BirDevrinSonu
Üye
-
- Katılım
- Ocak 10, 2010
-
- Mesajlar
- 38,600
-
- Tepkime puanı
- 3,180
-
- Puanları
- 354
-
- Konum
- Napıcan ?
Selâm sevgilim İstanbul… Selâm tren garları (gerçi buna artık Haydarpaşa’yı katamayacakmışım, olsun devlet baba ne karışır selâmıma; gider gizlice binerim vagonlarından birine…)
Selâm Boğaz… Kızkulesi… Kuzguncuk… Üsküdar (Diğer semtler alınmasınlar lütfen!)
Selâm şehrin sokakları, sokak köpekleri, üşümüş kumrular, ıslak kediler, karlar, karlar…
Selâm vermeyi unuttuğum, yalnızca insanların elinden tutmayı beceremeyip düzen içinde kaybettiği çocukluğudur. Bulamadım ki kartopu savaşlarını, havuç burunlu yağız delikanlıları, karın üzerine seni seviyorum yazan romantikleri; nasıl, kime selâmımı yükleyeyim. İnsanların bata çıka çevirdiği çarkları, yüzlerinde daha önce çizilmemiş korkunç sızlanmaları ile çizgi filmlerdeki canavarlara ilham olduklarını görüp de çocukluğuma usulca selâm gönderdim. Muzipçe gülümsedi bana. Tipi içinde yürüyüp yârin iki saniye elini tutup, gönlümde ne kadar balon varsa hepsini uçurmuşum. Bunu şimdi şehirde boğulmuş insanlara nasıl anlatayım.
On yıldır yemediğim kadar kağıt helva yemişim. İçinde bitli -o bitli kendini iyi bilir- geçen bir şarkı uydurmuşum. Sokaklarda rüzgârın kar tanelerinin başını döndürmesine kıkırdarken kendimi, şarkıma titrek notalar koyarken bulmuşum...
Elleri vicdanlarında değil, ceplerinde gezen insanların hep bir adım gerisinde kalmışım. Bu geri kalmışlıkla Kapitalizm’in ölüm oyuncağına çevirebileceği bir icadım olmadığına ne kadar şükretsem az. İşte bu yüzden sokak çiçekçilerini seviyorum. Arabaların arasında delice yürüyen seyyar satıcılarını, önüne para bırakmasanız da size gülümseyerek tatlı melodiler çalan sokak müzisyenlerini, aniden kaybolmayı, ıslanmayı, titreyebilmeyi, üşüyebilmeyi… Unutmamak için bu şefkatli beyaz yıldızları, yalnızca kendimiz için sızlanmaktan vazgeçsek nasıl olur diyorum. Üşürken gülümseyen insanlar görmek istiyorum. Hepiniz için birer kartopu yaptım, biraz hastalanın ne olur!
Bir yerlerde üşümekten öteye, hastalanmaktan öteye, yanan ömürler var, ne olur düşünsek! Elinizi cebinizden çekin bayım, siz de hanım teyze… Üşümek, insanın aklını açar. Ama biraz da kalbinizi açın! Bırakın te’lin edilen tartışmaları, kendinizi sevdiğiniz için elinizi vicdanınıza atın, korkmayın, vicdan Kapitalizm’in küçücük cüzdanlarına sığamayacak kadar büyüktür.
Kusura bakmayın, şarkının ritmine ayak uydurmalıyım. Sonra insan her zaman Yaratıcı tarafından sevildiğinin bu kadar farkına varamıyor. (Âşığız resmen!) Yılda bir kaç defa beyaz bir denizde bata çıka yürüsek n’olur a ahali? Aşık olsak, kardan adam olsak -kardan hatun olsak- kuşlara yem bıraksak, köpeklerin, kedilerin seslerine eşlik etsek, kuru ekmeğimiz çöp kutularını bulmasa meselâ -evet, evet sana diyorum, dindar kapitalist olmasan ne olur- cipe de binmeyin demiyorum, beni ilgilendirmez, ağzımı yoramam ben, ama hiç olmazsa elinizi cebinize attığınızda diğerini de vicdanınıza atın, hangi el olduğunun bir önemi yok. Herkesin şarkısını ömrünce söylemeye hakkı var öyle değil mi?
O kadar çok beyaz ağaç oldu ki, neredeyse şehir bir bütün öksüzlüğünü dağıttı eteklerime. Bütün buna sebep, her yerde bir siteme sebep bir avuç içi sıcaklığında eriyen yara pamukları toplamışım. Şimdi hangi fotoğrafına baksam, gözlerinde bir ben!
Bakarsınız yarın bu kar erir, bütün serzenişler biter sanırsınız ama insan işte lakırdısı çoktur, yenileri gelir, mağaza vitrinleri dolar, boşalır. Büyük köşeleri tutmuş kodamanlar, sevmez genç kızların romantizm ve sevgililer günü dışında konularda konuşmalarını. Olsun! Bizi Allah sevsin! Gerisi vesairedir. Bir de elinden tuttuğumuz çocukluğumuz… Bir şiir mısraı olarak: “Ben de seni seviyorum!”
Selâm Boğaz… Kızkulesi… Kuzguncuk… Üsküdar (Diğer semtler alınmasınlar lütfen!)
Selâm şehrin sokakları, sokak köpekleri, üşümüş kumrular, ıslak kediler, karlar, karlar…
Selâm vermeyi unuttuğum, yalnızca insanların elinden tutmayı beceremeyip düzen içinde kaybettiği çocukluğudur. Bulamadım ki kartopu savaşlarını, havuç burunlu yağız delikanlıları, karın üzerine seni seviyorum yazan romantikleri; nasıl, kime selâmımı yükleyeyim. İnsanların bata çıka çevirdiği çarkları, yüzlerinde daha önce çizilmemiş korkunç sızlanmaları ile çizgi filmlerdeki canavarlara ilham olduklarını görüp de çocukluğuma usulca selâm gönderdim. Muzipçe gülümsedi bana. Tipi içinde yürüyüp yârin iki saniye elini tutup, gönlümde ne kadar balon varsa hepsini uçurmuşum. Bunu şimdi şehirde boğulmuş insanlara nasıl anlatayım.
On yıldır yemediğim kadar kağıt helva yemişim. İçinde bitli -o bitli kendini iyi bilir- geçen bir şarkı uydurmuşum. Sokaklarda rüzgârın kar tanelerinin başını döndürmesine kıkırdarken kendimi, şarkıma titrek notalar koyarken bulmuşum...
Elleri vicdanlarında değil, ceplerinde gezen insanların hep bir adım gerisinde kalmışım. Bu geri kalmışlıkla Kapitalizm’in ölüm oyuncağına çevirebileceği bir icadım olmadığına ne kadar şükretsem az. İşte bu yüzden sokak çiçekçilerini seviyorum. Arabaların arasında delice yürüyen seyyar satıcılarını, önüne para bırakmasanız da size gülümseyerek tatlı melodiler çalan sokak müzisyenlerini, aniden kaybolmayı, ıslanmayı, titreyebilmeyi, üşüyebilmeyi… Unutmamak için bu şefkatli beyaz yıldızları, yalnızca kendimiz için sızlanmaktan vazgeçsek nasıl olur diyorum. Üşürken gülümseyen insanlar görmek istiyorum. Hepiniz için birer kartopu yaptım, biraz hastalanın ne olur!
Bir yerlerde üşümekten öteye, hastalanmaktan öteye, yanan ömürler var, ne olur düşünsek! Elinizi cebinizden çekin bayım, siz de hanım teyze… Üşümek, insanın aklını açar. Ama biraz da kalbinizi açın! Bırakın te’lin edilen tartışmaları, kendinizi sevdiğiniz için elinizi vicdanınıza atın, korkmayın, vicdan Kapitalizm’in küçücük cüzdanlarına sığamayacak kadar büyüktür.
Kusura bakmayın, şarkının ritmine ayak uydurmalıyım. Sonra insan her zaman Yaratıcı tarafından sevildiğinin bu kadar farkına varamıyor. (Âşığız resmen!) Yılda bir kaç defa beyaz bir denizde bata çıka yürüsek n’olur a ahali? Aşık olsak, kardan adam olsak -kardan hatun olsak- kuşlara yem bıraksak, köpeklerin, kedilerin seslerine eşlik etsek, kuru ekmeğimiz çöp kutularını bulmasa meselâ -evet, evet sana diyorum, dindar kapitalist olmasan ne olur- cipe de binmeyin demiyorum, beni ilgilendirmez, ağzımı yoramam ben, ama hiç olmazsa elinizi cebinize attığınızda diğerini de vicdanınıza atın, hangi el olduğunun bir önemi yok. Herkesin şarkısını ömrünce söylemeye hakkı var öyle değil mi?
O kadar çok beyaz ağaç oldu ki, neredeyse şehir bir bütün öksüzlüğünü dağıttı eteklerime. Bütün buna sebep, her yerde bir siteme sebep bir avuç içi sıcaklığında eriyen yara pamukları toplamışım. Şimdi hangi fotoğrafına baksam, gözlerinde bir ben!
Bakarsınız yarın bu kar erir, bütün serzenişler biter sanırsınız ama insan işte lakırdısı çoktur, yenileri gelir, mağaza vitrinleri dolar, boşalır. Büyük köşeleri tutmuş kodamanlar, sevmez genç kızların romantizm ve sevgililer günü dışında konularda konuşmalarını. Olsun! Bizi Allah sevsin! Gerisi vesairedir. Bir de elinden tuttuğumuz çocukluğumuz… Bir şiir mısraı olarak: “Ben de seni seviyorum!”