Kanuni Sultan Süleyman Kimdir

Konu sahibi son olarak 2755 gün önce görüldü
136.jpg


Kanuni Sultan Süleyman Kimdir

Kanuni Sultan Süleyman
( 18.08.1494)- (07.03.1566)

Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslam halifelerinin yetmişbeşincisi.



Saltanatı: 1520-1566
Babası: Yavuz Sultan Selim- Annesi: Hafsa Sultan
Doğumu: 27 Nisan 1495 Vefatı: 7 Eylül 1566



1509'da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasının yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim'in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli'nin muhafazası ile görevlendirildi ve Edirne'de oturdu. Babasının vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

Kanuni Sultan Süleyman Belgrad'ın fethi (1521) ile Orta Avrupa’nın, şövalyelerin üssü olan Rodos'un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526'da yüz bin kişilik ordusuyla ve üç yüz kadar top ile Mohaç Ovası'nda Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açık ellerini semaya doğru kaldıran sultan; "Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hazret-i Muhammet'in ümmetine yardımını niyaz ediyorum" diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül'de Macaristan'ın başşehri Budin'e girdi. 1529'da Viyana muhasara edildi ise de kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532'de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana'yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerinde dolaştığı halde imparator karşısına çıkmaya cesaret edemeyince geri döndü.

1534'te Safeviler üzerine sefere çıkan Sultan, Bağdat ve Basra'yı zaptetti. Bağdat'ta evliya kabirlerini ve Kerbela'da Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin'in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535'teTebriz'i zaptetti. 1537'de İtalya seferine çıkarak, Otranto'ya kadar ilerledi.

Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti'nin gücünü gösteriyordu. Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538'de Preveze'de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdeniz'de tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni Süveyş'te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz'i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı.

Bu fetihleri; 1543'te Estergon, Nis ve İstolni-Belgrad, 1551'de Trablusgarb'ın zaptı ve 1553'te Nahcıvan Seferi takip etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566'da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Zigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye'deki türbesine defnedildi.

Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise "Muhteşem" dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6,557,000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14,893,000 kilometrekareye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa; şeyhülislamı Kemal Paşazade, Ebüssuud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; sanatkarı Mimar Sinan; kaptan-ı deryası Barbaros Hayrettin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.

Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen her yerinde camiler, mescitler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir. Koca Mimar Sinan büyük Hakan'a; "Padişahım sana öyle bir cami inşa ettim ki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir." diyerek bu güzel eserini takdim etmiştir.

Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman'ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Bir olay

Fransa Kral`i bir gün Alman Imparatoru Sarlken´e esir düser. Bunun üzerine validesi derhal Osmanli imparatoru Kanuni Sultan Süleyman Han´a münacat´ta bulunarak yardim ister. Süleyman Han, derhal Alman Imparatoruna bir name yazdirir :

" Biz ki, diyar-i Trablusgarbin, diyar-i Libyanin, diyar-i Misirin, diyar-i Rumun, diyar-i ... vesaire´nin fatihi, Sultan Süleyman Han´iz. Sen ki, Almanya Eyaletinin Kral´i Sarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransiz Kral´i kulumuzu serbest birakasin ". Muhtesem Süleyman´in koskoca Almanya Imparatoruna olan hitabi iste bu sekilde olur.Yazdirdigi o nameyi Alman Kralina göndermek icin bir Pasa dahi tayin etmeye tenezzül etmeyen Süleyman Han, bu ise siradan bir Cavusu vazifelendirmekle iktifa eder. Tabii neticemi ? Fransiz Krali derhal serbest birakilir. Koskoca Kanuni Sultan Sülayman´a karsi durmak öyle kolay degildir.

Hakkında Yazılanlar

1.Kanuni Sultan Süleyman
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Bir devlet adamı düşünün ki, 46 yıl boyunca ülkesini dünyanın daima zirvede ülkesi olarak idare etmeyi başarmış olsun.
e bir padişah düşünün ki, yarım asra yaklaşan idaresi süresince ülkesinde günümüze ışık tutacak hürriyet ve eşitlik prensiplerine uygun bir idare tatbik etsin.
şte bütün idaresi boyunca seferler, zaferler, adalet, eşitlik ve huzur dolu ülkesini uzun süre zirvede tutmayı başarmış bir devlet adamı:
Kanuni Sultan Süleyman.
 
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Babasi . Yavuz Sultan Selim
Annesi . Hafsa Hatun

...Dogumu : 27 Nisan 1495

&127; etati . 7 Eylül 1566

Saltanati : 1520 - 1566 (46) sene
Kanüni Sultan Süleyman, Trabzon'da dünyaya geldi. O sirada babasi orada vali idi. Babasi O'nu küçük yastan itibaren çok titiz bir sekilde yetistirmeye basladi ve emsali görülmeyen bir terbiye ve tahsil ile yetistirildi. 26 yasinda padisah oldu. Çok ciddi ve vakurdu. Teenni ile hareket ederdi. Yapacagi isler hakkinda hiç acele etmez, gayet genis düsünür ve verdigi emirden geri dönmezdi. Is basina getirecegi adamlarin kabiliyet derecelerine göre vazife verirdi. Kanüni'nin yüzü yuvarlak, gözleri elâ, kaslari arasi biraz açik, dogan burunlu, uzun boylu ve seyrek sakalli idi. Azim ve irade sahibiydi. Devri Türk hakimiyetinin kemale ulastigi bir devir olmustur.Kendisine Kanüni denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden degil, mevcut kanunlari yazdirtip çok siki bir sekilde tatbik etmesinden dolayidir. Zamaninda Ingiltere Krali . Vlll. Henri,Istanbul'a bir heyet gönderip, adalet mekanizmasinin nasil isledigini tetkik ettirerek kendi memleketine örnek almistir.Avrupâ tarihçilerinin Muhtesem Süleyman dedikleri büyük hükümdar, büyük dedesi Fatih gibi sayisiz seferlere bizzat kendisi istirak etmistir.Zamaninda cereyan eden mühim hadiselerden bazilari sunlardir :1522 senesinde Rodos'u aldi. Fransa KraIinin yardim istegini kabul ederek Alman Imparatoruna bir mektup yazdi ve Alman Imparatoru, Birinci François'i serbest birakti.1526'da Mohaç Muharebesi ile Macaristann ortadan kaldirdi. Budapeste'yi fethetti.1529'da Viyana'yi kusatti. 1532'de Avusturya seferine çikti. 1533'te Almanya ile anlasma imzalandi. 1537'de Otranto fethedildi. Ancak, Venedik Savasi sebebiyle daha sonra ordu Otranto'dan çekildi. 1543'de Estergon, Istoini ve Belgrad'i fethetti.Barbaros kardesler Akdeniz'de yenmedik donanma birakmadilar ve Kuzey Afrika'yi alarak Osmanli topraklarina bagladilar. Kirim Hanlari, Moskova'ya kadar ilerlediler.Hint Okyanusu'na donanma gönderilerek oradaki müslümanlara yardimlarda bulunuldu.Sudan ve Habesistan'da fetihler yapildi.1548'de Tebriz dördüncü defa alindi.Osmanlilarin en büyüklerinden birisi olan Muhtesem Padisah 7 Eylül 1566 günü savas meydaninda iken ahiret âlemine irtihal etti. Oanda Zigetvar kusatmasini idare ediyordu. Vefatinda 71 yasini 4 ay 10 gün geçiyordu. 46 sene padisahlik yapti. Büyük bir devlet adami ve ünlü bir sairdi. Meshur siirlerinden birisi sudur:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihân kavgasidir.

Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi.

Babasindan 6.557.000 km. kare olarak devraldigi Imparatorlugun topraklarini, 14.893.000 km. kareye çikarmisti.Cenaze namazini Seyhülislâm Ebussuud Efendi ve Nakibü'I - Esraf Taskentli Muhterem Efendi kildirmistir. Süleymaniye Camii avlusundaki türbesinde gömülüdür. (Allah rahmet eylesin.)

Silsile-i Saadâd'tan Hâce Muhammed Zâhid Bedahsi (k.s.) Hazretleri, Seyh Sünbül Sinan, Ibrahim Gülseni, Seyh Hamidullah'in oglu Hattat Mustafa'Dede, Kara Davud, Beyzavi'ye hasiye yazan Seyhzade, Humayünnâme sahibi Alâaddin, Mülteka sahibi Ibrahim Halebi, Sahidi Ibrahim Dede, Ahteri sahibi Mustafa Efendi,Lügat sahibi Nimetullah Efendi, Seyh Merkez Efendi, Kirklardan Hizir Efendi ve Isbah müellifi Ibni Neciym, Kanüni devrinde yasamis ve yine o devirde vefat etmis büyüklerdir.

Erkek çocuklari : Ikinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa.

Kiz çocuklari : Mihrimah Sultan, Raziye Sultan.

Kaynak: Osmanli tarihi
 
I. Süleyman

Tuğrası

Ülke/bölge Osmanlı Devleti
Ünvanı Osmanlı Padişahı
Sırası 10.
Diğer ünvanları Halife
Doğum 6 Kasım 1494, Trabzon
Ölüm 6 Eylül 1566, Zigetvar
Hüküm süresi 1 Ekim 1520-6 Eylül 1566
Önce gelen I. Selim
Sonra gelen II. Selim
Hanedan Osmanlı Hanedanı
Babası I. Selim
Annesi Ayşe Hafsa Sultan
Eşi/leri Fülane
Hürrem
Mahidevran
Gülfem
Gözdesi Hürrem Sultan
Çocukları Mahmud
Mustafa
Mehmed
Abdullah
Selim
Bayezid
Cihangir
Mihrimah
Raziye
Dini İslam

I. Süleyman ya da daha çok bilinen adıyla Kanuni Sultan Süleyman (Osmanlı Türkçesi: سليمان Sulaymān; Lakabı: Kanuni (Arapça: القانونى‎, El-Kânûnî), birçok batı ülkesinde daha çok Muhteşem Süleyman) (d. 6 Kasım 1494, Trabzon – ö. 6 Eylül 1566) 10. Osmanlı padişahı ve İslam halifesidir. Babası I. Selim, annesi ise Ayşe Hafsa Sultandır.[1]

Sultan Birinci Selim Han'dan 7.000.000 km 2'ye yakın devraldığı Osmanlı Devleti'ni, 46 yılda 15.000.000 km2, bağlı devletlerle, 17.000.000 km2 büyüklüğe ulaştırmıştır. Birçok tarihçi tarafından onun saltanatında Osmanlı Devleti'nin en parlak dönemini yaşadığı kabul edilmektedir.

Çocuk yaşta İstanbul'da bilim, tarih, edebiyat, din ve askerlik eğitimi aldı. 1509 yılında annesinin doğum yeri olan Kırım'da Kefe sancakbeyliğine atandı. Daha sonra Saruhan sancakbeyliği göreviyle Manisa'ya gönderildi. Padişahın sefere çıktığı vakitlerde Batı sınırını korumak için Edirne'de bulundu. Babasının ölümü sırasında yine Manisa'da bulunan şehzade Süleyman, sadrazam Piri Mehmet Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a gelerek 1 Ekim 1520 tarihinde tahta çıktı.

I. Süleyman padişah olunca içişlerinde belli bir düzene kavuşmuş devlet yönetimi ve babasının yaptığı ıslahatlarla sağlamlaşmış temeller üzerinde duran bir devletin başına geçti. İmparatorluğun iç bunalımlarıyla uğraşmadan kısa bir süre Batı dünyasının geçirdiği dönüşümleri izledi. Batı rönesansının yarattığı bir açılım ortamında Fransa ve Almanya'da dinsel reformlar yapılarak birlik sağlanmıştı. I. Süleyman, bu ortamda, askeri alanda oldukça üstün duruma gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun gücünü Batı'ya yine askeri yönden kabul ettirme yolunu seçti.

İmparatorluk içinde Süleyman dürüst bir hükümdar ve çözülmeye, bozulmaya, rüşvete karşı bir kişilik olarak biliniyordu. Yetenekli bir kuyumcu ve seçkin bir şair olduğu kadar, sanatçıların ve filozofların büyük dostuydu. Osmanlı İmparatorluğu'nun kültürel gelişmesindeki Altın Çağı'nın hükümdarıydı. Süleyman 16'ncı yüzyılın en seçkin hükümdarları arasında kabul ediliyordu.

Onun liderliğinde Osmanlı İmparatorluğu süper güç haline geldi. Süleyman, Osmanlı ordusunu çoğu fetih ve seferde kendisi yönetti. Viyana kuşatması planını hazırladı. Ortadoğu'nun çoğu toprağını imparatorluğa kattı. Karasularını Kuzey Afrika'da Cezayir'e kadar genişletti. Kısa dönemde Osmanlılar Akdeniz, Kızıldeniz ve İran Körfezinde deniz hakimiyetini ele geçirmeyi başardı. Osmanlı İmparatorluğu onun ölümünden sonra genişlemesine bir yüzyıl daha devam etti.

Şehzadeliği

Kanuni, gençlik yıllarında

27 Nisan 1495'de Trabzon'da Ayşe Hafsa Sultan'dan doğdu. Süleyman doğduğu zaman, Süleyman ismi, Kur’an-ı Kerim açılarak verildi. Neml suresi otuzuncu ayeti olan "Mektup Süleyman'dandır, Rahman ve Rahim Allah'ın adıyladır" ifadesinde adı geçen Hazreti Süleyman'ın isminden alındı.

Annesi Ayşe Hafsa Hatun ve ninesi Gülbahar Hatun'un terbiyesinde büyüyen Süleyman, yedi yaşından sonra ilim öğrenmeye başladı. Kastamonu yakınlarındaki Daday Kasabasından Evhadoğlu Hayreddin Efendi, şehzadeye hoca tayin edildi. Hayreddin Efendi, şehzade Süleyman'a akli ve nakli ilimleri öğretti. Bu sırada her şehzade gibi, onun da bir sanat sahibi olması arzu edildi. Devrin tanınmış kuyumcularından biri hoca tayin edildi ve kuyumculuk sanatını öğrendi. Yaşı ilerledikçe değişik ilimlerde çeşitli hocalardan ders aldı. Askerlik, idare ve komutanlık bilgilerini öğrendi. On beş yaşına kadar babasının yanında kalan Süleyman, kanun gereği sancak taleb etmesi üzerine, önce Karahisar-i Şarki, oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine gönderildi (1509).

Şehzade Süleyman, annesi ile birlikte gittiği Kefe'de lalası nezaretinde devlet idaresinde tecrübe sahibi oldu. Çevresinde meydana getirilen ilmi havadan hiç bir zaman uzak kalmadı. Alimlerin ders ve sohbetlerine katıldı. Onların nasihatlarını dinleyerek, ilim ve feyzlerinden istifade etti. Özellikle fıkıh konusunda ilerledi. Yavuz Sultan Selim'in 1512'de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağrılan şehzade Süleyman, babasının kardeşleri ile mücadeleleri sırasında İstanbul'da babasına vekalet etti. Babası, kardeşlerine karşı üstün gelip, Osmanlı tahtına rakipsiz olarak geçtikten sonra, genç şehzade, merkezi Manisa olan Saruhan sancakbeyliğine gönderildi. Burada, Lala Kasım Paşa'nın nezaretinde, devlet idaresini iyice öğrendi. Annesinin İstanbul'daki meşhur alim Sünbül Efendi'den bir talebesini istemesi üzerine, o da Manisa'ya Merkez Efendi'yi gönderdi. Şehzade Süleyman önce Manisa'da sonra da İstanbul'da Merkez Efendi'den çok istifade etti. Sultan olduktan sonra, İstanbul'da Topkapı dışında bir dergah yaptırıp emrine verdi.

Yavuz Sultan Selim'in 1514-1517 yıllarındaki seferleri sırasında şehzade Süleyman Rumeli'nin muhafazası ile vazifelendirilerek, Edirne'de oturdu. Babası Mısır seferinden dönünce, tekrar Saruhan sancağına döndü. Yavuz Sultan Selim, Çorlu yakınlarında Sırt köyünde vefat edince sadrazam Piri Mehmed Paşa'nın gönderdiği silahdarlar kethüdası Süleyman Ağa'nın Manisa'ya getirdiği haber üzerine İstanbul’a geldi. Şehzade Süleyman, yirmi altı yaşında bir delikanlı iken 30 Eylül 1520'de Osmanlı tahtına geçti.

Tahta geçişi ve saltanat dönemi

Sultan Selim

Ertesi gün İstanbul'a getirilen babasının cenazesini surların önünde karşıladı ve arkasından yaya olarak Fatih Camii'ne kadar yürüdü. Cenaze namazından sonra Sultan Selim defnedildi. Genç sultan, mimarbaşı Acem Ali'ye, buraya bir türbe ve tek kubbeli büyük bir caminin yapılmasını emretti. Piri Mehmed Paşa'yı sadrazamlık makamında bıraktı. Divan-ı hümayüna ilk defa dördüncü bir vezir olarak lalası Lala Kasım Paşa'yı tayin etti.

I. Süleyman tahta çıktığı zaman Osmanlı Devleti, çok zengin ve İslam alemi için önemli bir yere sahipti. Dünyanın en kudretli ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, en zengin ülkeleri, en muntazam maliyesi emrindeydi. Yavuz Sultan Selim Han'ın vefatı ve Süleyman Han'ın padişah olması üzerine Avrupa:
“ Aslan öldü, yerine Kuzu geçti! ”

sözleri ile seviniyordu. Bütün haçlı dünyasını sevindiren bu haber çok geçmeden Avrupa'yı hayal kırıklığına uğratacaktı.


Canberdi Gazali isyanı

Ana madde: Canberdi Gazali isyanı

Sultan Süleyman tahta geçtiği ilk senelerde, bazı iç olaylarla uğraştı. Mısır'ın fethinden sonra Memlüklülerin nüfuzlu beylerinden olan Canberdi Gazali, Hayır Bey'in tavassutu ile af edilerek Şam beylerbeyliğine ve Kudüs ve Gazze sancaklarına tayin edilmişti. Sultan Selim'in vefatı üzerine, Canberdi Gazali, Melik Eşref ünvanıyla hükümdarlığını ilan etti ve adına para bastırdı. Sonra Halep üzerine yürüyerek yirmi bin kişilik bir kuvvetle kuşattı. Durum İstanbul'da öğrenilince bölgeye Dulkadiroğlu Şahsuvarzade ile üçüncü vezir Ferhat Paşa kumandasında kuvvetler gönderildi. Ocak 1521'de Şehsuvarzade Ali Bey, maiyyetindeki kuvvetle Canberdi Gazali'yi bozarak Halep'i kurtardı ve Halep beylerbeyi Karaca Ahmed Paşa ile birlikte onu takip edip ikinci muharebede mağlup etti. Bunu müteakip yetişen Ferhat Paşa kuvvetlerinin de katıldığı son muharebede de yenilen Canberdi Gazali cezalandırıldı.

Memleketin iç işleri düzelip, Osmanlı topraklarında huzur ve sükun temin edildikten sonra Sultan, babasının vasiyeti üzerine Avrupa'da yeni yerlere İslamiyet'i yaymak ve duyurmak gayesiyle cihad harekatını tekrar başlattı.

Belgrad'ın fethi

Ana madde: Belgrad'ın fethi

Belgrad'ın Fethi, 1588 Hünername'den.

Canberdi İsyanı bastırıldığı sırada, yıllık haracını vermemek için direnen Macar kralı II. Lajos, Osmanlı elçisi Behram Çavuş'u öldürdü. Bunun üzerine Kanuni, Macaristan üzerine sefer açmaya karar vererek hazırlıkları hızlandırdı. Tecrübeli sadrazam Piri Mehmed Paşa, genç Padişah'ı gelip geçici bir Macaristan seferinden ziyade esaslı bir plan dahilinde harekete sevketmek istiyordu. Bunun için de kendisinin önemli miktarda tımarlı sipahi ile Belgrad'ı muhasara etmesi kararlaştırıldı ve elli kadar gemi ile Tuna nehri yoluyla harp levazımatı bölgeye sevk edildi. Diğer taraftan Macar kralı ordusuna çok güvendiği için vergi ödemeyi kabul etmemişti. Vergi gönderdiği takdirde Osmanlı padişahını tanımış olacaktı. Sultan Süleyman 18 Mayıs 1521'de Hz. Ebu Eyyub El-ensari başta olmak üzere diğer din büyükleri ile dedeleri ve babasının mezarlarını ziyaret ettikten sonra, ordusunun başında ilk seferine çıktı. Hedef, Avrupa'nın kapısı kabul edilen Belgrad kalesi idi. Osmanlı ordusu 27 Mayıs'ta Edirne'ye, 9 Haziran'da Filibe'ye, 16 Haziran'da Sofya'ya, 27 Haziran'da Niş'e vardı. Niş yakınlarında ordugah kuruldu. Bu sırada Semendre sancakbeyi Hüsrev Bey, Belgrad'a giden yolları tutmuştu. Toplanan divanda önce Belgrad yakınlarındaki Zemlin ve Böğürdelen kalelerinin fethi kararlaştırıldı. Böğürdelen 8 Temmuz günü fethedildi. Kanuni'nin ilk fethettiği kale olduğu için burası, Padişah'ın emri ile mamur edildi. Zemlin kalesi de, Semendre beyi Hüsrev Bey’in şiddetli taarruzuna dayanamayarak teslim oldu. Diğer taraftan Piri Mehmed Paşa Komutasındaki ordu tarafından Belgrad ablukaya alınmıştı. Kanuni Sultan Süleyman'ın 26 Temmuz'da Sava nehri üzerinde tamamlanan köprüden geçmesi ile abluka, şiddetli bir muhasaraya döndü. Uzun süre muhasaraya dayanamayacağını anlayan kale komutanı, teslim oldu (29 Ağustos 1521). Ertesi gün Cuma olduğundan, şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilip Cuma namazı kılındı. Bu sefere, ulemadan bir çok kimse ile Edirne, Filibe ve Sofya medreselerinden pek çok talebe katılmıştı. Osmanlı ordusu 18 Eylül'de Belgrad'dan hareket ederek 31 gün yolculuk ardından 19 Ekim'de İstanbul'a döndü.

Şehsüvaroğlu Ali Bey İsyanı

Ana madde: Şehsuvaroğlu Ali Bey İsyanı

Şehsüvaroğlu Ali Bey, Dulkadir Beyi Şehsüvar Bey'in oğlu ve komutanı idi. Çaldıran Savaşı, Ridaniye Savaşı, Kemah kalesinin fethi gibi birçok savaşın kazanılmasında rol oynamıştı. Bunun sonucunda yararlı hizmetlerinden ötürü Çaldıran Savaşı'nı takiben Kayseri ve Bozok sancaklarının ikisi de Ali Bey'e verilmişti.

1521 yılındaki Canberdi Gazali İsyanını da bastırmaya yardım etmişti. Ancak kendini bağımsız bir devlet olarak görmeye başladı ve isyan hareketlerine girişti. Bütün bunlar üzerine Tokat'a çağırılan Ali Bey, Artukova'da oğulları ile birlikte 1522'de öldürüldü.

Rodos'un fethi

Osmanlı eserlerinde kuşatma

Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad seferinden döndükten sonra, Rodos'un fethi için hazırlıklara başlanması emrini verdi. Avrupa'nın kilidi olan Belgrad'dan sonra, sıra Akdeniz'in kilidi durumundaki Rodos'a gelmişti. Rodos, müslümanlarla ölünceye kadar mücadele etmeye yemin etmiş olan Sen Jan şövalyeleri adı verilen hıristiyanların elinde olup, korsan yatağı idi. Rodos'da, Osmanlı Devleti'ne karşı Papalık başta olmak üzere, hıristiyan devletleri ve deniz korsanları ile devamlı ittifak halinde olan şövalyeler bulunuyordu. Osmanlı deniz ticaretini ve müslümanların deniz yoluyla hacca gitmelerini engelleyerek, Anadolu sahillerine baskın düzenliyor ve ahaliyi taciz ediyorlardı. Aynı zamanda batı Anadolu sahillerine çok yakın olan adanın, coğrafi, stratejik mevkii, korsanlık yapması, devletin hakimiyeti ile Akdeniz'in emniyeti için tehlike arzettiğinden sefere karar verildi. Osmanlı Devleti'nin Yavuz Sultan Selim devrinde hazırlanmış sağlam bir donanması mevcuttu.
İnançlı tebaamıza yönelik süregiden soygunlar ve devletimize yönelik hakaretleriniz,
bize Rodos adasını ve kalesini teslim etmenizi istemekten başka çare bırakmıyor.
Eğer buna uyarsanız yedi kat göğü ve yeri yaratan Allah, altı ve yirmi bin peygamber
ve göklerden gelen Hz. Muhammed ve Dört Halife adına yemin ederiz ki;
adadan serbestçe göçmenize müsaade edilecek ve orada kalmak isteyenlerin
kılına zarar gelmeyecektir. Lakin emirlerimize derhal itimat gösterilmezse
hepiniz korkunç kılıcımızla paramparça edileceksiniz ve Rodos'un kuleleri,
kalesi ve surları yer ile yeksan edilecek. Ne seni, ne de erlerini aklımdan
çıkarmadığımdan kuşkunuz olmasın

— Kanuni'nin, adanın hakimi L'ısle-Adam'a gönderdiği ferman[2]

Rodos seferine serdar olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Paşa tayin edildi. Donanma komutanı Pulak Mustafa Paşa olmakla beraber, donanmanın sevk ve idaresi Kurdoğlu Muslihiddin Reis'de idi. 1522 Haziran'ında İstanbul'dan hareket eden donanmanın mevcudu, dört yüzü savaş gemisi olmak üzere yedi yüz kadardı. Padişah ise 18 Haziran'da Üsküdar'a geçip kapıkulu askerleri ve sefere memur edilen diğer eyaletlerin tımarlı sipahileri ile beraber karadan yola çıktı. Donanma yirmi gün sonra Rodos önlerine geldi ve Öküzburnu limanından karaya asker çıkarıldı. Marmaris sahillerine gelen kara ordusu da gemilerle Rodos'a geçirildi ve muhasaraya başlandı. Muhasaranın uzaması üzerine, serdar Mustafa Paşa Mısır valiliğine tayin edilerek, Rodos sefer serdarlığına ve ikinci vezirliğe Ahmed Paşa getirildi. Kütahya ve Aydın yoluyla Marmaris'e gelen Padişah, 28 Temmuz'da Kara Mahmud Reis'in Yeşil Melek isimli harp gemisi ile Rodos adasına çıktı. Sultan, şövalyelerden kalenin teslimini istedi. Red cevabı gelince muhasara bütün şiddetiyle devam etti. Yeni çağın en müstahkem kalesine sahip Rodos'un, devrin bütün teknik ve ateşli silahlarını bulunduran Osmanlı ordusu karşısında, Avrupalılardan çok yardım almasına rağmen, fazla dayanamayacağı belli idi. Nitekim Osmanlı topçu ve lağımcısının çalışmalarıyla kalenin bütün istihkamları Türklerin eline geçince, baş şövalye antlaşma ile adayı teslim etti. Aralık 1522 sonunda bütünüyle Türk hakimiyetine giren Rodos adasındaki üç bin kadar müslüman esir kurtarıldı. Sultan Süleyman, Rodos'un fethinde adanın ihtiyar hükümdarını huzuruna getirdikleri zaman gözleri yaşararak;
“ Böyle bir ihtiyar adamı hanesinden çıkardığımdan müteessirim. ”

diye üzüntüsünü belirtmiş ve onu hürmetle gemiye koyup istediği yere göndermiştir. Korsanlar adayı terk edince, Kanuni Sultan Süleyman Rodos'un imarını emretti. Papalığın doğudaki son temsilcisi olan Saint-Jean haçlı devleti yıkılarak, Batı Anadolu korsanlığı bertaraf edildi. İstanbul-Suriye-Mısır deniz ticareti ve hac yolu emniyete alındı.

Hain Ahmed Paşa olayı

Ana madde: Hain Ahmet Paşa isyanı

Rodos seferi dönüşünde, sadrazam Piri Mehmed Paşa emekliye sevkedilerek yerine Pargalı Damat İbrahim Paşa tayin edildi. Bu hali hazmedemeyen ikinci vezir Ahmed Paşa, Mısır beylerbeyliğini talep etti. Bu isteği kabul edilen Ahmed Paşa, orada elde ettiği Memlüklü kalıntıları ve küskünlerin başına geçerek sultanlığını ilan etti. Adına hutbe okutup, para bastırdı. Ahmet Paşa'nın isyanı üzerine Mısır'da bulunan beş bin yeniçeri, Kahire kalesini ele geçirip, Ahmed Paşa'ya karşı müdafaaya hazırlandılar. Ahmed Paşa kaleyi almak istedi. Vuruşmanın uzaması üzerine, Ahmed Paşa bu işi başaramayacağını anladığı sırada, Memlüklüler iki asırdan beri kapalı bulunan bir lağım yolunu bularak, kaleye girdiler. Yeniçeri gafil avlanıp, çoğu vuruşarak öldü. Ahmed Paşa, kendisine Kadızade Mehmed Bey'i sadrazam tayin etti. Ancak Kanuni Sultan Süleyman, Mehmed Bey'e gönderdiği gizli bir talimatla Ahmed Paşa’yı ortadan kaldırmasını istedi. Bu emre riayet eden Mehmed Bey, bir fırsatını bulup Ahmed Paşa hamamda yıkanırken baskın yaparak, bütün maiyyetini öldürttü. Fakat Ahmed Paşa kaleye sığınmaya muvaffak oldu. Memlüklüler, vaziyetin değiştiğini görünce tarafsız kaldılar ve Ahmed Paşa'yı desteklemekten vazgeçtiler. Kadızade Mehmed Bey kaleyi kuşatınca, Ahmed Paşa savunmadan vazgeçerek bir Arap şeyhine sığındı. Onu takip eden Mehmed Bey sığındığı şeyhten teslim aldı ve derhal idam ettirdi. Mısır valiliğine tekrar Güzelce Kasım Paşa tayin edildi.

Kanuni Sultan Süleyman, Hain Ahmed Paşa olayından sonra, devletin bu eyaletinde ıslahat yapma lüzumunu gördü ve bu iş için İbrahim Paşa'yı görevlendirdi. İbrahim Paşa Mısır'a giderek buranın yönetiminde köklü bir değişiklik yaptı. Kamu düzenini sağlayacak bir takım kanunları yürürlüğe koydu. İktidarda ve idarede bölge beylerinin söz sahibi olmalarını sağladı. Böylece ondokuzuncu asrın başlarına kadar Mısır'da bir daha isyan ve ayaklanma olmadı.

Yeniçeri ayaklanması

Ana madde: 1525 Yeniçeri Ayaklanması

Mısır'daki Hain Ahmet Paşa isyanı bastırıldıktan sonra, Mart 1525 seferinde ganimet alamamalarından dolayı yeniçeriler başkaldırdı. İstanbul şehrinin büyük bir kısmını yağmaladılar.

Hızla tırmanan Veziriazam İbrahim Paşa’nın, isyan eden Hain Ahmed Paşa'yı bertaraf etmek için 1524′te Mısır’a gitmesini fırsat bilen muhalifleri yeniçerileri isyana teşvik ettiler.

Sultan, ilk iş olarak geniş bir soruşturma yaptırdı ve askeri tahrik ettikleri anlaşılan Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa’yı derhal idam ettirdi. Mustafa Paşa kethüdası Bali ile Reisülküttab Haydar da olaya karıştıkları için hapsedilip, bir süre sonra öldürüldüler. Padişahın hızlı ve sert bir şekilde olaya müdahale etmesiyle isyan daha fazla yayılmadan yatıştırıldı.

Ayaklanmanın bedelini ağır şekilde ödeyen yeniçeri, Kanuni’nin vefatına kadar bir daha böyle bir harekette bulunmadı.

Macar kışkırtmaları ve sefer öncesi

Macar Krallığı, Osmanlı Devleti aleyhine Safevi Devleti ile ittifak antlaşması için üzere müzakerelerde bulunuyor, Eflak'ın iç işlerine karışıyor, Ulahları Türklere karşı kışkırtarak karışıklıklar çıkarmaya çalışıyordu. Diğer taraftan Alman imparatoru Şarlken ile yaptığı Pavia Savaşı'nda esir düşen Fransa kralı Birinci François’ın annesi tarafından gönderilen elçi, 6 Aralık 1525’de Sultan tarafından kabul edildi. Alman İmparatoru Şarlken’le, 24 Şubat 1525’de yaptığı Pavia Savaşı'nda yenilerek esir düşen Fransa Kralı François ve annesi Düşes Dangolen, büyükelçi Kont Frangipani ile Kanuni’ye birer mektup göndermişlerdi.
Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken’in insafına bırakmıştım. Fakat, Şarlken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum.
— Düşes Dangolen'in Kanuni'ye gönderdiği mektuptan

Sultan Süleyman mektuplara cevaben şunları söylüyordu:

Fransuva ve Süleyman (Titian tarafından yaklaşık 1530 yılında çizilmiştir.)

Ben ki, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Kürdistan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân oğlu, Sultan Selim Han oğlu, Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki, Françe vilayetinin kralı Françesko’sun. Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istemişsiniz. Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim. Padişahların bozguna uğraması ve hapsedilmesi acayip değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun. Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz.[3]

Bütün bu yaşananlar yeni bir seferin habercisiydi.

Mohaç Meydan Muharebesi

Ana madde: Mohaç Meydan Muharebesi

Mohaç Meydan Muharebesi minyatürü

Sultan Süleyman, 23 Nisan 1526’da ordusunun başında İstanbul’dan yola çıkarak; Edirne-Filibe-Sofya-Niş üzerinden Belgrad yolunu takip etti. 21 Ağustos’da ordu, Drava’yı kurulan köprüler vasıtasıyla geçti. Geçiş tamamlandıktan sonra Sultan’ın emri ile köprüler yıkıldı. Bu durum, Padişah’ın Macaristan’ı kesin bir şekilde fethetme kararında olduğunu gösteriyordu. 29 Ağustos sabahı gün ışırken Osmanlı ordusu Mohaç kasabası yakınlarına mevzilenmişti. Osmanlı ordusunda yüz bin asker ve üç yüz top vardı. Sabah namazından sonra Sultan asker arasına girerek bir konuşma yaptı. Daha sonra Osmanlı, ordusu bütün seferlerde olduğu gibi savaş düzeni aldı. Fakat bu savaş düzeniyle savaşa girilirse, Osmanlı ordusunun yenilebileceğini düşünen Semendire sancak beyinin teklif ettiği plan uygulamaya koyuldu. Plana göre düşmanla ilk teması başvezir Pargalı İbrahim Paşa kuvvetleri ve Rumeli askerleri sağlayacak, ardından Anadolu, bunların arkasından da Padişah ve kapıkulu askerleri yer alacaktı. Bali ve Hüsrev Beylerin akıncı kuvvetleri, düşman gerisine sarkacaklardı.

II. Lajos

Macarlar, Osmanlı ordusunun plan değiştirdiğini bilmiyordu. Sultan, bu sırada dualar etti. İki ordu ikindi vakti sırasında hücuma geçerek birbirlerine şiddetle saldırdılar. Otuz beş Macar şövalyesi, Padişah’ı öldürmeye yemin etmişti. Bunlardan ancak üçü Padişah’ın yanına kadar ulaşabildiler. Kanuni, tek başına bu üç şövalye ile dövüşerek, hepsini öldürdü. Üç yüz topun birden ateşine maruz kalan Macar zırhlı süvarisi perişan oldu. Bali ve Gazi Hüsrev Beyler, düşmanı bataklığa doğru süren manevralar yaptılar. Muharebe sadece bir kaç saat sürdü. Macarların büyük kısmı muharebe meydanında öldürüldü. Çoğu da bataklıklarda boğuldu. Geriye kalan yirmi beş bini de esir edildi.

Böylece Macar ordusunun imhası ile Orta Avrupa’nın yolu Türkler’e açılmış bulunuyordu. Nitekim 20 Eylül’de Macaristan’ın payitahtı Budin şehri Padişah’a teslim oldu. Kanuni, Erdel voyvodası Zapolya’yı Osmanlı Devleti’ne tabi Macaristan kralı ve Erdel prensi ilan ettikten sonra, Macaristan fatihi olarak 13 Kasım 1526’da İstanbul’a girdi. Akıncılar, Mohaç meydan muharebesinden sonra, akınlarına devam ederek bir çok yerleri ele geçirdiler.

Baba Zünnun isyanı

Ana madde: Baba Zünnun isyanı

1526'da Süglün Koca ayaklanma çıkardı. Bu isyan hemen bastırıldı ancak yaşanan gelişmeler sonunda Baba Zünnun adında bir Alevi Osmanlı vatandaşı 1526 yılının Ağustos ayında, Bozok sancakbeyi Mustafa Bey'in konağını basarak Bozok kadısı Muslihiddin Efendi'yi ve yazıcı Mehmet Efendi'yi öldürttü. Üzerine yollanan Anadolu beylerinden oluşan kuvvetleri, Kayseri'deki Kurşunlu Boğazı'nda yendi. Kayseri sancakbeyi Berham Bey, İçel sancakbeyi Ali Bey bu çatışmada öldüler. İsyan, İçel ve Tokat arasında yayıldı. Daha sonra büyük bir Osmanlı ordusu Sivas’ta toplandı. Kazova yöresinde durum belirlemesi yapan Malatya sancakbeyi Yularkıstıoğlu İskender Bey’in giriştiği ilk öncü çatışmalarda Osmanlı ordusu kayıplar verdi. Malatya beyini de yenen Baba Zünnun, 26 Eylül 1526'da Adana Beyi Piri Mehmet Paşa'nın oğlu Pirizade Mehmet Bey komutasındaki birliklere Höyüklü'de yenildi ve öldürüldü. Oğlu Halil ise bir süre sonra yakalandı.

Kalender Çelebi İsyanı

Ana madde: Kalender Çelebi İsyanı

1527'de Kalender Çelebi ayaklanma çıkardı. Bu ayaklanmayı bastırmak için İbrahim Paşa görevlendirildi. İbrahim Paşa, yanına 3000 yeniçeri ve 2000 sipahi ile yola çıktı. İbrahim Paşa, Aksaray'da kuvvetlerine, Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa ve Karaman Beylerbeyi Mahmut Paşanın da kuvvetleri katıldı. İbrahim Paşa, Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa ve Karaman Beylerbeyi Mahmut Paşa komutasındaki birlikleri, Kalender Çelebi üzerine gönderdi. Kalender Çelebi ile Tokat yakınlarından Cincilfe denilen yerde 27 Mayıs 1527 tarihinde vuruştular ve Osmanlı kuvvetleri yenildi. Bu yenilgi, Kalender Çelebi’yi güçlendirdi. Yeni katılımlarla kuvvetini 20-30 bine kadar çıkardı. Ancak daha sonra hızla kuvveti azaldı. Kalender Çelebi, yanında kalan az bir adamlarıyla Nurhak dağlarına çekildi.

22 Haziran 1527 tarihinde Elbistan civarlarında Osmanlı kuvvetleriyle tekrar vuruştu. Osmanlı kuvvetleri, Kalender Çelebi’nin adamlarını dağıttı. Bu vuruşmada, Kalender Çelebi’nin ve yanında sadık adamlarından Veli Dündar’ın kellesi, İstanbul’a I. Süleyman’a gönderildi. İbrahim Paşa Zülkadir (Maraş) Eyaleti ve civarında ıslahatlar yaptıktan sonra geri döndü.

Avrupa'daki gelişmeler ve hareketllik

János Szapolyai

Avusturya arşidükü Ferdinand, Zapolya’nın elinde bulunan Macar krallık tacını ele geçirmek için, Kanuni İstanbul’a döndükten sonra harekete geçti. Zapolya ilk önceleri bu meseleyi Osmanlı sultanını işe karıştırmadan halletmek istiyordu. Bunda başarılı olamayınca, Padişah’tan yardım istedi. Kanuni bu isteği kabul ederek sefer hazırlıklarına başladı. Bu hazırlıklar devam ederken Avusturya arşidükü Ferdinand’ın gönderdiği elçiler İstanbul’a geldi. Bu heyet, Macaristan’dan alınan arazinin geri verilmesi karşılığında barış yapmak için gelmişti. Ancak bu istek reddedildi. Çünkü Kanuni Sultan Süleyman Han’ın asıl gayesi Ferdinand’ı destekleyen Alman ordularını ezdikten sonra Türk sancaklarını Viyana’ya taşımaktı.

Viyana'ya doğru yola çıkış

Hazırlıklarını tamamlayan Kanuni 10 Mayıs 1529’da İstanbul’dan hareket etti. Osmanlı ordusu, Edirne, Filibe üzerinden Sofya’ya 20 Haziran’da vardı. Sadrazam İbrahim Paşa, ordunun bir kısmı ile burada Sultan’dan ayrıldı ve önden ilerlemeye başladı. 18 Ağustos’ta ordu Mohaç sahrasında konakladı. Zapolya burada altı bin Macar askeri ile Osmanlı ordusuna katıldı.

Budin, Ferdinand tarafından Zapolya’nın elinden alınmıştı. Kanuni 3 Eylül günü ikinci defa Budin’i kuşattı. Yapılan teslim şartı kabul edilmeyince şiddetli şekilde muhasara edildi. Yapılacak umumi bir hücuma kalenin dayanamayacağını anlayan komutanlar, hayatlarına dokunulmaması şartı ile kaleyi teslim ettiler. Sultan, şehrin yağma edilmesini kati bir şekilde yasakladı. Bu zaferden sonra Boğdan voyvodası, beşinci Petru Rareş ordugaha gelerek tabiiyyet muahedesini imzaladı. 14 Eylül günü Ferdinand’ın adamlarının elinden alınan Macar tacı sekbanbaşı tarafından Zapolya’ya tekrar giydirildi. Zapolya o günden itibaren Macaristan kralı oldu. Fakat bu krallık Osmanlı protokolünde bir valiyle aynı derecede idi.

I. Viyana Kuşatması

Osmanlı ordusu Budin’i aldıktan sonra yol üzerindeki Estergon muhasara edilip, Ferdinand’ın bulunduğu Viyana üzerine yüründü ve şehir 26 Eylül günü kuşatıldı. Ferdinand, on altı bin kişilik bir müdafaa kuvvetini Viyana’da bırakıp, kuvvet toplamak için Alman topraklarına gitti. Almanları gayrete getirerek, Kont Patatini kumandasında yirmi iki bin yaya ve atlı ile yüz büyük, iki yüz küçük top tedarik ederek kuşatmadan önce Viyana’ya gönderdi.

Sadrazam İbrahim Paşa komutasındaki öncü kuvvetleri kaleyi kuşattı. Fakat muhasara Eylül ayına rastladığı için, mevsimsizdi. Ayrıca Ferdinand’a gözdağı vermek istendiği için büyük muhasara topları götürülmemiş ve Tuna yoluyla getirilmekte olan az miktardaki top ve mühimmat da Almanların taarruzuna uğrayıp batırılmıştı. Ordu-yı hümayun ile Viyana önlerine gelen Kanuni, Viyana’nın teslimini istedi ise de kale müdafileri red cevabı verdi. Viyana muhasarası, Avrupa’da dini galeyan ve Almanya’da milli hissiyatı heyecana getirdi. Osmanlı ordusu kaleyi ele geçirmek için büyük bir gayret sarfetti. Açılan lağımlar surun bir kısmını yıktı ise de netice alınamadı. 14 Ekim’de yapılan son umumi hücumda da şehre girmek mümkün olmadı. Kar yağmaya başlayınca 16 Ekim günü muhasara kaldırıldı. Viyana önünden dönülürken, yeniçeriye biner akçe bahşişi verildi. Tımarlı sipahiye ise her bin akçede münasip miktarda zam yapıldı. Viyana kuşatması sırasında Osmanlı akıncıları Bavyera’da Ratibson ile Çekoslavakya’nın önemli şehirlerinden olan Brün’e kadar ilerlemişlerdi. Bu sefer-i hümayun 7 ay 7 gün sürdü ve Sultan 16 Aralık 1529’da İstanbul’a döndü. Viyana seferinde Osmanlı ordusunun kaybı on dört bin şehid ve yaralı idi.
Kuşatmadan sonraki gelişmeler

Ferdinand

Viyana kuşatmasından geri dönüldükten sonra Ferdinand, vergi vermek şartıyla Macaristan krallığının kendisine verilmesi için ikinci defa elçi gönderdi. Fakat yine red cevabı aldı. Diğer taraftan Macar krallığına getirilen Zapolya, hakim olduğu topraklarda kendini kabul ettirememişti. Macar beylerinin büyük bir kısmı Ferdinand taraftarı idi. Hatta Zapolya’dan memnun olmayan Macar beylerinin bir kısmı isyan etti. Zapolya, isyanı bastırmak için on bin Macar askeri ile kendisini korumakla görevli bin yeniçeriyi Zigetvar’a gönderdiği sırada, Ferdinand’ın Budin üzerine geldiğini haber aldı. Derhal Semendire sancakbeyi Yahya Paşazade Mehmed Bey’e haber göndererek yardım istedi. Ferdinand, Osmanlılara ait Estergon, Vişegrad ve Vaç kalelerini aldıktan sonra Budin’i kuşattı. Kale müdafileri şiddetle karşı koydular. Bu arada Semendire sancakbeyi Mehmed Bey ile Bosna sancakbeyi Gazi Hüsrev Bey’in kumandasında gelen akıncıların, Budin’e yaklaştığını öğrenen Ferdinand iki ateş arasında kalmamak için elli yedi gün süren kuşatmayı kaldırdı. Bunun üzerine akıncılar, Ferdinand’ın topraklarına akınlar düzenlediler.

Alman Seferi

Ana madde: Alman Seferi

Osmanlı Devleti Avrupa'da çok ilerlemişti. Belgrad, Rodos ve Macaristan bölgeleri fethedilmişti. Viyana kuşatılmış ama kış sebebiyle geri çekilmişlerdi. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve diğer birçok Avrupa devleti, Macaristan topraklarını geri almak istiyordu. Macar topraklarından sonra da Belgrad, Rodos gibi yerleri geri almayı hedefliyorlardı. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Macar topraklarında bazı kalelere sahipti. Osmanlı Devleti içerisinde çıkan isyanların büyümesini ve bundan faydalanarak da bu hedefleri gerçekleştirmek istiyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman yönetimi de Avrupalı devletlerin hedefini biliyor, bu tehlikeyi mutlaka bastırmak istiyordu.

Osmanlı topraklarında çıkan bazı isyanlar yayılmaya başladı. Osmanlı Devleti bu sorunlarla ilgilenirken, Alman askerleri de Osmanlı yönetimindeki Macar topraklarına saldırmaya başladı. Kanuni Sultan Süleyman, Divan-ı Humayun'un da desteğini alarak Alman toprakları üzerine sefer yapmak ve bu tehlikeyi bastırmak amacıyla savaş kararı aldı. Haziran 1532'de Osmanlı ordusu, yürüyüşe geçti.

Macar topraklarında savaş

Süleyman, gerek atalarının, gerekse kendisinin başarılarından hasıl olan bir güven hissi içinde dehşet saçarak karşımızda dikiliyor. İkiyüz bin süvari ile Macaristanı işgal ettikten sonra şimdi de Avusturya kapılarına dayandı. Almanya'nın geri kalan yerlerini tehdit ediyor. İran hududundan Avusturya'ya kadar uzanan topraklarda yaşayan bütün milletleri peşinden sürüklüyor. Başında bulunduğu ordu, birçok krallığın maddî kaynaklarıyla donatılmıştır. Yarı küremizin bölündüğü üç kıtadan her biri bizim yok oluşumuzu tamamlamak için çalışır gibidir. Karşısına çıkan herşeyi bir yıldırım gibi çarpıyor, yıkıyor, yakıyor. Savaş tecrübesi olan, çok iyi talim görmüş bir ordunun başında, adı çok uzaklara korku ve dehşet salıyor. Sınırlarımız boyunca bir aslan kükrüyor, bazen oradan bazen buradan ilerlemek istiyor.[4]
— Augier Ghislain de Busbecq, 1555-1562 yılları arasında

Ferdinand'ın İstanbul'daki büyükelçisi

Osmanlı ordusu, yaklaşık 150,000 asker ve 400 toptan oluşuyordu. Belgrad'ı geçtiklerinde Kırım Hanlığı ordusu da orduya katıldı. Osmanlı ordusu çok kolay bir şekilde Alman idaresindeki Macar topraklarına girdi. Yakınlarında herhangi bir Alman ordusu bulunmuyordu ve Almanlar da Osmanlı ile savaşmayı hiç istemiyordu. Kanuni Sultan Süleyman ise kesin zaferin büyük bir meydan muharebesi ile mümkün olacağını düşünüyordu. İmparator Şarlken'i meydan savaşına davet etti. Fakat Alman İmparatoru cevap vermiyordu. Bunun üzerine çok ağır sözlerle dolu mektuplar yolladı.

Kanuni Sultan Süleyman, Alman ordusunu meydan savaşına davet ederken bazı kaleleri de fethetmişti. Kanije Kalesi, Güns Kalesi gibi önemli kaleler Almanlardan alındı. Kısa süre içinde Alman idaresinde hiçbir Macar toprağı kalmadı. Türk Akıncıları küçük Alman birliklerini de imha etmişti. Avrupa devletleri de oldukça endişelenmiş, Osmanlı ordusunun tekrar Viyana yönüne saldırmalarından korkuyorlardı. Nitekim bir süre sonra Osmanlı Ordusu, Avusturya topraklarına taarruz başlattı.

Avusturya topraklarında savaş

Macaristan'daki zaferlerinden güç alan Kanuni Sultan Süleyman, diğer idarecilerin de desteğiyle Avusturya üzerine taarruz yapılmasını emretti. Osmanlılar, Viyana şehri önlerinde Şarlken kumandasındaki ordu ile savaşmayı umuyordu. Ancak ne Alman yönetimi, ne de Alman ordusu Osmanlı Ordusu ile meydan savaşı yapmak istemiyordu. 1526 yılındaki Mohaç yenilgisi gibi bir yenilginin tekrarlanmasından korkuyorlardı. Alman ordusu gelmeyince, Osmanlılar da Avusturya'da ilerlemeye devam etti. Bazı kaleler alındı. Almanların Viyana'dan sonra en önemli şehir olarak gördüğü Graz, kuşatmaya alındı. Bir süre sonra da Graz fethedildi. Bu olay Hristiyan camiasında şok etkisi yarattı. Avrupalılar, Osmanlıların daha fazla ilerleyip Avrupa'yı fethedeceğinden korkuyordu. Ayrıca Avrupalı devletler bir ittifak altında Osmanlı ile savaşmayı da reddediyordu.

Seferin sonu

Avrupalı devletler büyük bir endişe içerisindeyken, Osmanlı ordusu Avusturya topraklarındaki seferine devam ediyordu. Ancak Anadolu'dan Osmanlı aleyhine isyan haberleri geliyordu. Aleviler, Anadolu'da ayaklanmış ve ayaklanma da oldukça yayılmıştı. İsyan daha da yayılırsa çok tehlikeli bir boyut alabilirdi. Bundan endişe eden Kanuni Sultan Süleyman yönetimi, seferin sona erdirilip bu sorunun halledilmesini kararlaştırdı. Zaten Avrupalı devletler de sürekli barış yapılmasını teklif ediyordu. Haziran 1533'te Osmanlı Devleti ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında İstanbul Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Osmanlılar fethettiği bütün bölgelere sahip oluyor, Almanlar, Macaristan'dan tamamen vazgeçiyor, çok önemli kaleler Osmanlı idaresine giriyor, Alman imparatoru, Osmanlı imparatorundan aşağı sayılıyordu.

İstanbul Antlaşması

Ana madde: İstanbul Antlaşması (1533)

22 Temmuz 1533’de imzalanan İstanbul antlaşması ile Alman İmparatoru Osmanlı Devleti’nin ve Sultan’ın üstünlüğünü kabul etti. İstanbul antlaşmasına göre:

Ferdinand, Sultan Süleyman Han’ı baba ve metbu bilerek ve ancak kardeş diye hitab ettiği sadrazamla eşit sayılacaktır.

Ferdinand, Osmanlı ülkesine tecavüz etmeyecek ve Sultan da Avusturya ülkesiyle ahalisini kendi tebeası bilecektir.

Ferdinand, Macaristan üzerindeki veraset, iddialarından vaz geçecekti.

Macaristan’ın batısı ve kuzeybatısındaki arazinin hakimi olacaktır,
Macar kralı Zapolya ile Ferdinand arasında Osmanlıların tasvip ettiği hudut geçerli olacaktır.

Eski kraliçe ve Ferdinand’ın kız kardeşi Maria’nın kocasından miras kalan malikane, geçimi için ihsan edilecektir.
Bu antlaşma geçici değil, devamlı olacaktır.

Avrupa’da, Fransa’dan başka Avusturya’nın da Osmanlı sultanı Süleyman Han’ın himayesini kabul etmesiyle Şarlken’in Avrupa imparatorluğu kurma projesi gerçekleşemedi. Türklerin takip ettiği alemşümul dünya hakimiyeti siyaseti gereğince, Kanuni Sultan Süleyman ve Osmanlı Devleti Avrupa’da büyük nüfuz sahibi oldu.

150px-Suleymanname_412a.jpg


Barbaros Hayreddin Paşa'nın İstanbul'a gelmesi

Kanuni ve Barbaros

Sultan, İran seferine çıkmadan önce İstanbul’a gelen Barbaros Hayreddin Paşa ile görüşüp kendisine beylerbeylik ünvanı verildi. Sadrazamla Halep’te görüştükten sonra İstanbul’a dönen Barbaros, tersanede, kısa zamanda altmış bir adet çok sağlam ve devrinin en mükemmel harp gemisini inşa ettirdi. Bunlara kendi gemilerini de ilave ederek 84 harp ve 20 nakliye gemisi ile Sultan’ın İran seferine çıkmasından kısa bir süre sonra Akdeniz’e açıldı. Cezayir beylerbeyi ve Kaptan-ı Derya olan Barbaros Hayreddin Paşa, bundan sonra bütün ömrü boyunca Akdeniz’i bir Türk gölü haline getirmek için olanca gücü ile çalıştı.

İran Savaşları

Yavuz Sultan Selim Han’ın kazandığı Çaldıran zaferinden sonra dünyanın Osmanlı Devleti’nden sonra ikinci büyük devleti olan Safevi İmparatorluğu on dokuz sene Osmanlılara karşı herhangi bir harekette bulunamadı. Ancak Şah Tahmasb da Şah İsmail gibi İran’da Şiiliği hakim kılmak için Sünnilere zulüm yapıyor, Avrupa kralları ile ittifak ederek Osmanlılar aleyhinde hareketlerde bulunuyordu. Aynı zamanda İmam-ı Azam gibi İslam büyüklerinin türbelerini de yıkıyorlardı. Bu sebeble Kanuni Sultan Süleyman, Şah’a gönderdiği bir mektupta;
“ Cihanın sığındığı dergahımıza niçin adam gönderip kulluğunu arz etmedin. İnşaallah otağımız, Tebriz’den sonra Azerbaycan, İran, Turan ve Horasan’da kurulmak üzere harekete geçecektir. Bugüne kadar tehir sebebi Macaristan ve Almanya’daki puthaneleri İslam mescidi yapmakla meşgul olmam idi. Şimdi şahlık tacını başından çıkarıp, ecdadının tarikatine göre başına keçe koyarak seni dervişlik tekkesine oturtmadıkça askerlerim dönmeyecektir ”

diye hitapta bulunuyordu. Ayrıca babasının ve ecdadının; kaçanı kovmak ve düşkünü öldürmek adet ve kaideleri olmadığı için vücudunun kurtulduğunu hatırlatmakta idi.

Bununla beraber Osmanlı padişahları, İran sözünde durdukça ona dokunmuyorlardı. Zira Osmanlılar daima endişe kaynağı ve cihad sahası olan Avrupa’dan başka bir cephede kendilerine bir mesele çıkarmamaya çalışıyorlardı. İşte bu düşünceler altında Kanuni Sultan Süleyman’ın İran üzerine üç büyük seferi oldu .

Irakeyn Seferi

Ana madde: Irakeyn Seferi

Pargalı Damat İbrahim Paşa'yı tasvir eden bir eser. Eser sahibi: Hans Sebald Beham (1530)

Hilâfette velâyet ehlinin himmetli ser-dârı
Velâyette hilâfet tahtının devletli sultânı
Sikender tahtının ikbâl ile makbûl Dârâ’sı
Süleyman mülkinin ispât ile vâris Süleymân’ı
— Fuzuli'nin sultanı öven dizelerinden[5]

11 Haziran 1534’de İstanbul’dan hareketle 20 Temmuz’da Konya’ya gelen sultan Mevlana Celaleddin Rumi’nin türbesini ziyaret edip, Kayseri-Sivas-Erzincan yolunu takip ederek 28 Eylül’de Tebriz’e girdi. Safevilerin zulmünden bunalan Tebrizliler, Padişah’ı çok iyi karşıladılar. 29 Eylül’de Tebriz’le Hoy arasındaki Ucan mevkiinde Sultan, veziriazam tarafından karşılandı. 5 Ekim’de Ordu Ucan mevkiinden hareket etti. Tebriz-Kazvin yoluyla Sultaniye’ye 13 Ekim’de Osmanlı ordusu Kasr-ı şirin yoluyla Bağdat önlerine geldi. Bağdad muhafızı Tekeli Han, Osmanlı kuvvetleri gelmeden şehri terk ettiği için, Bağdat kalesi mukavemet göstermeden teslim alındı. 24 Kasım’da Bağdad’a giren Osmanlı ordusunun ardından, Azamiyye’de bulunan İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin kabrini ziyaret edip, büyük bir türbe yapılmasını emrettikten sonra, Musa Kazım ve diğer İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret eden Padişah, 30 Kasım’da şehre girdi. Bağdad’da ahalinin, alimlerin, kumandanların ve devlet adamlarının iştirakiyle şükür ifadesi olan dini merasim yapılarak ihsanlarda bulunuldu. 1534-1535 kışını Bağdad’da geçiren Sultan, burada Osmanlı devlet teşkilatını kurdu. Şair Fuzuli meşhur Bağdat kasidesini bu sırada takdim etti. Sultan, Bağdat’ın beldelerini, Kerbela’da Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in makamlarını ziyaret etti. Abdülkadir-i Geylani'nin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı.

Bu seferde, Irak-ı Arab ve lrak-ı Acem fethedildiği için bu sefere; iki Irak seferi manasına Irakeyn seferi denildi. Bir sene altı ay yirmi yedi gün süren Irakeyn seferi neticesinde; bölgedeki Şii Safevi hakimiyeti son bularak, Bağdat dahil, Basra Osmanlı topraklarına katıldı.

Kapitülasyonlar

Ana madde: Osmanlı Kapitülasyonları

Fransız büyükelçi Jean de La Forêt ve İbrahim Paşa arasında 1536 yılında idamından bir kaç gün önce imzalanan anlaşma metni.

Osmanlı ordusu karada ve denizde muharebelere devam ederken Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı Devleti’nin iktisadi, siyasi, askeri ve sosyal bakımdan en güçlü olduğu bu asırda; fakir, zayıf, muhtaç ve kralını dahi esaretten kurtardığı Fransa’ya ticari imtiyazlar verdi. Bu, ileriye dönük bir siyasi yatırım idi. Kapitülasyonlar olarak bilinen ticari imtiyazlar, Damat İbrahim Paşa ile Fransa elçisi Jean de La Forest arasında 18 Şubat 1536’da imzalandı. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673 ve 1740 senelerinde yenilenip, imtiyazlar genişletildi ve başka ülkelere de verildi.

Irakeyn Seferi dönüşünde, on iki sene sekiz ay on sekiz gün Osmanlı Devleti’nin en yüksek makamı olan vezirlik makamında kalan ve hiç bir vezire nasip olmayan hudutsuz selahiyetlere sahip olan İbrahim Paşa, sorumsuz hareketlerde bulunmasından ve saltanatta gözü olması yüzünden 6 Mart 1536’da idam edildi. Sadaret makamına ikinci vezir Ayas Mehmed Paşa getirildi.

Pulya Seferi

Osmanlı Kuvvetleri 1537 yazında Kanuni Sultan Süleyman önderliğinde İtalya'ya doğru sefere çıktı. Bu sefer Roma hedef alınarak çıkılmışsa da hedefe yaklaşılamadığı için tarihçiler tarafından Pulya Seferi olarak adlandırılmıştır. İki aşamada incelenir.

Otranto Seferi

Piri Reis'in Otranto haritası.

Avusturya ile Osmanlı Devleti arasındaki barış, ufak tefek hudut hareketlerine rağmen devam ediyordu. 12 Mart 1537'de Kilis kalesinin fethi önemli bir hadise ise de Avusturya ile olan barışı bozar mahiyette değildi. Bu sırada Venedik'in, Divan-ı hümayunun Osmanlı-Fransa ittifakına davet eden teklifini reddetmesi ve Osmanlı Devleti'nin düşmanı, Karada ve denizde birinci rakibi olan Almanya-İspanya ile gizli ittifak müzakerelerinde bulunması üzerine Kanuni, Venedik üzerine sefere karar verdi. Bundan gaye, Napoli Krallığı'nı zaptederek Roma'yı ele geçirmekti. 17 Mayıs 1537’de Sultan İstanbul'dan hareket etti. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa da Sultan'dan altı gün önce İstanbul'dan donanmayı hümayun ile hareket etmişti.

Sultan, İstanbul-Edirne-Filibe-Üsküp-Elbasan yoluyla Arnavutluk'un Avlonya limanına geldi. Burası İtalya'nın Otranto limanının tam karşısına düşüyordu. 280 parçalık gemiden meydana gelen donanma, Padişah'dan iki gün önce Avlonya körfezine girmişti. Osmanlı-Fransız ittifakına göre, Türk donanması Güney İtalya'ya hücum ettiği sırada, Fransa kralı Fransuva da Kuzey İtalya'ya yürüyecekti. Fakat Fransuva, Osmanlı Devleti ile olan antlaşmasına rağmen bu sözünde durmadı.

23 Temmuz 1537'de Osmanlı donanması 92 km. olan Otranto boğazını geçerek İtalya'ya asker çıkardı ve Otranto fethedildi. Böylece 56 sene sonra Türkler tekrar İtalya yarımadasının topuğunu tekrar fethettiler. Bu sırada Adriyatik denizinde Venedik'in büyük donanması, Yunan denizinde İspanyol ve İtalya donanmaları mevcut idi. Avrupa'nın en kuvvetli bu iki donanması, Osmanlı donanmasının İtalya'ya asker çıkarması karşısında herhangi bir müdahale yapmaya cesaret edemedi. Fakat bu fetih de geçici oldu. 21 gün sonra Lütfi Paşa, Otranto'yu boşaltarak Avlonya'ya geri döndü. Osmanlı ordusunun birinci hedefi, Güney İtalya'yı ele geçirmekti. Fakat siyasi ve askeri durumun değişmesi, başta Venedik'e bir darbe indirilmesini gerekli kıldı ve Korfu adasının fethine karar verildi.

Korfu Seferi

Korfu Kalesi

25 Ağustos'ta Lütfi Paşa kumandasında yirmi beş bin asker ve otuz top Korfu Adası'na çıkarıldı. Adanın tamamı ele geçirilmesine rağmen, çok müstahkem olan Korfu kalesi mukavemet ediyordu. Kanuni'nin Korfu adası karşısındaki Bastia iskelesine geldiği sırada, sadrazam Ayas Paşa, komutasında yirmi beş bin asker daha adaya çıkarıldı. Kale muhafızlarına yapılan teslim olma teklifi reddedilince, on iki günlük bir muhasaradan sonra Padişah, Barbaros Hayreddin Paşa'nın bütün rica ve ısrarlarına rağmen muhasaranın kaldırılması emrini verdi. Muhasaranın bu kadar çabuk kaldırılmasında, mevsim şartlarının kötüleşmesi ve bir düşman güllesinin dört Türk askerini şehit etmesi gibi sebepler vardı. Askerlerinin şehid olduğunu gören Sultan;
“ Bir mücahid kulumu, böyle bin kaleye bedel kılmam. ”

diyerek kuşatmayı kaldırdı.

Osmanlı ordusu. 15 Eylül’de İstanbul’a dönmek için yola çıktı. Padişah, Manastır-Selanik-Serez-Kavala-Dimetoka-Edirne yoluyla 22 Kasım'da İstanbul'a girdi.

Pulya seferi altı ay altı gün sürdü. Kanuni Avlonya'dan ayrılırken akıncılara ve donanmaya, kara ve deniz harekatının devamını emretti. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Venediklilere ait Sina, Patmos, Maksos adalarını fethetti. Seferin başlıca amacı olan Güney İtalya'nın fethi, Fransuva'nın sözünde durmaması yüzünden gerçekleşemedi.

Boğdan Seferi

Ben Allâh’ıñ kulıyım, bu cihân mülkinde sultânım
Beni kıldı Muhammed ümmeti mahbûb-i rahmânım
Hüdâ fazlı Muhammed mûcizâtı çün refîkimdür
Haremlerde okundı adıma hutbe Süleymânım
Gemiler yörüden bahr-i Firenk ü Magrib ü Hind’e
Şeh-i Bagdad Irâk ü Rûm’a kayser Mısr’a sultânım
Kıral-ı Engürûs’uñ alıben taht ile tâcını
Mürüvvetden bir ednâ bendeme bahşende sultânı
Özün sırlı kaya sayardı Petru voyvoda ammâ
Atım nalı tozubdı fâtih-i büldân-ı Bogdân’ım
Hasan Beg bunda nev-kâdî müeyyid hem nice beğler
Yapub kal’a yazan târîh Süleymân bin Osmân’ım
— Boğdan'ın fethi üzerine Kanuni'nin yazdığı şiir[6]

1538 kışını İstanbul’da geçiren Kanuni Sultan Süleyman, anlaşmaya uymayan ve Osmanlı Devleti’nin düşmanları ile işbirliği yapan Boğdan voyvodası üzerine sefere karar verdi. Osmanlı Devleti’ne tabi voyvoda, Lehistan topraklarına saldırmıştı. Halbuki Kanuni, Kırım Han’ı ile Boğdan voyvodasının Lehistan’a saldırmayacağını taahhüd etmişti. Yine Boğdan voyvodası, Kanuni’nin kıymet verdiği bir Venedikli olan Kont Gritti'yi öldürtmüştü.

16. yy.'da Moldavya ve çevresi. Boğdan bugünkü Moldova'ya ve Romanya'nın Moldova'ya komşu olan bazı bölümlerine Osmanlılar tarafından verilen isimdi.

Sonraki zamanlarda Osmanlı Devleti’ne karşı Avusturyalılarla gizli muharebelerde bulunduğu Padişah tarafından öğrenilmişti. Bütün bu sebeplerden dolayı Kanuni Sultan Süleyman, 8 Temmuz 1538’de orduyu hümayun ile Boğdan seferine çıktı. Ordu, 16 Ağustos’da Babadağ’a vardı. Padişah’ın, Avrupa içlerine ilerlerken düşman ülkesinde bile ahalinin canına, ırz ve malına hatta tarlasındaki ekili mahsulüne zarar verdirtmeden hareketi, güzel bir adalet örneği oluyordu. Babadağ’a varıldığı sırada, Boğdan voyvodası ordugaha davet edildi ise de gelmedi. 31 Ağustos’da, Prut nehri üzerine Mimar Sinan’ın yaptığı köprüden geçildi. 15 Eylül’de Boğdan voyvodalığının merkezi Suçava’ya girildi. Ahali, Osmanlı idaresini istediğinden, mukavemete taraftar olmadı. Bu yüzden Voyvoda Petro Rareş yalnız kalarak kaçtı.

Bu sefer askeri bir yürüyüş manzarasını göstermekte ise de neticesi bakımından önemli olmuştur. Toplanan divanda Boğdan’ın statüsü tamamen değiştirildi. Almanya’ya kaçmış olan Petro Rareş voyvodalıktan azledildi. Yerine kardeşi Stefan tayin edilerek maiyyetine muhafız adıyla beş yüz yeniçeri verildi. Yeni voyvoda iki yılda bir İstanbul’a iki senelik vergisini getirerek, Padişah’a tazimlerini arz edecekti. Dinyester ile Prut nehirleri arasındaki Moldovya arazisinin hepsi doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’ne bağlandı. Petro Rareş’in sarayın mahzenlerinde saklı bulunan hazinesi zaptedildi, Sultan 22 Eylül’de İstanbul’a dönmek için hareket etti.

Hint Deniz Seferleri

Osmanlı Donanması Hint Okyanusunda

Kanuni Sultan Süleyman Boğdan seferine çıkmadan önce, Mısır valisi Hadım Süleyman Paşa’ya Hindistan’a sefere çıkmasını emretti. Zira bu sırada Portekizliler Hind okyanusunda ticaret yapan müslüman gemicileri rahat bırakmayarak, insafsızca öldürdükten sonra gemilerini yakıp batırıyorlar, aynı zamanda büyük kar getiren ipek yolu güzergahını değişerek, Avrupalıların Ümit Burnu’nu kullanmaları, Osmanlı ekonomisini zarara sokuyordu. 13. Haziran 1538’de Süveyş limanından 76 gemi ile hareket eden Hadım Süleyman Paşa’nın emrinde, yedi bin yeniçeri ve on üç binden fazla levent bulunuyordu.

Süleyman Paşa, 24 Temmuz'da Aden'i aldı. Behram Bey’i Aden sancakbeyliğine tayin etti. Aden'den ayrılarak 27 Ağustos'da Gucerat yarımadası açıklarına geldi. Süleyman Paşa bu yarımadanın yakınlarında bulunan ve Portekizlilerin üssü olan Div adasını fethetmek istedi, önce adadaki Gohala ve Kat kalelerini fethetti. Sonra Div Kalesini kuşattı. Düşman büyük zayiat verdi. Kalede büyük gedikler açılmış iken Süleyman Paşa 20 Eylül günü kuşatmayı kaldırdı. Sahilden ayrıldıktan sonra donanma fırtınaya yakalandı. Dört gemi karaya oturdu. Süleyman Paşa, Hindistan müslümanlarına kendilerini Portekizlilere karşı korumaları için bir miktar mühimmat bıraktı. Dönüşte Eritre, Somali ve Habeşistan müslümanlarına yardımda bulundu. Zebid’i ele geçirerek Yemen eyaleti ile birleştirdi. Beylerbeyiliğine Gazze sancak beyi Mustafa Bey’i tayin etti. 13 Mart 1539'da Cidde’ye geldi. Donanmayı Süveyş limanına göndererek kendisi hacca gitti. Daha sonra İstanbul’a giderek Hind seferi hakkında mufassal bir rapor verdi. Bu ilk Hindistan seferi idi ve bir sene sürmüştü.

Preveze Deniz Zaferi

Ana madde: Preveze Deniz Muharebesi

Osmanlı Ordusu seferden dönerken Alman imparatoru Şarlken'in, Alman, Venedik, Portekiz, Ceneviz, Papalık, Floransa ve Malta filo gemilerinden meydana getirdiği 600 gemi ve 60 bin kişilik büyük haçlı donanması, Andrea Doria'nın kumandası altında Preveze'de Barbaros Hayreddin Paşa'nın karşısına çıkıyordu. 27 Eylül 1538 sabahı başlayan ve akşama kadar süren muharebede Barbaros Hayreddin Paşa haçlı donanmasını imha ederken, Andrea Doria gece karanlığından istifade ederek kaçtı.

Preveze Zaferi

Osmanlı donanması böylece büyük bir zafer kazandı. Ele geçirilen esir ve ganimetler İstanbul’a gönderildi. Emsali görülmeyen, Preveze zaferinin müjdesini Sultan 15 Ekim’de Yanbolu’ya geldiği vakit aldı. Zafer müjdesini ayakta dinleyen Padişah, daha sonra durumu bütün vilayetlere zafernamelerle bildirdi ve şenlikler yapılmasını emretti.

Venedikliler bu seferde, Osmanlı Devleti ile mücadelenin Venedik için daima zararlı olduğunu anladılar. Barbaros Hayreddin Paşa’nın deniz seferlerinde en büyük zararı Venedik gördü. Akdeniz'deki bütün adalarını kaybeden Venedik'in, sadece Girit ve Kıbrıs olmak üzere iki adası kalmıştı. Şayet Osmanlı Devleti ile savaşa devam edecek olursa, bunları da kaybedeceği kesindi. Bunun için Venedik Cumhuriyeti birbiri ardından Gritti, Pietro Zeno ve Tomaso Contarini’yi İstanbul’a gönderdi. Elçiler uzun müzakereler yapmalarına rağmen bir şey elde edemediler. Sonunda Luipi Badoero adlı bir elçi, büyük salahiyetlerle İstanbul’a geldi ve bir sulh andlaşması imzalamayı başardı (20 Ekim 1540). Antlaşmanın ana maddeleri şunlardı:

Venedik Cumhuriyeti, harp tazminatı olarak Osmanlı Devletine 300.000 duka altın ödeyecektir.

Mora'da Venediklilere ait Nauplia ile Malvoisia kaleleri Osmanlı Devleti'ne terkedilecektir.

Dalmaçya'da Nadin ve Arena kaleleri Türklere bırakılacaktır .
Barbaros Hayreddin Paşa'nın son seferinde fethettiği bütün adalar Osmanlı Devleti'nde kalacaktır.

İstabur Zaferi

Zapolya'nın oğlunun Isabella tarafından Kanuni'ye getirilmesi

1541 senesinde Osmanlı Devleti'ne tabi olan Macaristan kralı ölünce, yerine on beş günlük bir bebeği varis bırakmıştı. Bu durumdan istifade etmek isteyen Avusturya kralı Ferdinand, Macaristan krallığının baş şehri olan Budin'e büyük bir ordu sevketti. Raggendorf'un kumanda ettiği Ferdinand'ın ordusunun Budin'i kuşatması üzerine, Zapolya taraftarları Avusturyalıları Macaristan için gerçek bir tehlike sayarak şehri müdafaa ettiler. Bu sırada üçüncü vezir Mehmed Paşa komutasındaki bir ordu, Budin'in yardımına gönderildi. Sultan ise, 20 Haziran 1541'de İstanbul’dan hareket etti. Mehmed Paşa komutasındaki öncü kuvvetlerin yaklaştığını öğrenen Rogendorf önce ordusunun etrafına hendek kazıp tahkim ederek müdafaaya karar verdi ise de yenilgiden kurtulamadı. Dört tarafı; hendekler, toplar, nakliye arabaları ile iyice tahkim edilmiş ordugaha Türkler İstabur dedikleri için, Kanuni gelmeden Türk vezirlerinin kazandığı bu zafere, İstabur Zaferi denmiştir.

Bu arada Kanuni’nin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber alan Rogendorf, geceden istifade ederek (21-22 Ağustos gecesi) birliklerini Mehmed Paşa kuvvetlerine sezdirmeden Tuna Nehri'nin öbür yakasına geçirmeye kalkıştı. Durumu haber alan Mehmed Paşa, hemen hücuma geçerek, Avusturya ordusunu imha etti. Rogendorf yaralı olarak canını kurtarabildi. Kasım Paşa da ince filosu ile Tuna'dan ilerleyerek Almanların elinde bulunan, Budin'in karşı yakadaki bölümünü geri aldı. Bu zaferden dört gün sonra Kanuni Sultan Süleyman, Ordu-yı hümayun ile Budin önlerine geldi. Macaristan Osmanlı Devleti'ne ilhak edilip, 30 Ağustos 1541'de Budin beylerbeyliği ve idari teşkilatı kuruldu. Bebek kral Sigismund, Erdel banlığına tayin edildi. Budin'in en büyük kilisesi olan ve camiye çevrilerek Fethiye adı verilen bu mabedde Ebussuud Efendi’nin imametinde Sultan ilk Cuma namazını kıldı. Kanuni Sultan Süleyman 28 Eylül'de Budin'den hareket ederek beş ay yedi gün süren bu seferin sonunda 27 Kasım 1541'de İstanbul'a girdi.

Estergon ve İstolni-Belgrad Seferi

Kral Ferdinand, 1542 yazında, senelik harac karşılığında Macar krallığının kendisine verilmesini teklif ettiyse de bu teklif dikkate alınmadı. Ferdinand, Budin'in bir Türk eyaleti olmasından ürktüğü için Avrupa'da Türk-İslam tehlikesinden bahsederek propagandaya başladı. Avusturya, Alman ve diğer Avrupa devletlerinden yüz bin mevcudlu büyük bir hıristiyan ordusu topladı. Peşte kalesini kuşatan müttefik Avrupa ordusuna karşı, Budin beylerbeyi Yahyapaşazade Malkoçoğlu Bali Bey sekiz bin askerle müdafaada bulundu. Durumu öğrenerek ordusunun başında 17 Kasım 1542'de İstanbul'dan yola çıkan Kanuni, henüz yolda iken 24 Kasım'da düşmana karşı gece taarruzuyla Peşte zaferi kazanıldı. Müttefik Avrupa orduları perişan bir halde kaçarken imha edildi. Düşmandan pek çok esir ve ganimet alındı. Zafer haberi alan Padişah, seferden vazgeçerek Edirne'de kaldı.

1608 yılında bir Osmanlı eserinde Estergon kalesi

1543 kışını Edirne'de geçiren Kanuni, Budin'in emniyet ve teşkilatını pekiştirmek için onuncu seferine çıktı. 371 parçalık Tuna ince donanması da büyük miktarda erzak ve mühimmat ile Segedin sancakbeyi Ali Bey ile kethüdası Sinan Ağa nezaretinde Tuna'da ilerliyordu. 4 Haziran'da Belgrad’a varan Kanuni, iki gün sonra, Sava ırmağını geçerek Sirmi bölgesine girdi. Yol üzerindeki kaleleri fethederek ilerleyen Osmanlı ordusu, 29 Temmuz'da Estergon önlerinde görüldü. Başpiskoposluk merkezi olan Estergon kalesini; Alman, İtalyan ve İspanyol muhafız askerleri koruyordu. Kale müdafileri, teslim teklifini kabul etmeyince, devrin en büyük ve tesirli ateşli silahlarına sahip olan Osmanlı ordusu, üç yüz on beş topla kaleyi dövmeye başladı. Sultan Süleyman'ın en muhteşem seferlerinden biri olan Estergon seferine gayet tedarikli çıkılmıştı. Anadolu ve Rumeli orduları Padişah'ın maiyyetinde, çeşitli sınıfların aldığı sefer tertibi, mühimmat ve erzakı mükemmeldi. Osmanlı kuşatmasına on iki gün mukavemet edebilen Estergon, 10 Ağustos’da, müdafilerinin çekilip gitmeleri şartıyla teslim oldu. Şehrin büyük kilisesi camiye çevrilerek Padişah burada Cuma namazını kıldı. Osmanlı fetihleri, Avrupa'da devam ederek, eski Macar krallarının taht merkezi İstolni-Belgrad 20 Ağustos’ta kuşatıldı ve şehir 4 Eylül günü fethedildi. Kralların gömüldüğü büyük kilise, halkın ricaları üzerine camiye çevrilmeyerek, başka bir kilise cami yapıldı, İstolni-Belgrad, sancak merkezi olarak Budin beylerbeyliğine bağlandı. Mevsim ilerlediğinden, Padişah, 6 ay 23 gün süren Macaristan seferi sonunda, 7 Eylül günü İstanbul'a dönmek için hareket etti ve 16 Kasım 1543'de İstanbul'a vardı. Yolda, oğlu Mehmet'in ölüm haberini aldı. Padişah kendi adına yaptırmakta olduğu camiyi çok sevdiği oğlu Mehmed'in adına, yanına bir türbe yaptırmak suretiyle tamamlattı.

Sultan'ın İstanbul'a dönmesine rağmen, Avusturya hududunda Osmanlı fetihleri durmadı. Budin beylerbeyi Avusturyalılara ait bir çok kaleyi fethetti. Bütün Avrupa'nın imparatoru olduğunu iddia eden Şarlken ile kardeşi, Avusturya kralı Ferdinand, sulhe baş vurarak İstanbul'a birer elçi gönderdiler ve kendilerini böylece kurtarmaya çalıştılar. Uzun süren müzakereler neticesinde 13 Haziran 1547'de kesin antlaşmaya varılarak, 19 Haziran'da İstanbul muahedesi imzalandı ve Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki savaşa son verildi. Muahedeyi 1 Ağustos'ta Şarlken 8 Ekim'de de Kanuni Sultan Süleyman tasdik etti. Bu antlaşma ile kudret ve azamet bakımından muasır devletlerden hiç birisi ile eşit olmayan Osmanlı Devleti’nin; cihan devleti sıfatı bütün dünya devletleri tarafından tanınmış oluyordu.

Tebriz Seferi

Ana madde: 1548-1549 Osmanlı-İran Savaşı

Şah Tahmasb

Osmanlıların Orta Avrupa'da önemli meselelerle meşgul olması sebebiyle, İran Safevi Devleti iyice toparlandı. Şiilik propagandası ve Doğu Anadolu'yu geri alma siyasetini takip eden Safevi Devleti üzerine yeni bir sefer lüzumlu bir hal almıştı. Şah Tahmasb'ın, sınırdaki bazı Osmanlı kale ve mevkilerini ele geçirmesi, Safevilere isyan eden Şah İsmail'in oğlu Şirvan valisi Elkas Mirza'nın sultan Süleyman Han'dan yardım istemek gayesiyle İstanbul'a gelmesi ve şii propagandasına karşı alimler ile Osmanlı umumi efkarın tepkisi üzerine Sultan, İran üzerine sefere çıkmaya karar verdi.

Osmanlı sultanı 29 Mart 1548 günü İstanbul'dan hareketle ikinci İran seferine çıktı. Sefere Padişah’ın en küçük oğlu şehzade Cihangir de katılıyordu. Elkas Mirza, yanına verilen Osmanlı askerleri ile öncü kuvvet olarak gönderildi. Ancak Osmanlı ordusu 27 Temmuz'da dördüncü defa Tebriz'e girdiği halde Şah Tahmasb meydanda yoktu. Şehirde beş gün kalan Sultan, sonra Van kalesi önüne geldi. Osmanlı padişahı bu seferde Safevi Devleti'nin önemli topraklarının yanı sıra, 25 Ağustos’ta Van kalesini de ele geçirdi. Kaleyi çok iyi bir şekilde tahkim eden Sultan, 29 Eylül'de Diyarbakır'a, oradan da 25 Kasım'da Halep'e geldi ve kışı Halep'de geçirdi. Bu sırada Elkas Mirza, İsfahan ve Kum dolaylarına akınlar yapmakla vazifelendirildi.

1549 baharında Halep'ten ayrılan Sultan, uzun müddet Diyarbakır'da kaldı. İkinci vezir Ahmed Paşa'yı Gürcistan taraflarına yolladı. Bu seferde Berekan, Gömge, Penak, Gemnek, Samagar, Ahadır kaleleri ve mevkileri fethedildi. 5 Kasım'da Diyarbakır'dan ayrılan Sultan, 21 Aralık'ta İstanbul'a döndü. Kanuni'nin Tebriz seferi ya da 1548-1549 Osmanlı-İran Savaşı olarak bilinen bu sefer 1 sene 8 ay 23 gün devam etti.

Nahcivan Seferi

Osmanlı Ordusu, Doğu Anadolu'dan ayrıldıktan sonra 1551 senesine kadar Şah Tahmasb herhangi bir saldırıda bulunmadı. 1551 Ağustos'unda Safevi ordularının Osmanlı serhat kalelerine, hücumlarda bulunması üzerine Kanuni Sultan Süleyman üçüncü İran seferine çıktı (28 Ağustos 1553). 8 Kasım'da Halep'e varan Sultan, 1553-1554 kışını burada geçirdi. 1554 baharında yavaş yürüyüşle Halep'ten çıkan ordu, 1 ay 3 gün sonra Diyarbakır civarında konakladı. 15 Mayıs'ta toplanan harp divanında, Osmanlı devlet adamları ve kumandanları sultan Süleyman Han'dan İslam'a hizmet beklediklerini arz edip, emrinde Hind'e ve Sind'e dahi gidebileceklerini ifade ettiler. 20 Mayıs'ta Diyarbakır'dan Nahcivan ve Revan üzerine sefer niyetiyle hareket edildi. 5 Temmuz'da Şah Tahmasb'a Kars önlerinde harp için davet yapıldı. Ancak Safeviler, muharebe meydanında görünmeyince, Nahçıvan, Revan ve Karabağ tarafları zaptedildi. Böylece Doğuda Osmanlı hakimiyetini sağlamlaştıran Sultan, 28 Eylül 1554'de Erzurum'dan hareket ederek, kışı geçirmek üzere 30 Ekim'de Amasya'ya ulaştı.

Bu sefer sırasında Şehzade Mustafa bazı kışkırtmalar sonucu, saltanat sevdasına kapıldığı gerekçesiyle bizzat babasının emriyle idam edilmiştir.

Amasya Antlaşması

Ana madde: Amasya Antlaşması

Kanuni Sultan Süleyman'ın iki sene üst üste Anadolu’da kışlaması, Şah'ı korkuttu. Sulh için Amasya'ya elçiler gönderdi. Uzun süren görüşmeler neticesinde, iki devlet arasında Amasya andlaşması imzalandı (29 Mayıs 1555). Andlaşmaya göre; Gürcistan paylaşıldı. Ardahan, Göle, Arpaçay ve çevresi Osmanlı Devleti’ne bırakıldı. Şii İranlıların; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ayşe dahil sahabilere küfür ve iftira etmemeleri ile mukaddes makamlara hürmet etmeleri kabul edildi. Anadolu, aşağı yukarı bugünkü sınırlar üzerinde anlaşıldı. Böylece doğuda yirmi üç sene sürecek bir barış dönemine girildi.

Cerbe Deniz Zaferi

Ana madde: Cerbe Deniz Savaşı

Cerbe Deniz Savaşı

Kanuni'nin doğu meselesini hallettiği sırada, Alman imparatoru Şarlken, topraklarını oğlu İkinci Philip ile imparator ilan edilen Ferdinand arasında bölüştürdü. Almanya ile İspanya birbirlerinden ayrıldı. Sultan'ın uzun süreden beri uyguladığı siyaset başarı ile neticelenmişti. Bütün bunlar olurken kaptan-ı deryalığa getirilen Piyale Paşa, 1555 yazında Fransa'yı desteklemek emriyle sefere çıktı. Trablusgarb beylerbeyi Turgut Reis ile birleşti. Turgut Reis İspanya sahillerine kadar gitti. Andrea Doria Osmanlı donanması karşısına çıkmayınca, Piyale Paşa İstanbul'a döndü. Bu sırada Şarlken'in tahttan çekilmesine üzülen Doria, İspanya deniz kuvvetleri komutanlığından ayrıldı. 1558 yazı Piyale Paşa, Turgut Reis ile sefere çıkarak Sorrento'yu aldı. Balaer adalarını fethetti. Bu adaları savunamayan İspanya, 1559’da Fransa ile bir sulh andlaşması imzaladı. Aynı sene Piyale Paşa, Adriyatik denizine girerek sancak gösterip döndü. Bu sırada İspanya kendisini göstermek üzere faaliyetlerde bulunuyordu. Bunun için de Turgut Reis'i ve onun başlıca üssü olan Cerbe adasını hedef seçti ve büyük bir armada hazırlamaya başladı. Durumu öğrenen Turgut Reis, İstanbul'a haber gönderdi.

İspanya, Preveze'den sonra en büyük donanmayı hazırladı ve Andrea Doria'nın yeğeni Gian Doria komutan tayin edildi. Haçlı donanması 2 Mart 1560 günü Cerbe adası önlerine gelerek karaya asker çıkardı. Cerbe'yi müdafaa eden bin kadar levend beş gün dayandıktan sonra Trablus'a çekildi. Kaptan-ı derya Piyale Paşa, Turgut Reis'in durumunu bilmesi üzerine hemen harekete geçti. Osmanlı donanmasının geldiğini haber alan haçlılar, Osmanlıları Cerbe'de beklemeye karar verdiler. 4 Nisan'da 120 gemilik filo ile denize açılan Piyale Paşa, 35 günde Cerbe açıklarına geldi. Toplanan divanda, Barbaros'un Preveze'de kullandığı planın uygulanmasına karar verildi. Osmanlı donanmasında Kılıç Ali Paşa, Seydi Ali Reis, Turgut Reis, Mustafa Reis gibi kurt denizciler bulunuyordu. 14 Mayıs 1560 sabahı Cerbe adası açıklarında dünya tarihinin büyük deniz muharebelerinden biri meydana geldi. Haçlı donanması Piyale Paşa'nın ustaca manevraları sonucunda bir kaç saat içinde perişan oldu. Başkumandan Gian Doria bir kaç gemi ile kaçarak canını zor kurtardı.

Bu zafer, Avrupa'da duyulduğu zaman, umumi bir matem havası esti. Yeğeninin mağlubiyet haberini hasta yatağında öğrenen 90 yaşındaki Andrea Doria, kısa bir süre sonra üzüntüsünden öldü. Bu büyük zafer, Akdeniz'de hakimiyet davasında bulunan İspanya kralı ikinci Philip için bir darbe idi. Donanmanın İstanbul’a dönüşü pek muhteşem oldu. Kanuni Sultan Süleyman donanmayı sahilde karşıladı.

Şehzadelerin saltanat mücadeleri

Bu sırada şehzadeler arasında da saltanat mücadelesi başgöstermişti. Daha önce 1553 Nahcivan seferi sırasında şehzade Mustafa devlet adamlarının da kışkırtmaları sonucu, saltanat sevdasına kapıldığı iddiasıyla bizzat babası tarafından boğdurularak öldürülmüştü. Onun ölümüne dayanamayan Cihangir de hemen ardından ölmüştü.

Böylece Kanuni’nin hayatta iki oğlu kalmıştı. Şehzade Bayezid ile şehzade Selim arasındaki mücadele de iki taraftan birini destekleyen devlet adamlarının da körüklemeleri sonucu had safhaya ulaştı. Kanuni, bir ihtiyat tedbiri olarak şehzade Selim'i Manisa'dan alarak Konya’ya, şehzade Bayezid'i de Kütahya’dan Amasya'ya nakletti. Fakat bu iki şehzade arasındaki mücadeleyi ortadan kaldıramadı. Nitekim iki şehzadenin kuvvetleri Konya yakınlarında muharebeye tutuştu. Şehzade Bayezid kesin bir netice elde edemeyeceğini anlayınca geri çekilerek Amasya’ya gitti. Bu arada bazı devlet adamlarının onu isyankar göstermek suretiyle aleyhinde çevirdiği entrikaları anlayarak babasından af diledi ise de yazdığı mektuplar, Padişah'a ulaşmadan entrikacılar tarafından imha edildi.

Kanuni Sultan Süleyman, oğlunun Amasya’da tekrar asker toplamaya başlaması üzerine, bizzat onun üzerine yürümek için harekete geçti. 5 Haziran’da Üsküdar’da ordugah kuruldu. Bu sırada şehzade Selim’in maiyyetindeki kuvvetlerle, Amasya’ya yürümesi üzerine, muvaffak olamayacağını anlayan şehzade Bayezid, maiyyeti ve çocukları ile İran’a sığındı. Şah Tahmasb tarafından çok iyi karşılanan Şehzade, emrindeki ordu ile Şah’ı devirmek teşebbüsünde olduğu ortaya çıkınca göz altına alındı. İki devlet arasında yapılan görüşmeler sonunda şehzade Bayezid ve dört oğlu Osmanlı Devleti'ne iade edildi. Entrikacı devlet adamları Şehzade ve çocuklarını 1561 yılında daha İran topraklarında iken öldürdüler. Bu hadise Osmanlı ülkesinde büyük teessür meydana getirdi. Kanuni Sultan Süleyman, Şah tarafından anlaşmaya uyulmadığını kabul ederek vadedilen paranın tamamını göndermediği gibi, Kars kalesini de vermedi. Şehzade Bayezid’in ölümünden sonra tahta geçecek tek şehzade, Selim kaldı.

Malta kuşatması

Ana madde: Malta Seferi (1565)

Malta kuşatması

Piyale Paşa 1561, 1562, 1563 sefer mevsimlerinde Akdeniz’e açılıp, sancak gösterdi. 1564’de Rif’e gitti. Napoli civarında bir kaç kaleyi fethedip, Fransızlara teslim etti. Rodos, şövalyeleri, Rodos’dan ayrıldıktan sonra Malta adasına yerleşmişlerdi. Osmanlı donanması sık sık Malta’yı vurdu ise de, şövalyeleri çıkarıp atmak mümkün olmadı. Şövalyelerin, giyim eşyası götüren bir Türk gemisini zaptetmeleri üzerine 1 Nisan 1565’de Piyale Paşa, donanma-yı hümayun ile Malta üzerine sefere çıktı. 19 Mayıs’da Malta önlerine gelen donanma, adanın batısında bulunan Mugiano koyundan karaya asker çıkarttı. Halbuki Kanuni Sultan Süleyman, donanmada bulunan kara kuvvetleri komutanı Mustafa Paşa’ya;
“ Turgut Paşa, Malta adasının ahvâline, her kalenin dövülecek bölümüne ve metrisler kazılacak yerine iyi bir şekilde vâkıftır. Zinhar reyine muhalefet etmeyin! ”

diyerek tenbihde bulunmuştu. Mustafa Paşa adaya asker çıkardığı zaman, Turgut Paşa daha bölgeye gelmemişti.

Karaya çıkan Osmanlı askeri 24 Mayıs günü iki tabiî limana sahip müstahkem, Saint Elme kalesini kuşattı, 2 Haziran'da ada açıklarına gelen Turgut Paşa, durumu tedkik eder etmez yapılan hataları görerek, Piyale Paşa ve Mustafa Paşa’ya bunları izah etti. Büyük emek ve mühimmat sarfedilmiş olduğu için Turgut Paşa, mecburen kalenin muhasarasına devamdan başka çare bulamadı. 17 Haziran gecesi sabaha karşı Türk deniz tarihinin büyük simalarından olan Turgut Paşa aldığı bir yara neticesinde şehit oldu. Trablusgarb'a nakledildi. 23 Haziran günü Saint Elme kalesi fethedildi. 1 Temmuz’da Saint Michel kalesinin muhasarasına başlandı. Temmuz sıcağında devam eden muhasara çok kanlı geçti. 11 Temmuz’da Cezayir beylerbeyi Hasan Paşa, donanması ile yardıma geldi. 15 Temmuz’da yapılan büyük hücum, her iki tarafa ağır kayıplar verdirdi. 2 Ağustos'tan itibaren Salih Paşazade Yahya Bey, büyük lağım muharebelerini başlattı. 7 Ağustos’ta Mustafa Paşa, 22.000 askeri birden taarruza sürdü. Ağustos ayı sonlarına kadar umumi hücumlar yapıldı. Bu sırada Sicilya açıklarında bekleyen haçlı donanması, gece karanlığından faydalanarak adaya asker çıkardı. Bu, adadaki Türk ordusu için tehlikeli idi. Aynı zamanda üç aylık bir muhasaraya göre ayarlanmış olan erzak bitmeye yüz tutmuştu. Cezayir beylerbeyi Hasan Paşa; kendisinin yöneteceği bir taarruz daha yapıp muvaffak olamazsa muhasaranın kaldırılmasının daha iyi olacağını, çünkü Cezayir ve İstanbul’dan yardım gelmeden Malta’da kışlamanın çok zor olduğunu serdara bildirdi. Üç ay yirmi üç gün süren muhasara 8 Eylül’de kaldırıldı. Osmanlı donanması 11 Eylül günü adadan ayrıldı. Muhasaranın başarısızlıkla neticelenmesi, Kanuni Sultan Süleyman’ı çok üzdü.

Sakız Adası'nın fethi

1565 sonlarında İstanbul’a gelen Piyale Paşa, 26 Mart 1566 senesinde tekrar denize açıldı. 14 Nisan günü Sakız adası limanına girdi. Bu ada Osmanlı himayesinde ve Ceneviz yönetiminde idi. Ada müdafilerinin mukavemet etmelerine imkan yoktu. Nitekim ada, mukavemet etmeksizin Osmanlı topraklarına katıldı. Buradan ayrılan Piyale Paşa, bir daha göremeyeceği Padişah’ın emri ile Güney İtalya sahillerini vurmak için yola çıktı.

Zigetvar seferi ve ölümü

Ana madde: Zigetvar Muharebesi

Zigetvarın fethi

Bu sırada Kanuni Sultan Süleyman, ağır hasta olduğu halde 1 Mayıs 1566 günü yeni bir sefere çıkıyordu. Bu seferin Sultan’ın son seferi olduğu belli gibiydi. Nitekim Padişah rahatsızlığı dolayısıyla yalnız şehirlere girerken ata binebiliyor, diğer zamanlarda özel arabasıyla gidiyordu. 29 Haziran’da Belgrad’ın karşısında bulunan Zemlin sahrasında, otağ kuruldu. Bu sırada da Erdel prensi kral ikinci Yanoş’u kabul eden Sultan, ona, Tise ile Erdel arasındaki toprakları verdi.

Sultan, Erdel sınırında bulunan ve Avusturyalılara ait olan Erlov kalesini alarak burayı Osmanlı topraklarına katmak istedi. Fakat Zigetvar voyvodasının Osmanlı devlet adamlarından birkaçını öldürerek, mallarına el koyması üzerine, Zigetvar üzerine yüründü. 5 Ağustos’da kale önüne gelen Sultan, ilk önce kalede bulunanlara, müslüman olmalarını veya teslim olup cizye vermelerini istedi. Bu teklifleri kabul edilmeyince muhasara başladı. Sultan, maiyyetindekilerin ağlıyarak yalvarmalarına rağmen hasta hasta atına binip, muhasara saflarını teftiş ederek son emirlerini verdi. Çadırına döndüğünde yorgunluktan yatağa düştü. Hastalığı şiddetini arttırmış olmasına rağmen, yatmayıp devamlı muhasara ile meşgul oldu. Aynı gün ikinci umumi hücum yapıldı. 1 Eylül günü, ikinci vezir Pertev Paşa, Gyula kalesini fethetmişti.

Süleyman'ın ölümünün gizlendiği Zigetvar dönüşü

2 Eylül günü, üçüncü büyük taarruz yapıldı. Bu taarruz sırasında çok yağmur yağdığı için, arazi bataklık haline geldi. 5 Eylül günü abdest alıp, vasiyetini yazan yeniçeri bölükbaşısı, merdivenle kaleye tırmanıp, mazgallardan birine humbara soktuktan sonra fitilini ateşlediği anda tüfek kurşunlarıyla şehit oldu. Bu fedai yeniçerinin ateşlediği humbara patlayarak büyük bir gedik açtı. Osmanlı askeri bu gedikten içeri girerek dış kaleyi ele geçirdi. İç kaleye çekilen müdafilerin komutanı kont Zerniski, bütün askerleriyle beraber ölmek ve Türklere elinden geldiği kadar fazla zayiat verdirmek ve vakit kaybettirmek gayesinde idi. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın sır katibi Ahmed Feridun Bey, Almanca, Latince, Hırvatça ve Macarca beyannameler yazdırarak okla iç kaleye attırdı. Beyannamelerde, daha fazla dayanmalarının kendileri için ölüm olduğunu, kumandanları Zerniski’nin onları delice ölüme götürdüğü yazılı idi. Bu sırada ölüm döşeğinde bulunan Padişah, Sokullu Mehmed Paşa’ya, ölümü halinde ordunun başına geçmesi için, yazdığı son hatt-ı hümayunda ön saflarda bulunup hayatını tehlikeye atmamasını tavsiye ederek şöyle demiştir:

“ Bundan sonra, sen harb meydanına gitmeyip, saltanat kazasında din ve devlet işlerini, adalet ve asayişini sağlamak ile meşgul olasın ve gözümün nuru Selim Han’ımı ve İslam askerini ve seni askeriyeye ısmarladım. ”

Süleymaniye Camii, 1890

Sultan 6 Eylül gecesi saat bir buçuk sırasında ebedi aleme göçtü. Bu sırada, başında sadece sadrazam Sokullu Mehmed Paşa ve hekimbaşı Kaysunizade Bedreddin Mehmed Çelebi bulunuyordu. Padişah’ın vefatı üzerine sadrazam derhal vezirleri toplantıya çağırdı. Bu toplantıda, Sultan’ın ölümünün askerden saklanmasına ve yeni Padişah’ın ordu-yı hümayuna varıncaya kadar, Kanuni Sultan Süleyman’ın sağ olarak gösterilmesine karar verildi. Has oda subaylarından İmam Hasan Ağa, Sultan’a çok benzediğinden, Sokullu’nun emri ile Padişah’ın elbisesini giyerek saltanat arabasına bindi.

Kanuni’nin vefat ettiği gecenin sabahı, Sokullu Mehmed Paşa, Kütahya’da bulunan velaahd şehzade Selim’e, bir ulak göndererek, durumu bildirdi. Aynı gün Osmanlı askerleri Zigetvar’ın iç kalesini fethetti. Zerniski, Türk esirlerine korkunç işkenceler yaptığı için, idam edildi. Böylece otuz üç gün süren kuşatma sona ermiş oldu. Sokullu Mehmed Paşa, harab bir hale gelen kaleyi tamir ettirdi ve sancak merkezi yaptığı kaleye alay beylerinden İskender Beyi tayin etti. Ordu, Kanuni’nin cenazesiyle beraber İstanbul’a dönerken, saltanat arabasına oturtulan Hasan Ağa, Padişah’ın bütün hareketlerini taklid ediyordu. Arada bir Sokullu yanına yaklaşarak güya bir şeyler söylüyordu. Böylelikle Padişah’ın öldüğü şayiaları önlendi ve muhtemel taşkınlıkların önüne geçildi.

Babasının ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelen şehzade Selîm, fazla zaman kaybetmeden babasının cenazesini ve orduyu karşılamak için yola çıktı ve Belgrad yakınlarında ordu ile buluştu. Sokullu Mehmed Paşa, şehzadenin ordugaha gelmesi üzerine, devlet ileri gelenlerini toplayarak, Padişah’ın vefat ettiğini bildirdi. Herkes ne yapacağını şaşırdı. Kırk altı sene başlarında bulunup zaferden zafere koşturan, hiç bir seferinde yenilmek bilmeyen bu, büyük Padişah’ın öldüğüne inanamıyorlardı.

Türbesi

Yeni Padişah memleketin nazik durumunu dikkate alarak, kendisi askerin başında kaldı. Zigetvar seferine iştirak etmiş olan Şeyh Nureddinzade Muslihuddin Efendi ve talebelerine teslim edilen cenaze, dört yüz muhafızın nezaretinde İstanbul’a getirildi Cenaze İstanbul’da Süleymaniye Camii’nin musalla taşına konuldu. Cenaze namazı kılındı. Baş tarafı Süleymaniye’de bulunan cemaatin sonu, Fatih’te bitiyordu. Kılınan Cenaze namazından sonra, Süleymaniye Camii bahçesinde hazırlanan kabre konuldu.

Kanuni Sultan Süleyman defnedilirken bir çekmece getirilip, kabre konulmak istendi. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, müdahale ederek, çekmecenin konulmaması gerektiğini, dinimizde kıymetli bir şeyin cenazeyle gömülmesinin mümkün olmadığını söyledi. Sultan Süleyman Han’ın, vefatından bir gün önce vasiyyet edip, bu çekmecenin kendisi ile gömülmesini istediğini bildirdiler. Ebüssüud Efendi mutlaka içindekilerin görülmesi gerektiğini, kıymetli bir şey varsa gömülemeyeceğini söyledi. Çekmece Ebbüssüud Efendi’ye verilirken elden kayıp düşünce yere bir sürü kağıt döküldü. Kağıtların herbirinde bir fetva ve altında şeyhülislamın imzası vardı. Ebüssüud Efendi, yazıların altında kendi imzasını görünce;
“ Sen kendini kurtardın ama, biz ne yapacağız? ”

diyerek ağlamaya başladı. Kanuni Sultan Süleyman Han, yapacağı her işi şeyhülislama sormuş, ondan aldığı fetva dahilinde hareket etmişti. Delil olarak da, bu fetvaların yanına gömülmesini vasiyyet etmişti.

Kanuni Sultan Süleyman, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km.’ye ulaştırdı. Batıda Almanya içlerine kadar fetihler yapılırken, doğuda Hazar denizine ulaşıldı. Türkiye-Orta Asya birleşmesi siyaseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dahil, Hind okyanusunda, Umman denizi, Basra körfezi, Kızıldeniz’e ve Kuzey Afrika’dan Atlas okyanusuna ulaşıldı.

Kanunnamesi ve Kanuni ünvanı

ABD Temsilciler Meclisi'nde adalete önem verenler listesinde 3. sırada yer almaktadır.

Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı, lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp, tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Kanunname-i Al-i Osman'ın hazırlanmasında Sultan Süleyman Han'a, devrin büyük alimlerinden olan Ahmed İbni Kemal Paşa ve Ebüssüüd Efendiler yardımcı oldular. Kanunname; hukuki, idari, mali, askeri ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan, başlıklar altında, ceza, vergi ve halk ile askerlerin kanunlarını ihtiva ediyordu. Asırlarca tatbik edilen Kanunnamede; tımar ve zeamet sahipleri ile ahalinin hukuki ve mali durumları tesbit edilerek, toprakları uşri, haraci ve miri olarak birbirinden ayrılmış, hükümlerin tatbik şekilleri açıklanmıştır. Kanunname’de bildirilen hükümlerin tamamı İslam hukukundan alınarak, Hanefi mezhebine göre tanzim edilmiş, fethedilen ülkelerde, örfi hukuk denilen, önceki idareden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslam hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunname'de yar almıştır. Devleti idare etme, hilafet müessesesinin gerekleri ve sosyal adalet hususlarındaki hükümler, bizzat Kanuni tarafından titizlikle tatbik edildi. Kanuni’nin, kırk altı senelik hükümdarlığı zamanında hazırlanan kanunlar, çok güzel tatbik edilip, devletin tebeasına ve diğer insanlara huzur ve saadet kaynağı oldu.

Sultan Süleyman Han, çevresindeki seçkin ilim sahibi ulemaya danışarak hazırlattığı, kanun ve nizamlarda memuriyete tayin ve azlin esaslarını da tesbit etmiş, haksızlıklara mani olarak, rastgele tayin ve azlin önüne geçmiştir. Kendisi de, koyduğu kanun ve nizama tam bir riayet göstermiştir. Bu sebeple, herkes azledildikten sonra, bir daha tayin edilmeme korkusuna düşmüş, vazifelerini bilfiil icrada daha temkinli ve dikkatli hale gelmişlerdir. Çünkü kanunlara uymayan bir halinden dolayı azledilen bir memur, bir daha tayin edilemez, makam ve mansıp yüzü göremezdi.

Tam bir adalet, disiplin, hakkaniyet ve Allah rızası için konup icra edilen kanun ve nizamlar, sadece Osmanlı vatandaşlarını huzura erdirmekle kalmamış, onlardaki huzur ve refahı gören İngiliz kralının zekice bir davranışıyla İngiltere’de bugünkü demokratik sistemin temeli atılmıştır. Zamanın İngiltere kralı olan sekizinci Henry, anında ve adil karar verebilen Osmanlı adliyesini, gönderdiği bir tedkik heyetine inceletmiş ve kendi memleketinde tatbik etme yoluna gitmiştir.

Kişiliği ve özellikleri

Kanuni devri Osmanlı parası (1520)

Kanuni devri sadrazamlarından Lütfi Paşa, Asafname adlı eserinde, vezirlerin ve paşaların halkın işlerini gördüğü dairelerin, kapılarının halka günde beş vakit açık olduğunu, herbirinin dairesinde halkın rahatça yemek yiyip beş vakit namaz kıldığını anlatmakta ve bunun devamını istemektedir. Vezirin dairesi de halka açıktır.

Halkını her yönüyle huzur ve sükuna kavuşturmak isteyen Kanuni Sultan Süleyman, vergi ve mali işleri de yeniden düzenledi. Vergilendirme ve vergi tahsilinde halka zulmedilmemesine çok dikkat ederdi. Hatta bir defasında Hadım Süleyman Paşa'nın yerine Mısır beylerbeyliğine tayin edilen Hüsrev Paşa, Mısır'dan hazineye dört yüz bin altın fazla para göndermişti. Padişah, halka zulmedip haksızlıkla elde edilmiş olabilir düşüncesiyle, tedkik heyeti göndererek, durumu yerinde kontrol ettirdi. Paranın, yapılan yeni yeni kanallar sayesinde üretimin artmasıyla, ortaya çıkan fazlalıktan alınan gelir olduğu tesbit edildi. Ancak Kanuni, yine de işe tam kanaat etmeyip, Hüsrev Paşa’yı vazifeden alarak, Hadım Süleyman Paşa'yı yeniden Mısır'a gönderdi ve fazla olan dört yüz bin altınla da, yeni su kanalları açılıp, halkın istifadesine sunulmasını emretti.

180px-Portrait_Suleiman_Magnificent.jpg


Venedikli ressam Tiziano Vecellio'nun atölyesinden çıkan dört Süleyman portresinden biri. 1538 yılında, Mantua Dükü II. Federico Gonzaga için yapılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman Han, iyi bir komutan, teşkilatçı bir devlet adamı olup, alim ve edibdi. Vakur, azim ve irade sahibiydi. Adam seçip yetiştirmesini gayeti iyi bildiğinden, devlet kadrosunda kıymetli şahsiyetleri vazifelendirdi. Hoşgörü sahibi olmasına rağmen, din ve devlet aleyhine olan hareketleri hiç affetmezdi. İleri görüşlü olup, anlayışı kuvvetliydi. Milletin ve askerin psikolojisini iyi bildiğinden, çok sevilirdi. Hayatı seferden sefere koşmakta ve muharebe meydanlarında geçen Kanuni Sultan Süleyman'ın devrinde, Osmanlı Devleti çok zenginleşti. 46 süren saltanatı müddetince, İslamiyet'i yaymaktan başka bir şey düşünmedi.

Sultan Süleyman, Almanya içinde Hıristiyanlıkta yeni bir mezhep kuran Martin Luther ve tarafdarı olan protestanları desteklemiştir. Avrupa'nın en mahrem yerlerine kadar ulaşan teşkilatlı istihbarat ağı sayesinde, her türlü hadiseden haberi olan Kanuni Sultan Süleyman, Almanya ile İspanya’yı birbirinden ayıracak olan Martin Luther'i, daha ilk ortaya çıkışında keşfetti. Martin Luther’in günlük yediği yemeğe kadar her türlü hal ve hareketlerinden haberdar oldu ve onu kullanarak Avrupayı parçaladı. Senelerce sürecek olan Avrupa iç çekişmelerini hazırlayarak, Osmanlı Devleti’nin karşısında güçlü bir birliğin meydana gelmesine mani oldu.

Kanuni Sultan Süleyman Han, alimlere çok hürmet eder, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Sünbül Efendi ve talebesi Merkez Efendiye, Ubeydullah-ı Ahrar'ın halifelerinden Baba Haydar'a ve İstanbul'daki diğer din adamlarına çok hürmet gösterirdi. Ömrünün sonuna doğru, Nureddinzade Muslihiddin Efendi’yi yanından hiç ayırmaz olmuştu. Alimlere danışmadan hiç bir iş yapmazdı. Onlar için medreseler, tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri camilerle mamur ederdi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde, Kanuni’nin himayesinde kıymetli şahsiyetler yetişip, herbiri eşsiz eserler verdiler. Devrinde yetişen tefsir, hadis, fıkıh ve diğer İslam ilimlerinde Ahmed İbni Kemal Paşa, Ebüssüud Efendi, Zenbilli Ali Cemali Efendi, Taşköprüzade, Kınalızade Ali Efendi, Celalzade Mustafa Bey, Halebi İbrahim Efendi, Coğrafyada; Piri Reis ve Seydi Ali Reis ile Anadolu atlası sahibi Matrakçı Nasuh, hattatlıkta; şeyh Hamdullah’ın oğulları ve talebeleri meşhurdu. Şiirde Sultân-üş-şu’arâ Baki Efendi’nin üstünlüğünü herkes kabul ederdi.

Sultan Süleyman, kul hakkına çok riayet eder, ahirette kendinden hesap sorulmasından, çok korkardı. Çeşitli hizmet birimlerinden meydana gelen Süleymaniye külliyesi tamamlanınca, mimarından işçisine kadar, orada çalışanlardan helallik almak istedi ve çalışanların hepsinin toplanmasını istedi. Verilen gün ve saatte herkes geldi. İnsanların hakkı geçmemesi için, onları bekletmekten de hoşlanmayan sultan Süleyman Han, saatinde gelerek, kendisi için hazırlanan yere geçti. Sultan, önce Allah'a hamdetti. Sonra Hz. Muhammed'e salavat getirdi. O’nun sahabesini hayırla andı. Sonra da ecdadına ve bütün din kardeşlerine, Fatihalar gönderip, duada bulundu ve;
“ Ey din kardeşlerim!.. Can kardeşlerim! Görüyoruz ki, bu câmi-i şerîf tamamlanmıştır. Ona emeği geçenlerin cümlesinden Kadir Mevlâm razı olsun! Ancak hemen şunu söylemek istiyorum ki, çalışıp da hakkını alamamış kim varsa gelip bizden istesin... ”

dedi. Çıt çıkmıyordu. Padişah sözüne devam edip;
“ Olabilir kî, hakkını alamayan kimse, burada değildir. Burada olanlara ahdim olsun ki, gelmiyenlere söyliyeler. Onlar da gelip haklarını bizden alalar. ”

dedi. Tabii ki hiç kimse çıkıp benim şu hakkım var demedi. Çünkü hiç kimsenin hakkı kalmamıştı. Vesikaların tedkikinden anlaşıldığına göre; inşaatın en kesîf zamanlarında bile, çalıştırılan at, merkep ve katırların çayıra alınma saatlerine bile bilhassa dikkat edilmiş, hiç bir mahlukatın hakkına tecavüz edilmemesine gayret gösterilmişti.

Sultan Süleyman devrinde, Osmanlı Devleti’nin kara ve deniz ordusu dünyada birinci idi. Ordunun gelişmesi ve dünyanın tek gücü haline gelmesi için, elinden geleni yaptı. Askerleri tarafından çok sevildi. Devrinde el sanatları ve ticaret gelişmiş olup, çiftçilik, çini, ayna, hakkaklık ve dokuma sanatı çok ileri seviyedeydi.

Osmanlı Devleti'nde ilk şuara tezkireleri onun adına yazıldı. Birinci sınıf bir şair olup, hassas bir kalbe sahipti. Muhibbi mahlası ile çok güzel şiirler yazdı. Şiirlerinden bir kısmı divanında toplandı. Ömrünü harp meydanlarında geçirmesine rağmen asrındaki şairlerden daha çok şiir yazdı. Divan’ındaki gazellerin sayısı üç bine yaklaşır ve Zatiden sonra ikinci gelir. Hastalığı sırasında söylediği şu beyt-i berceste yani seçkin beyti dillerden düşmez.
“ Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.


Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni Süleyman Han, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Türk mimarisinin ölmez eserleri olan; camiler, medreseler inşa ettirdi. Bir çok ata yadigarını da yeni baştan yapılır şekilde tamir ettirdi. Birçok yazara göre en muhteşem eser, Mimar Sinan tarafından yapılan Süleymaniye Camii ve külliyesidir. Halk arasında yaygın olan şu sözler gerçeğin tam ifadesidir:
“ Süleymâniye’nin sahibi Süleymân, mîmârı Sinân, hamuru îmândır. ”

Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu Sahn-ı Seman medreselerinin ilmi bütünlüğünü tamamlamak, Süleymaniye Camii ve külliyesine nasip olmuştur. İstanbul’un yedi tepesinden birinin üstünde kurulan Süleymaniye külliyesi, cami-i şerîf, tıp fakültesi, dört medrese, mülazimler medresesi, darülhadîs, hastane, imaret, tabhane, darül kurra ve türbelerden meydana gelmiştir. Yaptırdığı diğer camiler ise şunlardır: Yavuz Selim Camii, Şehzade ve Cihangir camileri Üsküdar ve Edirnekapı Mihrimah Sultan camileri. Avrat pazarındaki Hürrem Sultan Camii, Rodos’da adı ile anılan bir cami ve Anadolu, Rumeli ve Adalarda muhteşem camiler, ayrıca memleketin her yerinde medreseler hastahaneler, yollar, köprüler yaptırmıştır.

Bağdat’ı fethedince; Muhyiddin İbn Arabi’nin, kabri üzerine kubbe inşa ettirdi. Ebu Hanife'nin türbesini tamir ettirerek yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Abdülkadir-i Geylani’nin, türbesi yanındaki camiyi tamir ettirerek, ihya etti. Konya’daki Mevlana türbesinin yanına, iki minareli bir cami ve dervişlerin ikametleri için odalar ve fakirler için imaretler yaptırdı. Seyid Gazi kasabasında büyük bir tekke, bir cami, bir medrese, fukara ve gureba için imaret yaptırdı. Mekke’de dört mezhep için Osmanlı tarzında medreseler inşa ettirdi. Abbasi halifelerinden Harun Reşid’in hanımı Zübeyde tarafından, Mekke’de yaptırılan ve harab hale gelen su yollarını yeniden yaptırdı.

Ailesi

Şehzade Abdullah, Murad ve Mahmud küçük yaşlarda iken vefat etmişlerdir. Şehzade Mehmed yirmi iki yaşında iken vefat etti. Şehzade Mustafa, bazı devlet adamlarının entrikaları sonunda idam edildi. Şehzade Cihangir çok sevdiği ağabeyi veliahd şehzade Mustafa’nın öldürülmesi üzerine, üzüntüsünden kısa süre sonra öldü. Şehzade Bayezid ise, kardeşi Selim ile yaptığı mücadele neticesinde mağlup olduktan sonra İran’a kaçtı ise de geri gönderildiğinde yolda öldürüldü.

Eşleri

Hürrem Sultan'a ait 16. YY. dan kalma bir portre

Fülane Hatun (I. Süleyman'ın eşi): Şehzade Mahmud'un annesi
Hürrem Sultan
Mahidevran Sultan: Şehzade Mustafa'nın annesi
Gülfem Hatun (I. Süleyman eşi): Şehzade Murad'ın annesi

Çocukları

Erkekler

Şehzade Murad (Küçük yaşta vefat etti)
Şehzade Mahmud (I. Süleyman'ın oğlu)(1512-1521)
Şehzade Mustafa (I. Süleyman'ın oğlu) (1515-1553)
Şehzade Mehmed (I. Süleyman'ın oğlu)(1521-1543)
Şehzade Abdullah (I. Süleyman'ın oğlu) (1522-1524)
II. Selim (1524-1574)
Şehzade Bayezid (I. Süleyman'ın oğlu) (1525-1561)
Şehzade Cihangir(1531-1553)

Kızlar

Mihrimah Sultan (1522-1578)
Raziye Sultan ? (1525 - 1591)

Soyağacı


Osman Gazi
(1258-1326)

Orhan Gazi
(1281-1360)

I. Murat
(1326-1389)

Yıldırım Bayezid
(1360-1403)

I. Mehmet
(1389-1421)

II. Murat
(1404-1451)

Fatih Sultan Mehmet
(1432-1481)

II. Bayezid
(1447-1512)

Yavuz Sultan Selim
(1470-1520)

Kanuni Sultan Süleyman
(1494-1566)

II. Selim
(1524-1574)

III. Murat
(1546-1595)

III. Mehmet
(1566-1604)

I. Ahmet
(1590-1617)

I. Mustafa
(1592-1639)

Genç Osman
(1604-1622)

IV. Murat
(1612-1640)

I. İbrahim
(1615-1648)

IV. Mehmet
(1642-1693)

II. Süleyman
(1642-1691)

II. Ahmet
(1643-1695)

II. Mustafa
(1664-1703)

III. Ahmet
(1673-1736)

I. Mahmut
(1696-1754)

III. Osman
(1699-1757)

III. Mustafa
(1717-1774)

I. Abdülhamit
(1725-1789)

III. Selim
(1761-1808)

IV. Mustafa
(1779-1808)

II. Mahmut
(1785-1839)

Abdülmecit
(1823-1861)

Abdülaziz
(1830-1876)

V. Murat
(1840-1904)

II. Abdülhamit
(1842-1918)

V. Mehmet
(1844-1918)

VI. Mehmet
Son Padişah
(1861-1926)

II. Abdülmecit
Son Halife
(1868-1944)
 

Kanuni Sultan Süleyman, 10. Osmanlı İmparatoru. 46 yıllık padişahlık döneminde Türk hakimiyeti doruk noktasına ulaşırken, Osmanlı en yüksek dönemini yaşadı.

27 Nisan 1495 tarihinde Trabzon'da dünyaya gelen Kanuni’nin babası Yavuz Sultan Selim, annesi de Hafsa Hatun'du. Babası tarafından küçük yaşlarından itibaren yetiştirilmeye başlanan Kanuni, çok iyi bir tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve babaannesi Gülbahar Hatun'dan alan Kanuni, yedi yaşına gelince öğrenimine devam etmesi için İstanbul'a, dedesi Sultan II. Bayezid'in yanına gönderildi. Süleyman, İstanbul’da Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi'den aldığı tarih, fen, edebiyat ve din derslerinin yanı sıra, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu.
Birkaç sene babası Yavuz Sultan Selim'in yanında kalan Şehzade Süleyman, 1509’da kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar'a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da annesinin doğum yeri olan Kırım’daki, Kefe sancakbeyliğine atandı.

Yavuz Sultan Selim'in 1512'de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan ve babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak babasına yardım eden Süleyman, bu dönemde Saruhan sancakbeyliği de yaptı. Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçen ve kardeşleri arasında tek erkek çocuk kendisi olduğu için tahta geçişi kolay ve kavgasız olan Süleyman, hükümdar olmasından bir yıl sonra Belgrad'ı Osmanlı topraklarına kattı.

Babasının yaptığı yeniliklerle sağlamlaşmış temeller üzerinde duran bir devletin başına geçen Kanuni, iç bunalımlarla çok uğraşmasına gerek kalmadan Batı dünyasını inceleme ve Osmanlı’yı gözlemlerine dayanarak geliştirme fırsatını buldu.

Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır'ın alınmasının ardından, Şam Valisi olarak atanan Canbirdi Gazeli'nin çıkardığı ilk isyanla başlayan bir dizi isyanı kontrol altına almaya çalışan Kanuni, amacı Memlük Devleti'ni yeniden kurmak olan Canbirdi Gazeli’yi, Ocak 1521’de Dulkadiroğulları’ndan Şehsuvaroğlu Ali Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleriyle bozguna uğratılarak yakalattı ve idam ettirdi. Takip eden yıllarda yine Mısır'da sadrazamlık hakkının kendisinde olması gerektiğini savunan Ahmet Paşa, Anadolu'da Safeviler'in desteğiyle ortaya çıkan Kalender Çelebi ve 1527’de vergi sistemini bahane ederek ayaklanan Baba Zünnun isyanlarıyla uğraşan, Kanuni Sultan Süleyman, çıkarılan bütün isyanları başarıyla bastırıldı.

Kanuni döneminde Avrupa'nın en güçlü devleti olan Roma-Germen İmparatorluğu hükümdarı Şarlken, Macaristan'a hakim olabilmek amacıyla, Macar Kralı II.Lui ile yakın ilişkilere sahipti. II. Lui, Şarlken'e güvenerek vergilerini ödemiyor ve kendisine gönderilen Osmanlı elçilerini öldürtüyordu. Bunun üzerine, Kanuni harekete geçti ve Belgrad, karadan ve Tuna Irmağı’ndan kuşatıldı. 29 Ağustos 1521’de ele geçirilen şehre, Belgrad Muhafızı olarak Balı Paşa getirildi. Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk fethi olan bu olay sonrasında, İstanbul'a gönderilen bazı Belgrad’lılar kurulan Belgrad köyüne yerleştirildi. Belgrad'ın fethinin önemli olmasının bir başka sebebi de bundan sonraki seferler açısından, Osmanlı’nın Avrupa'ya açılan en büyük kapısı olmasıydı.

Alman İmparatoru Şarlken'in, fikirlerine karşı çıkan Fransa Kralı François'yı esir almasının ardından, François’nın annesi Düşes Dangolen’in yardım istemesi üzerine, Barboros Hayreddin Paşa’yı Fransa'nın Akdeniz kıyısındaki Nice şehrine gönderen Kanuni, Şarlken'in donanmasını alt ederek, hem Fransa'yı hem de Fransız Kralı’nı kurtardı.

Daha sonra François’nın da baskılarıyla Şarlken'e karşı savaş açmaya karar veren Kanuni, orduyu Tuna Nehri’nden geçirerek Macaristan'a soktu. 29 Ağustos 1526 tarihinde I. Viyana Kuşatması’nın ardından Macar ordusuyla Mohaç'ta yapılan savaş sonunda Budin alındı. Macaristan Osmanlı topraklarına katıldı ve başına Macar soylularından Jan Zapolya getirildi.

Macaristan'ın fethi, Osmanlı’yı Avusturya ile karşı karşıya getirdi. Macaristan'ın Osmanlı hakimiyetine girmesini istemeyen Avusturya Dükü Ferdinand’ın, Şarlken'in de desteğiyle Jan Zapolya'yı tanımayarak ve Budin'e girmesinin ardından karşı sefere çıkan Kanuni, Budin'i geri aldı. Tekrar savaşa girmeyi göze almayan Ferdinand ve Şarlken’in Avusturya'nın başkenti Viyana'ya çekilmelerinin ardından 26 Eylül 1529 tarihinde Viyana kuşatıldı. Ancak kış mevsimine girilmesi nedeniyle 16 Ekim’de kuşatma kaldırıldı. Osmanlı’nın, Viyana kuşatmasından bir sonuç elde edememesine rağmen, Macaristan'daki durumunu güçlendirmesinin ve Avrupa'nın karşı saldırı yapmasını engellemesinin ardından, Kanuni'ye bir elçi göndererek, vergi karşılığında Macaristan'ın kendisine verilmesi isteğinin kabul edilmemesi neticesinde Ferdinand Budin'i kuşattı.

Bunun üzerine Almanya seferine çıkan ve Budin'i geri alıp Estergon'a kadar ilerleyen Osmanlı ordusu, Avusturya ve Almanya içlerine akınlar düzenledi. Yedi ay süren Almanya seferi sırasında Avusturya'da bir çok kasaba, şehir ve kale fethedildi. Fetihlerin ardından Ferdinand’ın barış istemesi sonucunda 22 Temmuz 1533 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile bir süreliğine Ferdinand ve Şarlken'in hem Macaristan hem de tüm Avrupa'yı ele geçirme çabalarının önüne geçilmiş oldu. Ancak Ferdinand'ın Macaristan’dan vazgeçmeye niyetli değildi. Ferdinand’ın Budin'i tekrar kuşatmasının ardından 1540 yılında Macaristan seferine çıkan ve Budin'e giren Kanuni’nin, Sigismund'u Erdel Beyliği'ne ataması ve Macaristan'ı Osmanlı Devleti'ne bağlı Budin eyaleti haline getirmesinin ardından Süleyman Paşa bu bölgenin beylerbeyliğine atandı. Avusturya'nın elinde sadece Kuzey Macaristan'ın kaldığı bu sefer sonrasında, Osmanlı-Macaristan, Almanya, Avusturya ilişkileri Kanuni'nin ölümüne kadar devam etti.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Avrupa'ya yönelmesini değerlendirmek isteyen Safevi Devleti, doğuda Osmanlı İmparatorluğu için tehlike yaratmaya başladı. Avrupa'da İstanbul Antlaşması’yla geçici de olsa barışı sağlamasının ardınan, İran üzerine ilk seferine çıkan ve Azerbaycan, Tebriz ve Hamedan’ı alan Kanuni, Irakeyn seferiyle de 1534 senesinde Bağdat’ı ele geçirdi.

Kanuni'nin Avusturya'ya sefer düzenlemesinden yararlanmak isteyen Safevi Şahı Tahmasb’ın, kardeşinin Osmanlılar’a sığınmasını öne sürerek, Tebriz, Nahçıvan ve van'ı ele geçirmesi üzerine Kanuni, ikinci kez İran’a sefer düzenledi. 1548’de seferden Van ve Tebriz geri alınmış olarak dönüldü. 1553 yılında tekrar saldırıya geçen Safeviler, Doğu Anadolu'da ilerleyerek mus'a kadar gelip, Erzurum'u kuşattılar. Bu olay üzerine üçüncü İran seferine çıkan Kanuni’nin, Revan, Nahçıvan ve Karabağ'ı almasının ardından Şah Tahmasb'ın isteği üzerine barış yapıldı ve 1555’de Amasya Antlaşması imzalandı. Osmanlı İmparatorluğu ve İran arasında yapılan ilk resmi antlaşma özelliğini taşıyan antlaşma sayesinde, Yavuz Sultan Selim döneminden beri devam eden İran sorunu çözüme kavuşurken, Doğu Anadolu, Tebriz ve Bağdat Osmanlı hakimiyetinde kaldı.

Denizciliğe önem verilen Kanuni döneminde Rodos Adası, St Jean Şövalyeleri’nin elindeydi. Korsanlık yaparak denizlerde huzuru bozan ve Türk donanmasına zarar veren Şövalyeler’i durdurmak için 1522 yılında düzenlenen seferle Rodos ele geçirildi.

Cezayir’in 1516'da Baba Oruç ve kardeşi Barbaros Hayreddin Paşa tarafından İspanyollar’dan alınmasının ve 1518 senesinde Barbaros Hayreddin’in, Cezayir'in başına geçmesinin ardından Kanuni, 1533 senesinde Barbaros Hayreddin Paşa'yı İstanbul'a çağırarak Kaptan-ı Derya'lığa getirdi. Böylece, Cezayir Osmanlı topraklarına katılmış oldu. Osmanlı Donanması’nın başına geçen Barbaros, daha sonra Ege Denizi'nde Venedik’lilerin elinde bulunan adaları aldı. Osmanlı Devleti tarihine geçmiş denizcilerden biri olan, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa, Kuzey Afrika'yı da ele geçirdi.

Osmanlılar’ın Akdeniz'de kuvvetlenmeleri ve tüm Ege denizine hükmetmeleri Avrupa'yı harekete geçirirken, devam eden Avusturya ve Macaristan seferleri büyük bir Haçlı donanması hazırlanmasına neden oldu. Venedik ve Ceneviz'liler dışında Malta, Portekiz ve İspanya'ya ait gemilerin de bulunduğu Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasıyla, 27 Eylül 1538'de Preveze Körfezi'nde yapılan savaşta, Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması büyük bir zafer elde etti. Tarihe Preveze Deniz Zaferi olarak geçen bu savaş sonunda, Akdeniz’in hakimiyeti tamamen Osmanlı’nın eline geçti.

1541’de Haçlı donanması Cezayir'e saldırdıysa da Osmanlı donanması karşısında bozguna uğradı. Barbaros tarafından yetiştirilen Turgut Reis Trablusgarb'ı karadan ve denizden kuşatarak aldığı seferle, 1551’de Bingazi de Osmanlı Devleti topraklarına dahil oldu.

Turgut Reis'in, İspanyollar'a ait olan Cerbe Adası’nı kuşatmasının ardından, Andrea Doria komutasındaki bir Haçlı donanması İspanyol güçlerine yardıma geldi. Savaş sonrasında kazanılan zaferle Cerbe Adası 1559 yılında Osmanlı’nın oldu.

1522 yılında, Rodos'un fethinin ardından Malta'ya yerleştirilen St. Jean Şövalyeleri’nin, Osmanlı için bir tehlike oluşturması sebebiyle, Trablus ve Cezayirin güvenliği için Malta'nın alınması gerekiyordu. Ancak 1565 senesinde çıkılan ve Turgut Reis’in hayatını kaybettiiği kuşatma başarılı olmadı.

Coğrafi keşiflerin ardından sömürge arayışlarının başlamasının, Portekiz ve İspanya gibi devletleri sömürge elde etmeye yöneltmesi, Kızıldeniz ve Hint ticaret yollarına hakim olmaya çalışmaları ve Ümit Burnu’nun keşfi, Osmanlılar’ın baharat ticaretine büyük darbe vurdu. Bu sebeplerden ötürü Kanuni döneminde, dört kez Hint deniz seferi düzenlendi. Ancak Osmanlı donanmasının okyanus şartlarına uygun olmaması nedeniyle bu seferlerden hiçbiri tam başarıyla sonuçlanmadı. Ancak Yemen, Eritre, Sudan sahilleri ve Habeşistan'ın bazı bölgeleri Osmanlı topraklarına katıldı. Arap yarımadası tamamen Osmanlı denetimine girerken, Kızıldeniz’de de Osmanlı egemenliği sağlandı.

1551 yılında düzenlenen İkinci Hint Seferinde Osmanlı donanmasının başında bulunan Piri Reis, bu sefer sırasında Maskat'ı alarak Portekiz donanmasını bozguna uğrattıysa da, donanmayı Basra'da bırakıp ganimetlerle geri döndüğü için Mısır'da idam edildi.

1520 – 1566 seneleri arasında tahtta kaldığı 46 yıllık dönemde babası Yavuz Sultan Selim'den 6.557.000 km kare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını 14.893.000 km kareye çıkaran Kanuni Sultan Süleyman saltanatı döneminde mimari çalışmalara da önem verdi. Yavuz Sultan Selim tarafından temelleri atılan İstanbul'daki Sultan Selim Camii'ni tamamlamasının yanı sıra döneminde, Gebze'de Çoban Mustafa Paşa Camii ve Külliyesi, Afyon Sincanlı Sinan Paşa Camii, Bozöyük Kasım Paşa Camii gibi yapılar da inşa edildi.

Kanuni döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli ve tanınmış mimarı Mimar Sinan da pek çok esere imza attı. Halep Hüsrev Paşa Camii, İstanbul Haseki Külliyesi, İstanbul Şehzade Camii ve Medresesi, Üsküdar Mihrimah Camii, İstanbul Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Tekirdağ Rüstem Paşa Camii ve Külliyesi, Silivri Kapı İbrahim Paşa Camii, İstanbul Rüstem Paşa Camii, İstanbul Sinan Paşa Camii, Topkapı Kara Ahmet Paşa Camii ve Külliyesi, Fındıklı Molla Çelebi Camii, Babaeski Semiz Ali Paşa Camii, Büyükçekmece Kanuni Sultan Süleyman Külliyesi ve Köprüsü, Süleymaniye Tekkesi bunlardan en önemlileri arasındadır.

Ciddiyeti, iradesi, ve kendine güveniyle tanınan Kanuni, etraflı düşünür, verdiği emirden asla geri dönmezdi. Kendisine "Kanuni" denmesinin sebebi, yeni kanunlar koymasından değil, mevcut kanunları kayda geçirip, çok sıkı bir şekilde uygulamasından dolayıydı. Batı kaynakları ve tarihçileri de, büyük ve kudretli vasfindan dolayı kendisini “Muhteşem” ve “Büyük” (Magnificent, Magnifique, Der Practige, Grand Turc) gibi isimlerle andılar.

Adaletli bir padişah olarak bilinen Kanuni, Mısır’dan gelen vergiyi fazla bulup, halka zulm ettiği gerekçesiyle Mısır Valisi’ni görevden alması gibi örneklerle bu yönünü ortaya koyuyordu. Avrupa tarihçilerinin Muhteşem Süleyman şeklinde andıkları Kanuni, büyük dedesi Fatih Sultan Mehmed gibi birçok seferde ordusunu bizzat yönetti. Devlet adamı vasıflarının beraberinde, Kanuni aynı zamanda ünlü bir şairdi.

Son seferi olan Macaristan seferinde Zigetvar Kalesi’ni kuşatan Kanuni’nin, 7 Eylül 1566 tarihinde, kuşatma devam ederken ölmesine rağmen kale fethedildi. Kanuni Sultan Süleyman’ın cenazesi Mimar Sinan'a yaptırdığı Süleymaniye Camii'nin avlusundaki türbeye gömüldü. Daha sonra karısı Hürrem Sultan da buraya gömüldü.

II. Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa adlarında sekiz erkek çocuğu ve Mihrimah Sultan, Raziye Sultan adında da iki kız çocuğu olan Kanuni’den sonra tahta, Hürrem Sultan’dan olan oğlu II. Selim geçti.​
 
Kanuni Sultan Süleyman

Babasi . Yavuz Sultan Selim

Annesi . Hafsa Hatun

Dogumu : 27 Nisan 1495

Vefati . 7 Eylül 1566

Saltanati : 1520 - 1566 (46) sene

Kanüni Sultan Süleyman, Trabzon´da dünyaya geldi. O sırada babası orada vali idi. Babası O´nu küçük yaştan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye basladı ve emsali görülmeyen bir terbiye ve tahsil ile yetiştirildi. 26 yaşında padişah oldu. Çok ciddi ve vakurdu. Teenni ile hareket ederdi.

Yapacağı işler hakkında hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden geri dönmezdi. İs başına getireceği adamların kabiliyet derecelerine göre vazife verirdi. Kanüni´nin yüzü yuvarlak, gözleri elâ, kaşları arası biraz açık, doğan burunlu, uzun boylu ve seyrek sakallı idi. Azim ve irade sahibiydi.

Devri Türk hakimiyetinin kemale ulaştığı bir devir olmuştur.Kendisine Kanüni denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır.

Zamanında İngiltere Kralı . Vlll. Henri,İstanbul´a bir heyet gönderip, adalet mekanizmasının nasıl işlediğini tetkik ettirerek kendi memleketine örnek almıştır.Avrupâ tarihçilerinin Muhteşem Süleyman dedikleri büyük hükümdar, büyük dedesi Fatih gibi sayısız seferlere bizzat kendisi iştirak etmiştir.

Zamanında cereyan eden mühim hadiselerden bazıları şunlardır :1522 senesinde Rodos´u aldı.

Fransa KraIının yardım isteğini kabul ederek Alman İmparatoruna bir mektup yazdı ve Alman İmparatoru, Birinci François´i serbest bıraktı.1526´da Mohaç Muharebesi ile Macaristann ortadan kaldırdı.

Budapeşte´yi fethetti.1529´da Viyana´yı kuşattı.

1532´de Avusturya seferine çıktı. 1533´te Almanya ile anlaşma imzalandı. 1537´de Otranto fethedildi.

Ancak, Venedik Savaşı sebebiyle daha sonra ordu Otranto´dan çekildi. 1543´de Estergon, İstoini ve Belgrad´ı fethetti.Barbaros kardeşler Akdeniz´de yenmedik donanma bırakmadılar ve Kuzey Afrika´yı alarak Osmanlı topraklarına bağladılar.

Kırım Hanları, Moskova´ya kadar ilerlediler.Hint Okyanusu´na donanma gönderilerek oradaki müslümanlara yardımlarda bulunuldu.Sudan ve Habeşistan´da fetihler yapıldı.1548´de Tebriz dördüncü defa alındı.Osmanlıların en büyüklerinden birisi olan

Muhteşem Padişah 7 Eylül 1566 günü savaş meydanında iken ahiret âlemine irtihal etti. Oanda Zigetvar kuşatmasını idare ediyordu. Vefatında 71 yaşını 4 ay 10 gün geçiyordu.

46 sene padişahlık yaptı. Büyük bir devlet adamı ve ünlü bir şairdi.

Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihân kavgasıdır.

Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi.

Babasından 6.557.000 km. kare olarak devraldığı İmparatorluğun topraklarını, 14.893.000 km. kareye çıkarmıştı.Cenaze namazını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi ve Nakibü´I - Eşraf Taşkentli Muhterem Efendi kıldırmıştır. Süleymaniye Camii avlusundaki türbesinde gömülüdür. (Allah rahmet eylesin.)

Silsile-i Saadâd´tan Hâce Muhammed Zâhid Bedahşi (k.s.) Hazretleri, Şeyh Sünbül Sinan, İbrahim Gülşeni, Şeyh Hamidullah´ın oğlu Hattat Mustafa´Dede, Kara Davud, Beyzavi´ye haşiye yazan Şeyhzade, Humayünnâme sahibi Alâaddin, Mülteka sahibi İbrahim Halebi, Şahidi İbrahim Dede, Ahteri sahibi Mustafa Efendi,Lügat sahibi Nimetullah Efendi, Şeyh Merkez Efendi, Kırklardan Hızır Efendi ve İşbah müellifi İbni Neciym, Kanüni devrinde yaşamış ve yine o devirde vefat etmiş büyüklerdir. Erkek

çocukları : Ikinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa.

Kız çocukları : Mihrimah Sultan, Raziye Sultan.

Kapitülasyonlar

İlk defa 1352 yılında Cenevizlilere verilen Kapitülasyonlar, darülharb kabul edilen yabancı ülke tüccarına Osmanlı topraklarında ticaret yapma hakkı veriyordu.

Ancak Osmanlı Devleti ticaret imtiyazlarını siyasi ve diplomatik menfaatleri çerçevesinde kullanarak ittifak yapacağı devletlere vermişti.

1535 yılında Fransa ile dostluk havası içerisinde iken Fransızların hazırladığı Kapitülasyon taslağı Osmanlı padişahınca tasdik edilmemişti. Bu taslağa göre eşit şartlar ve mütekabiliyet esası getiriliyordu.

Halbuki Osmanlı Devleti padişahın tek taraflı yemini "Ahdi" ile verildiğinden Ahidname diye adlandırılmıştı ve her padişah değiştiğinde yenilenmesi gerekiyordu.

İlk Fransız Kapitülasyonu, Kıbrıs seferi öncesinde 1569 yılında verildi. Katolik dünyasına ve Papa ambargosuna karşı ittifak sağlamak için Protestan olan İngiltere´ye 1580´de, Hollanda´ya 1612´de Kapitülasyonlar verildi.

Kapitülasyonlarda ticaret yapma hakkının yanı sıra, tüccarın hakları, gümrük vergileri, mahkeme usülleri, yol izinleri, emniyetlerine dair hususlar detaylı olarak belirtildi.

Osmanlı devleti zayıfladıkça Kapitülasyon verilen devletlerde giderek çoğaldı ve bunu bir baskı aracı haline getirdiler.

Birinci Dünya Savaşı´nın ilanı ile birlikte 1914 yılında tüm protestolara rağmen Kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırılmıştır.

Mimari Eserler

Kanûnî Sultan Süleyman 46 yıl saltanatta kaldı. Babası Yavuz Sultan Selim´den 6.557.000 km kare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını 14.893.000 km kareye çıkardı.

Kanûnî Sultan Süleyman döneminde imar faaliyetleri devam etti ve ilk iş olarak babası Yavuz Sultan Selim tarafından temelleri atılan İstanbul Sultan Selim Camii´ni tamamladı.

Bunun dışında yaptırdığı eserlerden bazıları şunlardır;

Gebze´de Çoban Mustafa Paşa Camii ve Külliyesi,

Afyon Sincanlı Sinan Paşa Camii,

Bozöyük Kasım Paşa Camii.

Osmanlı imparatorluğunun en parlak devrinin büyük mimarı ve dünya çapında bir sanatkar olan Mimar Sinan, Kanûnî Sultan Süleyman döneminde bir çok eserler verdi.

Bunlardan en önemlileri şunlardır;

Halep Hüsrev Paşa Camii,

İstanbul Haseki Külliyesi,

İstanbul Şehzade Camii ve Medresesi,

Üsküdar Mihrimah Camii,

İstanbul Süleymaniye Camii ve Külliyesi,

Tekirdağ Rüstem Paşa Camii ve Külliyesi,

Silivri Kapı İbrahim Paşa Camii,

İstanbul Rüstem Paşa Camii,

İstanbul Sinan Paşa Camii,

Topkapı Kara Ahmet Paşa Camii ve Külliyesi,

Fındıklı Molla Çelebi Camii,

Babaeski Semiz Ali Paşa Camii,

Büyükçekmece Kanûnî Sultan Süleyman Külliyesi ve Köprüsü,

Süleymaniye Tekkesi.
 
Mazluma huzur, zalime korku veren hükümdar: Kanunî Sultan Süleyman

Osmanlı hükümdarları arasında, devletin bürokrasisini oluşturacak kanunlar çıkarmasıyla tanınan Kanuni, hem şair hem de kudretli bir padişahtı. Osmanlı, onun döneminde geniş bir alana yayılmıştı.

Osmanlı Devleti’nin onuncu padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman, 46 yıl süren padişahlığı süresince Orta Avrupa’dan Akdeniz’e, İran’dan Kuzey Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyayı hâkimiyet altına almış, saltanatı sırasında Osmanlı Devleti’ne en parlak dönemini yaşatmıştır.

Askerî ve siyasi dehasının yanında edebi yönü de çok kuvvetli olan bu Osmanlı padişahı zamanında Osmanlı Devleti hemen her alanda Batı’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Yaptıkları sayfalara sığmayacak bu büyük kahramanın hayat kitabından size birkaç yaprak sunmak istiyoruz:

Biz Seni Uyanık Bilirdik!

Kanunî Sultan Süleyman devrinde bir gün İstanbul’un kenar semtlerinden birinde oturan yaşlı bir kadın, saray görevlilerine gelerek padişahın huzuruna çıkmak istediğini bildirir.

Kadının bu isteğini hemen sultana ileten saray görevlileri sultandan onay alınca onu sultanın karşısına çıkarırlar. Yaşlı hanım, sultana evinin hırsızlar tarafından soyulduğunu söyler ve hırsızların bir an önce yakalanmasını ister. Padişah, kadının söylediklerini can kulağıyla dinledikten sonra:

-Bre hanım, bu ne kadar derin uyku ki evin soyuluyor da duymuyorsun? der.

Kadın gayet sakin ve rahat bir şekilde şöyle cevap verir:

-Padişahım! Kusura bakmayın, biz sizi uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk! Bu cevap üzerine Kanunî utanarak:

-Haklısın, der ve kadının çalınan mallarının bedelini kendi şahsi malından öder.

Kanunî Sultan Süleyman Ve Karınca

İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu.

Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca Akdeniz’i hâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi seyrederdi.

O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan birkaç tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti.

Hemen yanlarına yaklaştı ve eliyle tutup incelemeye başladı.

Biraz sonra ağaçların neden buruştuklarını anlamıştı.

Karıncalar sarmıştı o güzelim dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi. Ağaçları ilaçlatacaktı. Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir nefes alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da iyi olmadığını anladı.

Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları ilaçlatırsa onlar ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan Kanunî, bu konuyu danışmak için hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası odada yoktu.

Hemen oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu edebî bir üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı.

Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı ile yazılmış kâğıdı görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin soruyu yazdığı kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı rahleye bıraktı.

Kanunî bir ara tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde yoktu; ama rahlenin üzerine bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış olduğunu gördü. Merakla kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca yüzünde bir tebessüm belirdi.

Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı sual vardı.

Kanunî şöyle diyordu hocasına:

Meyve ağaçlarını sarınca karınca

Günah var mı karıncayı kırınca?

Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu:

Yarın Hakk’ın divanına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca

Bir Şair Olarak Kanunî

Kanunî Sultan Süleyman, iyi bir devlet adamı olmanın yanında aynı zamanda iyi bir şairdir. Şiirlerinde ‘Muhibbi’ mahlasını kullanırdı.

Yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleriyle Osmanlı padişahları arasında mühim bir değer kazanmış, şairlik yönü en kuvvetli padişah olarak göze çarpmıştır.

Hatta kaleme aldığı şu mısralar hâlâ dilden dile dolaşmaktadır:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Kanunî, gerek kullandığı edebi dil olsun gerekse kelime haznesinin zenginliğiyle olsun Osmanlı dönemi şairleri arasında müstesna bir yere sahiptir
 
Geri