İstanbul evliyaları

Konu sahibi son olarak 1726 gün önce görüldü
MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ
( Fatih Camii Haziresi, Fevzi Paşa Caddesi - Fatih )
Ruhlarına Fatiha !!!

1885 yilinda Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Nef‘î Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri’de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Konukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yüksek öğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi ile Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih türbedarı diye tanınan Halvetî - Şâbânî şeyhi Ahmed Amiş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti.

Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiâmı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vâiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941’de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947’de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954’te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin yanında toprağa verildi.

Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi, son olarak adını duyduğu Hamzavî - Melâmî kutbu Seyyid Abdülkādir-i Belhî’ye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih türbedarında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amiş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedarı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşad makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927’de vefatı üzerine halifesi olarak irşad faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı.

Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Meŝnevî’si ile Dîvân-ı Kebîr’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve râbıtayı esas alan bir seyrü sülûk usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşad etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amiş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halvetî-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlerde Evrenoszâde Sâmi Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres, Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoğlu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Meŝnevî konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den istifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir.

Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmamıştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilâhiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanî anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır. Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır.

KAYNAKLAR

1) İlmiyye Salnâmesi (haz. Seyit Ali Kahraman v.dğr.), İstanbul 1998, s. 225, 660
2) Mahir İz, Yılların İzi, İstanbul 1975, s. 23
3) Muzaffer Gökman, Kitaplar Arasında 44 Yıl, İstanbul 1977, s. 140
4) Ömer Lütfi Toygar, Muhabbet Üzerine, İstanbul, ts., s. 12-72
5) Abdullah Kucur, “Hoca Ahmed Tahir Memiş Efendi”, Sahâbeden Günümüze Allah Dostları, İstanbul 1996, X, 21-31
 
MEÇHUL ASKER
( Edirnekapı Polis Şehitliği )
Ruhlarına Fatiha !!!

1971 yılında Edirnekapı Şehitliğindeki tünel inşaatı esnasındaki yapılan kazılarda burada medfun bulunan ve kim olduğu belli olmayan meçhul asker, asker elbiseleriyle bütün olarak bozulmadan bulunmuştur ve burada bulunduğu şekliyle defnedilmiştir.

KAYNAKLAR

1) İSTANBUL EVLİYALARI Araştırmacısı Murat Durmazel
 
HÜSAMEDDİN NAKŞİ HZ.LERİ KERAMETLERİ
( Hatuniye Tekkesi Haziresi, İdris Köşkü Caddesi, Kaşgari Sokak - Eyüp )
Ruhlarına Fatiha !!!

Talebelerinden birisi anlatır: Bir Cumâ gecesi Mesnevî'den ertesi günkü derse bakıyordum. Bir yeri anlayamamıştım. Çok uğraştığım halde halledemedim. Âciz kalarak, bakalım hocam yarın burayı nasıl açıklayacak diye kapadım. Ertesi gün derse gittim. Ders sırasında sıra o beytin açıklamasına geldi. İçimden dikkatlice dinliyeyim de kavrıyayım dedim. Hocam beyti gâyet güzel açıkladı. Açıklamasının sonunda bana dönerek; "Artık yapabilir misin?" buyurdu.

Çok cömert ve güzel ahlâklı idi. Yanında, altın, gümüş ile toprak ve saksı parçası eşitti. Allahü teâlânın rızâsından başka bir şey düşünmezdi. Sözlerinde hal ve işlerinde tevekkül sâhibiydi.Halktan biriymiş gibi görünürdü. Sünnet-i seniyyeye de bağlılıkta çok gayret gösterirdi. Talebelerine ve sevenlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Nâfile ibâdet de çok yapardı, fakat nâfileleri insanlardan gizlerdi.

1863 (H.1280) senesinde hastalandı. Fıtır Bayramı günü güneş batmasından sonra vefât etti. Cenâze namazı Eyüp Câmiinde kılındı. Kabri, ders verdiği câminin doğusunda bulunan minârenin bitişiğindedir. Cennetmekân Abdülazîz Hanın arzusu üzerine kabrinin etrâfına mermer çerçeveli bir sed ve üzerine, baş ve ayak taraflarına iki mermer sütun güzel bir şebeke konmuştur. Kabrinde bir heybet ve nûrâniyet vardır. Ziyâretçilerin gönlünde mânevî bir ferahlık hâsıl eder. Gidecekleri yere çoğunlukla vâsıtaya binmeden yürüyerek giderdi. Meselâ Yedikule'den Eyüp'e ve Gümüşsuyu'na kadar yürüyerek gelir giderdi. O zaman yetmiş yaşlarını geçmişti. Doksan altı yaşına kadar, öğretmek ve öğrenmekle meşgûl oldu. Şeyh Mustafa Vahyî Efendi bir eserinde onun hakkında; "Doksan altı yaşına kadar öğretmek ve öğrenmekle meşgûl olup, "Beşikten mezara kadar ilim tahsîl ediniz." hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar oldu." demiştir.

KAYNAKLAR

1) Tenşît-ül-Muhibbîn bi Menâkıb-ı Hüsâmeddîn, (Şeyh Elif Efendi); s.4



 
31956683_1677987045603131_5466485102760427520_n.jpg

İstanbul'un Fetih Askerlerinden
HOROZ MEHMED DEDE HZ.LERİ KERAMETLERİ
( Yavuz Sinan Camii Abdesthane Yanı, atatürk Bulvarı, Ragıp Gümüşpala Caddesi - Unkapanı )
Ruhlarına Fatiha !!!

Adı Mehmed’dir. Türbesi, Unkapanı'ndadır. Aslen Horasanlıdır. Ahmed Yesevi Hazretleri’nin ileri gelen dervişlerindendir.

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul kuşatmasına katılmak için onun askerleri arasına girmiştir. O sırada aksakallı bir pir-i fâni olduğu söylenir.

Sabahları çok erken kalkıp, askerleri horoz gibi ses çıkararak uyandırır, namaza yollarmış. Horoz gibi ses çıkardıktan sonra da "Kûmu yâ eyyühel gâfilûn." (Ey gaflet uykusunda uyuyanlar, kalkın...) dermiş. İşte bu hareketinden dolayı askerler kendisine "Horoz Dede" adını vermişler. O ad da kendisine lakap olmuştur. İstanbul kuşatmasında çok büyük yararlıklar göstermiştir.

Hele fetih günü, elinde yalın kılıcı ile savaşa savaşa Unkapanı'na kadar gelmiştir. Karşısına çıkanı bir vuruşta yerlere serermiş. Bu gün türbesinin bulunduğu yerde şehit düşmüş ve oraya defnedilmiştir.

KAYNAKLAR

1) İstanbul Evliyaları, Pamuk Yayınları, Sayfa No: 201
 
ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR HOCAEFENDİ
( Sahrayıcedit Mezarlığı, Fahrettin Kerim Gökay Caddesi - Kadıköy )
Ruhlarına Fatiha !!!

1878’de Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. Aslen Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden olan babası Numan Efendi Elmalı Şer’iyye Mahkemesinde başkatipti. Dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin efendiler ilmiye sınıfına mensuptu. Annesi Fatma Hanım Sarlarlı Mehmed Efendi’nin kızıdır.

İlk ve ortaöğreniminin yanı sıra hafızlığını Elmalı’da tamamlayan Muhammed Hamdi, tahsiline devam etmek üzere dayısı Mustafa Efendi ile birlikte İstanbul’a gitti ve Küçük Ayasofya Medresesi’ne yerleşti 1895 Beyazıt Camii’ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den icazet aldı. Bundan sonra hocası Büyük Hamdi, kendisi de Küçük Hamdi diye anılmaya başlandı; yazılarında da bu imzayı kullandı. Soyadı kanunu çıkınca babasının köyünün ismini (Yazır) soyadı olarak aldıysa da daha çok doğum yerine nisbetle Elmalılı diye meşhur oldu. Tahsili esnasında Bakkal Arif Efendi ile Sami Efendi’nin hat derslerine devam ederek onlardan da icazet aldı. 1904 yılında girdiği ruus imtihanını kazandı. Bu sırada devam ettiği Mekteb-i Nüvvab’ı birincilikle bitirdi, Bir taraftan da kendi gayretiyle edebiyat, felsefe ve musiki öğrendi.

Ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırmaya vesile olabileceği ümidiyle meşrutiyet idaresini hararetle savunmaya başladı ve bu görüşü temsil eden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilmiye şubesine üye oldu.

Avrupai tarzda bir meşrutiyet yerine şeriata uygun bir meşrutiyet modeli geliştirmek için çalışmalar yaptı. Beyazıt Medresesi’nde iki yıl süren dersiamlık görevinde bulundu.

Daha sonra Şeyhülislamlık Mektubat Kalemi’nde görev aldı. Mekteb-i Nüvvab ve Mekteb-i Kudat’ta fıkıh, Medresetü’l-mütehassısin’de usul-i fıkıh, Süleymaniye Medresesi’nde mantık, Mülkiye Mektebi’nde vakıf hukuku dersleri okuttu. 1915- 1917 yıllarında huzur derslerine muhatap olarak katıldı. 1918’de şeyhülislamlık bünyesinde kurulan Darü’l- hikmeti’l- İslamiyye azalığına, bir müddet sonra da bu müessesenin reisliğine tayin edildi. Israrlı teklifler üzerine Damad Ferid Paşa’nın birinci ve ikinci hükümetlerinde Evkaf nazırı olarak görev yaptı. Bu görevde iken ikinci rütbeden Osmanlı nişanı ile ödüllendirildi. 15 Eylül 1919’da ayan heyeti üyeliğine tayin edildi: İlmi rütbesi de Süleymaniye Medresesi müderrisliğine yükseltildi.

Cumhuriyetin ilanı üzerine memuriyet yaptığı kurumlar lağvedilince açıkta kaldı. Milli Mücadele sırasında İstanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklal Mahkemesi’nce gıyabında idama mahkûm edilmesi üzerine Fatih’teki evinden alınarak Ankara’ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Mahkeme sonunda muhtemelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olması sebebiyle suçsuz bulunarak serbest bırakılınca İstanbul’a döndü. Bundan sonra camiye gitme dışında evinden hiç çıkmadı. Bir geliri olmadığından maddi sıkıntı çektiği bu dönemde Metalib ve Mezahib adlı tercüme eserini tamamladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Türkçe bir tefsir hazırlatılması kararı alınınca Diyanet İşleri Reisliği bu işi kendisine teklif etti. Elmalılı teklifi kabul ederek tefsiri yazmaya başladı: Hak Dini Kur’an Dili adını verdiği eserini vefatından önce bitirmeye muvaffak oldu. 27 Mayıs 1942’de, uzun müddet müptela olduğu kalp yetmezliğinden Erenköy’de damadının evinde vefat etti ve Sahrayıcedid Mezarlığına defnedildi.

KAYNAKLAR

1) Diyanet Ansiklopedisi
 
AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ HZ.LERİNİN HALİFELERİNDEN
"TARSUSLU HACI HAMZA EFENDİ"
( TARSUS ŞEHİR KABRİSTANI - TARSUS - MERSİN )

Hacı Hamza Efendi’nin doğum tarihi bilinmemektedir. Yaşadığı dönemde Tarsus bölgesinde birçok hizmette bulunan Hacı Hamza Efendi, ilk tahsilini memleketinde tamamladıktan sonra İstanbul’a gelmiş Hafız Şakir Efendi’den ders almıştır.

Hacı Hamza Efendi, Ramazanoğullarından ve o bölgede eli yeşiller diye tanınan Ahmed Hilmi Efendi’nin torunudur.Kendisi daha çok hadis ve fıkıh ilmindeki şöhretiyle bilinir. Mesnevi’nin bir çok beytini ezberlemiştir.

Gümüşhânevî’nin son halifelerinden olan Hacı Hamza Efendi 14 Şubat 1955 yılında 95 yaşında iken vefat etmiştir. Tarsus Şehir Kabristanlığına defnedilmiştir
 
AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ HZ.LERİNİN HALİFELERİNDEN
"NALLIHANLI HASAN ZİYAÜDDİN EFENDİ"
( NASUH PAŞA CAMİİ HAZİRESİ - NALLIHAN - ANKARA )

Nallıhanlı Hasan Ziyâeddin Efendi, 1860’ta Ankara Nallıhan’da doğdu. Ömer Şeyh Yerköyü’nde sıbyan mektebini bitirmiş, Mihalıççık ve Mudurnu Medreseleri’nde ders okuttuktan sonra 1878’de İstanbul’a gelmiş ve Hoca Üveys medresesine devam etmiştir.

Bayezid Medresesi dersiâmlarından Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi’nin ders halkasına girerek 1888 yılında icazet almıştır.

Gümüşhânevî’den 1885 de Râmûz ve hadis, 1886 senesinde de hilafet icazeti alarak Nallıhan’a dönmüş, Mehmed Ağa Medresesi’nde ders okutmuş aynı zamanda tarikat neşriyle meşgul olmuştur.

25 Şevval 1326/1908’de meşihat tarafından Nalıhan Müftülüğü’ne tayin edilmiş, 17 Safer 1330/1911 Pazartesi günü vefat etmiştir.

Kaynak: Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin
Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı ve Halidiyye Tarikatı
Yazarı: İrfan GÜNDÜZ
Sayfa 160
 
AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ HZ.LERİNİN HALİFELERİNDEN
"ÇIRPILARLI ALİ EFENDİ"
( ÇIRPILAR KÖYÜ - BAYRAMİÇ - ÇANAKKALE )

MAHMUD ESAD COŞAN HOCAMIZIN DİLİNDEN ÇIRPILARLI ALİ EFENDİ

"Allah-u Taâlâ Selef-i Sâlihîn'imizden razı olsun, ecir ve mükâfâtlarını ziyade eylesin, derecelerini yüceltsin! Onlara çok gıpta ediyorum: Ne güzel işler başarmış, ne büyük hizmetler görmüşler! Anadolu'da nereye gitsem onların maddî ve manevî eserleriyle karşılaşıyor, hayran kalıyorum.

Meselâ tasavvuf yolumuza ismini veren Gümüşhanevî Ahmed Ziyaeddin Efendi Hazretleri, Osmanlı Devlet-i Aliyyemizin son devirlerinde çok müessir, çok mükemel, çok muazzam faaliyetler yapmış, yüzün üstünde ârif-i billâh, kâmil halife yetiştirmiş, onları muhtelif bölgelere irşad, tâlim ve terbiye maksadıyla göndermiş, ülkede çok büyük bir din, ilim ve irfan kalkınmasına vesile olmuştur. Onun yolu Şeriat-i Garrâ-yı Ahmediye'ye sımsıkı bağlı, sağlam ulûm-i diniyye temeline dayalı, ihlas, takvâ, ihsan ve irfan yoludur. Yetiştirdiği talebelerin her biri mürşid-i kâmil-i mükemmil, ârif-i muhakkık-ı vâsıl evliyâ olmuştur; hâlen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi yaşamaktadır.

Gümüşhanevî Dergâh-ı Alî'sinin yetiştirdiği âlim-i âmil, ârif-i âşık, muallim-i muhakkık, mürebbî-i sâdık, mürşid-i kamil ve şeyh-i vâsıllardan biri de Çanakkale bölgesinde hizmet eylemiş olan, eski Bayramiç Müftüsü Çırpılarlı Ali Hoca Efendi Hazretleri'dir. (Vefatı, 15 Ağustos 1945)

Onu Ağustos ayının 29'unda Bayramiç, Çandır'da büyük bir törenle yâd eyledik; kabrini, köyünü ziyaret ettik, yakınları, talebeleri ve torunlarıyla görüştük.

Çırpılarlı Ali Hoca Efendi Hazretleri 1863 yılında doğmuş, İstanbul'da Gümüşhanevî Hazretleri'ne erişmiş, onun medresesinde yetişmiş, hilâfet almış, resmî görevleri reddederek, köyüne dönmüş ve orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek (1322 hicri yılı) talim ve terbiye, tebliğ ve irşad hizmetlerine başlamış.

Babam Halil Necati Efendi, 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi babamı bu medreseye getirip, yerleştirmiş.

Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed'i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul'a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevi Hazretleri'ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere "Sen benim oğlum ol!" diye teklif ve iltifat eylemiş.

Molla Abdulah dedem yaşça daha büyük olduğu halde Çırpılarlı Ali Hoca ile karşılaşınca elini öpmeğe davranır, o da mukabele ederek dedemin elini öpmeye çalışırmış. Aynı dergâhın muhabbetli ve ihlâslı iki müntesibi birbirlerine sevgilerini böyle tevazu ile arz ederlermiş.

Annemin büyük dedesi --ki öbür Molla Abdullah dedemin küçük kardeşidir-- Molla Hüseyin Efendi de bu Çırpılarlı Al Hoca'dan el almış. Yani Ali Hoca Efendi hem dergâhımız, hem ailemiz bakımından bize çok yakın olan bir büyüğümüz...

Çırpılarlı Ali Hoca Efendi kerametleri zahir, alim, fâzıl, mücahid, bölgede marûf, sevilen, sayılan, rahmetle anılan bir mübarek zat! Ama maalesef medresesi yıkılmış, yok olmış.

Arzu ve emelimiz, köyünde onun namına bir ilim ve irfan yuvasını yeniden tesis eylemek, onlara İslâm'ı, ilmi, irfanı yaymak, insaları terbiye eyleyip, ahlâklı, faziletli, edepli, olumlu, verimli, hayırlı, münevver, mükemmel müslümanlar haline getirmeğe çalışmak yolundaki gayret ve himmetlerine var gücümüzle devam eylemek...

Allah cümlesinin ruhlarını şad eylesin, makamlarını, derecelerini yüceltsin, kendilerini müstesna mükâfâtlarla taltîf buyursun... Bizleri de onlarla beraber Arş-ı A'lâ'sının altında gölgelendirip, bi-gayr-i hisab Firdevs-i A'lâ'sına dahil eylesin, cemâliyle müşerref eylesin, rıdvân-ı ekberine nâil eylesin! Âmin, bi-hürmeti Tâhâ ve Yâsîn!"

İslâm, Eylül 1996




MEZAR TAŞINDAKİ YAZISI;

NİCA YILLAR İLMÜ MANA NURUNU NEŞREYLEDİ
ÇIRPILAR MEDRESESİ OLDU MEŞRİKİ ANIN
BAYRAMİÇ'TE MÜFTÜ İKEN HAKK'A VUSLAT EYLEDİ
HACI ALİ REMZİNİSIRRI KURAN'LA ANIN
RUHU İÇİN FATİHA
6.1364
15.8.1945​
 
AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ HZ.LERİNİN KABİR TAŞINA OSMANLICA VE GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE ONA İTHAFEN YAZILAN ŞİİR

Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!

Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!

Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,

Şehîr-i şark u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..

Muhakkak ehl-i Hak ölmez, ebed haydır bil ey zâir!

Sarây-ı kalbini pâk eyle, bâb-ı evliyâdır bu!

Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.

Mükemmel vâris-i şer’-ı Mahmmed Mustafâ’dır bu.

Hilâfet müddetinden, “İrcii” vaktine dek Hakk’a,

Tarîk-i Hâlidî’yi neşreden, Hakk-reh-nümâdır bu.

Oku İhlas ile Fatiha kalbinde daim tut

Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!

7 Zilkâde 1311, Pazartesi saat: 10:00

ANLAMI

BU KABRE İBRET GÖZÜYLE BAK, BURASI BİR SIĞINMA YERİDİR.

ERENLERİNİN DERGAHI, HAK FEYİZLERİNİN KAPISIDIR.

AHMED ZİYA HZ.LERİ GÜMÜŞHANE'DE DOĞMUŞTU.

O DOĞUYU, BATIYI İRŞAD EDEN ÜNLÜ HİDAYET YOLUDUR.

EY ZİYARETÇİ! BİL Kİ, HAKKIN VELİ KULLARI ÖLMEZ, EBEDİYYEN DİRİDİRLER.

BURAYA GÖNLÜNÜ TEMİZLEYEREK GEL, BURASI EVLİYA KAPISIDIR.

O, VAHDET İNCİSİNİN IŞIĞI, LEDÜN İLMİNİN KAYNAĞIDIR.

MUHAMMED MUSTAFA ( SAV.) EFENDİMİZİN ŞERİATININ MÜKEMMEL VARİSİDİR.

HALİFELİK ALDIĞINDAN İTİBAREN CENAB-I HAKTAN "BANA GERİ DÖN" ( HİCR SÜRESİ 28. AYET ) ÇAĞRISINI ALINCAYA KADAR NAKŞİBENDİ TARİKATININ HALİDİYYE HALKASI ERKANINI YAYIP HAK YOLUNU GÖSTERMİŞTİR.

ONU DAİMA KALBİNDE TUT VE RUHUNA BİR FATİHA İLE İHLAS SÜRESİ OKU!

BU, RUHUNU PARLATIR, MÜRİDLERE MANEVİ GIDADIR.

13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10:00

RUHLARINA FATİHA !!!
 
RİZELİ HASAN DEDE'NİN KERAMETLERİ
( Seslikaya Köyü, Ardeşen - Rize )
Ruhlarına Fatiha !!!

--- DEMEK HORON OYNARSINIZ ---

Rize... Ardeşen...Seslikaya Köyü. Yıl 1945. Türbe... Hasan Dedenin türbesi.
Türbeye yakın evlerden birine yakın bir köyden gelin gelmektedir. Gelin tarafı, oğlan tarafında sabah kadar tulum eşliğinde horon oynamayı şart koşar, olmazsa olmaz der. Düğün sahipleri, durumu hocaya sorarlar:

- Biz türbeye, Hasan Dede'ye hürmet ediyyoruz, onun türbesinin olduğu yerde, yakınındaki bir evde tulum çalmak, oynamak, eğlenmek hoş değildir, bunu kabul edemeyiz dedik. Kız tarafıda oyunsuz olmaz diyor. Biraz değil epeyi de huysuzluk yapıyorlar, huzursuzluk çıkarıyorlar. Ne yapalım bu durumda düğünden vaz mı geçse, vaz mı geçelim ....?

Hoca cevaben derki:

- Bu dediğinizden dolayı gelin bırakılmaaz, düğünden vaz geçilmez. Siz gelinin gelmesine, kemençe ve tulum çalınıp oynanmasına izin verin. Günahı vebali onların başına deyin, ancak yakın akrabaları olarakda evide mahalleyide terkedin.
Oğlan tarafı hocanın dediğini yaparlar, kız tarafı ve düğün alayı gelini eve getiriler. Sabaha kadar sürecek horon başlar. Oyunun başlar, gece yarısı olur... Kız tarafından pür telaşlan bir ihtiyar nefes nefese gelir, düğünde oynayan hepsinin evleri yanmaktadır.

Tüm köylü düğüne geldiğinden, köylerine dönene kadar evlerinin hepsi yanıp kül olmuştur.

HASAN DEDE KİMDİR ?

Hasan Usta diye de bilinir. Zamânında güzel ahlâkı, örnek hareketleri ve kerâmetleriyle tanınan Hasan Dede'nin türbesi Rize Ardeşen'de Seslikaya köyündedir. Türbesi, vasiyeti üzerine vefâtından yedi yıl sonra cesedinin bozulmamış olduğu görüldükten sonra yapılmıştır.

Yöre halkı tarafından sık sık ziyâret edilen Hasan Dede 1845 yılında vefât etmiştir. Türbesinin önündeki kiremitli kabir de yine kendisi gibi kerâmet ehli bir velî olan oğlu Süleyman Dede'ye aittir.

KAYNAKLAR

1) İstanbul Evliyaları Araştırmacısı Murat Durmazel
 
AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ HZ.LERİ KERAMETLERİ 1. BÖLÜM
( Süleymaniye Camii Haziresi )
Ruhlarına Fatiha !!!
--- ağaçlarin dönmesi ---
gümüşhanevi hz.leri bir gece bazi seçkin müridleriyle beykoz tepelerine çadir kurmuştu. Her zaman yaptiği gibi hatm-i hacegan yaptilar. Hatm-i hacegan yaparken orada bulunanlar bütün ağaçlarin coşup harekete geçtiğini gördüler.
Ağaçlarin hepsi saf halinde dizilip geldiler ve çadirin etrafinda dönmeye başladilar. Orada bulunan aşik ve sadik müridler bunu görünce şaşirip korktular ve kendilerinden geçtiler.
Ahmed ziya hz.leri kutubdur, hakk'in nurudur, gavs-i azamdir.
Sennnnnn gümüşhanevi hz.lerini eğer seviyorsan ruhlarina fatiha oku !!!
Kaynak: Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Menkıbeleri
Yazarı: Eğinli Mustafa Feyzi Efendi ( Gümüşhanevi Hz.nin Talebesi )
İnsan Yayınları, Sayfa 242



 
Sümbül Sinan Efendi Hz.lerinin Halifelerinden ve

Merkez Efendi Hz.lerinin Talebelerinden

YAKUP GERMİYANİ HZ.LERİ KERAMETLERİ 4. BÖLÜM

( Sümbül Sinan Camii Avlusu, Koca Mustafapaşa Caddesi - Kocamustafapaşa )

Ruhlarına Fatiha !!!



Kânûnî Sultan Süleymân Hân devrinde, bir ara yağmurlar yağmaz olmuş, insanlar kuraklıktan çok muzdarip olmuşlardı. İstanbul halkı, yağmur duâsına çıkılmasına karar verdi. Pâdişâh da çıktı. Okmeydanı’nda büyük bir kalabalık toplandı. Öyle ki bu toplulukta, başta pâdişâh olmak üzere, âlimler, vâliler, idâreciler, vezirler, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir herkes vardı. Bilindiği gibi, Osmanlı sultanları yapacakları bütün mühim işlerde, mutlaka şeyhülislâma danışırlar, onun fetvâsına uygun hareket ederlerdi.



Bunun için Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendiden, yağmur duâsını kimin yapmasının münâsib olacağı suâl edildi. O da; “Duâyı, pâdişâh veya onun münâsib gördüğü bir zât eder.” buyurdu. Bunun üzerine pâdişâh; “Ya’kûb Germiyânî duâ eylesin.” dedi. Ya’kûb Efendi ise, kendisini buna ehil, münâsib görmeyip mahcûb oldu ve bir tarafa gizlendi. Oğlu Yûsuf Efendinin, yerini bildirmesiyle arayıp buldular. Gelmek istemedi ise de; “Pâdişâh efendimizin emridir.” dediler.



Bunun üzerine mecbûren kalkıp geldi. Minbere çıkıp duâ etti. Orada bulunanlar “Âmîn” dediler. Bu duâ bereketiyle öyle yağmur yağdı ki, her taraf su ile doldu. İnsanlar, onun büyük bir âlim ve yüksek bir velî olduğunu, bu hâdise ile daha iyi anladılar. O ise kendisini; âciz, aşağı, bu işe lâyık olmayan biri gördüğünden çok mahcub olmuştu. Ya'kûb Germiyânî hazretleri duâ günü, gizlendiği yeri haber verip meydana çıkmasına sebeb olduğu için, daha sonraları oğlu Yûsuf Efendiye sitem etti. Kendisini duâ etmeye, duâsının kabûl olmasına lâyık görmeyerek ve çok tevâzu göstererek; “Yağmur bolluğuna uğradık. Ben o meclise varmayacaktım. Bizi kırıklığa uğratıp, ömrümde, çekemeyeceğim mahcûbiyete müptelâ olmama sebeb oldun.” dedi.



KAYNAKLAR



1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.204

2) Tezkire-i Halvetiyye (Yûsuf bin Ya’kûb) Süleymâniye Kütüphânesi, Es’ad Efendi kısmı, No: 1372

3) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.280

4) Lemezât, Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4546, v.250

Ya'kûb Germiyânî hazretlerinin ölüm hastalığı sırasında, hastalığın elem ve şiddetinin fazlalığı sebebiyle, gözleri kapalı ve lisânı söylemez oldu. İhtiyâc gidermek için kaldırdıklarında, mecbûriyet karşısında, kıbleye karşı durdurdular.
O, hastalığın şiddetiyle kendisinde değildi. Fakat o hâldeyken; “Helâda, kırda abdest bozarken, kıbleyi öne ve arkaya getirmemelidir.” hükmü icâbı kıbleye karşı abdest bozmadı. Bu hâlin, onun bir kerâmeti olduğu anlaşıldı. Bu şiddetli ve sıkıntılı hâlde bile, sünnete aykırı bir harekette bulunmadı.
 
Mehmed Emin Tokadi Hz.lerinin Halifelerinden
AHMED ŞEVKİ HZ.LERİ
( Mehmed Emin Tokadi Hz.lerinin Ayak Ucunda, atatürk Bulvarı, Piri Mehmet Paşa Camii Haziresi, Zeyrek Mehmet Paşa Sokak, Zeyrek Yokuşu - Unkapanı )
Ruhlarına Fatiha !!!

Evliyânın büyüklerinden. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Evliyânın büyüklerinden Mehmed Emin Tokadî'nin halîfesidir. 1785'te İstanbul'da vefât etti. Unkapanı'nda Zeyrek yokuşunda hocası Mehmed Emin Tokâdî Hz.lerinin ayak ucuna defnedildi.

KAYNAKLAR

1) İstanbul Evliyaları, Türkiye Gazetesi Yayınları, Cilt No: 2, Sayfa No: 251
 

BATTAL GAZİ'NİN SİLAH ARKADAŞI
AHMED TURANİ HZ.LERİ
( Dolmabahçe Caddesi, Dolmabahçe Sarayının Karşısındaki Vişnezade Tekke Sokak - Beşiktaş )
Ruhlarına Fatiha !!!

Dolmabahçe Sarayı’na bağlı Camlı Köşk’ün karşısındaki yamaçta yer alan Baba Sungur Tekkesi’nin bahçesinde bulunan Ahmed Turânî’nin hayatı ve kimliği hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Menkıbelerde Ahmed Turânî, Emevî-Bizans mücâdelelerinin ünlü kahramanı Seyyîd Battal Gâzî’nin rakibi iken, zorlu bir cengin netîcesinde Battal Gâzî ile dost olduğu, onun telkini ile müslüman olduğu, daha sonra Bizans’ı kuşatan İslâm ordusuna katıldığı ve şehîd düşerek Dolmabahçe Sarayı’nın Kuşluk Bahçesi’nde defnolunduğu rivâyet edilmektedir.

Ahmed Turânî, Sultân Abdülmecîd Hân’ın rüyâsına girerek, yüzyıllar boyunca unutulan meşhedinin yerini gösterdiği, kendisine bir türbe yapılmasını istediği de yaygın rivâyetler arasındadır.

Kuşluk bahçesinin duvarına bitişik olan kabir taşında kendisinden “Nakşibendî Hâce Tayfûr-u Taşkendî hulefâsından Hâce Ahmed Turânî Hazretleri” olarak söz edilmekte, ancak vefât târihi verilmemektedir.

KAYNAKLAR

1) İstanbul Evliyaları, Pamuk Yayınları, Sayfa No: 54​




 
12670825_999879173413925_5631244504287306111_n.jpg

AHMED RIFAT EFENDİ
( Hekimoğlu Ali Paşa Cami Avlusu, Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi - Kocamustafapaşa )
Ruhlarına Fatiha !!!

Kadiriyye tarikatının âlim şeyhlerinden bir zat olup. İstanbulludur. 1269 (m.1852) yılında vefat etmiş, Kocamustafapaşa'da, Hekimoğlu Ali Paşa Camii avlusunda şadırvan yanına defnedilmiştir.

Hâdis ve Tasavvuf ile geçmiş büyüklerin hal tercümeleri hakkında ihtisasi olduğu bilinmektedir. "Nefhatü’r-Riyazu'l-Aliye fi beyani Tarihî’l-Kâdiriyye" adındaki büyük Türkçe eserinde tarikatın sülük ve adabıyla Kadiriyye büyüklerinin hal tercümeleri yazılıdır.

Bundan başka Türkçe "Tâbirnâme"si ile "Hac Menâsıki" ve hadis ilminden iki eseri ve "Risâle-i Tâciye"si vardır. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin "Risâletü'l-Halvet" adlı eseri ile Şehâbeddin Sivasî'nin "Cezâbü'l-Kulûb" adlı eserini tercüme etmiştir. "Tarîku'l-Ârifin" adında ayrıca bir eseri daha görülmüştür. Eserlerinden yalnız "Menâsık-i Hac" risalesi basılmıştır.

KAYNAKLAR

1) İstanbul Evliyaları, Pamuk Yayınları, Sayfa No: 183
 
ABDULHAY CELVETİ HZ.LERİ
( Halil Paşa Türbesi Haziresi, Hakimiyeti Millliye Caddesi, Aziz Mahmut Efendi Sokak - Üsküdar )
Ruhlarına Fatiha !!!

Anadolu'da yetişen evliyâdan. Edirne'de doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası Celvetiyye tarîkatı şeyhlerinden Saçlı İbrâhim Efendidir. Abdülhay Efendi, babasının yanında yetişti. Celvetiyye tarîkatını da öğrenerek babasından hilâfet aldı ve Rumeli Çirmen Sancağındaki bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Akçakızanlık kazâsındaki Alâeddîn Efendi Zâviyesine şeyh olarak tâyin edildi.

Babasının Edirne Selîmiye Câmii vâizi iken 1660'da vefâtı üzerine, bu câminin vâizliğine ve tekke şeyhliğine tâyin edildi. Bu görevde uzun müddet kaldı ve insanlara vâzlarında Ehl-i sünnet yolunu anlattı. 1686'da İstanbul'un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmed Paşa Zâviyesine, Kâdızâde Mahmûd Efendinin ölümü üzerine tâyin edildi. İki sene burada kaldıktan sonra, Eminönü Yeni Câmi vâizliğine getirildi. 1691'de Selâmi Ali Efendinin vefâtı üzerine Aziz Mahmûd Hüdâî Tekkesine şeyh olarak tâyin edildi. Bu vazîfesinde ömrünün sonuna kadar kaldı. 16 Kasım 1705 (H.1117) Pazartesi günü vefât etti. Aziz Mahmûd Hüdâî Tekkesinin yakınında Halil Paşa Türbesine, Halil Paşazâde Mahmûd Beyin yanına defnedildi.

KAYNAKLAR

1) Vekâyi-ul-Füdelâ; c.2, s.414
2) Tezkire-i Sâlim; s.462
3) Osmanlı Müellifleri; c. 1, s.125
4) Sefînet-ül-Evliyâ; c. 3, s.21.
 

2. ABDULHAMİD HAN
( 2. Mahmud Türbesi - Divanyolu Caddesi, Beyazıt )
Ruhlarına Fatiha !!!

Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. Padişahı ve 113. İslam Halifesidir. 1842 Yılında Doğdu. Sultan Abdülmecid'in oğludur. Babası Abdulmecid, Amcası Abdulaziz ve Kendisi, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hz.lerinin sohbetlerinde yetişmişlerdir. 1918 Yılında Vefat Etmiştir. Türbesi İstanbul’un Fatih ilçesi Çemberlitaş semtinde Divanyolu caddesinde yer almaktadır.

Saltanatı: 1876-1908

Babası: Abdülmecid Han – Annesi: Tir-i Müjgan Sultan
Doğumu: 21 Eylül 1842 Vefatı: 10 Şubat 1918

Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir şekilde öğrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han’ı tahttan indirip şehit ettiren, böylece Osmanlı Devleti’nde idareyi ele geçirin batı kuklası bazı paşalar, V. Murat’ın şuurunun bozulması üzerine, devlet işlerine karışmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracağı kanunlara göre hareket etmesi şartıyla, Abdülhamid Han’ı sultan ilan ettiler.

Tahta çıktığında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın eşiğindeydi. Karadağ ve Sırbistan’da savaş aleyhimize dönmüş, Bosna-Hersek ve Girit’te ayaklanmalar çıkmış, mali kriz son haddine varmıştı. Bu arada sadrazam Mithat Paşa ve arkadaşlarının isteği üzerine 23 Aralık 1876’da Birinci Meşrutiyet ilan edildi. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldığı Meclis-i Mebusan’ın ilk işi Rusya’ya harp ilanı oldu. 93 harbi diye tarihe geçen bu savaş, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirdi. Ruslar İstanbul önlerine kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan’dan İstanbul’a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk iş olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna doğru götüren Meclis-i Mebusan’ı kapattı (13 Şubat 1878) ve devlet idaresini eline aldı. Ayastefanos antlaşması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum’u kaybediyordu. Ancak İngiltere ile anlaşan Abdülhamid Han, Kıbrıs’ın idaresini onlara bırakmak şartıyla, yeniden topladığı Berlin Konferansı’nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu.

Abdülhamid Han büyük meseleler karşısında bunalan Osmanlı Devleti’ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile eğitim ve öğretim seferberliği başlattı. Çoğu şahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çeşme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile döşedi. Yunanlıların Girit’te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya başlamaları üzerine, Yunanistan’a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte aşan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan’ın tamamen Osmanlı eline geçeceğini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.

Yahudilerin Filistin’de bir cumhuriyet kurma teşebbüslerinin karşısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındığını, asla terk edilemeyeceğini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Doğu Anadolu’da Ermeni hareketlerine karşılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayişi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekiştirdi.

Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti’ni parçalamanın ve İslam’ı yok etmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar bu Türk hakanına karşı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan’ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diğer taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Bu arada Padişah’ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, İttihat ve Terakki mensuplarını kışkırtarak 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmuş olan facialar tekrar başladı. 31 Mart Vakası sebebiyle İttihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik’e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda vefat eden Abdülhamid Han’ın naşı Çemberlitaş’ta dedesi Sultan II. Mahmut’un türbesindedir.

II. Abdülhamit Han’ın güzel ahlakı, dine olan bağlılığı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çokluğu, milleti için gece-gündüz çalışması, düşmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorluğun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettiğine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadoğu’da hala huzur tesis edilememiş olup, Arap alemi siyonizmin oyuncağı haline gelmiştir.​




ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK ‘İN AĞZINDAN II.ABDÜLHAMİD HAN

II. Abdülhamid, Türk’ün özünün ve temel varlığının, hakkı gasp edilmiş, mağdur kurtarıcısıdır. Abdülhamid, Tanzimat sonrasındaki Batı’ya kontrolsüz, körü körüne yönelişin karşısında inatla duran, kök ve cevherin müdafaasını son bir gayretle yapan muazzam bir şahsiyettir. Abdülhamid’i anlamak sayesinde yüzlerdeki maskeler düşecek ve onu bir anahtar gibi kullanarak bizi bu karanlık ve şahsiyetsiz ortama getirenlerin içyüzleri ortaya dökülecektir.

Abdülhamid hakkında söylenen her olumsuz iddiayı tersine çevirdiğimizde doğruyu bulacağızdır. Yani bir tür turnusol kağıdıdır Abdülhamid. Bu yorumların yalanını ayıklayıp onun üzerine bina ettiği yapıyı yeniden ayakları üzerine oturttuğumuzda hakikat ayan beyan ortaya çıkacaktır.

KAYNAKLAR

1) İstanbul Evliyaları Araştırmacısı Murat Durmazel
 
ABDULHAY ÖZTOPRAK HOCAEFENDİ
( Yahya Efendi Camii Haziresi, Çırağan Caddesi, Yahya Efendi Sokak - Beşiktaş )
Ruhlarına Fatiha !!!

İstanbul'da Beşiktaş'tan Ortaköy'e giderken Çırağan sırtlarında bulunan Yahyâ Efendi dergâhının son şeyhi. İsmi Abdülhay olup, babası Fikri Efendi, dedesi Şerif Ali Efendidir. 1884 (H.1302) senesinde İstanbul'da doğdu. 1961 (H.1381) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Yahyâ Efendi Dergâhı mezarlığındadır.

Abdülhay Efendinin dedesi Şerîf Ali Efendi Mekke'den kalkarak İstanbul'a geldi. Bir müddet Aksaray'daki Oğlanlar Tekkesinin şeyhliğini yaptı. Sonradan Tosya'ya giderek Kâdirî tekkesi şeyhi İsmâil Rûmî hazretlerinin torunlarından biriyle evlendi. Tekrar Mekke'ye giderek orada yerleşti. Mekke'de Fikri adında bir oğlu oldu. Fikri Efendi Mekke'den Mısır'a giderek oraya yerleşti. Askerlik mesleğine girip albaylığa kadar yükseldi. Gördüğü bir rüyâ üzerine Mısır'dan İstanbul'a gelip Kaygusuz Baba dergâhına intisâb etti. Sultanahmed'deki bu dergâha uzun müddet kırba ile su taşıdığı için kendisine "Kırbacı Baba" ismi takıldı. Bütün bu hizmetlerine rağmen dergâhın şeyhi, kendisini talebeliğe kabûl etmedi. Fakat bir gün şeyhin, bir köpeğe attığı artıklarını, köpekle birlikte yemeye teşebbüs etti. Bunun üzerine şeyh kendisini talebeliğe kabûl etti. Fikri adını da Sürûrî Fikri şeklinde değiştirdi. Sürûrî Fikri Efendi bir müddet bu tekkede kaldıktan sonra Zeyrek yokuşu başındaki yanmış olan Ümmü Gülsüm Câmiini tâmir ettirdi. Mısır kuyumcularından birinin Zeynep Hanım adındaki kızıyla evlendi. Bu evliliktenAbdülhay Efendi dünyâya geldi. Üç aylıkken babası vefât eden Abdülhay Efendi, yetim kaldı. Annesi oğlunu alıp Ümmü Gülsüm Câmiinin meşrûtasına yerleşti.

Küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başlayan Abdülhay Efendi, annesinin gayretiyle hıfzını (Kur'ân-ı kerîmi ezberlemeyi) tamamladı. Zamânın usûlüne göre ciddî bir medrese tahsili gördü. On sekiz yaşındayken babasının tâmir ettirdiği Ümmü Gülsüm Câmiine imâm oldu. Kendisi aslen Kâdirî, meşreben Nakşibendî idi. Son Nakşî şeyhlerinden Gümüşhânevî Şeyhi İsmâil Necâtî Efendiden icâzet aldı. Bir ara Çiçekçi Câmi İmâm-Hatipliğini yaptı. Yahyâ Efendi dergâhının şeyhliğini yürüttü. Bir taraftan da Baytar mektebinde ayniyat muhâsipliği yaptı. Daha sonra buradan emekli oldu. Soyadı Kânunundan sonra Öztoprak soyadını aldı. Zaman zaman sevenleriyle sohbet edip onları irşâda çalıştı. 1961 (H.1381) senesinde İstanbul'da vefât etti. Yahyâ Efendi dergâhı mezarlığına defnedildi.

Arapça ve Farsça bilen Abdülhay Efendi, fıkhî ve tasavvufî mevzûlarda geniş bilgiye sâhipti. Son derece mütevâzî, yumuşak huylu ve aşırı derece müttakî (haramlardan sakınan) birisi idi. Cömert ve misâfirperver olup, sofrasına bir fakiri almadan oturmazdı. Onun muhtelif vesîlelerle sevdiklerine ve yakınlarına yazdığı mektupları, Abdülhay Efendinin Mektupları adlı bir risalede toplanmıştır.

KAYNAKLAR

1) Abdülhay Efendi'nin Mektupları (Sehâ Neşriyat
 
Aziz Mahmud Hüdayi Hz.leri Çilehanesi
( Çilehane Camii, Çilehane Yolu Caddesi, Çamlıca - Üsküdar )
Ruhlarına Fatiha !!!
 
Geri