaygın olanı "Karahanlılar" dır. Bu ad ile, Doğu ve Batı Türkistan'da hüküm süren ilk Müslüman-Türk sülâlesinin (840-1212) kurduğu Devlet ifade edilmektedir. Bu ad, bilhassa tarihçi ve müsteşrik V. V. Grigorev'in 1874 yılında Maveraünnehr Karahanlıları hakkında yazmış olduğu makaleden itibaren yaygın bir isim haline gelmiştir. Karahanlılar tabiri bu sülâleye mensup hükümdarların unvanları arasında sık sık geçen Kara sözünden ileri gelmektedir. Gerçekten de bu sülâleye mensup meşhur hükümdarlardan bazılarının Kara Han, Kara Hakan, Arslan Kara Hakan, Tamgaç Buğra Kara Hakan gibi unvanlar kullandıkları bilinmektedir. İşte bu unvana bakarak, Grigorev tarafından bu devlete Karahanlılar Devleti adı verilmiştir. Söz konusu unvanlarda geçen Kara'nın manâsına gelince: O. Pritsak bunun eski Türklerde kuzey yönünü ifade eden Kara sözünden hareketle Türklerin hukukî rumuzunda büyüklük ve yükseklik ifade eden bir tabir haline geldiğini ve Kara Han'ın Büyük Baş manâsında kullanıldığını belirtir. Ayrıca Kara'nın kuvvet anlamına geldiği de belirtilmektedir. Aynı sıfatın Karahanlı hükümdarlarına unvan olarak verildiğini kaydeden Kaşgarlı Mahmud, onlara bu sıfatın verilişi ile ilgili bir hikâyenin de varlığına işaret etmiş ise de ne hikâyeyi kaydetmiş ne de Kara'nın bu unvanlarda hangi anlamda kullanıldığını bildirmiştir.

Biz burada söz konusu devletin hükümdarlarına Kara unvanının verilmiş olması ile ilgili iki hususa işaret etmek istiyoruz. Evvelâ, aşağıda ifade edileceği gibi Karahanlılar devletini Yağma'lar kurmuştur. Kaşgarlı Mahmud ise Yağma'lara "Kara Yağma" denildiğini kaydetmiştir. Acaba Kara sıfatı, Yağma'ların bu sıfatı ile ilgili olamaz mı? Diğer taraftan yine Kaşgarlı Mahmud, bu devletin hükümdarları tarafından kullanılmış olan "Kadir" sıfatının anlamını izah ederken Türklerin "Karakı" manâsında "Kadir Kış" sözünü kullandıklarını kaydetmektedir. O halde her iki kelime de (Kara ve Kadir) şiddetli, çetin, sert manâlarına gelmektedir. Buradan alınarak, çetin, sert, zorlu, şiddetli tabiata sahip hükümdar manâsında "Kara Han" unvanının kullanılmış olması en kuvvetli ihtimal olarak görülmektedir. Nitekim günümüzde de "Gözü Kara" sözünün hemen hemen aynı manâları ifade ettiği bilinmektedir.

Bu sülâle ve dolayısıyla kurdukları devlet için ilmî eserlerde kullanılan diğer bir isim ise İlek Hanlar tâbiri olup, bu tâbir de bu sülâleye mensup hükümdarların pek çoğu tarafından kullanılan "İlig" unvanının müsteşrikler tarafından "İlek" şeklinde okunmuş olmasından kaynaklanmıştır. İlig unvanının kelime manâsına gelince: Bilindiği gibi Türkler İl (el) kelimesini önce millet manâsında kullanmışlardır. Bugün kullandığımız "el mi yaman bey mi yaman?" ifadesindeki el de kelimenin bu manâsı ile ilgilidir. Daha sonra onların, bir milletin üzerinde yaşadığı toprağa da İl dedikleri görülür. Bu suretle İl - Vatan, Yurt, Ülke manâsını kazanmıştır. Nihayet aynı kelimenin, belli bir toprak (Yurt, Vatan) üzerinde yaşayan milletin meydana getirdiği siyasî organizasyona da ad olduğu görülmektedir. Bu safhada İl - Devlet demek olmuştur. Netice itibariyle İl + Lig = İlig de, tıpkı Osmanlılar dönemindeki "Devletlû" tabiri gibi, "millete, ülkeye ve devlete sahip çıkan, onları koruyan" manâsını ifade etmiştir. Yani İlig-hükümdar demek olmuştur. Dolayısıyla, yukarıda işaret edildiği gibi Karahanlı hükümdarlarının pek çoğu, bu unvanı da kullanmışlardır ve batılı tarihçiler de bu Türkçe unvanı ve manâsını bilmediklerinden bu unvanın Arap harfleri ile yazılış şekliyle "İlek" tarzında okuduklarından, bu devlete İlek-Hanlar devleti gibi bir ad daha vermişlerdir

Bu sülâle ve devlet için Karahanlılar ve İlek-Hanlar adları yaygınlaşmadan önce ise aynı devlet için batılı tarihçilerce "Türkistan Uygur Hanları" adının kullanıldığı bilinmektedir. Buna uygun olarak ve bilhassa devletin hâkimiyet sürdüğü ülkelerin adından dolayı Osmanlı tarihçilerinin ise bu sülâleye "Türkistan Hakanları" adını verdikleri görülmektedir.

Diğer taraftan aynı sülâle için Karahanlılar ile muasır İslâm kaynaklarında daha başka adların kullanıldığı da görülmektedir. Bu cümleden olarak, yine bu sülâle hükümdârlarınca çok sık kullanılmış olan Han ve Hakan unvanları ile ilgili olarak el-Hâkâniyye, el-Hâniyye gibi adların, veya Mülûku'l-Hâkâniyye (Hakanlı Hükümdarları), Mülûku'l-Hâniyye (Han'lı Hükümdarları), Evlâdü'l-Hâniyye (Han Oğulları) gibi isimlerin verildiği de görülmektedir.

Ayrıca, muasırları olan tarihçiler gibi, Karahanlı hükümdarları da kendilerini Alp Er Tonga'nın neslinden kabul ettikleri için, bu Türk hükümdarının İranlıların Şehnamelerinde Afrâsiyâb olarak adlandırılmış olmasından dolayı bu sülâleye Âl-i Afrâsiyâb (Afrâsiyâb-oğulları) gibi bir ad verildiği de bilinmektedir. O. Pritsak, Alp Er Tonga adındaki Tonga sözünün Tamgaç adı ile ilgili olduğunu ileri sürmüşse de bu doğru değildir. Bu ad Türkçede yırtıcı hayvanlardan birinin adı olarak kullanılmış olup, bugünkü karşılığı muhtemelen Panter demektir. Dolayısıyla onlar nasıl Arslan adını hükümdar unvanlarında kullanmışlar ise tıpkı onun gibi Tonga adını da hükümdar unvanı ve hatta şahıs adı olarak kullanmış görülmektedirler.

b- Karahanlıların Menşei:

Bilindiği üzere Karahanlılar devletinin başında, kendilerinin efsanevî destan kahramanı Alp Er Tonga'nm (Afrâsiyâb) soyundan geldiklerine inanılan bir aile bulunmuştur. Nitekim, bununla ilgili olarak bu aileye Âl-i Afrâsiyâb denildiğini de biliyoruz. Bu cümleden olarak, sözkonusu devletin tarihinin ilk dönemleri hakkında kısa fakat doğru bilgiler vermiş olan Cemal Karşı, onların Afrâsiyâb neslinden olduklarını kaydettiği gibi, Kaşgarlı Mahmud da Han unvanı dolayısıyla şu bilgiyi verir: "Han, Türklerin en büyük hükümdarıdır ve Afrâsiyâb oğullarına Han denilir. Afrâsiyâb Hakandır."

Ancak, Karahanlılar sülâlesinin menşei hakkında mevcut kaynaklarda yer alan bilgilerin çok eksik olması, bu konuda değişik görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur. Konunun mütehassısı olan ilim adamlarınca bu konuda ortaya konulmuş olan faraziyeleri şöyle sıralayabiliriz.

1 - Uygur faraziyesi,

2 - Türkmen faraziyesi,

3 - Yağma faraziyesi,

4 - Karluk faraziyesi,

5 - Karluk-Yağma faraziyesi,

6 - Çiğil faraziyesi,

7-T'u-chue (Tukyu-Göktürk) faraziyesi.

Bununla beraber, daha önce V. V. Barthold, V. Minorsky ve F. Sümer tarafından da işaret edildiği gibi, devleti kuranların Yağmalar olduğu hemen hemen kesinlik kazanmıştır. Zira, X. Yüzyıl Coğrafya eserlerinden Hudûdü'l-Âlem'de kaydedildiğine göre Yağmalar, Uygurların bir kolu idi ve başlarında bulunan hükümdarlar da Uygur (Toguz-Guzz) hükümdar ailesindendi. Aynı kaynağa göre Kaşgar ve Artuç kasabaları da aynı dönemde Yağma'ların elinde bulunuyordu ki, Kaşgar'ın Karahanlıların ortaya çıkışı yıllarında bu devletin başlıca merkezlerinden olduğu ve Artuç'ta da Karahanlı hükümdar ailesinin mezarlığının bulunduğu malumdur. Yine aynı kaynakta Bulak'ların bir Yağma boyu olmakla birlikte, Uygurlarla karışık bir halde bulundukları da kaydedilmiştir. Bunun gibi, Kaşgarlı Mahmud da Bulakların bir Yağma boyu olduğunu bildirmektedir. Diğer taraftan Mücmelü't-Tevârih ve'l-Kısas, Yağma hükümdarlarına Buğra Han denildiğini açıklıkla kaydeder ki, kanaatimize göre işte bu husus onların Karahanlılar devletinin kurucuları olduklarını gösteren en kuvvetli delildir. Çünkü, tarih boyunca Karahanlılardan başka hiçbir Türk devletinden hükümdarların Buğra Han unvanını kullandıkları görülmemektedir.

O halde, bunlara bakarak söylemek mümkündür ki, ihtimal Uygurların bir kolu veya Uygurlara bağlı bir kavim olan Yağma'lar Uygur devletinin yıkılması üzerine (840) batıya göç ederek Kaşgar bölgesine gelmişler, buraları Karluklar'dan alarak yurt edinmişlerdir. Daha sonra onlar İli vadisine de yayılmışlar ve dolayısıyla devletin öteki önemli merkez sahası olan Balasagun (Kuz-Ordu=Kuz-Uluş) bölgesi de ellerine geçmiştir. Onların hükümdarlarının kolaylıkla Han unvanını almış olmaları da şüphesiz Uygur hükümdar ailesi ile olan münasebetlerinden ileri gelmiştir. Buna karşılık, aynı devletin kurucuları olarak ileri sürülen Karluklar'm hükümdarları Yabgu unvanını taşımışlardı ve hatta Hudûdü'l-Âlem'e göre Karluk hükümdarları bu Yabgu unvanını eskiden kullanmışlardı. Dolayısıyla eserin yazıldığı yıllarda (982) artık bu unvanı da taşımıyorlardı. Buna paralel olarak Kaşgarlı Mahmud da XI. Yüzyılda Karluk büyüklerine verilen unvanlar olarak "Çuglan", "Sagun" ve "Köl İrkin" i gösterir ki, bu mütevazî unvanlar şüphesiz onların siyasî varlıklarını iyice yitirmiş bulunmaları ile ilgilidir.

Öte taraftan Karahanlıların Yağmalar yolu ile Uygurlar'a bağlı bulunmalarının daha başka tarihî izleri de mevcuttur. Bu cümleden olarak Yusuf Has Hâcib'in hükümdar'a hitabederken, eski Uygur hükümdar unvanlarından birini kullanarak "ay ıduk kut" demesi de tamamen bununla ilgilidir. Yine bununla ilgili olarak Yusuf, eserinin bir yerinde hükümdar'a, "ey müslüma" anlamında, "ney çomak" diye hitabediyor ki; çomak'ın, budist Uygurlar tarafından müslüman anlamında kullanılan bir tâbir olduğu Kaşgarlı vasıtasıyla bilinmektedir.

c- Karahanlılar Tarihinin İlk Devirleri:

840 yılında Ötüken'deki Uygurlar devletinin Kırgızlar tarafından yıkılmasından sonraki Orta Asya Türk tarihinin seyri hakkında ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Bu yüzden de Karahanlılar devletinin tarih sahnesine çıkışı konusu bugüne kadar gereği gibi aydınlatılmayan bir konu olarak kalmaktadır.

Bilindiği gibi eskiden beri Yukarı Yenisey bölgesinde yaşayan Kırgızlar 840 yılında Uygurlar üzerine yürüyerek, kağanın oturduğu Orhun kıyısındaki Ordu Balığ'ı yıktılar. Uygur kağanı öldürüldü. Bunun üzerine hükümet merkezine yakın yerlerde yaşayan onüç Uygur boyu Çin sınırına doğru kaçtı. Bu onüç boy bir taraftan Çinliler'in bir taraftan da Kırgızların ardı kesilmeyen saldırışlarına uğrayarak dağıldılar. Onların mühim bir kısmı Çin hâkimiyetine girdi, bir kısmını da Kırgızlar tutsak aldı.

Uygurlardan onbeş boydan müteşekkil diğer bir küme ise, batıya doğru kaçmıştı. Bunlar 766'dan beri İli ve Çu havzalarını ellerinde bulunduran Karluklar'a sığınmak istiyorlardı. Anlaşıldığına göre batıya kaçan bu Uygurlar da iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı Tibet üzerinden Kansu'ya geçti ve burada 1020'lerdeki Tangut hâkimiyetine kadar süren küçük bir krallık kurdular. Daha kalabalık olduğu anlaşılan öteki kısma gelince, bunlar Tien-Şan bölgesinde yurt tutup, 848 yılından önce Mongli adlı başbuğlarını Kağan ilân ettiler. Daha sonra ise 866'dan itibaren onların bütün Beşbalık bölgesinin hâkimleri durumuna geldiklerini görüyoruz. Bu suretle Moğol istilâsına kadar devam edecek bir başka Uygur Devleti de kurulmuş oluyordu ki, biz bunları genellikle Beşbalık Uygurları olarak tanımaktayız.

Bilindiği gibi, X. yüzyıl İslâm coğrafyacıları hem Ötüken hem de Beşbalık Uygurlarından hep Toguz-Guzz (Dokuz Oğuz) olarak söz etmişlerdir. Zira, bu coğrafyacılar 840 yılında Orhun'daki Uygur Devletinin yıkılışından haberdar olmamışlar ve X. yüzyılda da Uygurlar'ı eskisi gibi Türk kavimlerinin en kuvvetlisi olarak anlatmışlardır.

Uygurlar'ın yanında Göktürk İmparatorluğunun yıkılış olayına katıldıktan sonra, Uygurlar ile hâkimiyet mücadelesine giren ve bu mücadeleyi kaybeden Karluklar ise, batıya yönelerek batı Türklerinin bîr başka söyleyiş ile On-Ok'ların ülkesini ellerine geçirdiler. Böylece Göktürkler devrinde üç boy halinde (Üç Karluk) Urungu-Zaysan-Ala Göl üçgeni arasında yaşayan Karluklar 766'dan itibaren On-Ok'lar yurdunun sahipleri haline geldiler. 840 yılında Ötüken'deki Uygur devleti yıkıldığı zaman onlar Isıg-Göl'ün güneyi ile İsficab'dan Çu ve İli havzalarına kadar olan geniş sahayı ellerinde bulunduruyorlardı.

İşte bu durumu göz önünde bulunduran bazı tarihçiler, Uygur Devletinin yıkılması üzerine Karluk Yabgu'sunun kendisini bozkırlar hâkiminin (Uygur kağanının) kanunî halefi ilân ederek Karahanlılar Devletini kurduğunu beyan etmişlerdir. Ancak, Karluklar'ın böyle bir siyâsî varlık göstermiş olmaları şüphelidir. Zira bilebildiğimiz kadarıyla onlar bu bölgede dağınık ve tesirsiz bir hayat yaşadılar. Hatta bu yüzden Samanlı hükümdarı İsmail b. Ahmed 893'te Talas'a kadar uzanan bir sefer yapmış; oradaki büyük kiliseyi camiye çevirdikten sonra, Karluk Yabgusu'nun hatunu da dahil olmak üzere onbeşbin tutsak ile geri dönmüştü. Öte yandan bu gevşek ve dağınık yaşayışın tabiî bir sonucu olarak, Karluk boyları olarak tanıdığımız Çiğil ve Tuhsı'lar muhtemelen daha IX. yüzyıldan itibaren ana kümeden kopup müstakil birer Türk kavmi sayılacak kadar önem kazanmışlar ve X. yüzyıla ait başlıca eserlerde de öyle yer almışlardır. Eğer iddia edildiği gibi 840 yılında Karluklar Karahanlılar devleti gibi kuvvetli bir siyasî teşekkül meydana getirebilselerdi. Samanîler karşısında kadar tesirsiz kalmayacakları gibi bu Türk elini meydana getiren boyların aynı siyasî çatı altında varlıklarını devam ettirmeleri gerekirdi.

Öte yandan X. yüzyıl coğrafya eserlerinden bazılarında Karluklar'ın başbuğlarının eskiden Yabgu unvanını taşıdıkları belirtildiği gibi, XI. yüzyılın ikinci yarısı ortalarında yazmış olan Kaşgarlı Mahmud da bu Türk elinin büyüklerinin ancak Çuğlan, Sagun ve Köl İrkin (Kül Erkin) gibi unvanlar taşıdıklarını beyan etmektedir. Yani Karluklar'ın başında bulunan hükümdarların Kağan, Hakan veya Han gibi unvanlar taşıdıklarına dair herhangi bir kaynağa sahip bulunmuyoruz. Bu durumda da devletin kurucularının Karluklar olduğu şeklindeki görüşü kolayca kabul etmek mümkün değildir.

Biz, devleti kuranların Karluklar değil, Yağmalar olduğu kanaatindeyiz. Zira, yukarıda da işaret edildiği üzere, Hudûdü'l-Âlem'de Yağmalar'ın Toguz-Guzz'lardan idi ve başlarında bulunan hükümdarların da Toguz-Guzz (Uygur, belki de Göktürk) hükümdar ailesinden oldukları belirtildiği gibi Mücmelü't-Tevârih ve'l-Kısas'ta da Yağmalar'ın başında bulunan hükümdarların Buğra Han unvanını taşıdıkları açıkça kaydedilmiştir. Bu husus bazı araştırmacılarca Karahanlı hükümdar ailesinin Ashina ailesinden oldukları tarzındaki tespitlerine aykırı olmadığı gibi, onların Hakan ve Han unvanlarını kullanarak hâkimiyetlerinin pek çok Türk eli tarafından kolayca kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, 840 yılında Ötüken'deki Uygur Devleti yıkıldıktan sonra, Uygurlar'a bağlı bir kavim olan ve Uygur hükümdar ailesinden başbuğların idaresinde bulunan Yağmalar, batıya doğru çekilerek Kaşgar yöresine gelmiş ve bazı yerleri Karluklar'dan alarak hâkim olmuşlardır. Bu bölgede yaşayan Karluklar'ın hiç değilse bir kısmının, daha bu ilk fetih sırasında onların hâkimiyeti altına girdikleri anlaşılıyor. Bu durum X. yüzyıl coğrafyacılarının Yağmalar'ı Kaşgar ile onun kuzeybatısındaki yörelerin hâkimleri olarak göstermeleri ve yine Hudûdü'l-Âlem'in Kaşgar'dan söz ederken bu şehrin hâkimlerinin Karluklar'dan veya Yağmalar'dan olduğunu ifade eden kaydı ile de teyit edilmektedir.

Daha sonra Yağmalar Çu ve bilhassa İli vadilerine de hâkim oldular. Nitekim Kaşgarlı Mahmud XI. yüzyılın ikinci yarısında onlardan önemli bir kısmının İli boylarında, bir kısmının da Tıraz (Talaş -Taraz) yakınlarında yaşadığını belirtmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Yağmalar'ın bu bölgeye yayılması, adı geçen yerlerin Karahanlı hâkimiyetine girişi ile paralel olan şekilde olmuştur. Bununla beraber daha bu bölgelerin ele geçirilişinden itibaren bilhassa Çu boyundaki Balasagun'un ehemmiyet kazandığı ve ilk fetihten itibaren uzun süre devletin (Kaşgarla birlikte) en önemli merkezi olarak kaldığı anlaşılmaktadır.

Karahanlı ailesinin tesbit edilebilen ilk hükümdarı Bilge Kül Kadir Han'dır. Ancak onun saltanatı zamanı hakkında olduğu kadar faaliyetleri hakkında da hiçbir bilgi bulunamamaktadır. Cemal Karşî'ye göre onun zamanında Türk ülkelerinden Şaş (Taşkent) bölgesi islâmiyeti kabul etmiş idi. Bilge Kül Kadir Han'ın iki oğlunu tanıyoruz. Bazîr Arslan ve Oğulcak Kadir Han. Başta Pritsak olmak üzere bazı yazarlar, bu iki oğuldan Bazîr Arslan Han'ın Balasagun'da (Büyük Kağan Sıfatıyla) ve Oğulcak Kadir Han'ın da (Ortak Kağan Olarak) Tıraz ve bilâhare Kaşgar'da hüküm sürdüklerini ifade etmişlerse de şimdiki bilgilerimize göre bunu böyle kabul etmeye imkân yoktur. Zira, evvel emirde Karahanlılarda "ortak kağanlık" mefhumu olmadığı gibi, X. yüzyılın birinci yarısı sonlarına kadar (942'ler) Karahanlı hanedanının Balasagun ile ilgisine dair hiçbir kesin delile de sahip değiliz. Gerek bu eski aileye ait en eski bilgileri bize veren Cemal Karşî'nin gerekse Satuk Buğra Han menkıbesinin devamlı surette Kaşgar'dan bahsetmesi, ailenin asıl yurdunun bu bölge olduğunun bir başka delilidir ki, onların aile mezarlığı da bu şehirde bulunuyordu.

Oğulcak Kadir Han zamanında yeğeni Satuk'un (Satuk Buğra Kara Han b. Bazîr Han) Karahanlılar'a sığınmış Ebû Nasr adlı Samanlı şehzadesi veya İslâm Sûfî vaizleri ile karşılaşması onun İslâm dinini benimsemesi ile neticelenmiş, amcasına karşı giriştiği taht mücadelesini kazandıktan sonra da hâkim olduğu bölgelerde İslâmiyeti resmen ilân etmiştir. Kaynağın "el-mücahid", "el-gazi" olarak bahsedişine bakılırsa, yeni dini yaymak için onun gayrı-müslim Türklerle epeyce mücadele etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, onun İslâmiyeti kabul tarihi hakkında da kesin bilgimiz yoktur. Grenard onun 900 veya 910'da doğmuş olacağını ifade eder ki, doğru olmalıdır. Yine onun, Satuk'un unvanları arasında "İlig"e de yer vermiş olması Karahanlı hükümdarlarının daha bidayette bu unvanı kullanmış olmaları bakımından kayda değer. Menkıbenin verdiği 333 (944-945) yaklaşık olarak onun İslâmiyeti kabul edişi veya hâkimiyeti ele geçirişi tarihi olarak kabul edilirse, gayri-müslim Türklere karşı mücadelesinin de bu yıllarda başladığını kabul etmemiz gerekir. Belki de bu mücadeleler sırasında ona karşı direnen aynı hanedan idaresindeki gayrimüslim Türkler 942'de Balasagun'u ele geçirmişlerdir. Bu tarih herhalde hanedanın bir kolunun Çu ve Talaş vadilerine hâkim olduğu yılı göstermelidir. Gerçekten de Karahanlı hükümdarlarının adı ile bağlı olarak bu şehirden ancak bu tarihten sonraki döneme ait kaynaklarımızda bazı kayıtlar yer almaktadır. Cemal Karşi'ye göre Satuk Buğra Han 344 (955-956) yılında ölmüştür. Onun müslüman adının Abdülkerim olduğu malumdur. İşaret edildiği üzere 942'de gayri-müslim Türklerin eline geçen Balasagun bölgesinin bundan bir müddet sonra Satuk Buğra tarafından zaptedildiği ve bu mücadeleler esnasında kendisinin müslüman gönüllülerinin de desteğini gördüğü anlaşılmaktadır.

Satuk Buğra Han'dan sonra yerine oğlu Musa Tonga İlig geçmiştir. Onun çok kısa sürdüğü anlaşılan saltanatından sonra hükümdar olan öteki oğlu Baytaş Arslan Han (Süleyman), gayri-müslim muhaliflerine karşı mücadele etmiş ve bütün Karahanlı devletini İslâm dairesi içine dahil etmeyi başarmıştır. Gerçekten de İslâm tarihçileri 349 yılında (960) ikiyüzbin çadırlık bir Türk topluluğunun müslüman olduğunu bildirirler ki, bunların Karahanlı Devletinin hâkim bulunduğu bölgelerde yaşayan Yağma, Karluk, Çiğil ve Tuhsı gibi Türk kavimleri olduğunda şüphe yoktur. Bu hâdise herhalde Baytaş Arslan Han Süleyman'ın faaliyetleri ile ilgili olmalıdır.

Baytaş'ın yerine geçen oğlu Ebu'l-Hasan Ali (Arslan Han b. Baytaş) 388 yılı Muharrem sonlarında (Kasım 998) ölmüştür. Zamanı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Kaynağımızın ondan "el-harîk" ve "eş-şehîd" sıfatları ile bahsedişine bakılırsa onun da babası gibi yeni dini yaymak için savaşlar yaptığı ve bunların birinde de yanarak şehid düşmüş olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan sikkelerden anlaşıldığına göre, Fergana bölgesinin Samanîlerden alınması da onun zamanında olmalıdır.

Ebu'l-Hasan Ali Arslan Han zamanında, devletin batı kısmını idare etmekte olduğu anlaşılan kardeşi Kılıç Buğra Han Harun (Ebû Musa el-Hasan b. Baytaş Süleyman) ile birlikte Karahanlı tarihinin az çok iyi bilinen dönemi başlamaktadır. Onun daha çok batı ile meşgul olarak Samanîlere karşı harekete geçtiğini ve mühim başarılar elde ettiğini görüyoruz. Gerçekten de o, Samanî Ümerâsının da muvafakati ile 990'da İsficab'ı zaptetmiş ve 992 başlarında da Semerkand'ı aldıktan sonra Samanîlerin başkenti Buhara'ya girmiştir. Onun bu hareketinde Samanîlerin Horasan Valisi Ebû Ali Simcurî'nin rolü olduğunu ve ikisinin, Ceyhun sınır olmak üzere Samanı devletini taksim etmek hususunda anlaştıklarını biliyoruz. Ancak Buğra Han Harun burada uzun süre kalamadı. Hastalığı sebebiyle şehri terketti ve Kaşgar'a dönerken Koçkarbaşı'nda öldü. Onun Şihabü'd-Devle ve Zahirü'd-Davâ gibi bir İslâmî lâkap da taşıdığını biliyoruz. Bununla beraber el-Bîrûnî'ye göre bu lâkap halife tarafından verilmiş olmayıp, unvanlarına kendisi tarafından eklenmişti.

Anlaşıldığına göre onun ölümünden sonra devletin batı kısmını idare ve Samanîlere karşı mücadeleyi devam ettirme işi, Ali Arslan Han'ın oğullarından Nasr b. Ali'ye kalmıştır. Bu durumda Nasr b. Ali'nin (İlig Han) 998'e kadar babası adına, ondan sonra da kardeşi Ebû Nasr Ahmed b. Ali (Togan Han 998-1016-1017) adına batıda hüküm sürdüğü anlaşılıyor. O, Karahanlı hükümdarları içinde Abbasî halifesini ilk tanıyan olarak bilinir ki, bundan böyle onların sikkelerinde devrin hâkimiyet anlayışının bir icabı olarak Abbasî halifelerinin adları yer almaktadır.

Büyük Kağan Ebû Nasr Ahmed b. Ali'nin doğudaki faaliyetleri hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak kardeşi İlig Nasr'ın batıdaki faaliyetlerini oldukça teferruatlı bir şekilde takip edebiliyoruz.

İlk önceleri Fergana taraflarının idarecisi olarak gördüğümüz İlig Nasr'ın (992/1012-1013) daha sonra Özkent'te oturduğu anlaşılıyor. Ayrıca Samanı Devletindeki karışıklıklardan faydalanma yoluna gitmiş ve bu bakımdan adı geçen devletin en yüksek mevkilerini işgal eden Faik, Ebû Ali Simcurî ve Sebüktegin arasındaki mücadeleyi fırsat olarak değerlendirmiştir. Bu cümleden olarak İlig Nasr, 996 yılında Fâik'in teşviki ile bu devlete ait topraklara hücum etti. Ancak Gazne Hâkimi Sebüktegin'in aracılığı ile bir anlaşmaya varıldı. Buna göre Katvan Çölü'ne kadar Sir Derya sahası Karahanlılara terkedilecek ve Faik de Semerkant valisi olacaktı. Ancak anlaşma uzun sürmedi ve İlig Nasr 997'de Buhara üzerine yürüdü. Bu teşebbüs Fâik'in iki taraflı hareketi yüzünden başarıya ulaşamadı ise de, 999 yılı sonlarında giriştiği yeni bir teşebbüsü başarılı oldu. Ciddî bir mukavemet görmeden Buhara'ya girdi.

İlig Nasr Maveraünnehr'deki Samanî hâkimiyetine son vermek niyetinde idi. Bu yüzden hanedan mensuplarının hepsini Özkent'e götürerek orada hapsetti. Ancak bunlardan Nuh b. Mansur'un oğullarından Ebû İbrahim İsmail, hapis bulunduğu yerden kaçarak Ha-rizm'e gitti ve etrafına bir hayli adam topladı. Niyeti hanedanını yeniden dirilterek Samanî topraklarına hâkim olmak idi. Gerçekten de hareketinin başlangıcında oldukça başarılı oldu. Hâcibi Arslan Balu'yu Buhara üzerine gönderen Ebû İbrahim, Arslan Balu'nun Karahanlı komutanlarına karşı kazandığı mühim başarılar üzerine Buhara'ya geldi ve hükümdarlık tahtına oturdu. Hükümdarlık unvanı olarak da Muntasır adını aldı. Ancak İlig Han'ın harekete geçmesi üzerine Buhara'yı terketmek zorunda kaldı. Horasan'da yenilgiler ile sonuçlanan bazı savaşlar yaptıktan sonra, 1001 yılmda yardımlarını elde etmek için Oğuzlar'ın yanına gitti. Oğuz Yabgusu (İsrail b. Selçuk-Arslan Yabgu) onunla dünürlük kurdu ve yardım vaadetti. Ancak bu yardıma rağmen Muntasır'ın başarıları devamlı olmadı ve 1004 yılında öldürüldü. Bununla beraber, gerek Karahanlılar'a gerekse Gazneliler'e öyle güçlükler çıkarmıştı ki, ölümü üzerine her iki tarafın da büyük bir gaileden kurtuldukları muhakkaktır.

Bu suretle bütün Maveraünnehr'in tek hâkimi hâline gelen İlig Han 1001'de henüz Muntasır gailesinin devam ettiği bir sırada, yaptığı bir anlaşma ile Gazneliler'e bıraktığı Horasan'ı da ülkesine katmaya karar vermişti. Bu yüzden Sultan Mahmud'un Hindistan'da seferde bulunmasından faydalanarak 1006 yılında Horasan üzerine iki ordu gönderdi. Bunlardan biri Subaşı Tegin komutasında Nişabur ve Tus, ikincisi de kardeşi Cafer Tegin komutasında Belh üzerine yürüdü. Ancak, bu ordular Hind'den süratle dönen Mahmud ile kardeşi ve Horasan hâkimi Nasr tarafından yenilgiye uğratıldılar. Fakat İlig Nasr'ın bu yenilgiye rağmen Horasan'dan vazgeçmediğini görüyoruz. O, bu defa Hotan hâkimi bulunan Yusuf Kadir Han'dan yardım ister. Kadir Han yardıma gelirse de 1008'de Belh yakınlarında yapılan savaşta birleşik Karahanlı kuvvetleri Sultan Mahmud'un fillerle takviye edilmiş kuvvetleri karşısında duramayarak dağılır. Görünüşe göre bu sefer, Karahanlılar tarafmdan Horasan'ı ele geçirmek için yapılan son büyük teşebbüs olmuştur.

Öyle anlaşılıyor ki, Gazneliler karşısında uğranılan bu son yenilgi Karahanlı ailesi arasında bir takım huzursuzluklara sebep olmuştur. Bu cümleden olarak İlig Han'ın, belki de Gaznelilere karşı kendisine yardım etmeyen ağabeyi ve büyük hakan Togan Han (Ahmed b. Ali) a karşı istiklâl davasına girdiğini görüyoruz. Bu durumda devleti Kaşgar'dan idare etmekte olan Togan Han da, İlig'e karşı Sultan Mahmud ile bir anlaşma yapar. Bunun üzerine İlig Nasr'ın 1011-1012 kışında Kaşgar üzerine düzenlediği sefer, karın yürüyüşe imkân vermemesi sebebiyle sonuçsuz kalmış, bu defa iki kardeş, aralarındaki anlaşmazlığı halletmesi için Gazneli Mahmud'a başvurmuşlardır. Sultan Mahmud'un aracılığı ile aralarında barış sağlandı ise de çok geçmeden Maveraünnehr'in ikinci ve hakiki fâtihi olan Nasr b. Ali İlig Har 496 (1012-1013) yılında öldü.

Maveraünnehr'de İlig Han'ın yerine kardeşi Mansur (Arslan İlig) geçti ve kısa zamanda hanedanın en meşhur hükümdarlarından biri hâline geldi. Anlaşıldığına göre o, Togan Han Ahmed'in hastalığından da faydalanarak hâkimiyetini Talaş, Şaş, Tünhas, Binhas, Fergana, Özkent, Hocend, Uşrusana ve Buhara da tanıtmış idi. Diğer kardeşi Muhammed b. Ali de onun hâkimiyetini tanıyordu.

Kaşgar hükümdarı Togan Han Ahmed, bu iki kardeşe karşı harekete geçti. Hotan hâkimi Yusuf Kadir Han ve Ali Tegin de onunla birlikte idi. Mücadelenin kesin sonucu hakkında bilgimiz yok ise de Ali Tegin'in Arslan İlig Mansur eline tutsak düştüğüne bakılırsa Ahmet Han'ın başarılı olamadığı anlaşılır. Daha İlig Han zamanından beri Sultan Mahmud ile müttefik bulunan ve onunla iyi ilişkilerini sürdüren Ahmed, hayatının sonlarında, içlerinde muhtemelen Kıtaylar'ın da bulunduğu yüzbin çadırdan fazla gayri-müslim göçebelere karşı mücadele etmek zorunda kaldı. O, Balasagun'a sekiz günlük mesafeye kadar yaklaşmış bulunan bu göçebelere karşı kazandığı büyük zaferden sonra onları üç ay müddetle takip etmiş ve bu sefer dönüşünden kısa bir müddet sonra da ölmüştür (1017-1018). Sikkelere bakılırsa onun 1014-1015'ten itibaren, Hotan'dan başka Yarkent ve Kaş-gar'ı da Yusuf Kadir Han'a bırakmış olması ve hayatının son zamanlarında sadece Balasagun bölgesinin hâkimi olarak kalmış bulunmasının da ihtimalden uzak olmadığı görülür.

Togan Han Ahmed'den sonra, hanedan içinde en kuvvetli durumda olarak kardeşi Mansur kalmıştı. Ancak, Yusuf Kadir Han onun hâkimiyetini tanımayarak taht üzerinde hak iddiasına girişti. Bu maksatla Sultan Mahmud ile de ittifak etti. Sultan Mahmud ona yardım maksadıyla Maveraünnehr'e girdi ise de anlaşılmayan bir şekilde geri döndü. Ondan umduğu yardımı görmeyen Yusuf Kadir Han, Mahmut'a ait toprakları zaptetmek üzere, Mansur ile anlaştı. Müttefik Karahanlı orduları Horasan'a bir sefer yaptılar ise de Belh civarında Sultan Mahmud karşısında ağır bir yenilgiye uğradılar (1019-1020). Panik içinde Maveraünnehr'e dönen Karahanlı ordusundan pek çok asker Ceyhun'u geçerken suda boğuldu. Öyle ki, zaferden bir kaç gün sonra Harizmşah Altuntaş'tan bir tebriknâme alan Sultan Mahmud, zaferin ne çabuk Harizm'de öğrenildiğini sormuş ve "Ceyhun'un Harizm'e kadar taşıdığı Türk Karahanlı külahlarından öğrendik" cevabını almıştı. Bunun üzerine Kadir Han ile Sultan Mahmud bir görüşme yaparak anlaştılar. Bu sıralarda Arslan İlig Mansur b. Ali'nin elinden kurtulmayı başardığı anlaşılan Ali Tegin, 411 (1020-1021)'de Buhara'ya hâkim oldu. Ali Tegin ile Selçuklu Arslan Yabgu arasında kuvvetli bir ittifakın kurulduğu ve Buhara'nın da muhtemelen Selçukluların yardımı ile ele geçirildiği anlaşılıyor. Bundan bir müddet sonra da Karahanlılar'ın büyük Kağan'ı Mansur hükümdarlıktan vazgeçerek (415/1024-1025), yerini Yusuf Kadir Han'a bıraktı. Daha önce Hotan hâkimi olarak gördüğümüz Yusuf Kadir Han'ın bir ara B-hara'yı, son zamanlarda da Mansur b. Ali adına Semerkand'ı idare ettiği anlaşılmaktadır. Mansur'un kardeşi Muhammed b. Ali İlig'in, onun tahttan ayrılışından bir süre önce Ali Tegin ve Arslan Yabgu kuvvetleri karşısında bir yenilgiye uğradığını biliyorsak da bilâhare ne olduğu ve ağabeyinin neden tahtı kendisine bırakmadığı konusunda herhangi bir şey bilinmemektedir.

Yusuf Kadir Han'a karşı kardeşleri Ahmed ile Ali Tegin cephe aldılar. Ahmed kendisini büyük kağan ilân ederek Balasagun, Hocend ve Fergana'ya hâkim oldu. Bundan dolayı Yusuf Kadir Han da Gaz-neli Mahmud ile eski ittifakını yeniledi. Zira Mahmud da topraklarına sık sık tecavüzlerde bulunduğu için, Ali Tegin'in komşuluğundan memnun değildi. Bunun üzerine Kaşgar'dan gelen, Yusuf Kadir ile Sultan Mahmud 1025 yılında Semerkand'da buluşarak meseleleri aralarmda görüştüler. Buna göre Ali Tegin gailesinden başka Arslan Yabgu meselesi de halledilecekti. Ayrıca iki hanedan arasında akrabalık tesisi de kararlaştırılmıştı. Bu iki büyük hükümdarın bölgeye gelişi üzerine Ali Tegin Bozkırlara kaçmış, Arslan Yabgu'da Sultan Mahmud tarafından hile ile yakalanarak bertaraf edilmişti. Mamafih Mahmud'un Ali Tegin'i tamamen ortadan kaldırarak Yusuf Kadır'a bütün Türkistan'ın yegâne hâkimi olmak imkânını vermemek için Ali Tegin meselesi üzerine fazla varmadığı da bir vakıadır. Çünkü Mahmud'un ayrılmasından sonra Ali Tegin'in tekrar Buhara ve Semerkand'a hâkim olduğunu görüyoruz.

Daha sonraki yıllarda Ali Tegin mevkiini muhafaza ederken, Yusuf Kadir Han'ın hâkimiyetini daha da yaygınlaştırdığına şahid oluyoruz. O ve oğulları önce Özkend'i, sonra da Balasagun'u ele geçirmeyi başardılar (1026-1027). Gazneliler ile münasebetlere gelince, 1030'da Sultan Mahmud'un ölümünden sonra pek olumlu cereyan etmediği anlaşılıyor. Sultan Mesud, tahta çıkışını bildirmek ve iki hanedan arasında yeni bir akrabalık tesisi maksadıyla 1031 yılında Karahanlı bir elçilik heyeti gönderdi ise de, büyük kağanlık meselesinde Gazneliler'in tutumundan dolayı hâlâ kırgın bulunan Yusuf Kadir Hap Kaşgar'da bu heyeti iyi karşılamadı. Fakat 1032 yılında Yusuf Kadir Han da öldü. Onun Kaşgar'da hakanlar mezarlığına gömüldüğü malumdur.

Bu suretle onun idaresi altında bulunan yerler, oğullarından Süleyman Arslan Han ile Muhammed Buğra Han'ın eline geçmiş oluyordu. Bunlar zamanında Gazneliler ile aradaki bazı küçük pürüzlerin giderildiğini ve iki taraf arasmda anlaşma sağlandığını görüyoruz. Ancak, daha sonraki yıllarda meydana gelen bazı siyasî olaylar, Karahanlılar devletinin biri doğu öteki de batı olmak üzere iki ayrı devlet olmasına yol açtı ki, şimdi kısaca buna da işaret edelim.

Sultan Mesud, Gazneli tahtını ele geçirmeden önce kardeşi Muhammed'e karşı Ali Tegin'den yardım istemiş ve buna karşılık Huttal'ı ona vaat etmişti. Ancak, tahtı elde ettikten sonra bu sözünde durmadığı gibi, Ali Tegin'e karşı Yusuf Kadir Han'ın oğullarından Muhammed Buğra Han'ın Maveraünnehr'e hâkim olması için çalışmaya başladı. Bu durum Ali Tegin ile Gazneliler'in arasını açtı. Gazneliler'in ona karşı Harizmşah Altuntaş'ı kışkırtmaları bir netice vermedi. (1032) İki yıl sonra ise bu defa Ali Tegin Harizmşah (Harun) ile anlaştı. Maksatları Gazneli topraklarına birlikte saldırmaktı. Ancak 426 (1034-1035) yılı kışında Ali Tegin öldü. Yerine küçük yaştaki iki oğlundan Yusuf geçti ve Harizmşah Harun ile birlikte Çağaniyan'ı zaptederek Tirmiz'i kuşattı. Fakat çok geçmeden Harun da öldü (1035). Yusuf yalnız kalmıştı. Ayrıca, sadık müttefikleri olan Selçuklular'ın darıltılıp, Buhara civarından ayrılmalarına sebep olunması da onun kuvvetinin büyük ölçüde azalmasına yol açmıştı. Diğer taraftan İlig Han'ın iki oğlu Muhammed ile İbrahim (Önceleri Böri Tegin, sonraları Tamgaç Buğra Kara Han), herhalde Ali Tegin'in ölümünden sonra güç kazanarak bölgede varlıklarını hissettirmeye başlamışlar ve bu da Yusuf'u müşkül durumda bırakmıştı. Gerçekten Muhammed b. İlig Nasr'ın 1036-1037'den itibaren Özkent'te oldukça kuvvetli bir duruma gelmiş olduğu anlaşılıyor. Çaresiz kalan Yusuf, Sultan Mesud'a başvurmak zorunda kaldı. O, bu müracaatında Huttal'dan vazgeçtiğini bildiriyor ve Süleyman Arslan Han ile barışmaları için ondan aracılık yapmasını istiyordu.

Buna rağmen Ali Tegin oğulları için bir netice hasıl olmadı. Zira İbrahim b. Nasr onların elinde bulunan Kiş, Soğd ve Buhara'yı birer birer ele geçirdi. Ali Tegin oğulları, Yusuf Kadir Han'ın oğullarının yanına kaçtılar. Bu durumda İlig Nasr'ın oğulları Maveraünnehr'in tamamı dahil, devletin batı kısmının hâkimleri hâline geldiler. Bununla birlikte 1041-1042'lerde hâlâ Muhammed Han ile kardeşi İbrahim'in Kaşgar hükümdarı adına hareket ettikleri görülmektedir. Ancak 1044'lerde Doğu'da yoğunlaşan hâdiseler devletin batı kısımları ile meşgul olmak imkânını tamamen ortadan kaldıracak ve bağlar kopacaktır. Bu durumda İlig Nasr'ın oğullarının 1046'dan itibaren Maveraünnehr'de tamamen müstakil bir devlet teşkil ettiğini görüyoruz. Bu yıllardan itibaren İlig Nasr'ın oğullarının kendilerini Yusuf Kadir Han oğullarından tamamıyla ayrıldıkları ve Doğu-Batı olmak üzere iki ayrı Karahanlı Devletinin meydana geldiği anlaşılıyor.

Batı Hanlığı Maveraünnehr ile Hocend'e kadar Fergana'ya sahipti. Devlet merkezi önceleri Özkent, sonra da Semerkant oldu. Doğu Hanlığı'nın hudutları içinde ise, Balasagun, Talaş, İsficab, Şaş, Doğu Fergana, Kaşgar, Yarkent ve Hotan bölgeleri yer alıyordu. Devletin merkezi ise umumiyetle Balasagun ve Kaşgar olmuştu.


d- Batı Karahanlılar Devleti:

Devletin ikiye ayrılmasından sonra, merkez Özkent olmak üzere batıda hâkimiyetin I. Muhammed b. Nasr'ın elinde olduğu ve asıl kuvvet sahibi bulunan I. İbrahim b. Nasr'ın onun adına Semerkant'da Maveraünnehr'i idare ettiği anlaşılıyor. Muhanımed'in ölümünden sonra (1052) ise İbrahim (Tamgaç Buğra Kara Hakan Ebû İshak İbrahim b. Nasr), devletin tek hâkimi hâline geldi. O, Özkent'e gitmedi ve bu suretle devletin merkezi Semerkant oldu. Kendisi Karahanlı hükümdarlarının en meşhurlarındandır. Bu itibarla kendisinden uzun zaman "Büyük Tamgaç Han" olarak söz edildiğini biliyoruz. Bilhassa Avfî, onu ideal bir hükümdar olarak tavsif etmiştir.

İbrahim, para işlerini ıslah etmiş ve bunun sonucu olarak da kendi adıyla "Tamgaç dirhemleri" olarak şöhret bulan paraları bastırmıştı. Diğer taraftan Avfî'nin ifadelerine göre onun devrinde asayişi koruma, reaya rahat ve adalette ünü Nûşirevan'dan daha yaygın idi. Semerkant etrafında pek bol bulunan bağlardan bir tek gülün bile, sahibinden habersiz koparılmamasını irade buyurmuş, aksine hareket edenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını bildirmişti. Hırsızlık yapan bir çocuğun affedilmesi için bütün devlet erkânının ricada bulunmasına rağmen affetmemiş, cezalandırmıştı. Aynı şekilde yol kesici haydutlar ile bütün diğer hırsızlara karşı amansız bir şekilde mücadele etmişti.

Anlaşıldığına göre ilk zamanlarda bütün gayret ve ihtimama rağmen yol kesici haydutların kökü kazınamamıştır. Hatta bir gün bu haydutlar Semerkant hisarının kapısına şöyle yazarlar: "Biz yeşil soğana benzeriz, keserseniz yine boy veririz". Tamgaç Han da bunun altına: "Ben de bahçıvan gibi, siz nereden baş kaldırırsanız keserim" diye yazdırır.

Gerçekten de bir süre sonra hükümdar bu haydutların reisini hizmet vaadiyle kandırır. Kendisine ve dört oğluna muhafızlık (çandârlık) vazifesi verir. Yine onun aracılığı ile diğer haydutları da hizmete alacağını bildirir ve üçyüz kadarını sarayında toplar. Bir ziyafet verir. Fakat ziyafet sonrasında hepsini öldürtür. Bu hâdiseden sonra yol kesici eşkıyadan eser kalmamış, memlekette dirlik ve düzenlik kemâle ermiş, kimsenin bir dirhem gümüşü kaybolmadığı gibi yollar da emniyet altına alınmıştı. Öte yandan fiyatlarda da istikrarı sağlamıştı. Bununla ilgili olarak da Avfî şu hâdiseyi anlatır:

Semerkant kasapları et narhının yükseltilmesini isterler ve eğer teklif ettikleri fiyat kabul edilirse hazineye bin dinar ödeyeceklerini bildirirler. Buna çok sinirlenen ve hazinemin böyle paraya ihtiyacı yok diyen hükümdar, kimsenin kasaplardan et almamasını, alanın öldürüleceğini emreder. Halk bu yasağa titizlikle uymuş her gün beş-altı kişi bir koyun keserek et ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Durumun kendileri aleyhine nasıl bir hal aldığını gören kasaplar, eski narh üzerinden et satmaktan başka çıkar yol görememişlerdir. Tamgaç Han, kahraman bir asker ve vakur bir hükümdar olarak tanınmakta ve aynı zamanda dindar bir kimse olarak bilinmektedir. Gerçekten de kendisinin fakihlere danışmadan yeni vergiler almayacak veya vergileri yükseltmeyecek kadar insaf sahibi biri olduğu bilinmektedir. Kısacası o, Yusuf Has Hâcib'in eserinde ideal hükümdar olarak gösterilen tipin ta kendisidir denilebilir.

Tamgaç Han İbrahim, Doğu Karahanlılarından Şaş, İlâk, Tünhas ve Fergana'nın bazı kısımlarını almıştır. Ancak hayatının son zamanlarında Selçukluların nasıl hızla yükseldiklerine şahit olduğu gibi, onların kendi topraklarına giriştiği saldırılarla da karşılaştı. Gerçekten Alparslan, uzun süre İbrahim'in elinde bulunmuş olan Huttal ve Çağaniyan'ı aldığı gibi, Selçuklu kuvvetleri asıl Karahanlı sahasına da akınlar yapmaya başlamıştı. İbrahim daha 1061'de Bağdat'a bir elçilik heyeti göndererek bu akınlardan şikayet etmiş ve halifeden duruma müdahele etmesini istemişti. Ancak halife ona lakap ve hil'at göndermekten başka bir şey yapamamıştı.

Tamgaç Han İbrahim'in, son zamanlarında felç olması üzerine hâkimiyetini daha sağlığında oğlu Nasr'a (Şemsü'1-Mülk Ebûl-Hasan II. Nasr b. İbrahim) bıraktığı anlaşılıyor. Fakat öteki oğlu Şuayb (veya Şuays) ki, o zamana kadar Şaş ve Tünhas valisi olduğu anlaşılıyor, bu durumu kabul etmeyerek isyan etti. Ancak babalarının sağlığında cereyan eden mücadele, Şemsü'1-Mülk lehine sonuçlandı.

Selçuklular'a karşı savaşlar ise Şemsü'l-Mülk zamanında da (1068-1080) devam etti. 1072 sonbaharında Sultan Alparslan Maveraünnehr'i ele geçirmek maksadıyla 200 bin kişiden müteşekkil olduğu belirtilen bir ordu ile harekete geçti. Ancak onun, Ceyhun ötesi kalelerinden bîrinin kumandanı olup Sultanın huzuruna tutsak olarak getirilen Yusufü'l-Harezmî tarafından yaralanarak üç-dört gün sonra da ölmesi üzerine bu sefer neticesiz kaldı. Alparslan'ın ölümü ile meydana gelen durumdan faydalanmak isteyen Şemsü'1-Mülk, derhal harekete geçerek Tirmiz'i aldı ve yağmaladı (Aralık 1072). Daha sonra, Belh valisi bulunan Alparslan'ın oğlu Ayaz'ın o sıralarda Curcan'a gitmiş olmasından faydalanarak Belh üzerine yürüdü. Şehri ele geçiren Han, burada da halkın mallarını yağmaladıktan sonra Tirmiz'e döndü. Ancak Belh'de bıraktığı kuvvetler ile şehrin başıbozuk kuvvetleri arasında çarpışmaların başlaması üzerine geri gelerek şehrin yıkılmasını emretti. Ancak daha sonra ileri gelenlerin af dilemeleri üzerine tahribattan vazgeçerek hutbeyi kendi adına okutmaktan başka, yıllık vergi kesmiş ve bir hayli de mal yağmalatmıştı. 1073 başlarında geri dönerek Belhi' ele geçirmeyi başaran Ayaz Tirmiz'i de almak istemiş fakat başarılı olamamıştır. Tirmiz önlerinde yeniden Ayaz'ın askerlerinden bir kısmı öldürülmüş, pek çoğu da Ceyhun'da boğulmuşlardır. Kendisinin çok az bir kuvvetle kaçmayı başardığı anlaşılıyor.

Babasının ölümünden sonra ortaya çıkan güçlükleri bertaraf eden Melikşah 1074'de Karahanlılar'a karşılık vermek üzere harekete geçti. İlk önce Şemsü'l-Mülk'ün, adını bilmediğimiz bir kardeşi tarafından müdafaa edilen Tirmiz'i kuşattı. Uzun süre dayanamayacaklarını anlayan müdafîler eman dilediler. Şehri ele geçiren Sultan, teslim olan Han'ın kardeşini serbest bıraktı. Şehirde gerekenlerin yapılmasını Emir Savtekin'e havale ettikten sonra Semerkant üzerine yürüdü. Maksadı Şemsü'1-Mülk ile hesaplaşmak idi. Ancak Selçuklu öncü kuvvetleri Semerkant civarında görüldüğü zaman, mukavemet edemeyeceğini anlayan Şemsü'l-Mülk, Selçuklu veziri Nizamü'1-Mülk aracılığı ile af dileyip sulh istedi. Sultan onu da affederek yerinde bıraktı.

Şemsü'l-Mülk de babası gibi âdil bir hükümdar olarak şöhret bulmuştu. O, bugünkü bilgilerimize göre Karahanlı hükümdarları içinde imar faaliyetlerine en çok önem veren bir kimse olarak bilinmektedir. Onun en meşhur eserlerinden biri, Harceng köyü yakınında 1078-1079'da yaptırdığı Ribat-ı Melik'tir. Bir başka Rıbatı da Semerkant'tan Hocend'e giden yol üzerindeki Akkütel'de idi ki, kendisinin de burada medfun bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Buhara yanıdaki Şemsâbât da onun eserlerinden olduğu gibi aynı şehirdeki Mescid-i Câmî'nin yeniden inşası da onun zamanında olmuş idi.

Şemsü'l-Mülk'e, kardeşi Ebû Şucâ Hızır b. İbrahim halef oldu. Ancak onun ölüm tarihini bilemediğimiz gibi, devrindeki olaylar hakkında da fazla bilgimiz yoktur. Nizamî-i Aruzî'ye göre devlet onun zamanında en ihtişamlı dönemini yaşamıştır. Ona göre Han, âdil, akıllı ve siyaset oyunlarını iyi bilen bir hükümdardı. Onun bilhassa şairlerin en büyük koruyucusu olduğu, onlara bir defada bin dinara kadar varan ihsanlarda bulunduğu ve ihtişama düşkünlüğünden, alay gösterilerine çıktığı zaman atının önünden, öteki silahlarının yanı sıra yediyüz altın ve gümüş gürz taşıttığı da aynı kaynak tarafından belirtilmektedir.

Hızır Han'ın yerine oğlu Ahmed geçti (1081-1088; 1090-1095). Henüz çok küçük yaşta tahta oturduğu anlaşılan Ahmed'in idaresizliği yüzünden bilhassa ulema ile ihtilâfa düştüğünü görüyoruz. Bu bakımdan Sultan Melikşah'a şikâyet edildi. Anlaşıldığına göre bir taraftan da halka kötü muamelede bulunuyor ve teb'asının servetini gasp ediyordu. Bilhassa, zenginliğinden dolayı Ahmed Han'ın mallarını gasp edeceğinden korkan Şafiî fakihlerinden Ebû Tahir b. Alek, İsfehan'a giderek vaziyeti anlatmış ve Melikşah'ı bu ülkenin fethine teşvik etmişti.

Melikşah bu yoldaki şikayet ve teşviklerin de tesiri ile 481 (1088-1089) başlarında Ceyhun'u geçerek Buhara önlerine geldi. Şehri muhasara ve zaptetti. Buradan Semerkant'a yürüdü. Şehrin muhasarası sılasında bir burç komutanının ihaneti yüzünden Semerkant da çabucak düştü. Ahmet Han yakalandı ve İsfehan'a gönderildi. Melikşah Semerkant'ta bir naip bırakarak Özkent'e kadar ilerledi. Bu esnada Talaş, İsficab ve Balasagun hâkimleri Sultan'a tâbi oldukları gibi, Kaşgar Han'ı Buğra Kara Hakan el-Hasan b. Süleyman da hutbeyi Melikşah adma okumak ve sikkede de onun adını zikretmek üzere tâbiiyete alındı. Böylece, Ahmed Han'ın tutsak alınmasından sonra devletin batı kısmı bir süre için de olsa doğrudan Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlandığı gibi, doğu kısmı da tâbiiyyet altına alınmış oluyordu.

Fakat, bir yıl kadar sonra Melikşah ikinci bir Maveraünnehr seferinde daha çıkmak zorunda kaldı. Zira, Semerkant naibi ile Karahanlı ordusunda mühim bir varlığı olan Çiğil askerlerinin reisi Aynüddevle arasında anlaşmazlık çıkmış ve Naip Ebû Tahir Harizm'e kaçmıştı. Aynüddevle, Kaşgar Hanının kardeşi ve Atbaşı şehrinin hâkimi Yakub Tegin'i Semerkant'a davet etti. Yakub, işe Aynüddevle'yi katletmekle başladı ve bu yüzden Çiğillerin düşmanlığını kazandı. Sultan Melikşah duruma müdahale maksadıyla Buhara'ya geldiğinde Yakub Tegin Fergana üzerinden kendi vilayeti olan Atbaşı'ya kaçtı. Sultan Semerkand'ı tekrar zaptetti. Yakub Tegin'i ise takibe adamlar memur ettiği gibi, Kaşgar Hanına da onun derhal yakalanarak huzura yollanmasını bildirdi. Kendisi de herhalde hâdiseleri daha yakından takip edebilmek için yeniden Özkent'e vardı.

Semerkant'tan kaçışı sırasında kuvvetleri dağılmış bulunan Yakub, kardeşi Kaşgar Han'ı Hasan b. Süleyman'a sığınmaya mecbur oldu. Han, oğlunun komutasindaki bir kıt'a askerin muhafazasında Yakub'u Sultan'a teslim edilmek üzere yolladı. Ancak bu sırada Kaşgar'ın taarruza uğradığı ve Kaşan kalesi hâkimi Yinal Oğlu Tuğrul'un Kaşgar Hanını esir ederek ülkesine döndüğü duyuldu. Bu haber üzerine kardeşinin saltanatının nasıl olsa yıkıldığını söyleyen Yakub, bol vaatlerle muhafızlarının elinden kurtulmaya muvaffak oldu. Melikşah bir ara bizzat Tuğrul'un üzerine yürümeyi düşündü ise de, bazı mülâhazalarla bu fikirden vazgeçti ve Tuğrul'a karşı mukabil bir kuvvet bulundurmak gayesi ile Yakub ile anlaşmaya karar verdi. Yakub'un Doğu Karahanlı devletine hükümdar yapılması ile, Tuğrul'un saldırıları da önlenmiş olacaktı.

Sultan Melikşah'ın, tutsak aldığı Batı Karahanlı hükümdarı Ahmed Han'ı bir süre sonra kendisine tabiî kalmak şartıyla makamına iade ettiğini biliyoruz. Böylece bir süre Sultan'ın naip veya valileri tarafından idare edilen Batı Karahanlıları sahası da bir devlet durumuna getirilmiş oluyordu. Bu iadenin ne zaman yapıldığı hususunda kaynaklarımız çelişkili bilgiler veriyorsa da, bunun Sultan'ın ikinci Maveraünnehr seferinden sonra olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Doğu Karahanlılarından gelebilecek saldırılara karşı az önce söylediğimiz tedbiri alırken, aynı maksatla Batı Karahanlı devletinin bağlılık statüsü içinde varlığını korumasında fayda görmüş olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca eğer Melikşah, Ahmed Han'ı birinci seferden sonra hemen tahtına iade etmiş olsa idi, Semerkant'da bir naip bırakması pek düşünülemeyeceği gibi, aynı şekilde ikinci defa Semerkand'ı zaptedip, Özkent'e doğru yola çıkarken şehirde vali olarak kimseyi bırakmaması lâzımdı.

Tahtına iade edilen Ahmed Han bir süre sonra Ulema ile yeniden ihtilâfa düştü ve zındıklıkla itham ediliyordu. Nihayet askerleri ve halkın ileri gelenleri tarafmdan esir edildi. Alenî bir muhakemede ithamları reddetmesine rağmen, isnat edilen suç varid görülerek idam edildi (1095).

Daha sonra yerine âsîler tarafından Rükneddin Kılıç Tamgaç Han I. Mesud b. Muhammed'in geçirildiği anlaşılıyorsa da onun kısa sürdüğü anlaşılan (1095-1097) saltanat devri hakkında hemen hiçbir bilgimiz yoktur.

Bundan sonra Sultan Berkyaruk tarafından Batı Karahanlıları tahtma, birbiri ardından üç hükümdar çıkarıldığı anlaşılıyor. Bunlardan ilki tahta çıkarıldığı yıl içinde öldüğü anlaşılan Süleyman Tegin olup kendisi Dâvud Güç-Tegin'in oğlu ve Tamgaç Han İbrahim'in de torunu idi. İkincisi ise kaynağın, Mahmud Tegin olarak kaydettiği Ebu'l-Kasım I. Mahmud Han (1097-1099)'dır. Berkyaruk tarafından tahta çıkarılan üçüncü şahıs ise, Bundarî'de Harun Tegin olarak kaydedilmiştir. Pritsak, Harun Tegin'in XII. yüzyılın hemen başlarında Maveraünnehr'i istilâ ettiği bilinen Doğu Karahanlılardan Kadir Han Cebrail b. Ömer ile aynı şahıs olabileceğini ifade etmiş ise de, bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Zira, İbnü'1-Esîr, aynı şahsı Togan Han b. Karahan olarak kaydetmektedir.

Sözü edilen Kadir Han Cebrail, sadece Maveraünnehr'i istilâ etmekle kalmamış, Melikşah'ın oğulları arasında başgösteren mücadelelerden de istifade ederek, 1102 yılında Selçuklu topraklarına girmiş ve Tirmiz'i ele geçirmeye muvaffak olmuştu. Ancak, aynı yılın Haziran'ında Sancar tarafından Tirmiz civarında yenilerek öldürüldü. Böylece Maveraünnehr artık tamamen Sancar'ın müdahalesine müsait bir duruma gelmişti. Sancar Cebrail'in istilâsı sırasında Horasan'a kaçmış bulunan yeğeni Muhammed Tegin'i (Arslan Han II. Muhammed b. Süleyman, 1102-1130) Batı Karahanlıların hükümdarı olarak Semerkant'ta tahta çıkardı. Muhammed Arslan Han, saltanatının ilk yıllarında öteki taht müddeilerine karşı mevkiini ancak Sancar'ın müdaheleleri ile koruyabildi. Kendisinin bilhassa Buhara'yı fevkalâde imar ettiğini, 12 bin kişiden olduğu anlaşılan Hassa (Memlûk) ordusu ile muhtemelen gayri müslim Kıpçaklar'a karşı savaşlar yaptığını ve bu yüzden de "gâzî" sıfatıyla anıldığını biliyoruz. Bütün bunlara rağmen, devleti artık iyiden iyiye Selçuklu hâkimiyetine girmiş bulunuyordu. Bu cümleden olarak onun" sikkelerinde Sancar'ın adı görüldüğü gibi, Sancar da kendisinden "naibimiz ve hudut memurumuz" olarak söz ediyordu.

Muhammed Arslan Han b. Süleyman ömrünün son yıllarında felce uğramış olduğundan oğulları, Nasr ve Ahmed'i devlet işlerinin yürütülmesi ile vazifelendirmişti.. Bu sıralarda onun, muhtemelen daha bağımsız bir politika takibine meyletmesi yüzünden Sultan Sancar ile aralarının açıldığı anlaşılıyor. Nitekim Sultan Sancar Semerkand'ı zaptederek devlet hazinesine el koydu ve Muhammed Arslan Han'ı da esir etti (1130), Muhammed Arslan Han 1132'de Merv şehrinde öldü. Oğlu II. Ahmed Han'ın bir müddet için Sancar'ın hâkimiyetini kabul etmeyerek bağımsız hareket ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim İbnü'l-Esîr de ondan bu münasebetle "Sahibü Maveraünnehr Ahmed Han" olarak bahsetmektedir. Pritsak, Ahmed Han'ın "Kadir Han" unvanını taşımış olduğunu belirtirse de bu husus kesin değildir.

Diğer taraftan, daha Ahmed Han'ın sağlığında Sultan Sancar'ın, hanedanın bir başka koluna mensup bulunması kuvvetle muhtemel bulunan ve kaynakta el-Hasan b. Ali olarak zikredilen Hasan Han'ı kendi adına hüküm sürmek üzere batı Karahanlı tahtına çıkardığı anlaşılıyor. (1130-1132) Ancak, çok geçmeden bu Hasan Han'ın da ölmesi üzerine bu defa Sancar'm, Muhammed Arslan Han'ın kardeşi İbrahim Han'ı tahta çıkardığını görüyoruz. Bu zatın Sultan Sancar'ın sarayında terbiye görmüş olmasından başka, hakkında bilgi bulunmamaktadır.

İbrahim Han'dan sonra, Muhammed Arslan Han'ın üçüncü oğlu Mahmud'un tahta çıkarıldığına şahit oluyoruz (1133-1141). Sancar'ın yeğeni olan Mahmud Han ona tam bağlı idi. Batı Karahanlı devletini bilhassa dış müdahalelere karşı korumak hususunda Selçuklu politikasından asla ayrılmamış ve âdeta Selçuklular'la kader birliği yapmıştı. Maveraünnehr'in Kara Hıtaylar (Kıtaylar) tarafından istilâsı da onun zamanında meydana gelmiştir. 1136 yılında onlarla savaşmak mecburiyetinde kalan Mahmud Han, savaşı kaybedince Semerkant'a kaçmıştır. Bir müddet sonra, bu defa Maveraünnehr'de yaşayan Karluklar ile arası açılan Mahmud Han, onlara karşı Sultan Sancar'dan yardım ister. Buna karşılık Karluklar da Orta Asya'nın yeni siyasî hâkimi durumuna gelmiş bulunan Kara Hıtay hükümdarını (bu hükümdarların hepsi Kür Han unvanı ile anılmaktadırlar) yardıma çağırırlar. Neticede Selçuklu-Karahanlı müttefik ordusu, aralarında Karlukların da bulunduğu Kara Hıtay ordusu ile Semerkant'ın doğusundaki Katvan bozkırında karşılaşırlar. Yapılan şiddetli bir savaş neticesinde yenilen Selçuklu-Karahanlı kuvvetleri, otuzbin kayıp vermiş, Sultan Sancar ile Mahmud Han Horasan'a kaçmaya mecbur olmuşlardır.

Bu galebe üzerine Kara Hıtaylar bütün Maveraünnehr'i istilâ ettiler. Ancak, mevcut Karahanlı idaresine de dokunmadılar. Ne var ki, Horasan'a kaçmış bulunan Mahmud'un yerine, kardeşi III. İbrahim'i "Tamgaç Buğra Han" unvanı ile Semerkant tahtına çıkardılar (1141-1156). O, uzunca bir zaman Kara Hıtaylarm himayesi altında Batı Karahanlı devletini idare etti. Ancak İbrahim Han da Karluklar ile mücadele etmek mecburiyetinde kalmış ve 1156 yılında Buhara yakınlarında Karluklar'la yaptığı savaşta yenilerek öldürülmüştür.

İbrahim Han ile Batı Karahanlı tarihinde İlig Han oğulları kolu son bulmuş ve bu tarihten sonra hâkimiyet Ali Tegin ailesine geçmiştir. Gerçekten de İbrahim Han'dan sonra Batı Karahanlı tahtına Ali Teg'in kolundan Ali Han'ın (Ali b. el-Hasan) oturduğunu görüyoruz. (1156-1160) Kartukların Maveraünnehr'den tamamı ile çıkarılması bunun zamanında olmuştur. O, önce Karluklar'ın reisi Peygu (Yab-gu) Han'ı öldürmüş ve onun oğullarını da bertaraf etmiştir. Daha sonra Kür Han'ın isteği üzerine Karluklar'ı askerlik işlerinden uzaklaştırarak yerleşik hayat yaşamaya mecbur etmiştir. Bunun neticesinde Karluklar ile Karahanlılar arasında uzunca süren kanlı çarpışmalar meydana geldi. Neticede, 1158 tarihinde Buhara yakınlarında meydana gelen savaşta, Harizmşah İl Arslan'ın da Karluklar ile birlik olmasına rağmen Ali Han galip geldi. Bu savaşta Kür Han'ın da teşviki neticesinde, Doğu Karahanlı hükümdarı II. İbrahim Han (İbrahim b, Ahmed) da Batı Karahanlılarına yardıma gelmiş ve netice itibarıyla mağlup olan Karluklar Maveraunnehr'den tamamen çıkarılmışlardır.

Ali Han'ın 1160 yılında vefat ettiği anlaşılıyor. Yerine kardeşi II. Mesud Han (Ebu'l-Muzaffer Mesud b. el-Hasan) hükümdar olmuştur. Onun, "Kılıç Tamgaç Han" unvanı ile de bilindiği anlaşılmaktadır. Sindbaz-Nâme'ye göre onun hükümdar olduğu sırada ülkede karışıklıkların hüküm sürdüğü, fakat kısa bir müddet zarfında bu karışıklıklara son verdiği anlaşılıyor. Daha sonra Nahşeb, Kiş, Çağaniyan ve Tirmiz'de Karluklar'a karşı harekatta bulunmuş, bundan başka Oğuzlar ile de mücadele etmiştir. O, başta Buhara olmak üzere imar faaliyetleri yanında, san'at ve ilim hâmiliği ile de meşhurdur. Bu âlimlerin en meşhurları, Muhammed b. Ali Suzenî-i Semerkandî ile Muhammed b. Ali ez-Zahirî el-Kâtib es-Semerkandî'di.

Tarih-i Buharo'nın kaydına göre Mesud Han'ın 1178 yılında öldüğü anlaşılıyor. Yerine yeğeni IV. İbrahim b. el-Hüseyn Han hükümdar olmuştur. Adına bastırılmış sikkelerden anlaşıldığına göre İbrahim, Arslan Han ve Küç (Güçlü) Arslan Han unvanlarını kullanmıştır. Zamanında bazı mühim ilmî faaliyetlerin yapılmış olması istisna edilirse faaliyetleri hakkında hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Sikkelerinden anlaşıldığına göre 600 (1203-1204) yılında ölmüş olmalıdır. Gerçekten de İbnü'1-Esîr 601 (1204) tarihinde Batı Kara-hanlılar'ı tahtında hükümdar olarak onun oğlu Osman Han'ı göstermektedir. Osman Han, Batı Karahanlılarının son hükümdarıdır (1204-1212). Onun zamanı Harizmşahlar devletinin büyük bir siyasî kuvvet olarak görüldüğü zamana rastlamış olup, bu yıllarda Tekiş oğlu Harizmşah Muhammed bir taraftan İslâm dünyasında ve tabiatıyla Batı Karahanlı sahasında, diğer taraftan da o zamana kadar Kara Hıtayların hâkim bulundukları Orta Asya'da hakimiyeti elde etmek için mücadeleye girişmiş bulunuyordu. Osman Han bu mücadele döneminde kendisinin iyi bir siyaset adamı olduğunu göstermek fırsatını da bulmuştur.

Bu cümleden olarak, bidayette henüz Kür Han'a (Kara Hitaylar'a) bağlı bulunan Muhammed Harizmşah, Gurlular'ı sindirmek üzere Kür Han tarafından gönderildiğinde, Osman Han da Harizmşah'a yardım etmekle vazif elendirilmişti. Fakat Osman Han, Kür Han'ın emrine rağmen, müslüman Gurlular'ın Kara Hıtayların hâkimiyeti altına düşmemeleri için bütün gayretini sarfetmiştir. Yine de Kür Han ile münasebetlerini devam ettirmiş ve hatta onun kızı ile evlenmek talebinde bulunmuştur. Bu talebi reddedilince, bu defa Muhammed Harizmşah ile ittifak etmiş ve bu ittifak neticesinde birlikte, Kara Hıtaylar himayesinde bulunan Buhara'yı zaptetmişlerdir (1207). Daha sonra ise Kara Hıtaylar'a yenilmesine rağmen, yaptıkları affedilmiş ve daha önce reddedilen isteği kabul edilerek, Kür Han'm kızı ile evlenmiştir (1210). Bunu takiben değişen siyasî şartlar onu yeniden Muhammed Harizmşah ile bir ittifak yapmaya mecbur etmiştir. Bu ittifak ile ilgili olarak o, bu defa da Harizmşah'ın kızı Han Melik (Melek ?) ile evlenmiş ve o dönemlerde umumiyetle Türkler'de âdet olduğu üzere bir yıl kayınbabası evinde kalarak, ancak 1211 yılında ülkesine dönebilmiştir.

Fakat, ülkesine döndüğü zaman, Harizmşah'ın Semerkant naibinin keyfî hareketlerine şahit olunca, Kara Hıtayların son zamanlardaki durumunun hiç de iyi olmamasına rağmen yeniden Kür Han'a tabiî olmaya karar vermiştir. Bu şekilde Harizmşah'lar ile münasebetler giderek daha da gerginleşir. Neticede 1212 yılında Semerkant'ta Harizmlilere karşı bir isyan patlak verir ve Osman Han'm teşvikiyle şehirdeki bütün Harizmliler kılıçtan geçirilir. Bu haberin Harizm başkentinde duyulması üzerine Muhammed Harizmşah ordusu ile Semerkant'a gelmiş ve bir süre devam eden muhasarayı müteakip şehri zaptederek Osman Han'ı da esir almıştır. Osman Han, Harizmlilerin kendi ülkesinde Karahanlılara tahakküm etmeye kalkışmalarından dolayı bütün Harizmlilere kızgm olduğu gibi, Harizmli bir kadına da hakaretlerde bulunmuştur. Bu yüzden, atfedilebileceği beklenirken, karısının teşvikleri sonunda idam edildi. Bu fetih ve idam hareketini müteakip Semerkant şehri Harizmşahlar devletinin başşehri haline gelmiş ve Batı Karahanlılar devleti de sona ermiştir (1212).

e - Doğu Karahanlılar Devleti:

Yusuf Kadir Han'm ölümünden sonra Karahanlı tahtına oğlu Süleyman Arslan Han (1032/1056-1057) geçmişti. Ancak yukarıda kısaca izah edildiği gibi, batıda cereyan eden hâdiseler sonunda devletin batı toprakları İlig Han Nasr'ın oğulları eline geçince, Kadir Han oğulları da doğuda ellerinde kalan topraklarla iktifa etmek mecburiyetinde kaldılar. Bu bakımdan "Şerefüddevle Ebû Şucâ" lakabını taşıyan Süleyman Arslan Han, doğu Karahanlılarının da ilk hükümdarı oldu. Onun saltanatı zamanında doğuda gayri müslim Türkler'e karşı çetin savaşlar yapıldığı anlaşılıyor. Hatta bu savaşlar o zamanki Karahanlı Türk muhitinde o derecede yankılar yapmıştır ki, bu olaylar destanlar hâlinde anlatılır hâle gelmiş ve bu destanlara ait bazı parçalar Kaşgarlı'nın Divan'ında da yer almıştır. Buna göre Karahanlılar kuzeydoğuda Yabaku, Basmıl ve Çomul'lar, hatta muhtemelen Yimek'ler ile mücadele etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Karahanlı ordularına komuta ettiği anlaşılan Bekeç Arslan Tegin Gazi'nin kazandığı seferler ile önce Yabakular yenilmiş, tutsak alınan başbuğları Büke Budraç öldürülerek tehlike bertaraf edilmiştir. Yabakularla yapılan bu savaşlar sırasında, Yabaku tehlikesi yüzünden Karahanlılar ile anlaşma imzalayıp Hakan'a sadakat yemini eden ve savaşta da Karahanlı ordusunda yer alan Basmıl ve Çomullar daha sonra bu anlaşmayı bozmuşlarsa da Arslan Tegin'e yenilerek itaat altına alınmışlardır. Bu suretle bütün Balkış ve Alagöl yöresinin de hiç değilse bir müddet için Karahanlı hâkimiyeti altına girdiği anlaşılıyor. Eğer ifade edildiği gibi Fergâna'nın Isfara kasabası yakınlarındaki Varuk kayalıkları üzerinde kazılmış Kitabe gerçekten bu savaşların bir hatırası olarak yazdırılmış ise, bu hâdiseler 1041-1042 yıllarında vuku bulmuş olmalıdır. Ayrıca 1043'te Bulgar ile Balasagun arasında göçebe olarak yaşayan on bin çadırdan oluşan bir Türk topluluğunun İslâmiyeti kabul etmesi de, yukarıda sözü edilen mücadelelerin Karahanlılar lehine neticelenmesinden hemen sonra vuku bulmuşa benzer.

İşte doğuda beliren bu tehlikeler ve bunun tabiî neticesi olarak yapılan savaşlar, ister istemez bütün dikkatlerin bu yöne çevrilmesine sebep oldu. Bu yüzden de büyük ihtimalle Süleyman Arslan Han, devletin batısında meydana gelen gelişmeler ile meşgul olma fırsatı bulamadı ve İlig Hân oğullarının batıya tamamen, hâkim olması önlenemedi. Doğuda cereyan eden olaylarla, onu takip eden yıllarda meydana gelen devletin ikiye bölünmesi hâdisesinde bu olayların oynayabileceği role de şimdiye kadar hiç işaret edilmemiştir.

Öyle anlaşılıyor ki, başta Süleyman Arslan Han olmak üzere Yusuf Kadir Han'ın oğulları doğudaki gaileleri bertaraf ettikten sonra, aralarında işbirliği yapmak ve faaliyet sahalarını belirlemek için bir araya geldiler (1043-1044). Buna göre artık yalnız Doğu Karahanlılar'ın hükümdarı olarak kalmış bulunan Süleyman Arslan Han Balasagun ve Kaşgar bölgelerini doğrudan idare edecek, kardeşi Muhammed Han Tıraz ve İsficab'da, öteki kardeşi Mahmud Han da devletin en doğusundaki topraklarda onun adına hüküm süreceklerdi Herhalde Batı Karahanlılarına karşı da müşterek hareket ediyorlardı. Gerçekten onların bir müddet sonra Fergâna'nın bir kısmı ile Özkent'i ele geçirmeyi başardıklarını görüyoruz.

Süleyman Arslan Han, kaynakların ifadesine göre âdil ve dindar bir hükümdar idi. Âlimlerin dostu ve hâmisi olarak tanınmıştı. O yüzden her taraftan âlimler onun katına gelirler, lütuf ve ihsanına mazhar olurlardı. Böyle olmasına rağmen, bilemediğimiz bir sebepten dolayı kardeşi Muhammed ile anlaşmazlığa düştü. Aralarında yapılan bir savaşta da yenilerek esir düştü. Ağabeyini hapse attıran Muhammed, kendini büyük Kağan ilân etti. Ancak bu da onbeş aylık bir hükümdarlıktan sonra (1057-1058), yerini büyük oğlu Hüseyin'e terketti. Ancak, İbrahim adlı bir başka oğlunun anası bu işe razı olmadı ve tahtı kendi oğluna kazandırmak maksadıyla kocasını zehirlediği gibi, ailenin pek çok ferdini de ortadan kaldırttı. Böylece taht gerçekten İbrahim b. Muhammed Han'a kalmış oldu. İbrahim'in saltanatı yıllarında (1057-1059), Batı Karahanlılarının büyük hükümdarı ve adaşı Tamgaç Han İbrahim, doğudaki bu aile çekişmesinden faydalanarak Fergana'yı tekrar zaptettiği gibi, Şaş ve Tünhas'ı da ele geçirdi.

Doğu Karahanlı hükümdarının bazı iç gaileler yüzünden devletin batısı ile ilgilenme ve bu saldırılara cevap verebilme fırsatını bulamadığı anlaşılıyor. Hakikaten o bu sıralarda, anasının da teşviki ile, Barsgan hakimi Ymal Tegin üzerine yürümüş, lâkin yapılan savaşta yenilerek öldürülmüştür.

Onun ölümünden sonra Doğu Karahanlı tahtına Yusuf Kadir Han'ın üçüncü oğlu Tuğrul Karahan Mahmud (1059-1075 ?) geçti. Onun, bu yıllarda Kaşgar hakimi bulunan müstakbel Büyük Kağan Ebû Ali Hasan b. Süleyman ile birlikte, Batı Karahanlılarına kaptırılan toprakları yeniden zaptetmek için, 1068'den sonra Şemsü'l-Mülk'e karşı savaş açtığını görüyoruz. Bu savaş iki taraf arasındaki sınırı yeniden düzenleyen bir anlaşma ile son buldu. Buna göre sınır Sir-Derya'yı takiben Batı Karahanlılarına bırakılan Hocend'e ulaşıyor ve Fergana'nın hemen tamamı Doğu Karahanlılarının eline geçiyordu.

Tuğrul Kara Han Mahmud zamanı hakkında başka bilgimiz yoktur. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Tuğrul Tegin Ömer geçti. Fakat bu da bir-iki aylık hükümdarlıktan sonra Kaşgar hakimi Ebû Ali Hasan tarafından ele geçirilmiş, ordusu da Hasan'a sadakat yemini etmiştir.

Bu suretle Tavgaç Buğra Kara Hakan Ebû Ali Hasan Doğu Karahanlılarının büyük kağanı oldu. Onun büyük kağan oluşu 1075 yılında olmuş ise de, daha babasının ölümünden (1056-1057) itibaren Kaşgar hâkimi bulunmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Pritsak'm daha önce söylediği gibi, bu sıralarda Kaşgar artık mühim bir kültür merkezi hâline gelmişti. Bunda, Karahanlıların hâkimi bulunduğu öteki sahalarda zaman zaman huzursuzluk ve iç mücadelelerin baş göstermiş olmasına rağmen, daha babası Süleyman Arslan Han zamanından beri Balasagun ve bilhassa Kaşgar bölgesinde oldukça müstakar bir idarenin kurulmuş olmasının şüphesiz büyük rolü vardır. Bu itibarla Süleyman Arslan Han'm katma pek çok âlimin geldiğini bildiğimiz gibi, oğlu Ebû Ali Hasan'ın da bu bakımdan şöhret bulduğu ve katma âlimlerin geldiği anlaşılıyor. Bunlardan biri de şüphesiz Balasagun'lu Yusuf Has Hacip olup, meşhur eseri Kutadgu Bilig'i 462 (1069-1070) yılında Kaşgar'da yazarak ona ithaf etmiştir. Zamanının bir başka âlimi de Ebu'l-Fütuh Abdülgafir b. el-Hüseyin el-Almaî olup (ölm. 1093), onun bugüne kadar ulaşmayan Tarih-i Kaşgar adlı eseri de bu zamanda kaleme alınmıştır. Hatta Kaşgar'dan çok uzakta eserini yazmış olmasına rağmen Kaşgarlı Mahmud'un, Divanu Lugati't-Türfc'ünün de aynı kültür muhitinin bir mahsulü olarak ortaya çıktığı muhakkaktır.

Ebû Ali Hasan'ın 496 (1102-1103) yılma kadar hüküm sürdüğü anlaşılıyor. Ancak, oldukça uzun sürdüğü görülen bu saltanat dönemi hakkında bildiklerimiz pek fazla değildir. Selçuklu Sultanı Melikşah 1089'da Ozkent'e geldiğinde, Ebû Ali Hasan da onun hâkimiyetini tanımak mecburiyetinde kalmıştır. Bundan bir müddet sonra, yukarıda da işaret edildiğt gibi, kardeşi ve Atbaşı hâkimi Yakub Tegin, Semerkant tahtına geçmiş ancak Melikşah'ın yeniden gelişi üzerine Atbaşı'ya kaçmak zorunda kalmıştı. Hasan, Melikşah'ın buyruğu üzerine, onun kardeşi üzerine yürüyüp Melikşah Yakub'un kendisine teslim edilmesini istemişti. Hasan ilk önce buna yanaşmadı ise de, Sultan'ın ikinci defa Ozkent'e gelmesi üzerine bu teslime razı olduğunu bildirip onu Ozkent'e doğru yola çıkardı. Ancak çok geçmeden Ebû Ali Hasan'ın Karahanlı ailesinden Tuğrul b. Yınal tarafından tutsak edildiği haberi geldi. Bu durumda Melikşah, Yakub Tegin ile bir anlaşma yaparak, Tuğrul ile mücadeleyi ona bıraktı.

Bundan sonraki gelişmeler hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak öyle anlaşılıyor ki, Kavgaç Buğra Han Ebû Ali Hasan kısa bir müddet sonra bu tutsaklıktan kurtulup yeniden tahta oturmuştur. Yarkent'te 474 veya çok daha muhtemel olarak 494 (1100-1101) yılında düzenlenen mahkeme kaydından anlaşıldığına göre bu tarihte hayattadır ve oğullarından Çağrı Tegin Ebû Musa Harun onun adına Yarkent ve havalisini idare etmektedir. Onun Togan Tegin Ebu'l-Muzaffer Me'mun adında bir başka oğlunun varlığı da ifade edilmiş ise de, bu husus şüphelidir.

Ebû Ali Hasan'a oğullarından Ahmed'in halef olduğu anlaşılıyor. Ahmed Han, 1105 yılında Halîfe el-Müstazhir Billâh'a bir heyet göndererek berat istemiştir. Onun bu isteğini yerine getiren Halîfe, kendisine hil'at ile birlikte Nurûddevle lâkabını da tevcih etmiştir. Ahmed'in 1128'lerde Kara Hıtayları da yenerek onların batıya doğru ilerlemelerini bir müddet için durdurduğu da ifade edilmektedir.

Onun oğlu ve halefi II. İbrahim Han, Batı Karahanlılarında da sık sık görüldüğü üzere ülkesinde bilhassa göçebe unsurların sebep olduğu iç karışıklıkları önlemek ve güçlük çekmesi üzerine, Kara Hıtaylardan yardım istemek mecburiyetinde kalmıştır. Bu davet üzerine Balasagun'a gelen Kara Hıtaylar bir daha bu şehirden çıkmamış ve böylece Balasagun Kara Hıtayların başşehri olmuştur. Bu durumda, tamamen Kara Hıtaylara tabiî bir duruma düşen İbrahim Han, Kaşgar'dan Doğu Karahanlı devletini idare etmek durumunda kalmıştır. Daha sonra (1141'de) Batı Karahanlüan devleti de Kara Hıtaylar'm Hâkimiyeti altına girdikten sonra, 1158 yılında isyan eden Kartukları cezalandırmak için Batı Karahanlı hükümdarına yardım etmek üzere kendisinin Kür Han tarafmdan Maveraünnehr'e gönderildiğine yukarıda işaret edilmişti. Bu olaydan sonra onun zamanı hakkında herhangi bir bilgimiz yoktur. Cemal Karşî, onun hakkında "eş-Şehid" tabirini kullanıyor ise de, ne zaman ve nerede şehid düştüğünü tesbit etmek mümkün olmamıştır.

Kendisinden sonra, "Arslan Han" unvanı ile hüküm sürdükleri anlaşılan oğlu II. Muhammed Han ile onun oğlu Yusuf Han zamanlarında devletin durumu hakkında hiçbir bilgi edinmek mümkün olmuyor. Cemal Karşî "Ebu'l-Muzaffer"lâkabınıı da taşıdığı anlaşılan Yusuf Han'm 1205 yılında öldüğünü ve Kaşgar'da hükümdarlar mezarlığına (Cenbezetü'l-Hakaniyye) defnolunduğunu kaydetmektedir.

Onun vefatı yıllarında oğlu II. Muhammed'in (Ebu'1-Feth Muhammed b. Yusuf) Kür Han'm sarayında rehin bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bir müddet sonra, Orta Asya'ya kısa zaman da olsa hâkim olan Nayman devleti kurucusu Küçlük Han, Kara Hıtayları yenerek son hükümdarlarını esir aldığı zaman, III. Muhammed'i de Kür Han'm sarayından kurtarıp Doğu Karahanlı tahtına oturmak üzere Kaşgar'a göndermişti. Fakat, aynı sırada Kaşgar'm ileri gelen aileleri tarafından şehirde büyük bir isyan çıkarılmış ve bu isyanın liderliğini yapan beyler, Doğu Karahanlılarının bu son temsilcisini daha şehre ulaşamadan öldürmüşlerdi (607/1210-1211). Bunun üzerine Küçlük Han, Kaşgar üzerine giderek şehri almış ve bir çok isyancıyı öldürmüşse de böylece Doğu Karahanlılar devleti de son bulmuştur.

f -Fergana Hanlığı ve Karahanlıların Sonu:

Anlaşıldığına göre 1141 yılında Kara Hıtaylar'ın Maveraünnehr'i istilâ etmelerinden sonra, Fergana'da merkezi Özkent şehri olmak üzere bağımsız bir Karahanlı devleti daha meydana gelmiş ve bunun hükümdarları umumiyetle "Tuğrul Kara Hakan" unvanını taşımışlardır. Kaynaklarda, bu devletin ilk hükümdarı olarak Batı Karahanlı hükümdarlarından Ali Han ile II. Mesud Han'ın kardeşleri Hüseyin Han (el-Hüseyin b. el-Hasan) kaydedilmektedir. A. V. Yakubovşky tarafından neşredilmiş olan Hüseyin Han'ın türbe kitabesinde kendisinin "Celaluddünya ve'ddin" lâkabı yanında Türkçe "Alp Kılıç Tonga Bilge Türk Tuğrul Hakan" unvanı da bulunmaktadır. Cemal Karşî'-nin kaydına göre kendisi 1156 tarihinde vefat etmiş ve 1152 yılında yaptırıldığı anlaşılan bu türbeye defnedilmiştir. Görünüşe göre kendisinden sonra Fergana tahtına oğlu Tuğrul Han Mahmud geçmiş olmalıdır. Kendisinin ne kadar hükümdarlık yaptığı kesinlikle belli olmamasına rağmen 1164 tarihinde ölmüş olmalıdır.

Zira 1164'ten itibaren Özkent'te basılmış sikkelerin Hüseyin Han'ın ikinci oğlu "Nusretüddünya ve'ddîn" İbrahim Han adına darbedildiği görülmektedir. Bu İbrahim Han'ın 1178'de IV. İbrahim Han unvanı ile Batı Karahanlı tahtına geçtiğine yukarıda işaret edilmiş ve kendisinin son Batı Karahanlı hükümdarı Osman Han'ın da babası olduğu belirtilmiştir.

İbrahim Han, Batı Karahanlı hükümdarı olduktan sonra Fergana tahtına kendisine tabî olarak kardeşi Nasr Han'ın oturduğu anlaşılıyor. Bu sonuncusu, adına "Tuğrul Han" unvanı ile kesilmiş sikkelerden anlaşıldığına göre 1168-1173 yılları arasında Fergana tahtında bulunmuş olmalıdır. Fergana tahtına Nasr Han'dan sonra oğlu Muhammed Han oturmuş görülüyor. Muhammed Han adına 578 (1182-1183) yılında kesilmiş paralar mevcut olduğuna göre kendisinin bu tarihlerde hükümdarlığının devam ettiği anlaşılmaktadır. Ancak Muhammed Han'dan sonra adına "Uluğ Sultan Kadir Hakan" unvanı ile para bastırılmış olan hükümdarın adı ve kimliği bizim için meçhul ise de 1209-1212 yılları arasında Özkent tahtında bulunan bu zatın, Batı Karahanlıları hükümdarı Osman Han'ın idamından sonra Muhammed Harizmşah tarafından itaate davet edildiği bilinmekte, ancak akibetinin ne olduğu bilinememektedir.

Sülâlenin bundan sonraki tarihi bizim için şimdilik tamamiyle meçhuldür. Pritsak, Moğol istilâsı yıllarında Yedisu bölgesinde hüküm süren Karluk devletinin başında bulunan hükümdarların "Arslan Han" unvanını taşımış olmalarına bakarak, bunların da Karahanlı sülâlesine mensup bulunabileceklerini belirtmekte ise de bu durum henüz kesinlik kazanmamıştır.

Kaynak: Genç, Reşat, “Karahanlılar” Türkler Ansiklopedisi, C. 2, Ankara, 2002.


1974988_10151945882341805_1243104024_n.jpg



1959293_10151945888796805_1318432862_n.jpg
 
Geri