Kalbin Dirilişi İçin Zikir

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü

KALBİN DİRİLİŞİ İÇİN ZİKİR

Balık için su ne ise, kalp için de zikir odur. Zikirsiz kalp ölür. Kalbi ölü bir insandan hayırlı ve tatlı işler çıkmaz.

Zikir kalbi şeytanın vesvesesinden ve hakimiyetinden kurtarır. Allahu Tealâ şeytanı, “hannâs” sıfatıyla tanıtmıştır (Nas.S.A.4).

Hannâs, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir. Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar.

Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz.

Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar.

Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.

Şeytanı yakan zikir, ihlâsla, edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir.

Şeytanı kalbimizden, işimizden, evimizden, ailemizden, çocuklarımızdan, soframızdan uzaklaştırmanın tek yolu, ihlâsla yapılan zikirdir.

Zikir kötülüklere karşı en sağlam kaledir, insanı haramlardan kurtarır.

Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz.

Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir.

Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkanı vardır.

Zikir ile desteklenen kalp, iyiyi kötüyü fark eder.

Zikir bütün zamanlarda ve mekânlarda yapılabilir.

Zikrin dışındaki her ibadetin belirlenmiş bir zamanı ve şekli varken, zikir için herhangi bir zaman ve mekân sınırlaması yoktur.

Bazı yer ve zamanlarda dil ile zikir yapılamaz ise de, kalple zikre hiçbir ma-ni yoktur.

Zikir kalbin kapılarını açar. Allahu Tealâ'yı çokça zikreden kul, zikrin nuru ile kendisini tanır; kalbini, ruhunu ve diğer manevi cevherlerini keşfeder.

Onla-rı çalıştırır, geliştirir ve kullanır.

Onlarla yepyeni ilimler elde eder, kalp gözü açılır, dünyanın ve ahiretin gerçek yönünü görür.

Allahu Tealâ'nın kainattaki tecellilerini ve sanatını seyreder.

Böylece Yüce Allah'a imanı ve muhabbeti artar.

Ona hayran olur, sevgi ve tazimle teslim olur.

ZİKREDENİ ALLAH DA ANAR

Zikir insana rahmet kapılarını açar. Kul Yüce Rabbi’ni zikrettiği sürece O'nun nazarı ve rahmeti altında bulunur.

Allahu Tealâ kendisini genişlik anında çokça zikreden kullarını dar ve zor anında yalnız bırakmaz, dua ve isteğini boş çevirmez. Onu özel olarak destekler.

Zikir kula semanın kapılarını açar. Zikir meclislerine ilâhî rahmet, nur ve feyiz iner.

Melekler zikredenlerin meclisine gelir, onların affı için Allah'a yalvarır.

Zikreden kimseyi, Allahu Tealâ kendi katındaki melekler arasında zikreder, melekler onu tanır ve kendisiyle dost olurlar.

Böylece kulun göklerde ismi anılır, cismi tanınır, hatırı sayılır.

Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah’ı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır (Ah-zap.S.A.35). Bu mükafat cennet ve Cemalullah’-tır.

Zikir mahşer günü zafer biletidir. Dünyada çok zikredenler ahirette çok gülerler.

Allahu Tealâ mahşerde zikir ehlini özel himayesine alır, rahmet gölgesinde gölgelendirir.

Rasulullah A.S. Efendi-miz’in müjdelediği gibi, Allahu Tealâ'yı çokça zikre-den erkek ve kadınların hesabı kolay olur. (Müslim, Tirmizî, Ahmed)

Zikir insanı en büyük felaket olan cehennem ateşinden korur.

Rasulullah A.S. Efendimiz, insanı ateşten kurtaracak en güzel amelin zikir olduğunu beyan etmiştir (Tirmizî, Ibnu Mace).

Allahu Tealâ, müminleri kalplerine yerleşen Kelime-i Tevhid ve zikir üzere dünyada ve ahirette sabit tutacağını müjdelemiştir (İbrahim/27).

Kulun Yüce Rabbi’ni zikretmesi öyle büyük bir sermayedir ki, ömründe bir kere olsun samimi olarak “lâ ilâhe illallah” diyen kimse, bu zikrin bereketiyle ebedi ateşte kalmayıp cennete girecektir.

Zikre ait bu müjdeler herkes içindir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, fakir-zengin herkes bu nimetlere davet edilmiştir.

Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse, o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır.

Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.

Çünkü onlar zikirle elde edilecek nimetleri bizzat tatmışlar, onun kalbin manevi hastalıklarına kesin ilaç olduğunu gör-müşler ve zikri herkese tavsiye etmişlerdir.

Kısaca, Allahu Tealâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilacıdır, gıdasıdır.

Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, katılaşır ve sonunda ölür.

Bu halden Allah'a sığınırız. )
 

NİÇİN ZİKİR

"Din", dünya saltanatı için değil, kişinin ölüm-ötesi saltanatı, ya da Hz. İSA'nın deyimiyle, «göklerin krallığına ulaşabilmesi» için gelmiştir...

Ki bu da ancak kişinin kendi hakikatına ermesiyle mümkün olabilecektir...

Bu biliş neyle temin edilecektir?..

Elbette beyin ile!..

Beynimizi ne düzeyde, ne kapasitede kullanıp de-ğerlendirebilirsek, kazancımız o nispette olacaktır!..

O nispette, geniş düşünebilme kabiliyetini elde edecek; o nispette objektif bakış açısına ulaşacak; o nispette ruhumuzu güçlendirecek; o nispette «ALLAH»ı daha fazla tanıma fırsatını bulacağız.

Peki, beyindeki bu gelişmeler nasıl olacak?..

«DUA ve ZİKİR» isimli kitabımızda çok detaylı olarak izah ettiğimiz bir biçimde, yani «ZİKİR» denilen çalışmayla!..

Evet, bütün bunları sağlamanın anahtarı "ZİKİR"dir!..

"İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda bu konunun sistemini detaylı olarak izah ettiğim için, burada, bu konudan kısaca bahsetmek istiyorum...

Zikir, birinci anlamda, “ALLAH”ın belirli isimlerini ya da belirli duaları tekrar etme diye anlaşılır...

Zikir, ikinci anlamıyla ise, hatırlama, anma, üze-rinde durma şeklinde anlaşılır.

Daha üst boyutta "zikir" ise tefekkürü yani derin ve kapsamlı düşünceyi doğuracak bir biçimde konunun üzerine eğilme olarak anlaşılır.

İşte "ZİKİR"in önemi hakkında Kur'ân-ı Ke-rîm'den bazı uyarılar:

«Ey iman edenler, mallarınız ve evlâdlarınız sizi ALLAH adıyla işaret edileni ZİKİRDEN alıkoymasın!..

Bu yüzden “ALLAH” ismiyle işaret edilenin zikrinden geri kalanlar hüsrana uğrayanlardır!..» (Münafikun.S.A.9.)

«...Onları ve babalarını o kadar nimetlere gark et-tin ki; onlara dalarak âyetlerini TEFEKKÜRDEN, gaf-lete düştüler...

Ve nihayet ZİKRİ unuttular!... Mahvolmaları kesinleşen bir topluluk oldular!..» (Furkan.S.A.18.)

«Rahman ismiyle işaret edilenin ZİKRİNDEN göz yumup, yüz çevirene biz şeytanı (cini) musallat kılarız...

Artık bu, ona arkadaştır!.

Şeytanlar (cinler), onları gerçeklerden saptırır...

Onlar da hâlâ gerçek üzere olduklarını ZAN ederler!..» (Zuhruf.S.A.36.37.)

«Şeytan (cin) onları idaresine almış ve onlara “ALLAH” ismiyle anılanı ZİKRETMEYİ bile unut-turmuştur!..

Onlar şeytana (cinlere) tâbi olanlardır!..

Şeytana uyanlar ise zararda olanlarınta kendileridir.» (Mücadele.S.A.19.)

Zikir yapmamak, genelde çoğumuzda mevcut bu-lunan, en büyük eksikliktir...

Zikir gücünden mahrum beyinler ise kolaylıkla CİN'lerin etkilerine açık duruma gelmektedirler...

İnsanın, şeytana tâbi olması, ifadesiyle anlatılan bu olay zannedildiğinden çok çok daha büyük boyutlarda önemli olan bir durumdur..

İnsanların EKSERİYETİNİN, cinlerin hükmü altında olduğunu şöyle vurgulamaktadır, Kur'ân-ı Kerîm:

«Ey cin topluluğu, insanların EKSERİYETİNİ hük-münüz altına aldınız!.» (En’am.S.A.128.)

Günümüzde kendilerini "uzaylı varlıklar" olarak insanlara takdim eden ve genelde «uzaylılar» olarak kabul edilen "cinlere" karşı insanın yegâne sav-unma mekanizması «zikir»dir!...

Onlara karşı okunacak "zikir" yani "dualar" ise Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle öğretilmektedir:

«Rabbi enniy messeniyeş şeytanu binusbin ve azâba...

Rabbi euzü bike min hemezatiş şeyatıyni ve euzübike rabbi en yahdurun» (Sad.S.A.-Mü'minun S.A.97.98.)

SİGARA... Günümüzde, cinlerin en büyük gıdalarından biri olan ve bu yüzden de sigara içenlerin yanından hiç ayrılmayan cinlere karşı insanın yegâne kendini koruma yolu zikir ve duâdır...

Bu şekilde beyninde kendini koruyucu türden kalkan dalga üreten kişi, kısmen cinlerin beynine yolladığı impalsları zayıflatmakta ya da tamamiyle engelleyebilmektedir.

Çünkü zikrin faydalarından biri de, üzerinde çalışılan zikir konusuna göre, kişinin çevresinde, kişinin beyninden yayılan bir koruyucu alan oluşturmasıdır...

Evet, beynin zikir yoluyla gelişmesi ve hem kendisini, hem de çevresini tanıyabilmesi, insanın ana gayesi olmalıdır...

Zira, beynimizde hayal dahi edemeyeceğimiz çok üstün güçler mevcut bulunmaktadır, iş ki kullanabilelim!...

Zira ancak böylelikle, insanın ve varlığın yapısını, çalışma sistemini, kişide ne özellikler bulunduğunu, bunların nasıl değerlendirileceğini anlar, daha son-ra da gerekli zikir çalışmaları yaparak bunları elde ederiz!. (¾Hazreti MUHAMMED'in Açıkladığı "ALLAH" isimli kitaptan...)

İbadet adı altında, Rasûl tarafından bize ulaştırılan her çalışma, tümüyle bilimsel gerçeklere dayanır.

Kesinlikle, yukarıdaki, ötemizdeki bir tanrının gönlünü hoş etme amacına dönük değildir.

Evreni yoktan var kılan Allah'ın, insanların hiç bir çalışma-sına ihtiyacı yoktur.

Aldığın gıdalar, nasıl bedenin bir ihtiyacını karşılama amacına dönükse; ibadet adı verilen çalışmalar da, senin ölüm ötesi yaşamının ihtiyaçları ile ilgilidir.

Beyin gücünün, bir tür ışınsal yapı olan bedenine, yani, ruhuna yükleyeceği bilgi ve enerji ile ilgilidir.

Yapılan tüm ibadetler, fiziksel ve zihinsel yanlı yararlar olmak üzere ikiye ayrılır.

Fiziksel yanın yararları, zihinsel çalışmaları güçlendirerek, beyin kapasitesini artırır ve dolayısıyla ruhu kuvvetlendirir.

Zikir denilen kelime tekrarları, holografik esasa göre varlığında mevcut olan evrensel özellikleri Allah isimlerinin manâlarını beyin kapasitesini artırmak suretiyle sana farkettirir.

Beyin kapasitesini ve enerjisini artırır. Mesela; Allah'ın irade sıfatının adı olan "Mürîd" isminin belli bir sayıda tekrarı, kişi-nin irade kuvvetini artırır.

"Kuddüs" isminin, "Mürîd" ismi ile birlikte tekrarı; kişinin her türlü kötü alışkanlıklardan arınması sonucunu doğurur.

Sert mizaçlı, insanları kıran, taşkın, kontrol problemleri olan sinirli kişiler, "Halîm" ismini tekrarlamaları sonucu, kısa zamanda hoşgörülü hale gelirler.

Bunlar hep, beynin bu frekanslarda, beyin hücrelerini programlamasıyla gerçekleşir.

Bu olay, bilim-sel olarak yeni ispatlanmış ve Scientific American adlı ünlü Amerikan bilim dergisinin 1993 Aralık sayısında "John Morgan" imzasıyla yayınlanmıştır.

Beyinde kapasite genişledikçe, kişi, açığa çıkan özelliklerinin hakikatı olan ALLAH'ı daha iyi farkedip tanımaya başlar.

Allah, ötede bir tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, "yok" iken "var" kılan, yüce varlığın adıdır.

Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, Tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle mevcuttur.

Biz, bu yolda yapacağımız çalışmalarla ne ölçüde beyin kapasitemizi geliştirirsek, o kadar, Allah'ı varlığımızda bulur,O'na erer, O'nu farkederiz.

(¾"DİN'İ YANLIŞ ALGILAMAK" isimli kitaptan...Seyyid Ahmed Hulusi.)
 

Beyin Ve Zikir

Gerek DUA ve gerekse ZİKİR, insan beynindeki kullanılır kapasitenin artarak, kendisindeki Allah tarafından bahşedilmiş olan özellik ve kuvvetlerin açığa çıkması için yapılan çalışmalardır!

Kişi, aynı zamanda, bu çalışmalar ile ölümötesi bedenini de inşâ etmektedir

Sen, Allah`ın ilminde, O`nun güzel isimlerinin özellikleriyle yaratıldığın için, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlar, özellik olarak senin beyninde açığa çıkmaktadır.

Allah`ın güzel isimlerini beyninde tekrarladığın zaman, bu isimlerin özelliklerinin beyninde daha da gelişmesini sağlamış olursun

Allah`ın "İRADE" sıfatının adı olan "Mürîd" ismini, meselâ hergün diyelim ki üçbin defa civarında tekrarladığın zaman; bir kaç ay içinde irade kuvvetinin arttığını görürsün!irade zayıflığı yüzünden gerçekleştiremediğin pek çok şeyi, kendini zorlamadan başardığını farkedersin hayretle!.

Buna ilâve olarak, Allah`ın "Kuddûs" ismini de her gün bu sayı civarında tekrar eder ve yanısra "Kuddûsüt tâhiru min külle sûin" duasını da üçyüz veya beşyüz defa tekrarlarsan; kendini hiç zorlamadan sigara veya uyuşturucu ya da alkol alışkanlığından kurtuluverirsin!

Acaba öyle mi?.

Deneyen görür! Sadece üç-beş ay buna devam edin, yeter!. İsterseniz inanmadan!.

Çünkü, bu zikir olayı tamamiyle teknik bir olaydır; sonuçlarının oluşması inanca bağlı değildir!. Biz bunun sayısız örneklerini gördük

Bu önerdiğimiz zikri, bize inanmayarak, sırf denemek için uygulamaya başlayan; bir yandan meyhanede içkisini yudumlarken, bir yanda da bu zikirlere devam eden nice kişi o alışkanlıklarından çok kolaylıkla kurtuldular

Zikir, beyinde belirli anlamlar taşıyan kelimeleri tekrar etme çalışmasıdır Zaman ve mekânla, inançla kayıtlı değildir!

Zikrin, beynin çalışan bölümünün kapasitesini, zikredilen manâ istikametinde arttıran bir çalışma sistemi olduğunu; Türkiye ve Dünyada ilk defa, l986 yılında yayınlanan "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda; daha derinliğine detayları ile de "DUA ve Zİ-KİR" isimli kitabımızda açıkladık

Zikrin, yani kelimelerin beyindeki tekrarının, be-yinde yeni hücre bloklarını devreye sokma çalışmaları olduğunu tasdik eden ilk bilimsel makale ise 1993 yılı aralık ayında Dünyanın en ünlü bilim dergisi olan "Scientific Amerikan"da John Horgan imza-sıyla yayınlandı.

Uzun yıllar yapılan yoğun laboratuvar çalışmaları sonucu açıklanıyordu bu makalede Sonuç; her yeni öğrenilen ve tekrarlanan kelimeler, beyinde o zamana kadar boşâtıl duran hücre guruplarını devreye sokarak beynin çalışan kapasitesini arttırıyordu!

Siz, Allah`ın belirli isimlerini beyninizde, bir süre, belirli bir düzen içinde tekrar ettiğiniz zaman, otomatikman beyninizde o anlam doğrultusunda bir kapasite oluşuyor; böylece kişiliğinizi o anlam istikametinde geliştiriyorsunuz!

İster inançlı olun, ister inançsız, bu hiç farketmiyor!

Çünkü bu Allah`ın Sistem ve Düzeni!

SİSTEMİN ve düzenin işleyişinin sizin inançlarınızla hiç alâkası yok!.

Bu konunun anlaşılamayışının en büyük sebebi, Allah'ın güzel isimlerinin işaret ettiği manalardan oluşmuş bir formül olduğunuzun farkında olmayıp; ibadeti ötenizdeki bir tanrıyla ilişkiler zannedişiniz !

Oysa, Ahmed Yesevî`den Yunus Emre`ye, Abdul-kadir Geylânî`den İmam Gazalî`ye, Hacı Bektaş Velî`den Erzurumlu İbrahim Hakkı`ya, Mevlâna`ya kadar her gerçeğe ermiş zât, Allah`ın insanın "Hakikat"ında olduğuna dikkati çekmiş; ötendeki tanrıya değil, özündeki Allah`a yönelip O`nu keşfetmeye çalışmanın zorunlu olduğu gerçeği üzerinde durmuşlardır
 

ZikirZİKİR NİÇİN ÇOK ÖNEMLİ?

"İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda tafsilatlı olarak bunları yazmamıza rağmen, önemi dolayısıyla burada da bir miktar ZİKRİN zorunluluğu üzerinde durmak istiyorum.

Kesin olarak bilinmelidir ki; DİN tamamiyle, bilimsel gerçekler üzerine oturtulmuş, o günün şart-ları içindeki sembolik anlatımdır.

İslâm Dininde,sadece Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîfler mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölümötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gelmiştir.

Ayrıca insanın bu önerilere uyması, onun ge-lecekte bir çok kendisine zarar verici şeylerden ko-runmasına da vesile olacaktır.

İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir...

İnsan'da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır...

Ölümötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından "yüklenir"!..

Allâh'ın isimlerinin işaret ettiği manâlar, insan beyninde açığa çıkar.

İnsan şuûru, Allâh'ı, ancak beyin kapasitesi kadar tanıyıp "yakîn" elde eder.

&

İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir halinde beyinde nasıl bir iş-lem oluştuğunu idrâk etmek zorunda kalırız.

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...

Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması müm-kündür!..

Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.

ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grubları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut ka-pasiteye ilâve ederek devreye sokar.

ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.

&

İleride de daha detaylı izâh edeceğimiz üzere, meselâ Allâh adıyla işaret olunanın İRADE sıfatının ismi olan "MÜRÎD" ismi zikredildiğinde, kişinin beyninde boş duran hücreler, bu ismin frekansında programlanarak devreye girdiği için; bir süre sonra o kişide İRADE gücünün arttığı ve eskiden başaramadığı bir çok şeyi başardığı görülür.

Ancak hemen burada kesinlikle idrâk edilmesi zorunlu bir husus da vardır ki, o da şudur:

Herkesin beyin yapısının kendine has bir orijinalitesi vardır ve bu tür "esmâ" yani Allâh'ın isimlerine dayalı zikir türünde, mutlaka bu işin ehlinden bilgi alma zorunluluğu vardır!..

Kendi aklına geldiği gibi ZİKİR yapmak, farkında olmadan CİNLERİN İLHAMIYLA ZİKİR yolunu açar ki; kişinin bilinçsizce kendini cinlere teslim etme-sine sebeb olabilir.

Nitekim, bu yüzden bazı evliyâullah, "Aydınlatıcısı olmayanın, aydınlatıcısı şeytan olur" demişlerdir.

Evet, esas itibariyle ham, yani programlanmamış olan beyin hücrelerini, ZİKİR yoluyla, erişilmek istenen gaye istikâmetinde programlayarak eskisinden çok daha güçlü çalışan bir beyne sahip olunabilir.

&

Şimdi, bu satırları okuyan bazı ZİKİR İNKARCILA-RI, hemen şu soruyu soracaklardır:

Mademki ZİKİR bu derece beyni geliştiriyor da, niçin İslâm Alemi devamlı zikir yapmasına rağmen, üstün bir beyin çıkartamıyor ve bütün gelişmeler batıdan, gayrı müslimlerden geliyor?.

Bu sorunun cevabı son derece basittir... Ancak, işin tekniğini bilen bir kişi için!..

 

ÖZEL VE GENEL ZİKİRLER


ZİKİR birkaç çeşittir.

Önce ikiye ayrılır:

1. Genel zikir.

2. Özel zikir.

GENEL ZİKİR, gene ikiye ayrılır:

A. Ruhaniyet zikri.

B. Öze gayeye yönelik zikir.

ÖZEL ZİKİR de ikiye ayrılır:

a- Özel gayeye yönelik zikirler.

b- Kişiye özel, zikirler

&

Demiştik ki, belirli kelimelerin veya kelime grublarının beyinde tekrarının adıdır ZİKİR.

Yapılan her zikirde, ne kelime olursa olsun, beyinde belirli bir frekansta dalga boyu üretilerek, beynin görev dışı olan hücreleri, o frekansla programlanır

Şayet CİNNİ ilhamla gelmiş bir kelime ya da budistlerin meşhur "om" kelimesi gibi bir zikir yapılırsa; kişinin beyninde o istikâmette bir gelişme sağlanır ve insan farkında olmadan CİNLER ile rezonansa girerek bir takım ilhamlar almaya başlar.

Ve bunun sonunda, verilen ilhamlara göre, kendini, UZAYLI veya EVLİYA, veya MEHDI veya PEYGAMBER veya ALLAH olarak görüp; çeşitli mantıksal bütünlükten uzak fikirler içinde heba eder.

&

Buna karşılık bir de İslâmi kaynaklarca öğretilen GENEL ZİKİRLER vardır ki; bunlar tamamiyle, kişinin RUH gücünün artmasına ve RABBINA yaklaş-masına vesile olur.

Bu GENEL ZİKİRLER'e hemen bir iki misal verelim.

"Subhanallâhi ve bihamdihi"

"Subhanallâhi velhamdulillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber"

"Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh"

"Lâ ilâhe illallâhul melîkül hakkul mubîn"

"Subbûhun Kuddûs Rabbul melâiketi ver Ruh"

&

Bir de GENEL ZİKİR klâsmanı içinde yer alan "Özel gayeye yönelik" zikirler vardır.

Bunlar, ilim talebine yönelik, kusurunu itirafa ve bağışlanmaya yönelik, zikirler gibi. Hemen bunlara da misal verelim:

"Rabbî zidniy ilma"

"Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zâlimîn"

"Rabbic'alniy mukıymes selâti ve min zürriyetiy"

&

ÖZEL ZİKİR, esas olarak kişinin durumunu çeşitli yönlerde geliştirmeyi hedef alan, özel gayeler istikâmetinde gelişmeyi amaç edinen zikirlerdir.

ÖZEL ZİKİRLER esas itibariyle kişinin beyin programına, yani kendine has özellikleri, karakteristiği, kişisel arzu ve hedeflerine göre düzenlenen zikir formülleridir.

Bu zikir terkipleri, belirli âyet ve hadîslere dayanan dualar ile, o kişide kısa sürede gelişme sağlayacak ilâhî isimler grublarından olu-şur.

&

Tarikâtlarda verilen zikir formülleri günümüzde genellikle hep GENEL ZİKİR kapsamında olduğu için; gelişme sürecini de 30-40 yıl gibi çok uzun zaman dilimlerine yaymaktadır.

Oysa bu özel zikir formüllerini deneyenler, kendilerinde bir-iki sene gibi, çok kısa süreler içinde büyük gelişmeler hissetmektedirler.

ÖZEL ZİKİRİN, özel gayeye yönelik bölümünde yer alan bazı zikirlere misal vermek gerekirse, bu konuda şunları söyleyebiliriz numûne olarak:

"Allahümme inniy es'elüke hubbeke"

"Allahümme elhimniy rüşdiy"

"Kuddûs-üt tâhiru min külle sûin"

ÖZEL ZİKİR bölümündeki (b) şıkkında yer alan kişiye özel zikirlere gelince ise.

MÜRİD - KUDDUS - FETTAH - HAKÎM - MÜ'MİN - RAHMAN - RAHÎM - BÂSIT - VEDUD - CÂMİ - RÂFİ

Ve daha bunlar gibi değişik Allâh'ın isimlerinden oluşur.

Kişinin beyin programının ihtiyaç gösterdiği bir biçimde; kişiye özel sayılar ile bunlar formüle edilerek çekilir.

Ve kişi üzerinde kısa sürede tesiri açığa çıkar.

Ancak, burada da hemen şunu ilâve edelim.

Bu ZİKİR çalışması içinde, zikirle açılan ek kapasitesinin değerlendirilmesi sırasında yoğun olarak İLME ağırlık verilmesi ve artan kapasitenin İLİM ile değerlendirilmesi şarttır.

Aksi halde bu kapasitenin cinnî ilhamlar istikâmetinde programlanması söz konusu olabilir ki; bu da hiç iyi olmaz.

Ayrıca bu tür zikirler sırasında kitabın girişinde yazdığımız CİNLERE KARŞI KUR'AN'DA ÖĞRETİLEN KORUNMA DUASININ yapılması son derece yararlı olur.

&

İşte kısaca bu ön bilgiyi verdikten sonra, az önce sorulan sorunun cevabını hemen açıklayalım.

İslâm camiâsında genellikle RUHANİYETİ arttırıcı zikirlere devam edildiği için; maneviyâtı son derece güçlü sayısız insan yetişmesine karşın; dünya ilimlerine dönük beyinler çok az çıkmıştır!

Şayet beyin sistemli bir şekilde dünya bilimlerine yönelik bir biçimde zikir ile takviye olunsa idi, elbette ki o yönde gelişmiş üst düzey beyinler de çıkardı.

Ancak, ne var ki, "yarın zorunlu olarak terkedeceğin şeye, bugün sahip çıkarak, kendini, o şeyi terketmekten ileri gelen azâbdan koru" düşüncesinde olan İslâm camiâsı, dünyaya fazla bir değer vermemiş ve o yolda kendini fazla yormamıştır.

&

Önce anlaşılması son derece kolay olan şu misâli verelim.

Size son derece kıymetli mücevherle dolu bir kasa veriyorlar ve diyorlar ki.

-Şayet anahtarını elde edersen, bu kasayı açabilirsin, içindeki her şey senin olabilir.

Soruyorsunuz:

-Peki anahtar nedir, nasıl açabilirim? Cevab.

-Ucu özel bir şekillendirmeye tabi tutulmuş demirdir anahtar. Elde etmek içinde şu kadar pahasını ödemek zorundasın.

Diyorsun ki, kasa nasıl olsa bende! O kadar paha ödeyeceğime, alırım bir demir, alırım bir ege; çenterim demiri olur anahtar!

Ama ne çare ki, bir ömür boyu demir çentseniz, o kasanın özel kilit şifresine uygun anahtarın bir benzerini yapamazsınız.

Ve bu yüzden de kasanızı açıp içindeki çok kıymetli mücevherlere kavuşamazsınız.

Ta ki, pahasını ödeyip özel şifresi için yapılmış anahtarı elde edene kadar.

Unutmayalım ki, her kilit ancak şifresine uygun anahtar ile açılır.

İşte bu misâlde olduğu üzere, her beynin kendine özel bir formüle ihtiyacı vardır ki çok kısa sürelerde büyük gelişmeler elde etsin.

Ama bunun için de elbette, bu konudan anlayan, bu konu hakkında bilgi sahibi kişiyi bulmak zorunluluğu mevcuttur.

Bu devirde böylesine ehil kişiyi bulmanın çok zor olduğunu düşünerek bu kitapta, bize ihsan olunan ilim ölçüsünde, elden geldiğince çeşitli zikir formüllerinden sözedeceğiz.

Ki bunlar bizatihi tecrübelerimize göre son derece yararlı olmuşlardır.

Dileyen bu zikir formüllerini bir süre kendi üzerinde dener, fayda görürse devam eder, fayda bulmazsa da genel zikirlerle ruhaniyetini geliştirme yolunda çalışmalarına devam eder.

 

Zikirde Niçin Arapça Kelimeler

"ZİKİR"den sözedildiği zaman hemen akla takılan ve sorulan bir soru da şudur:

-Niçin biz bu kelimeleri Arapça olarak söyliyelim? Aynı kelimelerin Türkçe karşılığını söylesek olmaz mı?

Allâh (TANRI'dan sözediyorlar elbette), sanki Türkçe anlamaz mı ki biz Türkçe okuyamıyoruz?

Elbette, bu sorunun cevabını da vermek böyle bir kitapta, bize düşer!

Öyle ise, dilimiz döndüğünce, bunun da izâhını yapalım.

Bilelim ki. Sesle duyduğumuz bir kelime, yapılan işin en son safhasıdır!

Olay beyinde, o anda içten -yani kozmik boyuttan- veya kozmik âleme ait bir varlıktan gelen; ya da dıştan -yani çevremizdeki algılamakta olduğumuz herhangi bir varlıktan- gelen bir impalsla yani bir dalga - ışınsal etki ile başlar.

Bu gelen etki neticesinde, önce beynin biomanyetiği, sonra bioelektriği ve daha sonra da bioşimik yapısı tesir alır.

Bioşimik yapı aldığı tesir ile ken-disindeki verileri bir araya getirdikten sonra, çıkan neticeyi tekrar bioelektrik kata dönüştürerek, ilgili sinir sistemini uyarır ve hangi organla ilgili bir durum sözkonusu ise olayı ona aktarır.

Ve biz, o or-gandan yansıyan bir eylem olarak, sonucu algıla-rız!

Yani esas olan, dışta algıladığımız ses - görüntü değil, bir üst boyutta cereyan eden dalga-bioelektrik-bioşimik üçlü sistemidir!

Şâyet, beynin bu ana çalışma sistemini kavrayabildiysek; anlıyacağız ki, önemli olan, kelimenin harf dizilişinden oluşan lisan değil, kelimeleri meydana getiren frekans-titreşimdir!

"TEK'İN SEYRİ" adlı kitabımızda "ÜSTMADDE" isimli ses ve video kasetlerimizde izâh ettiğimiz üzere, evren ve içinde her boyutta varolan, tüm varlıklar orijini itibariyle kuantsal kökenli dalga varlıklardır.

Ve dahi bu dalga yapıların her biri, bir anlam taşımaktadır.

Bu ışınsal kökenli varlıklar tanımına uygun olarak, salt enerji varlıklar, belli bir anlam taşıyan ve o anlama yönelik görev yapan varlıklar olarak "MELEK" kavramı ile dinde açıklanmıştır.

Nitekim, "Melek" kelimesinin aslı "melk"ten gelir ki "güç, kuvvet, enerji" anlamındadır.

İşte, evrensel manâda her titreşim - frekans bir anlam taşıdığı gibi, beyne ulaşan her kozmik ışın, frekans dahi bir anlam ihtiva eder biçim de evrende yerini alır.

İnsan ise, KENDİ ÖZ GERÇEĞİNİ, "ALLAH"I TANIMAK için varedilmiş yeryüzündeki en geniş kapsamlı birimdir!

İnsan'ın kendini bu beden sanması, Kur'ân tâbiri ile "aşağıların en aşağısında varolması";buna karşılık özünün hükümleriyle yaşaması ise"cennet hayatı" diye tanımlanmasına yol olmuştur

Bu yüzden insana tek bir görev düşmektedir:

KENDİNİ ÖZ YAPISINDA TANIMAK!

Bunu da din, "NEFSini bilen RAB'bini bilir" diye formüllemiştir.

İşte, madde boyutunu asıl sanan beyin, kesitsel algılama araçlarının -beş duyu- kaydından ve onun getirdiği şartlanma blokajından kendini kurtarabildiği takdirde; mikrodalga evren gerçeğini farkedecek, idrâk edecek ve o gerçek boyutta, gerçek yerini almak için, gerçek varlığını hissetme arzusu duyacaktır.

Bu arzu onun dalga yapıyla ilintisini güçlendirecek ve neticede farkedecektir ki, kendisinde meydana gelen tüm olaylar, dalga anlamların açığa çıkışından başka bir şey değildir.

Yâni beyin, dalga anlamları, bildiğimiz boyuta transfer eden ve bu arada da, bir yandan bu kavramları dalga bedene yüklerken, diğer yandan da dışarıya yayan muazzam bir cihazdır.

"ZİKİR", ancak işte bu anlattıklarımızın kavranılmasından sonra anlaşılabilecek, idrâk edilebilecek bir sebebledir ki, bize geldiği gibi Arapça orijinal kelimelerle yapılan çalışmadır.

Zirâ, her bir kelime, harf; belli bir frekansın titreşimin beyinde ses dalgalarına dönüşmüş halidir.

Her frekans bir anlam taşıdığına göre; kelimeler, belli anlam taşıyan frekansların, ses dalgalarına dönüşmüş halidir ki; bu da "zikir kelime ve kavramlarını" oluşturur.

Yâni, belirli evrensel anlamlar, kuantsal anlamlar, evrende dalga boyları, titreşimler halinde mevcût olduğundan; bunların ses frekansına dönüşmüş haline de kelimeler dendiğinden; o anlamların titreşimine en uygun kelimeler Arapça olduğu için, zikir kelimeleri Arapça olmuştur.

Dolayısıyla, siz o kelimeyi değiştirdiğiniz zaman, asla o frekansı tutturamaz ve asla, o istenilen frekansın ihtiva ettiği anlama ulaşamazsınız.

İşte bu sebebledir ki.

Kişi, Allâh Resûlünün, Kur'ân-ı Kerîm'in insanlara idrâk ettirmek istediği sırlara ermek ve evrensel gerçeklere vâkıf olmak istiyorsa, zikir kelimelerini geldiği gibi, yâni Arapça orijinalinde olduğu gibi, tekrarlamak mecburiyetindedir.

Ve dahi, en az hayatında bir kere, kesinlikle, Kur'ân-ı Kerîm'i Arapça orijinal kelimeleriyle beyninde tekrar etmek ve bunu RUHUNA yani dalga bedenine yüklemek zorundadır!

Ki, ölümötesi yaşamında sonsuza dek kendisinde bulunan bu bilgi kaynağından yararlanabilsin!

Ayrıca, bundan çok daha basit bir sebebi de vardır bu kelimelerin arapça olarak orijinaline uygun biçimde tekrar edilmesi zorunluluğunun.

Bu Arapça kelimeleri, eğer, Türkçe'ye çevirmeye kalkarsanız, bazen bir sayfa, bazen daha fazla yazmak zorunda kalırsınız; o anlamı verebilmek, o manâyı kavraya bilmek için.

Oysa, bunu tek kelime olarak tekrar imkânı mevcutken!

Bilmem anlatabildik mi, "ZİKİR" daima, niçin geldiği orijinaliyle yapılmalıdır.

* * *

EN BÜYÜK ZİKİR; KURÂN-I KERİM

DUA ve ZİKİR kaynağı olan KUR’AN-I KERÎM’deki bazı sûre ve âyetlerden sözederek dualar bölümüne girelim.

Bilelim ki, Kur’ân-ı Kerîm’de mevcût bulunan en büyük dua âyetleri "FATİHA" sûresidir.

Bu sebebledir ki, namazın her rek’âtında bu âyetlerin okunması farz olmuştur. Hazreti Resûl Aleyhi’s-selâm bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Fâtiha’sız namaz olmaz"!

Gene bu konudaki bir başka hadîs-i şerîf’te Fâtiha için şöyle buyrulur:

-Sana Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerin sevab cihetiyle en büyüğünü öğreteyim mi? Bu sûre, Elhamdulillahi rabbul âlemiyn"dir.’

Gene bir başka hadîs-i şerîf’e göre, Fâtiha sûresi "Kur’ân’ın anahtarıdır".

Fâtiha sûresi ile alâkalı, bu sûrenin faziletini bildiren pek çok hadîs-i Rasûlullah mevcut olmasına rağmen, biz bu konuda daha fazla konuşmak istemiyoruz.

Ancak şunu belirtelim ki, hergün 41 Fâtiha okumayı alışkanlık edinenler bunun pek çok faydasını zaman içinde müşahede ederler.

Ayrıca sahabeden bazı zevât çeşitli ağrılara karşı gene bu sûreyi okuyarak çok faydalandıklarını bildirmişlerdir ki, bunu daha sonra da tecrübe edip yararını gören bir hayli insan mevcuttur.

Fâtiha’nın ayrıca belli bir süre ile kayıtlı olmaksızın 40 bin defa okunmasının da kişiye ölümötesi yaşamda çok büyük faydalar hasıl edeceği çeşitli evli-yâullâh tarafından ifâde edilmiştir.

&

Öte yandan her "fâtiha" okunuşunda, sonunda "Amin" denmesi hakkında da birçok hadîs vardır.

OKUNUŞU:

BİSMİ’LLÂH’İR-RAHMÂN’İR-RAHÎM.

Elhamdu lillahi rabbil âlemiyn, errahman-ir ra-hiym, mâliki yevmid diyn, iyyake na’büdü ve iyyake nestaıyn, ihdinas sıratal mustakıym, sıratalleziyne en’âmte aleyhim gayrıl mağdubi aleyhim veladdâl-liyn.

ANLAMI:

Rahman ve Rahîm olan ALLAH isminin manâsıyla (başlarım). Hamd, âlemlerin rabbı olan, rahman ve rahîm Allâh’a aittir. Din gününün mâlikidir.

Yanlız sana kulluk eder ve yanlız senden yardım isteriz.

Hidayet et bize, doğru yola; O doğru yola ki, en’âm-da bulunduklarına nasib ettin o yolu; gazabına ulaşanların ve dalâlette kalanların değil.

"FÂTİHA" Sûresinin "sır" mânâları için "TEMEL ESASLAR" kitabını inceleyebilirsiniz.

KUR'AN-I KERİM, NASIL ANLAŞILIR?

En büyük ZİKİR olan Kur’ân-ı Kerîm bahsine gelmeden önce; kısa bir şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’in nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde, fazla derine girmeden, sadece ana hatları ile durmak istiyorum.

Zirâ, bize "ONU ANLAYASINIZ DİYE" denilerek inzâl olmuştur.

Bütün mahlûkat, şartlandırılarak, ezberletilerek bir şeyler yapabilir.

Ancak, sadece İNSAN, idrâk ve tefekkür gücüne sahip varlık olarak, ve bu özelliği dolayısıyla, "YERYÜZÜNDE HALİFE" olmak şerefine nâil olmuş; bu gerçeği idrâk edip gereğini yaşıyabilenlere de "ŞEREFLİ MÜSLÜMANLAR"

denilmiştir. Elbette ki, takliden bir şey yapabilenler de "yakîn"leri ölçüsünde bundan hisselerini alırlar.

Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için önce "tâhir’ olmak, yani -arınmış" olmak gerekir. Çünki, "Arınmamış olanlar dokunmasınlar" deniliyor.

Bu âyeti mâalesef yanlış anlıyor; gidip suyla yıkanıp, abdest alıp "arındığımızı" sanıyoruz!

"Tahir"in zıddı olan "necîs"in yani necasetin, yani pis-kirli olma hâlinin ne olduğunu, bakın nasıl târif ediyor aynı KİTAB:

Kesinlikle necis olanlar müşriklerdir".

Yani, necis olma hâlini meydana getiren "şirk" düşüncesidir!

İşte bu iki âyet bir bütünleme ile şunu ifâde etmektedir:

"ŞİRK düşüncesiyle kirlenmiş olan müşrikler, bu pis düşünceden, ARINMADAN KUR’AN’A EL SÜRME-SİNLER; çünkü şirk düşüncesiyle, ALLAH’ın vahda-niyetini, TEK’LİĞİNİ, AHADİYYETİNİ anlatan bu Kudsâl Kitâbı anlıyamazlar".

İnsanların, birimsellikten doğan bir biçimde, gök-te hayâl ettikleri TANRI’ya, bakış açılarına karşın; ALLAH’ın vahdaniyetini, AHADİYETİNİ, SONSUZ - SINIRSIZ TEK OLUŞUNU en açık - seçik bir biçimde vurgulayan ve Tek’ten çoka bakış açısını açıklayıp öğretmeyi gaye edinmiş olan KUR’AN-I KERÎM’in anlaşılması, elbette ki kolay değildir.

İşte bu sebebledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak istiyorsak, önce ŞİRK düşüncesinin pisliğinden ARINMAK mecburiyetindeyiz.

Nedir ŞİRK düşüncesi?.

TANRInın varlığını düşünmek, TANRI vardır zannı ŞİRK düşüncesinin temelidir!

Senin dışında; yukarıda; ötede; seni uzaktan, duyan, gören; kâh senin yaptıklarına karışan, kâh müdahele etmeyen; senin yaptıklarına bakıp, ona göre seni tanıyıp, hakkında karar verecek olan; kızdırırsan seni cehenneme atacak; bir punduna getirip onu kandırabilirsen cenneti sana ikrâm edecek olan; kâh celâlli, kâh da çok tonton merhametli büyükbaba gibi bir TANRI var sanmak! İşte şirk denen olayın ta kendisi budur!

Ve tabîidir ki, buna bağlı olan tanrılık ve tanrıya tapınma kavramları, şirkin detaylarını teşkil etmektedir.

İslâm dininin, insanı ŞİRK kavramından kurtaracak anlayışı, sistemi ise Allâh Resûlü Muhammed Mustafa Efendimiz aleyhi’sselâm tarafından şöyle tarif edilmiş ve formüllenmiştir:

TANRI YOKTUR, sadece ALLAH vardır

Bu demektir ki özetle...

Sizin düşündüğünüz gibi, bir tanrı ve tanrılık kavramı kesinlikle mevcut değildir; ALLAH vardır ve O’nun oluşturduğu kendi sistemi mevcuttur.

"Zikrin faziletlisi Lâ ilâhe illallâh’tır"

"Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer, hırsızlık yapsa da, zinâ yapsa da"!.

Gibi hadîs-i şerîfler hep Kelime-i Tevhid formülü-nün manâsının yüceliğine dikkati çeker.

Yani, bir kişi bütün bunları yapsa dahi, Kelime-i Tevhid formülünün taşıdığı anlamı kavradığı zaman; artık bu yaptıklarına tövbe eder; tanrı var tahayyülünden ileri gelen yaptığı yanlış işlerden vaz geçer; Allâh’a yüzünü döner; gereğini yaşar ve bu da ona cenneti getirir, demektir.

Bu konunun daha tafsilâtlı izâhını isteyenler "Hazreti MUHAMMED’İN açıkladığı ALLAH" isimli kitabımızı inceliyebilirler.

Evet, cenneti nasıl yaşamağa başlar insan?..

"Onlar dünyada iken cennet nefhalarını almaya başlarlar" buyuruluyor. Ne demektir bu?..

İnsan, ÖTEDE BİR TANRI, ya da ÖTENDE BİR TANRI şirkinden arınmağa başladığı zaman; SON-SUZ - SINIRSIZ, ALLAH adıyla işaret edilenin ne olduğunu yavaş yavaş farketmeğe idrâk etmeğe ve hissedip, yaşamağa başlar.

İdrâk eder ki, SONSUZ - SINIRSIZ ALLAH, her zerrede, tüm varlığı ile mevcûttur; ve dolayısıyla kendi benliğinde, özünde, her zerresinde kemâliyle, Zât’ına yakışır şekilde "O" vardır!..

Yıllardır ötelerde sandığı; özünden, benliğinden yüz gösteriver-miştir kendisine!..

"Ben taşrada arar idim,
Ol cân içre cânan imiş!.."

mısraları dökülüverir ağzından.

Sonra bakar görür ki, her zerre de yüz gösteren "O"!..
-Başını ne yana çevirirsen hep ALLAH'ın VECH'ini (yüzünü) görürsün"

Ayetinin "Sır"rını idrâk eder; her yer ve her şey adı altında hep O'nu sevmeye başlar.

Kimseye, kızmaz, küsmez; kimsenin hakkını yemez; kimseye dil uzatmaz; kimseyi istemediği bir işe zorlamaz; geçici değerlerle vakit harcamak yerine, kalıcı hizmetlerle vaktini değerlendirip; hem fiîlleriyle, hem diliyle, hem bilinciyle hep sevdiğini zikreder hâle gelir.

Eskiden, İslâmiyet kendisine çok zor gelirken; şimdi kendisine çok basit ve çok kolay geliverir!..

Zâten nedir ki.

Kelime-i şahadeti dille tekrarlamak bir yana haliyle yaşamağa başlamıştır. Farz olan beş vakit namaz!..

Nedir ki.

Sabah, velev ki kalktığında, elini yüzünü yıkarken, ayağını da yıkayıp almış olur abdesti; ve alt tarafı, iki dakikadır, iki rekât sabah namazı!..

Öğlende, bir fırsatını bulamaz mı dört dakikacık!..

Dört rekât da farz öğle namazı; madde’nin tüm stresi içinde, dört dakikalık sonsuzluk tasavvuruyla yaşanan, dört rekât öğle namazı.

İkindi namazı için. Farz edilen dört rekât namaz için bulunamaz mı dört dakika. Senin gerçek boyutun olan o sonsuzluğa, açılan pencere!..

Akşam eve gelmişsin; günün bütün dünya dertlerinden kendini soyutlayabilmek için; elini yüzünü yıkayıp, abdest alıp üç dakikalık, üç rek’âtlık özündeki sonsuzluğa yöneliş, o sonsuzlukta huzur!..

Ve nihayet yatmadan önce, günün bütün prob-lemlerinden arınıp, kendi gerçek âlemine dalmayı kolaylaştıracak dört rekâtlık, farz olan yatsı.

İşte üzerine farz olan; İslâmiyete göre, bu kadar az ve basit!.. Topunu toplasan günde 17 dakika-cık!.. 1440 dakika içinde, sadece 17 dakika!..

Ama istiyorsan, daha fazlası, diyorsan; beni, sonsuz bir gelecek bekliyor, benim orada daha pek çok şeylere ihtiyacım olacak, idrâkına gelmişsen; dilediğin kadar arttırırsın yararlı çalışmalarını.

Namazdan sonra ne var, Hac!.

İşte bu da son derece önemli bir konu.

Biz haccın niçin çok önemli olduğunu, neyi nasıl getirdiğini tüm sistemiyle, "İNSAN ve SIRLARI" ile "TEMEL ESASLAR" isimli kitabımızda izâh ettik.

HAZRETİ RASÛL ALEYHİ’S-SELÂM BUYURUYOR Kİ:

"Hacca gitmekte acele ediniz!.. Çünkü hiç biriniz ileride karşısına hangi engellerin çıkacağını bile-mez!.."

Ve gene ŞİDDETLE UYARIYOR ki:

"Kim gitmesine engel olacak şiddette bir hastalık, yahud haccı yasaklayan ZALİM SULTAN, yahud da yoksulluk olmadığı halde HACCA GİTMEDEN ÖLÜRSE, o kimse ister YAHUDİ, ister HIRİSTİYAN OLARAK ÖLSÜN!.."

Bu, dini tebliğ edenin hükümleri göstermektedir ki hac âcilen yerine getirilmesi zorunlu bir ibâdettir!.. Niye?...

Çünki, hacda, o güne kadar bilerek ya da bilmiye-rek yapmış olduğun TÜM suçların -kul hakkı da dahil tamamiyle silinmekte; "anandan doğduğun günki kadar günâhsız olarak" dönmektesin; ve "acaba affoldu mu" diye düşünmeni de Hazreti Resûl, "en büyük günâh" olarak değerlendiriyor!..

Böyle bir fırsat kaçırılır, terkedilir mi?..

Ölümün, hele günümüz şartları içinde, ne zaman geleceği belli değilken; bir an önce, bizi azaba sürükliyecek tüm menfi yüklerden arınıp sıfırlanmak varken; bun-ca menfi yükle, günahla ölümötesi âleme geçmek mantık işi mi?..

Hele, bunu yapmamaktan dolayı bir HIRİSTİYAN veya YAHUDİ inançsızlığını göze alarak ölmek söz konusuyken!..

İkinci olarak, bir de haccın manevî yanı var!..

Hiç olmazsa, çok kısa bir süre de olsa; sanki kefen giyer gibi, dünyadan soyunarak ihramları giyip; madde dünyasından ve onun tüm geçici değerlerinden arınıp; sonsuzluğun tarifi mümkün olmayan ÜSTMADDE değerlerinin içine dalmak!..

Bilinç boyu-tunun sonsuzluğunda, benliksiz bir biçimde kulaç atmak!..

Kâ’be’de dahi Vechullahı görebilmek!..

Ve Yâr ile sohbet etmek!..

İleri gidiverdiysek affola!.. Ama sızıverdi testiden işte!..

Neyse gelelim Oruca ve Zekâta...

Oruç, insana sanki yapısındaki melekî boyutu hissettirmek için konulmuş özel bir farz!.. Büyük rahmet!..

Sen, yemeden, içmeden, seks yapmadan, ve seks düşünmeden, başkalarının hakkında kötü düşünmeden, kötü konuşmadan da durabilen; ve böyle yaşayabilen bir meleksin idrâkını hissettirmek için konmuş bir farz!..

Senede, 365 gün içinde sadece 29 gün!.. Sana bu beden olmadığını, bir bilinç varlık, düşünsel varlık olduğunu, melekî boyuta ait bir varlık olduğunu farkettirmek için konulmuş bir farz!..

Ve zekât!.. Anladıysan, her zerrede, her birimde varolanın gerçekte sadece "O" olduğunu, paylaş onlarla hiç olmazsa varlığının kırkta birini; diyen anlayış.

İşte en basitiyle İslâm.

İslâm'ın temel esaslarını ve bu temel esasların hangi sırlara dayandığını detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenler "TEMEL ESASLAR" kitabımızı okusunlar...

"Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz"!.

Buyuran Efendimiz Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bildirdiği Kur'ân-ın bize en öz manâda anlatmak istedikleri ve bizden taleb ettikleri.

Şayet bunları anlıyabildiysek.

Şimdide önce "GÜNAH"ı anlıyalım sonra da "İstiğfar"ın ne olduğunu ve nasıl bir düşünceyle yapılması gerekliliğini.

"Dağlar gibi kuşatmış,benlik günâhı seni Günâhını bilmeden, gufrânı arzularsın"

Ve işte bundan sonradır ki. Artık KUR'AN-I KERİ-M'e "EL SÜREBİLİRİZ"; ve ZİKRE, DUAYA başlıyabiliriz. (¾"İSLÂM" isimli kitaptan...Seyyid Ahmed Hulusi.)

 
İbadet dilinin Arapça olmasında bilmediğimiz nice hikmetler vardır ..
 
Ahmed Hulusi'nin kitapları doğru ve yanlışlarla harmanlanmış bir kitap, okunmaması tavsiye olunur.
 
Geri