Kadın ve Erlik

Konu sahibi son olarak 4460 gün önce görüldü
Yağmurlu bir İzmir sabahına merhaba der gibi pencereden dışarı bakıyordu. Mutsuz, stresli ve güçsüz hissediyordu kendini. Psikolojisi her zaman böyle olmazdı ya da en azından dışarıdan böyle görünmezdi. Arkadaşları arasında kocaman gülümsemesi ve enerji dolu haliyle tanınırdı. Ama içinde karanlık bir uçurum vardı sanki. Karşılıklı bakışırlardı sık sık.
Ne düşünüyordu o buğulu pencereden gri İzmir yağmuruna bakarken? Kadın olmak zor zanaatti bu ülkede. Evet, bunu düşünüyordu. Kadın olmak önce insan olduğunu ispat etmeni gerektiriyordu. Zaten engellerle dolu bir hayata genetik mirası gereği birkaç sıfır geride başlıyordu kadın. Birçoğuna göre et parçası, diğer birçoğuna göre zayıf ve bir başka birçoğuna göre değersiz ve haramdı. Halbuki çok güzel varlıklardı kadınlar. Anneydi, ablaydı, eşti kadınlar. Birçoğu da gerçekten zeki ve güçlüydü. Tek başına evlatlarına hem annelik hem babalık edenler, tüm kısıtlamalara göğüs gerip mücadele edenler, kalbine aldığı tüm yaralara rağmen yaşamaya devam edenler…Evet, pencereden dışarı hafif serinliği ile birlikte yağan bahar yağmuruna bakarken bunları düşünüyordu.
“Kendine gel kızım. Toparlan bakayım. İşin var bugün.” dedi kendine. Derin bir nefes aldı ve mutfağa yöneldi. Annesi kahvaltıyı hazırlıyordu. “Eh be anasının gülü. Gene sabaha kadar o kitapları okudun demi?” dedi gülümseyerek kısa boylu, hafiften etine dolgun kadın. Havva gülümseyerek karşılık verdi. “He annecim… ‘yeter artık amma çok okudum’ değil mi?” diye annesine takıldı ve bir sandayle çekip oturdu. “Ben sadece kahve içeyim annem. Stresliyim.” dedi. Annesi kaşlarını çatıp birkaç saniye baktıktan sonra “Kızım, şu şeytanlı cinli şeyleri çok okuyosun. Bi bırak şunları ya.” dedi fakat Havva’nın yüzündeki “öf anne” ifadesi her şeyi cevaplıyordu. “İş görüşmesi var bugün annem. Bilmem kaçıncı insan kaynakları sorumlusu egosu izleme törenine gideceğim. Bilmem anlatabildim mi?” dedi ve kahveyi de beklemeden hazırlanmak üzere odasının yolunu tuttu.
Aslında bir bakıma haklıydı annesi. Epeydir gizli ilimler, okültizm, demonlar ve daha bir sürü kötü yaratık üzerine kitaplar okuyordu. Özellikle son dönemde Türk mitolojisi ve Şamanizm üzerine kitaplara iyice sarmıştı. Sürekli korkutucu ve kötü yaratıkların peşindeydi. Büyü, Şaman ritüelleri ve bunun türevi yüzlerce şeyi epeydir araştırıyordu. Geceleri sabaha kadar elinde kahvesiyle kitapları karıştırıyor, pencereden dışarı karanlığa bakıyor ve düşünüyordu. Çok ilgisini çekiyordu bu hikayeler. Uykusuzluk şiddetli boyuta varmıştı. Hatta bazen uyuduğuna şaşırır vaziyette uyanıyordu az miktardaki uykularından. Halisünasyonlar ve garip görüntüler görmeye, gaipten sesler duymaya başlamıştı. Gerçekten de bir uçuruma, bir karanlığa bakıyordu. Ama bilmediği bir şey vardı.
Karanlık da ona son derece dikkatli bir şekilde bakıyordu.
On dakika içerisinde hazırdı. Kadınlar istediğinde hızlı bir şekilde hazırlanıp evden çıkabilen varlıklardı ve Havva da bunun somut kanıtıydı. Elinde bir sürü resmi evrak, bir cv örneği, fotoğraflar ve daha bir sürü zerzevat…Yağmur dinmişti. Zaten hafif bir bahar yağmuruydu. Annesini öptükten sonra merdivenleri inmeye başladı. Bir anda elektrik kesildi. Birkaç saniye sonra da apartmandaki elektrikler gidip gelmeye başladı. Apartman lambaları bir yanıyor bir sönüyordu. Havva sakince bekledikten sonra inmeye devam etti. Elektrikler düzelmemişti. Tam apartman kapısından çıkacakken de tamamen gitti elektrik. Kapıda kapıcıyla karşılaştı. “Ali Dedem ya, nesi var bu elektriklerin?” dedi. Apartmanın güleç yüzlü, kır saçlı ve sakallı Ali Dede’si “Guzum ne elanktrii? Bişeyi yok aha bak sapasağlam yaniyle.” dedi ve merdivenleri işaret etti. Havva gözleri faltaşı gibi açılmış bir şekilde apartmana döndü. Tüm ışıklar açıktı. “Ne oluyor ya?” dedi fısıltı tonunda bir sesle. Gerildiğini hissediyordu. “Ne didin guzum?” dedi Ali Dede ve Havva’nın dikkatini dağıttı. “Yok bir şey Ali Dedem hadi sana kolay gele.” dedi Havva ve yürümeye devam etti.
erlik.jpg
Yağmur dinmesine rağmen havanın griliği devam ediyordu. Bir yandan az önce yaşadığı şeyi sorgularken diğer yandan elindeki evraklara hakim olup yürümeye çalışıyordu. Gideceği yer çok uzak değildi. Metro istasyonuna doğru ilerledi. Caddede biriken suların arabalar tarafından hunharca üzerine sıçratılacağını bildiği için ara sokaklardan ilerlemeyi tercih ediyordu.
Karanlık orada yakaladı onu.
Ne olduğunu anlamamıştı. Daha öğlen bile olmamıştı, etrafta gölgeler bile yokken neyin karanlığıydı bu? Bir anda kendini koyu bir gecenin içinde bulmuştu. Nutku tutulmuştu. Her gün geçtiği bu ara sokak şimdi bambaşka bir yerdi. “Bu ne ya? Gerçek değil bu. Olmaması lazım. Ne oluyor ya?” diye kısık ve korkmuş bir sesle o an kendisine mantıklı görünen tüm soruları sıraladı. Geceden bile daha karanlıktı o an. Etrafındaki binalar terk edilmiş birer harabeye dönüşmüştü. Sağ çaprazında kalan küçük parkta yanan bir şeyler vardı ve şekillerden bunların insan bedenleri olduğu seçilebiliyordu. Etrafında gölgelerin uçtuğuna yemin edebilirdi. Sağda solda ise garip, şekilsiz ve siyah insan şekilli varlıklar kendisine doğru yaklaşıyordu. Havva “Ne oluyor ya?” diyebildi sadece. Sesi titriyordu.
Bir anda irkilerek gerçek dünyaya döndü. Durumunu o an böyle adlandırabilirdi çünkü ona gerçekten başka bir yere gitmiş gibi gelmişti. Etrafına bakındı. Yine o gri gün ve bildik Üçyol ara sokağı…biraz sakinleşmişti. Kendini toparlamaya çalıştı fakat sinirleri iyice gerilmişti. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Az önce ne yaşamıştı? Ya da gerçekten bir şey mi yaşamıştı? Oradaydı, aynı sokaktaydı. Fakat her taraf terk edilmiş ve alevler içindeydi. Derin bir nefes aldıktan sonra öncekinden daha hızlı bir şekilde yürümeye başladı. Metronun merdivenlerine geldiğinde etrafına bakındı. Etrafındaki insanların birçoğunun yüzü şekilsiz bir hal almıştı. Kimisi yanmış gibiydi kimisi ise adeta radyoaktif bir kaza geçirmiş ve biçimsiz bir uzva dönüşmüş gibiydi. Gözlerini elleriyle ovuşturdu, birkaç defa açıp kapadı. Bu hali dışarıdan komik gözüküyor olmalıydı zira kendisini dışarıdan izlese gülerdi. Görüntüler –şimdilik- gitmişti. Korkmuştu. Gerçekten korkmuştu. Ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Merdivenleri hızlıca indi.
Üçyol – Çankaya arası uzak değildi. Kısa sürede kendini dinmek bilmeyen bir kalabalık ve donuk beton yığınları arasında Çankaya’da buldu. “İzmir’in az sayıdaki sevimsiz yerinden biri…” dedi kendi kendine. Havanın griliği devam ediyordu. Gideceği yer en fazla yüz metre ilerisindeki bir iş hanıydı. Sevimsiz, sıkıcı bir ton iş yürüten bir şirketin ofisiydi. Eski püskü, giriş kısmındaki duvarlar artık griden siyaha dönmüş bir hana girdi. Asansör bozuktu. Tam merdivenleri çıkmaya karar verip döndü ki ağzında üç tane diş kalmış, saçlarının bir kısmı kel denecek kadar dökülmüş, üstü başı perişan, sidik kokan ve elindeki ipi kemirmeye çalışan kambur bir kadınla burun buruna geldi. İrkilip “hii” diye tepki vermesine engel olamamıştı. “Ne işin va la buuda?” dedi karşısındaki garip görünümlü ucube kadın. “Ben…iş…görüşmesine geldim ama?” diyebildi Havva duraksayarak. “Sen görüşeceen buuda deel…emme yakında gelecah o saa…” dedi ucube kadın. Havva ne demek istediğini anlamamıştı. Kadın pis pis gülüyormuş gibi geldi kendisine. “De get şimdi…yokarda da seni bekleyen va zati…get hade…” dedi ve Havva’nın önünden çekildi. Havva nutku tutulmuş bir şekilde merdivenleri çıkmaya başladı. Çok değil beş merdiven sonra kendini topladı ve kadının ne demek istediğini öğrenmek üzere yüzlerce soru sormak için arkasına döndü. Ama gitmişti. O kadar hızlı hareket edebilecek bir tipe benzemiyordu. Hem en ufak bir ses bile duymamıştı Havva. “Hadi buyur buradan yak ne oluyor bana ya?” diyebildi sadece. Birkaç dakika öylece durduktan sonra merdivenleri çıkmaya devam etti. Bilmem ne bir şeyler şirketinin bir şey ofisine gitmesi gerekiyordu. Dördüncü katta ofisin kapısındaydı sonunda. Kapıyı çaldı. İçerden son derece gevşek ve laubali bir tonda “Gieeel” diyen ve muhtemelen sakız çiğnerken söylenmiş bir cevap karşıladı kendisini. Kapıyı açtı ve içeri girdi.
Yanılmamıştı. İçeride kendisini “babet kızı” dediği tiplerden biri karşılamıştı. Babet icat edilmeseydi sokağa çıkamayacak kızlar, derdi babet kızlarına. Ağzında sakızıyla Bayan Babet Kızı Sekreter “Hıoşgeldiiz” gibisinden bir şey söyledi. “Merhaba, iş görüşmesi için gelmiştim.”dedi Havva kibar ama gergin bir tonla. Hala tam olarak sakinleşememişti. Garip bir gün geçiriyordu. “Biraz bekleyin siez, Esra Hanım ile görüşüceksinez.” dedi ve akıllı – muhtemelen kendisinden daha akıllı- telefonunu alıp bir şeyler yapmaya başladı. Sessizce sağ tarafındaki sandalyelerden birine oturdu. Annesi haklı olabilir miydi? Çok mu okumuştu o şeyleri? Ne kadar zamandır araştırıyordu bunları? Bir yıl? Belki daha fazla? O an emin olamıyordu ama hep “bir gün bu yaratıklardan biri karşıma çıksa” diye düşünürdü hep. Şaman ayinleri, kötü ruhları çağırma seansları ve daha bir sürü şeyi okuyup araştırmıştı. Çok mu içine girmişti bir şeylerin? O an bunu düşünmenin uygun olmayacağına karar verip birazdan gireceği iş görüşmesine konsantre olmaya çalıştı.
Bayan Babet Kızı Sekreter, çalan telefonu açıp kısa bir “tımam, Esra Hanııım.” dedikten sonra Havva’ya içeri girebileceğini söyledi. Havva birkaç saniye içinde Esra Hanım’ın karşısındaki deri koltuğa oturmuş bekliyordu. Sade bir ofisti. Pek fazla eşya yoktu ve büyük camlar sayesinde iyi aydınlanıyordu. Esra Hanım denen zat-ı muhterem telefon görüşmesini tamamladıktan sonra “Merhaba, Havva hoş geldin.” dedi kendinden emin görünmeye ve karşısındakine üstünlük kurmaya çalışan bir ses tonuyla. “Merhaba, Esra Hanım.” dedi Havva olabileceği en sakin şekilde. “Canım şimdi bilgilerine baktım. Özgeçmişin fena değil, tabi daha iyilerini gördüm ama bu da idare eder.” dedi. Havva “dakika bir gol bir” diye düşünerek duyduklarına inanmaya çalıştı. Bölümü dereceyle bitirmiş, üç dil bilen ve mesleğiyle ilgili en az yirmi sertifikaya sahip bir kadındı ve “fena değil” olabilmişti. “Teşekkür ederim.” dedi yine olabildiğince sakin bir şekilde. “Şimdi söyle oluyor Havva’cım. Biz büyümekte olan bir şirketiz o yüzden de sürekli başvurular oluyor. Eh takdir edersin ki yıllardır bu işin içindeyim. Biraz ince eleyip sık dokuyorum.” dedi fakat Havva içinden ince eleyip sık dokumuş hali dışarıdaki babet sekreterse gerçekten bravo diye düşünerek beklemeye devam etti. “Söyle bakalım, seni niye işe alalım?” dedi adı dışında hiçbir şey bilmediği Esra Hanım.
erlik1.jpg
O esnada birazdan olacakların ilk halkası gerçekleşti. İlk başta deprem sanmışlardı. Birkaç saniye sürmüştü ama gayet şiddetliydi. Havva’nın da Esra Hanım’ın da nutku tutulmuştu. “Serap?” diye içeri seslendi Esra Hanım. İçerden bir cevap gelmedi. “Deprem mi oldu? Neydi o öyle ,ödüm koptu ya.” dedi. Havva donup kalmıştı. İçinden bir ses bunun deprem olmadığını söylüyordu. Birkaç saniye sonra daha güçlü ve daha uzun süren bir sarsıntı başladı. Havva koltuğa tutundu, derin derin nefes alıp sağa sola baktı ve en son Esra Hanım’a baktığında öylece olduğu yerde kaldı. Esra Hanım tam karşısında duran Havva’ya gözlerini dikmiş boş boş bakıyordu. “Esra Hanım…iyi misiniz? Çıkmamız gerekiyor buradan.” dedi Havva ama ne kendisi yerinden kalkabiliyordu ne de Esra Hanım’dan bir cevap vardı. Bomboş ve donuk gözlerle bakıyordu Esra Hanım. Sarsıntı devam ediyordu. Havva iyice korkmuştu. Anlam veremiyordu olana. “Basit bir deprem olmalı…lütfen öyle olsun” diyordu kısık ve ağlamaklı bir sesle. Esra Hanım ağzını açmaya başladı. Gözlerinden ve ağzından kanlar akıyordu. Başını geriye doğru attı ve kan dolu ağzını sonuna kadar açıp bir insandan çıkamayacak yükseklikte bir çığlık attı. Havva kapıya gitmeyi, kaçmayı düşündü ama kıpırdayamadı. Sarsıntı devam ediyordu ve Esra Hanım artık iyice kana bulanmış ve normal insan formunu kaybetmiş bir şekilde çığlık atıp olduğu yerde sarsılıyordu. Birkaç saniye böyle sürdü fakat Havva’ya saatler geçmiş gibi geliyordu. Bir anda odaya karanlık çöktü.
Vakit daha öğlendi. Dolayısıyla bu karanlık tamamıyla anlamsızdı. Birkaç dakika öylece yoğun karanlığın içinde durdu. En ufak bir ses bile yoktu. Camların olması gereken tarafa baktı fakat yoğun bir karanlıktan başka bir şey göremedi. Dışarıyı görebiliyordu, evet ama sadece karanlık vardı. Sanki az önce camdan görünen binalar yıkılmış yerlerine karanlık gökyüzü gelmişti. Bir anda Esra Hanım’ın masasındaki masa lambası donuk, beyaz ışığı ile yandı. Esra Hanım, kafatası parçalanmış ve beyni masaya akmış şekilde ölü bir şekilde masada yatıyordu. Her taraf kan içindeydi. Işık arada bir sönüyordu. Havva artık şoka girdiğine emin olmak üzereyken bir anda gelen bir güçle kalktı ve kapıya ilerlerdi. Kapının koluna asıldı fakat en ufak bir kıpırdama bile olmadı. Derken arkasında hırıltılı bir nefes ile Esra Hanım’ın koltuğunda doğrulduğunu duydu veya hissetti. Çok da fark etmiyordu her iki şekilde de yeteri kadar korkutucuydu. “Nhhhheeereyyyheeee ghhiiidiiiiyhooosunnnnn Havvaaa?” diye hırıltılı bir ses geldi arkasından. Havva korku dolu bir şekilde yavaşça geriye döndü ve gördü.
Esra Hanım – daha doğrusu Esra Hanım’dan geriye kalanlar- koltukta doğrulmuş oturuyor ve pis bir sırıtma ile Havva’ya bakıyordu. Gözleri kömür gibi simsiyahtı. “Ottthuuuurr.” dedi hırıltılı bir sesle. Havva ayaklarına hükmedemiyordu. Ayakları kendi kontrolü dışında yürüyüdüler ve koltuğa oturdu. “Mmmmhhhherakk ettiğiiinnn çook şşşşşeey vaaaar.” dedi yaratık kanlar yüzünden akıyordu, kafasının üst kısmı paramparçaydı ve ellerinin yerine et parçaları vardı. “Yaaakhhıınndaaaa…..” dedi ve hırıltılı, derin bir nefes aldı. “Kooorkkhmmaaaa…çok yakında görüşüceeesssssss. Soracaaan her şeyiiii sssssoracaksınnnn…Bisss hep varıssss…hep buralardayıssss…ve cezaları da yakındırrr…yakında görüşeceğissssss…” dedi ve konuşmaktan çok yılan tıslamasına benzer bir ses ile cümlesini bitirdi.
O anda Havva kendini koltukta bayılmış bir şekilde buldu. İsminin Serap olduğunu öğrendiği Bayan Babet Kızı Sekreter kolonya ile bileklerini ovarken Esra Hanım şakaklarını ovuyordu. Ayıldığında kendisinden beklenmeyecek bir hızla yerinden fırladı. Şok olmuş bir şekilde sağa sola bakıyordu. Hızlı hızlı nefes alıyordu, bir anda ter basmıştı. “Ne oldu az önce? Deprem oldu sanıyorduk? Sen?” dedi Esra Hanım’ı gösterirken. “Sen ölmüştün? Sen…başka biriydi. Ne oluyor bana?” dedi ve ağlamaya başladı. Esra Hanım ve Serap garip bir ifadeyle Havva’ya bakıyorlardı. Muhtemelen deli olduğumu düşünüyorlar diye içinden geçirdi Havva. Az önce olan şeyin gerçek olduğuna yemin edebilirdi. Oda karanlıktı, her yer kan içindeydi ve onunla konuşmuştu. Kömür karası gözlere sahip o şeyle…Derin derin nefes aldı. Birkaç dakika öylece durdu ve sakinleşmeyi bekledi. Sonra bir anda çantasını alıp “Benden daha iyisini bulursunuz, iyi günler, gitmem lazım.” dedi ve hızlı adımlarla önce ofisten ardından da binadan dışarı attı kendini. Biraz temiz hava iyi gelecekti.
Metroya Konak’tan binmeye karar verdi. Biraz yürümesi gerekiyordu. Sinirleri ciddi anlamda bozulmuştu. Derin derin nefes alıyordu. Ayağındaki topuklu ayakkabıların izin verdiği hızda yürüyordu. Birkaç dakika sonra denizi görmeye başlamıştı. Hava ne kadar gri olursa olsun körfez güzel görünürdü hep. Biraz sakinleşir gibi oldu fakat aklı hala az önce yaşadığındaydı. Neydi o? Sağlıklı bir kızdı, daha önce bayıldığını filan da hatırlamıyordu. Kahvaltı etmeden çıkmıştı aç olduğu için olabilir miydi? Günlerdir az uykuyla yaşıyordu belki o yüzden? “Hayır.” dedi kendi kendine. Bu sebepler bayılması için yeterli değildi zira alışıktı. Hem bayıldığından bile emin değildi. Neydi o yaşadığı? Dipsiz bir karanlık ve elle tutulur gibi somut bir korkunun içine düşmüştü. O an orada, o ofiste değildi. Başka bir yere, başka bir zaman dilimine belki de öteki dünyaya gitmişti. Gerçekten okudukları mı etkiliyordu onu yoksa bambaşka bir şeyin içinde miydi? Ya da uykusuzluktan yorgun düşen bünyesi stresi de kaldıramayınca bayılmış ve o esnada kötü bir kabus mu görmüştü? Verebileceği tüm cevaplar yetersiz geliyordu kendisine. Birkaç “daha iyi cevap” bulabilmek adına arkadaşı Ece’yi aradı. Ece fal ve büyü gibi bir ton garip şeyle uğraşan bir kızdı. Havva’nın da bu işlere ilgi duymasını o sağlamıştı. Ne demişti Ece? Şamanlar çeşitli dualar ve ayinler ile kötü ruhları kendilerine yardım etmek için çağırabiliyorlardı. Ece kendisinden daha bilgiliydi. Ona sormalıydı.
Telefon birkaç defa çaldıktan sonra Ece açtı. “Ece, nasılsın? Kızım ben iyi değilim konuşmamız lazım.” dedi Havva hızlıca. Ece “Bak dur, ne dinleticem sana.” dedi ve telefondan boğuk, tok bir tonda davul sesi gelmeye başladı. “Kızım bu ne ? Konuşmam lazım seninle.” dedi Havva hafiften gergin bir tonla. “Ya yavrum Rusya’dan arkadaşım geliyordu. Söylemedim mi sana? Bana bulursa Şaman davulu getirecekti. Bulmuş buluşturmuş bir yerlerden. Ulan-Ude diye bir şehre seyahatinde bir Buryat Türkünden almış. Şaman davulu var kızım elimde.” diye neşeyle konuşuyordu Ece. Havva, Ece cümlesini bitirdikten sonra birkaç saniye sustu ve cevap vermedi. Ece’nin durumu fark etmesini bekliyordu. Ece “Noldu kız?” dedi. Sesinin tonu ciddileşmişti. “Ece, iyi değilim. Garip şeyler oluyor. Az önce iş görüşmesindeydim. Karşımdaki karı yaratığa dönüştü bir şey oldu. Anlamıyorum. Görüşmemiz lazım.” dedi. Ece cevap vermedi. “Ece?” diye üsteledi Havva. Telefondan garip hırıltılar, cızırtılar gelmeye başladı. “Ece orada mısın?” dedi Havva. Telefonda hala ses yoktu. Cızırtılar daha güçlü hırlamalara karıştı. Havva telefonda öylece duruyordu. Artık sinirden bağıracak noktaya gelmişti. O esnada telefon kendine geldi. “Havva?” dedi Ece’nin sesi titreyerek. “Ece ne oluyor?” dedi Havva. Ece korku dolu bir ses tonuyla “Hemen bana gel.” dedi ve telefonu kapattı.
erlik2.jpg
Evinin yakınlarında oturuyordu Ece. Üçyol’daki askeri hastanenin yakınlarındaydı. Gitmesi uzun sürmedi. Evine giderken kullandığı yoldan geçmesi gerekiyordu. Geçerken sabah ilk kabusu yaşadığı sokağa korku dolu gözlerle baktı. Artık her şeyden korkar hale gelmişti. Her an bir şey olacakmış gibi hissediyordu. Hızlı adımlarla Ece’nin evine doğru ilerledi. Ece tek başına yaşıyordu. Tek odadan ibaret küçük bir evi vardı ve evin her tarafı fal, büyü ve daha nice bu tür iş için ıvır zıvırlarla doluydu. Apartmanın önüne geldiğinde derin bir nefes aldı. Kapıyı çaldı. Sanki kapıda bekliyordu Ece. Apartmanın kapısı hemen açıldı ve hızlı adımlarla merdivenlerden çıkmaya başladı. Topuklulardan tok ve apartmanın içinde yankılanan bir ses yükseliyordu. Ece kapıda karşıladı Havva’yı. İyice zayıflamıştı, bakımsız bir haldeydi. Üzerinde eski püskü bir tişört ve rengi solmuş bir şort vardı. Saçları son derece kirli görünüyordu ve dizlerine kadar ip gibi sarkıyorlardı. “Bu ne hal kızım?” dedi. Halbuki en son gördüğünden bu yana bir hafta geçmişti. Bir hafta önce daha iyi görünüyordu. Ayrıca telefonda da sesi iyi geliyordu. “Geç içeri Havva. Hoş geldin.” dedi. Sesi donuktu. “Neyin var? Telefonda iyiydi sesin. Ne oldu sana?” dedi. “Sen iyisindir diye ses etmedim. Telefonda da belli etmemeye çalıştım. Bir de davul filan geldi ya öyle anlık zorladım kendimi iyi olmak için. Ama değilim.” dedi bezmiş ve yorgun bir ses tonuyla. “Ne oldu?” dedi Havva. “Karanlık değil mi? Aniden bastırıyor üstüne. Sanki başka bir yere gidiyorsun. Etrafta parçalanmış cesetler. Kurtulmak için yalvaran insanlar. Büyük bir ateş, etrafta anlamsız çamura benzer yığınlar ve garip garip şekiller…” dedi Ece ve kendini koltuğa bıraktı. Havva şok olmuştu. Aynı durumdaydı. “Niye söylemedin?” dedi. “Korktum Havva. Korktum. Bilmiyordum senin de aynı durumda olduğunu.” diye çıkıştı Ece. “Benim bugün başladı. Yani daha doğrusu bugün üst üste bir şeyler oldu. Hemen aradım seni.” diyerek geçip Ece’nin karşısına oturdu Havva. Ece oturduğu yerde doğruldu. O an Havva, Ece’nin ne kadar boş ve donuk baktığını fark etti. Ece birkaç saniye öylece durdu. “Seni istiyor.” dedi. “Bana seninle konuşacağını söyledi.” Havva, Ece’nin ne demek istediğini anlamayarak öylece baktı. “Ne demek istiyorsun Ece?” dedi. “Özellikle bir haftadır. Seninle konuşacağını söylüyor. Beni istemiyormuş. Sana anlatacakmış. Sen daha güçlüymüşsün.” diye cevapladı Ece. “Kim?” dedi Havva. “Kim Ece? Kim diyor bunu?”
Ece bir cevap vermedi. Bomboş bakışlarla kalktı ve köşede duran davulu aldı. Büyük bir davuldu ve görkemli duruyordu. Üstünde birçok şekil vardı. Orta boylu bir tokmakla çalmaya başladı Ece. Havva anlam veremiyordu. Ece’den bir cevap bekliyordu ama Ece bomboş gözlerle davula vurmaya başladı. Düzensiz bir ritm ve alçalıp yükselen tonlarda tok vuruşlar eşliğinde Havva’nın etrafında dolaşmaya başladı. Havva korkuyordu. Zaten yeteri kadar garip şey yaşamıştı ama bu iyice korkutucuydu. Diğerlerinde bayıldığını veya yaşadığı şeyin gerçek olmadığını düşünebilmişti ama bu yeteri kadar gerçek görünüyordu. Kafası karmakarışıktı. Öylece bekledi. Korku dolu birkaç dakikanın ardından Ece’ye “Ece ne oluyor? Kendine gel. Korkuyorum.” diye bağıracak gücü buldu. Ece bir anda durdu ve Havva’ya sanki orada olduğunu yeni fark ediyormuş gibi şaşırmış bir ifadeyle baktı. “Efendim Havva?” dedi son derece tiz, ağlamaklı ve hırıltılı bir sesle. “Ne oluyor Ece?” dedi Havva en az Ece’ninki kadar tiz bir sesle. “Seninle konuşacak.” dedi çirkin ve çarpık bir gülümseme ile. Havva sadece “Kim?” diyebildi ve Ece bakışlarını Havva’dan kaldırıp Havva’nın arkasında bir yeri işaret ederek gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde, korku dolu bir ifadeyle “O…” diyebildi.
Odaya bir anda tarif edilemez bir karanlık çöktü. Tıpkı gündüz iş görüşmesinde yaşadığı gibi şiddetli bir sarsılma başladı. Apartmanın kolonları bu sarsıntıya itiraz edercesine çatırdıyordu. Tam karşısında Ece, işaret parmağıyla hala aynı yeri gösterir bir şekilde öylece kalmıştı Sarsılıyor, titriyor ve çığlıklar atıyordu. Ağzından kanla karışık köpükler fırlıyordu. Kolları ve bacaklarında çeşitli yerler parçalanmıştı. Odanın içinde bir şeylerin koşuşturduğuna yemin edebilirdi. Hatta bir ara sırtı yeşil, karnının altı bembeyaz, kurbağaya benzeyen bir şeyin korkunç çığlıklar atarak odanın içinde koştuğunu gördü. Derken odanın duvar diplerinde yeşil yeşil parlayan devasa bir yılanın sürünmekte olduğunu bir anlığına fark etti. Karanlık iyice artmıştı fakat sağda solda eşyalar yanmaya başlamıştı. Arada bir odaya gözleri kör eden bembeyaz bir ışık doluyordu. Her tarafta kurtarılmayı bekleyen insanların çığlıkları, inlemeleri vardı. Havva aralardan bazı normal cümleleri seçebiliyordu. Bir kadın “Yemin ederim hiç kimseyi aldatmadım.” diyordu. Aynı cümleyi bir erkek sesiyle de duydu. Bir diğer erkek sesi “Bizde faiz olmaz. Faiz günahtır.” diyordu. Başka bir kadın sesi “Boşansa da rahatlasak.”diyordu. Ama çoğunluk acı dolu ve pişmanlık ifade eden çığlıklardı. Ateşler yükseliyordu. Pişmanlık dolu feryatlara acımasız kahkahalar ve “Yalancılaaaar, ikiyüzlüleeeer…” gibi hakaretler eşlik ediyordu. Ece paramparça olmuştu. Artık tamamen şekilsiz bir et yığınına dönüşmüştü. Havva olduğu yerde biraz kıpırdamayı başardı. Tırnaklarını koltuğun kollarına geçirmişti. Elleri uyuşmuştu. Ecenin parmağının – veya parmağı ve elinden geri kalan et parçasının- gösterdiği yere bakmaya cesaret etti.
O an anladı. Gerçek olmayacak bir şeydi ama o an anladı. O çığlıklar, insanların günahlarını ifade eden cümleler, pişmanlık dolu haykırışlar, ateş, kurbağaya benzeyen yaratık ve yılan…arkasını döndüğünde karşısında gördüğü boy aynasındaki görüntüler her şeyi tamamlıyordu.
Burası Cehennem’di.
Korkudan olduğu yerde kaldı. Ayağa bile kalkamadı. Aynada her taraf ateş içinde, kıpkırmızı bir gökyüzüne kırmızı – kahverengi karşımı toprakların eşlik ettiği bir vadi uzanıyordu. İleride ise simsiyah bir kale yükseliyordu. Görüntüye öylece bakakaldı Havva. Yokluğun, boşluğun, ölümün ve kaosun hüküm sürdüğü; karanlığın hükmettiği bir yerdi. Ve bir şekil yaklaşıyordu. Başta karanlıktı. Simsiyah ve uzun boylu bir gölgeydi. Yaklaştıkça şekli belli olmaya başladı. Kömür karası ve kıvırcık saçlar…ağaç kökleri gibi boynuzlar ve saçlarından da siyah, beyazsız gözler…bıyıkları kıvrılıp kulaklarının arkasına uzanıyordu. Ağzı çarpık ve pis bir gülümsemeyle açılmıştı. Köpek dişleri sipsivri bir şekilde ağzından fırlıyordu. Bu görüntüyü ağaç gövdesine benzeyen bir çene ve ucunda yere kadar değen siyah, sipsivri bir sakal tamamlıyordu. Vücudu iri ve kaslıydı. Kömür karası kasların arasından gözle görülür bir şekilde kirli bir kırmızı akıyordu. Upuzundu.Altında soluk deriden bir pantolon vardı ve kemer niyetine kalın, paslı zincirler takmıştı. Bir elinde soluk, kara bir gürz diğer elinde ise siyah yılanlardan oluşan bir kırbaç vardı. Gittikçe görüntüsü belli olmaya başladı. Havva korkudan bayılmak üzereydi. Neydi bu? Aklına tek bir şey geliyordu ama bütün bu gerçek dışılığın içinde bile bu ona imkansız geliyordu.
Bu gelen şey…kötülüğün vücut bulmuş hali…tüm karanlığın hem sebebi hem kendisi…Şeytan mıydı?
O an tüm görüntüler gitti. Derin bir sessizlik ve daha da derin bir karanlığın içine düştü. Hiçbir şey yoktu. Kendi benliği bile yok olmuş gibiydi. Sonsuz bir sessizlik ve karanlık içinde bekledi. Bir vücudu var mıydı ona bile emin değildi. Sadece dipsiz bir karanlık vardı. Ne kadar sürmüştü? Birkaç saniye? Saatler? Ya da birkaç yıl? Emin olamıyordu. Ne zaman ne de mekan belirliydi. Sonsuz bir karanlık.
Ne kadar vakit geçmişti öylece bilmiyordu. Gözlerini yavaş yavaş açtı ve yoğun, beyaz bir ışık karşıladı onu. Etrafına olan bitene anlam veremeyen bir ifade ile baktı. Nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Akıl hastanelerindeki softroom adı verilen ve akıl hastalarının kendilerine zarar vermesin diye konuldukları yerlere benzeyen bir odaydı. Bembeyaz, deri bir koltukta oturuyordu. Karşısında bembeyaz bir masa vardı. Masanın üzerinde birkaç kitap, bir masa lambası ve tüm bunlara tezat simsiyah bir taş duruyordu. Odadaki iki siyah şeyden biri o taştı. Bir diğeri ise masanın arkasında, Havva’nın tam karşısında kalan simsiyah camdı. Herhangi bir kapı gözüne çarpmamıştı. Etrafı incelemeye başladığında buranın bir otel odası veya lüks bir ofise daha çok benzediğine karar verdi. Arkasını döndüğünde aynı siyah camdan biraz daha büyüğünü gördü. Kalktı ve cama doğru ilerledi. Diyecek hiçbir şey bulamıyordu. Korkmuyordu bile. Tam bir hissizlik ve boşluk kaplamıştı içini. Aklından buraya nasıl geldiğini geçiriyorken arkasından bu düşüncesini duymuş gibi bir cevap geldi.
“Ben getirdim.” dedi son derece ciddi, net ve karizmatik bir ses. Havva ne göreceğini bilmeden ve kendini her türlü görüntüye hazırlayarak yavaşça döndü. Gördüğü şey karşısında şaşkınlığı iki kat daha arttı. Karşısında uzun boylu, yapılı, bembeyaz tenli, siyah saçlarını yana taramış, takım elbiseli, yakışıklı bir adam duruyordu. Normal bir insandan tek farkı kömür karası gözleriydi. O siyah taş da gitmişti. Havva’nın artık şüphesi kalmamıştı. “Bu Şeytan.” diye düşündü. “Aah, yapma.” dedi adam. “En sevimsiz ismim o. Beni çok kötü gösteriyor. Hem çok resmi ve genel. Biraz daha bana hitap eden, beni ifade eden şeyleri seviyorum. Lucifer veya Erlik kulağa daha karizmatik geliyor. Bence sen bana Erlik de olur mu?” diyip başka şartlarda Havva’yı kendisine aşık edecek şekilde karizmatik bir gülümsemeyle susup beklemeye başladı. Havva kıpırdayamıyordu bile. Ne diyeceğini bilemiyordu ki zaten bir şey diyecek gücü kendinde bulamıyordu. “Otursana.” dedi adam ve Havva bir anda kendini koltukta buldu. Etrafına anlamsız bir ifadeyle bakıyordu. Adam gülümsedi. “Evet, kabullenmesi zor biliyorum. Günlük hayatta bin tane kötülük görmeye alışıkken kötülüğün kendisinin karşısında olmak…ifade edilebilir bir şey değil. Ama bak…en güzel takım elbisemi giydim senin için.” dedi. Havva adama dikkatlice bakmayı başardı. Kömür karası gözleri saymazsa yakışıklı bir adamdı. “Eh, ne bekliyordun ki…böyle güzel bir bayanın karşısına o aynadaki halimle mi çıkmalıydım?” dedi ve “Sor.” diye ekledi adam samimi bir ifadeyle. Havva o odaya geldiğinden beri ilk defa konuşacak gücü buldu. “Neredeyim ben?” dedi kısık bir sesle. Adam gülümsemeye devam etti ve “Evdesin.” dedi. Gülüyordu. Gözleriyle son derece tezattı bu ifade. Biraz ciddileşerek “Eninde sonunda tüm insanlığın geleceği yerdesin. Ve burası cennet değil.” dedi. “Tek soracağın bu mu?” dedi. Havva’ya o an sorabileceği tüm sorular basit ve anlamsız geliyordu. İçinden “Şu an Cehennem’deyim ve karşımda Şeytan var.” dedi ki yüksek sesle söylemese bile bu kulağa inanılmazdan da öte geliyordu. “Hadi ama…Şeytan’ı bırakmıştık. Erlik’in nesini beğenmedin. O kadar kitapta da adımı Erlik diye okudun hem.” dedi adam hafiften eğlenen bir tavırla. Havva kendini toparladı. Birkaç saniye derin derin nefes aldıktan sonra doğrudan doğruya adama baktı. Adam son derece eğlenen bir ifadeyle işte başlıyoruz dedi ve ayağa kalktı. Gayet sakin bir şekilde oturduğu koltuktan kalkıp masanın kenarına yaslandı.
Havva “Niye ben? Hem öldüm mü? Yani ne bileyim…günlük hayatta her dakika Şeytan’la…pardon Erlik ile karşılaşmaz insan, değil mi?” diye sordu. Bu kadar rahat konuşabilmesine anlam veremiyordu. Adam samimi bir gülümseme ile “İnan günlük hayatta benden daha beterleriyle birlikte yaşıyorsunuz. Birçoğunuzun yanında benim günahlarım masum bir ilkokul çocuğunun yalan söylemesinden farksız.” diye cevapladı. “Anlatsana…”dedi Havva gayet net bir şekilde. Adamın eğlenen yüz ifadesi acıklı bir gülümsemeye dönüştü. “Ben de bunu bekliyordum.” dedi.
“Neden ben diye sordun. O kısmı geçmek istiyorum. Bizim yaptıklarımıza tam olarak anlam verecek kapasiteye sahip değilsiniz. Seni seçtim ve konuşuyorum. Hepsi bu.” dedi. Cümlesini bitirdikten sonra yüzü iyice ciddileşti. “Konuşmam gerekiyordu. O basit hayatlarınızı yaşarken sahip olduğunuz yanlızlığı matah bir şey, ciddi bir sıkıntı sanıyorsunuz. Ama benim uğradığım haksızlık, her gün çektiğim çile ve bitmeyen yalnızlığımın yanında hiçbir şey değil. Siz o zavallı hayatlarınızda kaybettiğiniz en ufak bir mutluluğu bile büyük bir yıkım sanarken mutlulukların en büyüğünü, cenneti, siz zavallı ve eksik varlıklar yüzünden kaybetmemin acısını anlayacak kapasiteye sahip değilsiniz.” Sesi sert bir hal almıştı. Havva’nın içini bir korku kapladı. “Korkma, bir şey yapacak olsam korkmaya vaktin bile olmaz.” dedi. Havva rahatlasın mı daha da mı korksun bilemedi.
erlik3.JPG
Adam devam etti. “Ben bir meleğim aslında biliyorsun değil mi? Hem de meleklerin en güçlüsü, en zekisi. Çamurdan yapılmış, milyarlarca eksiği bulunan, zavallı ve irade denen şeyin arkasına sığınan siz insanlardan kat kat daha iyiyim. Ve O’nu…hepinizden çok sevdim.” dedi. Yukarıya bakıyordu. Gözlerini Havva’ya doğru indirip devam etti. “Sizi yarattığında O’nu uyarmaya çalıştım. O hikayeyi bilirsin işte. Sizdeki eksiği biliyordum. Kalbinizde benim bile baş edemeyeceğim kadar büyük bir karanlık var. Öyle tehlikeli ve zararlısınız ki… Cennetin bir kopyasını yaptık ve bu dünya yaratıldı. Ama inan Cennet’ten bile güzeldi bir zamanlar. Peki sonra ne yaptınız? Size onunla uyum içinde yaşayacabilmeniz için her türlü işareti gönderdik ama sonuç ? Mahvettiniz onu. Kirlettiniz. Ve ben…meleklerin en büyüğü…sabah yıldızı…Lucifer…Erlik…ismim ne olursa olsun…sizin yüzünüzden pisliğin içindeydim.” Sesi hiddetlenmişti. Gözlerini kırpmadan Havva’ya bakıyordu. Havva artık benliğini kaybetmiş bir şekilde adamı izliyordu. “Ama bize, senin bizi yoldan çıkardığın öğretildi.” dedi. Adam hafifçe başını yana eğdi. “Öyle mi dersin?” diye sordu. Hızlıca yerinden kalkıp Havva’ya elini uzattı. “Gel benimle.” dedi. Havva ne olduğunu anlamadan tam arkasında duran camın önündeydi. Dünyaya bakıyorlardı. “Bak!” dedi Erlik. “İzle! Görüyor musun?” dedi. Camın öteki tarafında dünyadaki türlü türlü suçları gördü. Savaşlar, tecavüzler, izleyenin midesinin dayanamayacağı çirkinlikler, hırsızlıklar, din adı altında insanları sömürenler, yalancılar, riyakarlar, hainler ve daha bir sürü iğrenç varlık…halbuki hepsi insandılar.
“Görüyorsun değil mi? Bunu yapmak için bana ihtiyacınız yok. Bu sizin özünüzde var. Siz o karanlıkla yaratıldınız. Evet, sizden nefret ettiğim için benim de biraz payım var. Ama inan ufacık bir itelemem bile yetiyor. Öylesine karanlıkla dolusunuz ki ufacık bir kışkırtmam bile her türlü pisliği yapmanıza yetiyor.” dedi. Sesi son derece ciddi ve netti. Havva görüntüler karşısında şok olmuş bir şekilde cama bakıyordu. Adam hangi kötülükten bahsetse camda onun bir örneği peyda oluyordu. “Tüm bunlardan benim sorumlu olduğumu söyleyebilir misin? Kendi yarattığınız para diye bir şey için çocuk büyük demeden zevkle öldürürsünüz ve bunun sorumlusu benim öyle mi? On üç yaşındaki kıza bilmem kaç tane iğrenç yaratık tecavüz eder ve bunu ben yaptırıyorum öyle mi? Yani ‘Şeytana uydum’ diyince her şey halloluyor öyle mi? Önünüzde secde edeceğim kadar mükemmel bir yaratık olsaydınız bunları yapar mıydınız ya da size bunları yaptırmaya gücüm yeter miydi söylesene?” dedi sesi gittikçe yükseliyor ve öfkeleniyordu. “Bizzat kendiniz bile kendi ırkınızdan nefret edebiliyorken bütün bunların sorumluluğunu bana yıkmanız mantıklı geliyor mu sana? Öyle kötülük dolusunuz öyle şeyler yapıyorsunuz ki bazen benim bile aklıma o kadarı gelmiyor. Hatta birçoğunuza yerimi devretmeyi bile düşünebilirim. İnan içinizde cehennemi benden daha iyi yönetebilecek kadar kötü olanlar var.” dedi. Havva’nın midesi bulanmıştı. Camdan baktığında gördüğü şeyler sinirini bozmuştu. Adamın haklı olduğunu düşünmeye başlamıştı. “O elmayı er ya da geç yiyecektiniz. Çünkü bu sizin yaratılışınızda var. İster çamurdan yaratılın ister maymundan gelin. Ne kadar eksik ve kötü olduğunuzun farkındasınız. Bu dünyanın hiçbir zaman sahibi değildiniz. Sadece misafirdiniz ama kanser hücresi gibi her yere yayılıp sadece yok ettiniz. Neyden yaratıldığınız umrumda bile değil, berbat bir şeye dönüştüğünüz konusunda eminim.” dedi. Birkaç dakika dışarıyı izlediler. Havva tam bir şey soracakken adam eliyle susturdu. Daha sakin biraz da bezmiş bir ses tonuyla devam etti. “Sen de farkındasın değil mi? Hele ki bir kadın olarak…Yaşadığın dünyada gördüğün çirkinliklerin farkındasın. Şimdi söylesene bütün bunların sorumlusu ben olabilir miyim?” dedi ve Havva’yı düşünceleri ile yalnız bıraktı.
Büyük ölçüde haklıydı. İnsanoğlu kontrolden çıkmış, tıpkı adamın- kendisine Erlik denmesini isteyen Şeytan’ın- dediği gibi bir kanser hücresi misali tüm dünyayı yok ediyordu. Para için, petrol için, din için, spor için ve geri kalan tüm şeyler için yok ediyordu. Havva’nın duyduğu korkunun yerini kendi ırkına olan öfke ve nefret aldı. Camdan dışarı bakıyordu hala. Görüntüler artık dünyaya ait değildi. Cehennem’in görüntüleriydi. Sesler duyuyordu. Yalanlarla dolu sesler… Cehennemde yananların niye burada olduklarını gözler önüne seren sesler… Boğazına kadar çamura gömülmüş insanlar vardı karşısında. Her yer alev alevdi. Kırmızı ve kahverenginin hükmettiği göğün altında simsiyah topraklar uzanıyordu. İnsanlar…türlü türlü suçlar ile buraya hapsedilmiş insanlar. Havva’nın kafası karmakarışıktı. Fakat büyük ölçüde Erlik’i haklı buluyordu.
“Peki bana ne olacak? Evime dönebilecek miyim?” dedi Havva titreyen bir sesle. Adam başıyla onayladı. “Daha vaktin değil. Ayrıca geleceğin yerin burası olup olmayacağını belirlemen için zamanın var. Henüz bilemem.” dedi ciddi bir ifadeyle. Havva şaşırmıştı. “Peki ne yaparsam buraya gelmem?” diye sordu. Adam güldü. “İyi olmaya çalış, yeter.” dedi. Havva tam nasıl iyi olunduğunu veya nasıl kötü olunmadığını soracakken her taraf karardı. Yeniden güçlü bir sarsıntı başladı. Kendini o az önce gördüğü cehennem görüntüsünün ortasında buldu. Arkadaşı Ece boğazından bir kazığa geçirilmiş şekilde bir köşede yatıyordu. Diğer birçok tanıdığı insan ölü halde oradaydılar. Yerler çamurdu ve ayaklarına yılanlar dolanıyordu. Keskin ve iğrenç bir koku midesini bulandırdı. Adam tam karşısındaydı. “Şimsi git. Git ve onlara anlat. Tüm bunların suçlusu ben değilim. En azından sadece ben değilim. Nasıl iyi olunacağını unutalı çok oldu. Ama artık en azından nasıl kötü olunmayacağına dair bir fikrin var. Git…ve bir daha da bana ulaşmaya çalışma!”dedi ve kayboldu.
Havva gözlerini açtığında kendisini Ece’nin evinde buldu. Ece tam karşısında ağzından köpükler akar bir vaziyette baygın yatıyordu. Gözlerinin ışığa alışması için biraz bekledi. Ne kadar süre baygın kalmıştı? Ya da gerçekten baygın mıydı? Ece’nin evine girdiğinde saat tahminen öğlen birdi fakat şimdi sadece biri on üç geçiyordu. On üç dakika mı geçmişti sadece? Ona saatler hatta günler gibi gelen o görüşme? Gerçek miydi o yaşadığı? Başı ağrıyordu, dayak yemiş gibi hissediyordu kendini. Her yeri tutulmuştu. Yavaşça ayağa kalktı. Terden sırılsıklam olmuştu.
Birkaç dakika öylece durduktan sonra Ece kendine geldi. Kalktı ve ağzındaki köpükleri sildi. Birbirlerine öylece baktılar. İkisi de konuşmadı. Bir süre sonra Havva bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetti. “İyi misin?” diyebildi. Ece konuşmadan başıyla onayladı. “Ben de olabildiğince iyiym işte.” dedi Havva. Kapıya yöneldi. İkisi de konuşmuyorlardı. Havva ayakkabılarını giyerken Ece yanına geldi. “Haklıydı.” dedi. “Kim?” diye sordu Havva. Gözleri korkuyla açılmıştı. “O…söylediği her şeyde haklıydı.” dedi Ece. Havva öylece kaldı. Tüm olan bitene anlam veremiyordu. Öylece baktı Ece’ye. “Git hadi…dinlen biraz.” dedi Ece. Havva hiçbir şey söyleyemedi. Hem fiziken hem de ruhen çok yorgundu. Evine gidip dinlenmek ve hiçbir şey düşünmemek istiyordu.
Artık eskisi gibi olamayacağını biliyordu. Yavaş adımlarla merdivenlerden indi ve kapıdan dışarı çıktı. Gökyüzüne baktı. Gri bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu. Ellerini ceplerine soktuğunda sol cebinde bir şeye çarptı eli. Dondu kaldı. Cebindeki şeyi çıkardı ve onun o beyaz odada, masanın üstünde duran siyah taş olduğunu gördü. Siyah taş gün ışığı ile karşılaşır karşılaşmaz toz olup dağıldı. Havva olduğu yerde öylece kaldı. Neyin gerçek neyin rüya olduğuna anlam veremiyordu. O an sadece evine gitmek istiyordu.
Ve evet…kadın olmak zor zanaatti..
 
Geri