İslamiyetin Türk kültürüne etkileri nedir?

Konu sahibi son olarak 2623 gün önce görüldü
Türklerin islamiyeti Kabulü Yaşamlarını Nasıl Etkilemiştir

TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABÜLÜ
Türklerin İslamiyet Öncesi Yaşam Şekli
Türklerin İslamiyet Sonrası Yaşam Şekilleri


Türklerin İslamiyet öncesi ve sonrası yaşamları nasıldı, türklerin islamiyet öncesi ve sonrası yaşam tarzları ve biçimi

Türklerin İslamiyeti Kabulunden sonra yaşamlarında Ne gibi değişiklikler olmuştur,Türklerin İslamiyeti Kabül Süreci hakkında bilgileri yazımız içerisinde bulacaksınız.

TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABÜLÜ

Uzak-doğudan Avrupaortalarına kadar bütün bozkırlar bölgesinde 1200 yıl hüküm sürmüş ve birçoksiyâsî, sosyal ve etnik izler bırakmış olan Türk toplulukları İslâmî devirde deve bu defa, hâkim zümreler sıfatıyla tarihî ağırlıklarını koydukları çeşitlimüslüman ülkelerde büyük İmparatorluklar (Kara-Hanlılar, Gazneliler, Selçuklular,Harzemşahlar, Hind-Türk İmparatorluğu) veya devletler (Irak, Suriye, Kirman, AnadoluSelçukluları, Tolunlular, Ihşidliler, Mısır Türk Devleti, Delhi Türk Sultanlığı,Timurlular, Kara-koyunlu, Akkoyunlular), Atabeylikler (Salgurlular, İl-Denizliler,Böriler, Zengîliler, Beğ-Teginliler) ve beylikler (Artuklu, Dânişmendli,Mengücüklü, Saltuklu, İnallı, Ahlat Şahları, İzmir, Efes) kurarak islâmdünyasının mukadderatına hâkim olmuşlar ve Osmanlılar’la birliktedeğerlendirildiği takdirde, Orta Asya, Yakın Doğu ve Doğu Avrupa’nın son binyıllık tarihine yön vermişlerdir.

Umumiyetle kabûl edildiğigibi, Türkler’in dünyâ tarihinin en mühim hâdiselerinden biri olmak üzere,İslâmiyete girişleri kendi arzuları ile vukû bulmuştur. Bu durum Arapça eserlerdede bazı yankılar bırakmıştır. Meselâ Halife Al-Me’mûn’un hususi kütüphânesindememur olan bir Türk şöyle demiştir. “İranlılar ve Rumlar ülkelerinibaşkalarına kaptırıp kendi yurtlarında esir olurlar, Türkler memleketlerini hiçkimseye vermiş değillerdir…” Gerçekte İslâm dininineski Türk inanç ve telâkkilerine uygun cihetleri çoktu. Türkler uzun zamandan beritek Tanrı inancına âşina bulunuyorlardı. Ahiret’e ve ruh’un ölmezliğineinanıyorlar ve Tanrı’ya kurban sunuyorlardı. Ayrıca İslâmiyet’in telkin ettiğiahlâkî kaideler eski Türk “alplik” anlayışına uygun düşüyor veözellikle “cihâd” Türk’ün fütuhât görüşünü takviye ediyordu.Türkler’in kısa zamanda İslâmiyet’in bayraktarı olarak dünyâ karşısına çıkışsebepleri bunlar olmak gerekir.

Türklerin İslamiyet Öncesi Yaşam Şekli

Devlet Yönetimi

Uygurlar dışında bütün Türk Devletleri göçebe devlet şeklinde yaş>ışlardır.
Aileler obaları, obalar boyları, boylar ise budunları meydana getirirdi.
Devlet, hanedanın ortak malı kabul edilirdi.
Hakanın yetkileri “Kurultay” denilen danışma meclisi ile sınırlandırılmıştı.

Bu durum Türk devletlerinde taht mücadelelerine sebep olmuştur. Bu yüzden Türk devletleri çok kısa sürelerde yıkılmıştır. Devlet kuzey-güney, doğu-batı, sağ-sol olmak üzere ikiye ayrılırdı. Sağı hükümdarlar yönetirdi. Senede iki kez toplanan Kurultay adı verilen bir meclis vardır. Boy beylerinden oluşurdu. Önemli kararlar alınırdı.
Kurultay, Türklerde askeri yapıda demokrasinin olduğunu gösterir.

Hukuk: İslamiyet öncesinde kurulan Türk devletlerinde yazılı hukuk kurallarına rastlanmaz.

Genelde, sosyal hayatı düzenleyen sözlü hukuk kuralları yani töreler baskındır.

Devlet yapısında töreyi uygulayan adalet teşkilatının başı hükümdardır.

Töre hükümleri ile çok ağır cezalar verildiği görülmüştür.

Ordu:İlk Türk devletlerinde kadın-erkek her Türk asker sayılırdı.

İlk düzenli Türk ordusu Asya Hun İmparatoru Mete Han tarafından kuruldu.

Ordunun başında başbuğ denilen başkomutan bulunurdu.

Türkler savaşlarda en çok sahte ricat denilen geri çekilme taktiğini uygulayarak başarılı oldular.

Mete Han tarafından kurulan ordu, Türk Kara Kuvvetleri’nin temeli olarak kabul edilmiş ve Çin, Moğol, İran, Bizans ve Roma’yı da etkilemiştir

Din

Tek bir tanrının varlığına inanılmış, Tanrı’ya “tengri” adı verilmişti.

Bu tanrı Gök tanrı olarak da bilinmekteydi.
Doğa da bir takım gizli güçlere inanılırdı.

Şamanizm yani iyi ruh ile kötü ruhun varlığına inanı> bir inançta yaygındı.

Öldükten sonra yaşama inanç vardı.

İslamiyet öncesi Türklerde görülen tek Tanrı inancı, İslamiyet’in kabul edilmesinde etkili olmuştur. Bu Türklerde öldükten sonra yaşama inanılır, mezarlara Balbal’lar dikilirdi. (Balbal, öldürülen düşman sayısı kadar dikilirdi.)

Ekonomik Hayat

Bozkır kültürünün bir sonucu olarak göçebe ve yarı göçebe bir hayat sürmüşlerdir.

Göçebe hayatın bir sonucu olarak hayvancılık zorunlu geçim kaynağı olmuştur.

Bununla birlikte balıkçılık, tarım ve yağmacılık da ekonomik hayatta önemli yer almıştır.

Dil ve Edebiyat Türklerde görülen en eski dil Göktürkçe ve alfabe olarak da Göktürk alfabesidir.

VII. yüzyılda Göktürkler tarafından Göktürk alfabesi ile yazı> Orhun kitabeleri bilinen en eski Türk yazıtları olarak kabul edilir.

Uygurlar da Uygur alfabesini kullanmışlar ayrıca hareketli harfleri bulmuş ve matbaayı kullanmışlardır.

Bilim ve Sanat

Oniki hayvanlı Türk takvimini meydana getirmişlerdir.
Bilim adamlarından meydana gelen ve Keneş Meclisi adı verilen bir meclisi meydana getirmişlerdir.

Göçebe hayat sürdükleri için taşınabilir sanat eserleri olarak kemer, kılıç, at koşumu gibi el sanatları ile uğraşmışlardır.

Türklerin İslamiyet Sonrası Yaşam Şekilleri

Devlet Yönetimi

Devletin başında bulunan kişi, hem dini, hem de siyasi açıdan tüm yetkilere sahipti.

İslamiyetin kurulduğu ilk yıllarda, devlet başkanı Hz. Muhammed idi.

Hz. Muhammed’den sonra devlet başkanlığı görevi için halifeler seçildi.
Halifeler, Hz. Muhammed’in peygamberlik görevi dışındaki dünyevi bütün görevlerini yerine getirdiler.

Hz. Ömer döneminde sınırların genişlemesi ile devlet yapısında yenilikler yapılarak vali ve kadılar atanmaya başlandı.

Dvlet hazinesi olarak bilinen Beytül Mal oluşturuldu.
Emeviler Dönemi’nde halifelik babadan oğula geçmeye başladı.

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ilk dört halife (Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali) seçimle belirlenmiştir.

Emeviler Dönemi’nde sınırların genişlemesi ile yeni devlet görevlileri ortaya çıktı.

Ordu

Sınırların genişlemesi ile ordu önem kazanmaya başladı.
Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir döneminde düzenli bir İslam ordusu yoktu.

İslam Devleti’nde, eli silah tutan her erkek asker olarak kabul edilirdi.

İlk düzenli İslam ordusu Hz. Ömer devrinde kuruldu.
Abbasiler devrinde, Türkler ve diğer milletler İslam ordusunda görev almaya başladı.

Hz. Osman devrinde ilk defa donanma kuruldu.

Sosyal Hayat

Sosyal hayata dair düzenlemeler Kur’an-ı Kerim’den alınırdı.

İslamiyette insanlar arasında fark olmamasına rağmen, Emeviler Dönemi’nde Araplar kendilerini diğer uluslardan üstün görmüşlerdi.

Arap olmayan Müslümanlar ise Mevali olarak adlandırılmıştı.

Abbasiler döneminde Araplarla Mevali eşit duruma geldi.
İslam Devleti’nde, Hristiyan ve Yahudiler’den oluşan topluma Ehl-i Kitap denir.

Ehl-i Kitap haricinde Müslüman olmayan kesime de Ehl-i Küfür denir.

Müslüman olmayan bu toplumlar haraç ve cizye vergileri verirdi.

Ekonomik Hayat

Ekonomi daha çok tarım, hayvancılık, ticaret ve el zanaatlarına dayalıydı.

Abbasiler Dönemi’nde el zanaatları ile uğraşanlar, Fütüvvet Birlikleri denilen meslek örgütleri oluşturmuşlardır.

Hayvancılığın gelişmesi ile halı ve kilim dokumacılığı da gelişti.

Seramik, cam işlemeciliği ve dokumacılık da ilerledi.
Ticaret, İslamiyet ile birlikte Arap Yarımadası’nda oldukça hızlandı.

En çok ticaretin yapıldığı devlet Bizans’dı.
İslam Devletleri’nde, devlete ait gelirlere Beyt-ül Mal denir.

Devlete ait gelir kaynakları :

1. Savaş ganimetlerinin beşte biri

2. Gayrimüslimlerden alınan Haraç

3. Müslümanlar’dan alınan Öşür

4. Gayrimüslümlerden alınan Cizye

5. Maden, tuz, gümrük gelirleri


Emevi halifesi I. Velid zamanında ilk İslam parası basıldı.

Dil ve Edebiyat

İslamiyet’te dil ve edebiyatın kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir.
Arapça, Emevi halifesi Abdülmelik zamanında resmi dil olarak kabul edildi.

İslamiyet’ten önce, sözlü edebiyat gelişmişken, Hz. Muhammed’in hayatını yeni nesillere aktarmak amacıyla yazılı edebiyata da önem verildi.

Düşünce hayatı Abbasiler ile birlikte gelişmiştir.

Bilim

İslam medeniyetlerinde bilim; İslami bilimler ve pozitif bilimler olmak üzere ikiye ayrılır.

İslam bilimlerinin temeli Kur’an-ı Kerim’dir.

Tefsir : Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin yorumlanması bilimidir.

Hadis : Hz. Muhammed’in söylediği sözler ve yaptığı işlerin bütününe hadis denir.

Hadis biliminin önde gelenlerinden biri Sahih-i Buhari’nin yazarı İmam Buhari’dir.

Fıkıh : İslam hukukudur. Temeli Kur’an-ı Kerim’dir.

Kelam : İslam felsefesidir.
Ünlü İslam bilginlerinden başlıcaları; Razi, İbn-i Cemşit, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, Biruni, Taberi, Mesud-i, İbnül Esir ve İbn-i Haldun’dur.

Sanat

Sanat İslamiyet ile birlikte büyük gelişme gösterdi.

İslamiyet’in yayılması ile İslam sanatında İran, Türk ve Bizans sanatlarının etkisi görüldü.

İslam sanatı denince akla ilk gelen, mimaridir.

En önemli mimari eserler arasında; Ömer Camii, El Ezher Camii, İbn-i Tulun Camii, El Hamra Sarayı ve Kurtuba Camii sayılabilir.

El sanatlarında; oymacılık, kakmacılık, nakkaşlık, hat ve tezhip sanatları oldukça gelişti.

 
İSLAM FELSEFESİ,TÜRK KÜLTÜR VE SANATINA ETKİLERİ

Türk kültür ve sanatının gelişim evrelerini incelemek için Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan bir zaman ve yol bağlantısı üzerinde ilerlemek gerekir. Bu durum özellikle Asya'nın yazılı olmayan göçer tarihi ile onu izleyen İslam dönemi tarihinde açık bir etnik panoramayı bizlere sunmaktadır. Bu kozmopolit etnik yapı ile birlikte bin yıllara dayanan tarihi süreç Türk sanatının dominant değişim özelliğine yol açan İslam olgusunu değerlendirebilmek de, İslam öncesi Türk sanatı, İslam felsefesi ve estetiği ile İslamiyet sonrası Türk sanatı estetini doğru anlama, kavrama ve analiz etmenin gerekliliğini önümüze koymaktadır. Bu analizde bir çok faktörün bir arada sentezlendiği,'' faktörlerin kiminin yine çerçeveli ve kademeli geliştiği, kiminin daha dar çerçeveli ve anlık, kimi esasen entelektüel ve kültürel faktörlerden kimi öncelikle toplumsal siyasal ve ekonomik '' ( Shner 200 s:38) etmenlerin bir korelasyonu biçimini taşıdığının bilincinde araştırma ve analizler yapmamızı gerektirmektedir.

Türk kültür ve sanatını İslam öncesi özelliklerini irdelemeye geçmeden önce maddi kültür ve sanat verilerinin belli bölgelerde görülebilen sürekliliğinin olduğu ve eserleri etnik yapılara mal etmeye uğraşmaktan daha çok dönemin kültür yapısındaki elastikiyet ve bu esnemeye yol açan etmenleri irdelemek yararlı olacaktır. Bu nedenle şu an incelemeye çalışacağımız konu Orta Asya Kültür ve Sanatı içerisinde yer alan Türk Kültürünün İslamiyet'ten önce beliren ana özellikleri ile İslamiyet'in yönetimsel ve yaşamsal özelliklerine uyum sağlama sürecinde yaşadıkları değişiklikler ile bu değişimde takip edilebilen izlerdir.

Bu dönemde ilk inançlar göçerlerin yeniden dirilişe inanmalarında kaynaklı olarak ilk sanatsal verileri mezar yapılarında görülmektedir. Mezarlar bir çukur çine yerleştirilen eşyalar ve üzerindeki tümsekler ile yapılmaktaydı. Mezarlara mumyalanan karı-koca ile at, koşum eşyaları v.b. dirilişte kullanılacak eşyalar bulunmaktadır. Şaman inancının önemli öğesi olan at sembolik bir anlam taşımaktadır. Yine mezarlarda halı, kilim, ok, yay, ayna, giyim eşyaları, çanak, çömlek v.b. eşyalarda yerleştirilmiştir. Bu dönem mimarisinin çadır olduğu, çadır içlerinin dokumalarla kaplandığı, arabaların üzerine ahşap strüktürlü, keçe yada ağaç kabuğu kaplamalı taşınabilen kulübeler yapıldığı bilinmektedir. Altay bölgesi göçerlerin M.Ö 4.yy.da demiri işleyebildikleri mezar buluntularında yer alan döküm kalıplarından anlaşılmaktadır. Pazirik dönemi göçebelerinin kaliteli bronzdan eşyalar yaptıkları, altın ve kalay işledikleri ve bu malzemeler ile silahlar, at koşum süslemeleri, kadın süs ve ziynet eşyaları yaptıkları, ahşap gibi malzemeleri altın ile kapladıkları bilinmektedir. Yapılan eşyalarda ağaçtan kabartmalar, ronde-bosse bezemeli eşyaları, keser, küçük balta yardımıyla yaptıkları, deri, kilim gibi malzemeler ile şık ve gelişmiş dokumalar yapıldığı bilinmektedir. Pazırık bölgesinde 12 tür deri işleme tekniği sayesinde çanak, ayakkabı, çorap, torba, sepet v.b. eşyaları üretmişlerdir. ( Kuban, s:46).

Bu eşyaların üzerinde ise geometrik motifli bezemeler görülmektedir. Sanat tarihçilerinin bir çoğunun birleştiği düğüm tekniği (Türk düğümü) ile halı üretimi ve halılarda geometrik bezemelerin kullanıldığı ve bu bezeme biçiminin Türkler eli ile İslam'a geçtiği yaygın bir kanıdır. Bununla birlikte bezeme alanında yoğunlaşan sanatsal ifade, göçer Türk mitolojisinin hayvanlar üzerinde simgeleşen efsaneleri, ruhların hayvanlar aracılığı ile temsili ve şaman inancında, ruhlarla ilişki kurmanın getirdiği hayvanlarla kurulan iletişim, göçerlerin her tür malzemede hayvan bezemelerine yer vermelerine neden olmuştur. Oyma, kakma, appligue, dikme, yapıştırma v.b. bir çok teknikle konturları belirli hayvan figürünün yapıldığı, eşyaların yüzlerinin bunlarla süslendiği bilinmektedir.

Göçerlerde hayvan motiflerinin genelde tanrısal nitelikleri bulunmamakta ve doğa tasviri amacıda bulunmaktadır. Yapılan kaplanlar, kurtlar, ayılar, geyikler, kuşlar, balıklar v.b. hayvanlar kendilerini temsil etmezler. Bu hayvanlar daha çok şaman inancında yer bulan sırlı, gizemli ruhları, yaratıkları temsil ederler. Altay mitlerinde yer alan hayvanlar fantastik yaratıkları temsil etmektedirler. Şamanların yardıma çağırdıkları ruhlar genelde hayvan kılığında olmakta, koruyucu, yol gösterici olarak simgesel değer taşımaktadır. Atlı göçerlerin sürekli savaş halinde olmaları da hayvan kompozisyonlarında sıklıkla yer verilen hayvan kavgaları sahnelerinde canlandırılmaktadır.

Yapılış biçimleri ile de ele alındığında mitolojik bir içeriği taşıdıkları sezilmektedir. Yapılan hayvan figürlerinde görülen simetri vazgeçilmeyen bir öğe olmuş, hareket duygusu ise yüzeyde ters yönlü eğriler, dalgalı çizgiler ve kıvrımlı ritmik düzenlerle verilmeye çalışılmıştır.

Atlı göçer kültürde görünen bu özelliklerin etkileri ile birlikte Çin çevresinde yaşayan Türklerin bezeme biçimlerinde Çin bulutu ile karşılaşılmaktadır. Yine Türk inançlarında Uygur dönemlerinde Budizm etkileri görülmektedir. Ta-pa Türklerinin Budist olduğu ve ipek yolu üzerinden bu inancın batı ve doğu Türkleri arasında yayılmaya başladığı bilinmektedir. Bununla birlikte Türk sanatına ilişkin en net ve kalıcı verileri Göktürklerde bulmak mümkündür. Göktürklerden kalma Orhun yazıtları, anıtsal heykelcikler, sunaklar, mezar yapıları bunlara örnektir. Kurganlarda eyer takımları üzerine hayvan motifleri ve av sahneleri olan süs eşyaları toprak ve madeni kaplar bulunmaktadır. Uygur mimarisi bindirme ahşap, tavan tekniği ile yapılmış ve duvar resimlerinde Hint- Çin Budist etkisi görülmektedir. Bu resimlerdeki insan fizyonomisi Çinli Türk karışımı bir tip olarak sonradan Selçuklular kanalı ile İslam İran minyatürüne taşınmıştır. ( Kuban , s:77) Bu resimlerde ki portrelerin klişeden uzak kişisel nitelikler taşıdığı bilinmektedir.

Türklerin Zerdüştlük, Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve Şamanlık gibi bir çok inancın var olduğu bir dönemde, tarıma dayalı küçük kentler aristokrasinin yaşandığı bir süreçte yerleşik hayata geçtikleri düşünülmektedir. Bu dönem sanatsal faaliyetlerini ve Pant dönemine uzanan kent ve mimari kalıntıların genel özelliklerini İslam döneminde de görmekteyiz. Mimari yapılar tuğla kaplamalı surlarla çevrili ve saray kompleksli yapılmış ve bu mimari bileşim İslam dönemi ribatlarını ( sınır kalelerini) çağrıştırmaktadır. Bu dönem kentleri sonradan İslam döneminde de karakteristik olan 4 öğeden oluşmaktaydı. Kale, saray, 19 hektarlık şehristan ( asıl kent) rabad ( ön kent) ve mezarlık alanlarından oluşan kentin ana bulguları M.S.5-6 y.y.'a dayanmaktadır. Kentleri oluşturan tonozlu örtülü, uzunluğuna gelişmiş duvarlar İslam döneminde silindirik yada üçgensel duvar payandaları biçiminde, anıtsal kümbetlerde ve Anadolu minarelerinde görülmektedir. Yine İslam mimarisinin en karakteristik yapı türlerinden biri olan büyük kubbeli mezar biçimi Budist stupalar ile ilişkilidir.( Kuban s:98,99)

İslam döneminden önce Türk resmi ve Türk-İslam resminin orta çağdaki ortak gelişmesi ve özellikle konusal içeriği açısından Türk-İslam kültürünün değerlendirilmesi ve yorumunda İslam öncesi resim sanatının saray resmi geleneği içerisinde ziyafet, av savaş ve ölüm konuları üzerinde yoğunlaşır. Dini resimler Budist içeriklidir ve resimlerdeki genel tema Orta Asya efsaneleridir. İslam kültüründe ise bu tür resimlerin yaşaması olanak bulamamış ve resim minyatür ve çiniye sığınmıştır.

Türklerin 8.yy. ortalarında ve 9.y.y. da Türk-İslam askeri aristokrasisi ile başlamış ve ilk Müslüman Türkler (Oğuzların doğusunda yaşayan) Karahanlı, Karluk ve Tiyansanlar'dır. Oğuz Türklerinin 10.y.y. ve öncesinde şaman oldukları, güneşe, aya, yıldızlara, gökkuşağına, ağaca, rüzgara ve hayvanlara taptıkları, mezarlara bol bol (tahta heykelcik) koydukları bilinmektedir. Türklerin bu dönemde yarı göçer özellikleri, askeri yönleri ve ticaret ile olan ilişkileri Müslüman bölgelere akınları iki kültürün yaklaşmasını sağlamaktadır.

İslam Felsefesi, Sanat ve Estetiği

M.Ö.7. yüzyılın başlarında doğu ülkelerinde yeni bir düşünce sistemi olarak İslamiyet Hz.Muhammed'in önderliğinde (peygamberliğinde) (570-632) kurulmaya başlanılmaktadır. Bu din Musevilikle başlayan ve Hıristiyanlık ve yunan felsefesi ile ilişki kuran tek tanrıcı din anlayışının sonuncusudur. 7. yüzyılın ilk yarısında yayılmaya başlayan İslamiyet, Arapların ilkel komün sisteminden sınıflı topluma geçtikleri ve komünal ilişkilerin feodal ilişkilere dönüştüğü bir çağda ve toplumsal dönüşümün bir yansıması olarak oluşmuştur.( Hançerlioğlu 1993.s.148).

Özel ve dar anlamda İslam felsefesi, Müslüman ulusların kültürü içinde yetişmiş filozoflarının tanrı, insan, toplum-evren hakkında ortaya koydukları tutarlı, evrensel, sistemli bilgi ve düşünceleri ifade eder.(Şahin,2000 s:50).

Bu dinin felsefesi (felsefe-i islamiye) çeşitli uluslardan düşünürlerin Müslümanlık disiplini çerçevesinde düşüncelerini kapsamaktadır. Bu düşünce felsefesini oluşturan Farabi, İbn-i Sina, Ömer Hayyam, Gazali, İbn-i Bacce, İbn-i Rüşd, İbn-i Cebiral, İbn-i Memnun Sühneverdi, İbn-i Tufeyl, Salamanlı Absal, İbn-i Haldun, gibi bir çok düşünür yetişmiştir. Bu düşünürlerin birçok alanda İslam felsefesini uyarladıkları bilinmektedir.

İslam felsefecilerinin İslam estetiğini de kapsayan çalışmaları derlendiğinde İslam sanatının genel karakteristik unsurları da ortaya çıkmaktadır. Bunlar:

Realizmden kaçış; İslam sanatının eserleri incelendiğinde, doğayı olduğu gibi taklit eden realizmden şiddetle kaçınılması, nesneleri soyutlaştırarak ifade etmesi göze çarpmaktadır. Emeviler'de ilk devir süslemelerinde realizm görülsede giderek bundan uzaklaşılmıştır. M:S.9. yüzyılın ortalarından itibaren ise soyut bir nitelik kazanmıştır. Abbasi ve Selçuklular devri minyatürlerinde de benzer bir durum görülmekte ve 13. yüzyıla gelindiğinde daha soyut bir karakter kazandığı görülmektedir. İslam sanatı nesne yada figürleri aynen resmetmek yerine onları yorumlayıp, üsluplaştırarak, figürleri, bitki yada çizgilerin arasına saklayarak İslam (sanatının) süslemesinin temelini oluşturmuştur. Bu yönü ile de İslam sanatı; derinlikten yüzeye, gerçekten stilizasyona yönelirken, (Yetkin:1953 s.33). batı sanatı; Giotto ile yüzeyde derinliğe, tecritten gerçeğe doğru tersi bir yol ile ilerlemiştir. ( Ghomrıch.1998 s:175)

Tefekkür ve Hendese; İslam sanatının en belirgin motifleri; yıldız ve çokgendir. Bu motiflerden hareketle İslam sanatı kendi estetiğinin biçimini bulmuş ve Avrupalıların Arabesk adını verdikleri bir adla kompozisyonlarını oluşturmuştur. Bu kompozisyonların başlama ve bitme noktaları belirgin olmayıp, çizgiler belirli düzenler içerisinde zig-zaklar çizerek devam eder hale gelmiştir.

Doğa ile Metafizik Arası İlişki; Doğadan tamamen kopuşunun mümkün olmaması ile birlikte İslam sanatı üsluplaşarak biçim değiştirme yada deformasyonlar ile ilahi birliğe hizmet etmeyi hedeflemiştir. Örneğin direkt olarak bir bitki çizimi yerine gül,rozet, lale, hatai, üsluplaştırılarak bir kompozisyon içinde kullanılmıştır. Ayrıca İslam dininde aziz v.b lerinin resimlerinin olmaması ikonografinin bulunmamasına yol açmıştır.(Çam, 1994 s:81-99).

Her sanat içinde doğduğu doğa ve coğrafi çevrenin izlerini taşır. Yine her sanat eserinin böyle sosyolojik, psikolojik ve felsefi bir zemini vardır. Yani sanat eserleri de sanatçısı da içinde gelişti şartlardan bağımsız düşünülemez.(Arvasi, 1982 s:119). Bu nedenle İslam dininin getirdiği koşullar ve İslam yaşam biçimi sanatlar içinde şiiri ve müziği en baş köşeye koyarak, hitabet, mimarlık, hattatlık, nakkaşlık v.b sanatları beraberinde getirmiştir. Ayrıca İslam sanat ve estetiği resim sanatını ve sanatçısını hattatlık nakkaşlık alanlarında istihdam ettirmiştir. (Arvasi, 1982 s:158). Resim gibi heykel sanatı da hadisler gerekçe gösterilerek yasaklanmış ve bu yasak zaman içerisinde etkisini göstererek Müslüman sanatçıların doğrudan doğruya nonfigüratife yönelmelerini sağlamıştır. Bu yönelimin alt yapısını ise tasvir yasağının putperestliğe karşı verilen amansız mücadelesinin oluşturduğu söylenebilir. (Ayvazoğlu 1992 s:15).bu durumda islami soyutlamayı doğurmuştur. Bu soyutlama da İslam estetiğinin ana biçim vericisi olan arabeski doğurmuştur. İslam'da Arabesk öncesizlik ve sonrasızlık duygularını aşılamak amacını gütmüştür.(Çubukçu, 1987 s:46). Arabeskin ilk örnekleri Avrupa ‘ya göçen Sakalar ve Sarmatlar’da görülmektedir. Bu üslupta doğadan alınana motifler özünden koparılarak simetriye yönelmelmiş ve ritim olgusunu doruğa çıkarmıştır. İslam sanatının tek’e bir’e yönelmesi ve İslam estetiğinin bütünlüğü doğması üç kaynağa dayanmaktadır; arap dili ve edebiyatının gelişmesinin zorladığı yorumlar, İslam kültür ve sanatının ilk çağına verilen önem, İslam sanatının bir bezeme sanatı olarak tanımlanmasıdır.

İslam'ın oluşum koşullarının en büyük etkisi mimaride görülmektedir. Yeni yayılmaya başlayan İslamiyet kendisini var ettiği her yerde yeni Müslüman toplumların ihtiyaçlarının karşılamak için camiler, okullar, hamamlar, imaretler, darüşşifalar yaptırıyorlardı. Bu ihtiyaçları karşılayabilmek ise genelde farklı ülkelerden gelen sanatçılar tarafından getirilen yeni fikirler üstünde kuvvetli birer etki yapan mahalli gelenekler birbirinden tamamıyla farklı bir takım tipler yaratmıştı. Bu atmosfer islamın kabulünden sonraki devirlerde Türk sanatını da milli karakterini korumakla beraber bu değişikliğin etkisi altında kalmıştır. (Arseven……s:21-22). Türklerin yanında İslam sanatı geniş bir coğrafya ve birçok etnik kökeni de etkilemiştir. Bu noktada yakın doğuda Avrupa kültürünü oluşturan Greko-Romen ve Hıristiyan geleneklerine ek olarak yakın doğunun daha eski kültür tabakalarının uzak doğunun ve göçebe Asya’nın değişik geleneklerinin İslam kültürünün gelişmesini etkilediği açıktır. (Kuban.1982 s:2).

Ortaçağ Türklerinin figüratif karakterli eserlerinin İslamiyet içerisinde stilizasyona uğraması İslam dininin putperestliğe karşı figürü yasaklaması ile olmuştur kanısı oldukça yaygındır. Yakın tarihimizde yapılan araştırmalar ve 1980’li yıllarda oryantalistler tarafından Kuseyr Amra’da bulunan duvar resimlerinin bulunmasıyla bu görüş farklılaşmaya başlamıştır. İslami yaşam içerisinde figürün hoş görülmemesi her ne kadar gerçek bir olgu ise de bu Kuranı Kerim’den daha çok hadislere dayanmaktadır. (Grabar, 1988 s:58). İslam tarihinde figür yapımı ile ilgili bir çok eser günümüzde bilinmektedir.

Örneğin;


* Hırbet-el Mefcer sarayındaki mozaikler,

* Hırbet-el Mefcer sarayındaki kuş heykelleri,

* Hırbet-el Mefcer sarayındaki rakkase heykelleri,

* Kasru’l hayri’l’in dış cephesindeki heykeller,

* Samarra Cevsaku’l hakani’nin duvarındaki figürlü resimler,

* Cevsaku’l Hakani’nin kubbeli holün dekorasyonları,

* 12.-13. yy. Selçuklu seramik tabakları,

* Tolunoğlu devrinden kalma keten üzerine hipopatam figürü,

* 12. yy.’da Fatımiler devrinde figürlerle dolu fildişi panolar,

* Fatımilerden kalma hayvan figürlü dokumalar,

* Tunus’taki Fatımi dönemi figür kabartma heykelleri,

* Fatımilerdeki figürlü sürahi,

* Fatımilerdeki hayvan heykelleri,

* Divriği Ulu Camii’nin batı cephesindeki taçkapı süslemeleri,

* Irak’ta Selçuklular’dan kalma insan figürlü kabartmalar.(Yetkin,1984.s:180-188

İslam estetiğinin genel çerçevesini belirledikten sonra Şaman kökenli Orta Asya Türklerinin İslam öncesi sanatlarının İslam estetiği ile kaynaşmasının Türk kültür ve sanatına etkilerini irdelemeye geçebiliriz. Bu noktada Türklerin ticaret, savaş gibi nedenlerle İslamiyet ile ilişki kurmalarının yanı sıra Türklerin islamiyeti kabullenmesinde önemli etkenlerden birisi de; islamiyetin yayılmasında ilkelerini mistik duygularla besleyen dini ekollerin de etkisi çoktur. Türklerin Şamanoldukları dönemde dini önder sayılan Kam’lar toplumda etkiliydi. Kam; şiir söyleyen, bilgece sözler bilen, kötü ruhları kovan, doğa ötesi olay ve varlıklarla temas kuran, dini törenleri yöneten ve gerektiğinde toplum içerisinde raks eden kimseydi. Türkler İslamlaştıktan sonra Kam’lar artık Baba yada Ata adını aldı. İslamiyet adına dini önderlik yapmaya başladı. (Çubukçu, 1987 s:12-13).

Müslümanlığı toplu olarak kabul eden ilk Türk topluluğu Karahanlılar’dır ve bu Türk kavmi İslamiyet sonrasında da kendi egemenlik alanlarında aynı kent ve mimarlık imgelerini yaşatmıştır. Karahanlı mimarisi; kerpiç ve tuğla karışık olarak kullanılmıştır. İslamiyet ile Karahanlı kemerleri değişmiş tuğla, örgülerin sadeliği kemerlerin hafifliği ile plan ve mimarisinin değişikliği ile ilk değişiklik görülmüştür. (Aslanapa, 1984. s:27-29). Yine kerpiç ve tuğla taşıyıcısı duvar tonoz ve kubbe örtüsü tromp gibi geçit öğeleri, pişmiş toprak mozaik cephe bezemesi, ahşap düz yada bindirme örtü, alçı bezeme büyük duvar resmi ve mimari düzen öğeleri olarak avlulu yapı, eyvan, çok ayaklı salon, poliganol, silindirik yüksek kubbeli yapı, revak tümüyle temelde İslam öncesi geleneklerin uzantısıdır.

Orta Asya'nın komşusu olan bölgelerdeki Çin, Hint, İran gibi büyük kültür çevrelerinin etkileriyle zenginleşmiş; onları da etkileyerek evrensel seviyesini göstermiş olan Türk mimari faaliyeti, Gazneliler, ve Büyük Selçuklu devirlerinde de gittikçe teknik ve estetik kalitesini de artırarak islamın da azımsanmayacak etkisi ile gelişmeye devam etmiştir.(Arık, 1990 s:139)

Selçuklular döneminde İran tipi cami denilen camiler ortaya çıkmıştır.12. yy. ‘da önemli kentlerde ayaklı camilerin yeni planlarla (İslamiyet’le birlikte) inşa edildiği bilinmektedir. Bunun yanında 11. yy.’dan günümüze cami mimarisine Türklerin Orta Asya’dan getirdiği en belirgin öğe silindirik, poliganol yada yıldız biçimindeki minarelerdir. Yine köken olarak Orta Asya (İslamiyet öncesi) geleneklere bağlı kule yapıları da İslam mimarisine Türklerce taşınmıştır. Mimari bezemeler açısından tuğla minare, taşıyıcı gövdeye kaplanan, mozaik pişmiş tuğlanın olanak verdiği geometrik desenlerle süslenmektedir. Yatay kufi yazı şeritleri 11. yy.’da (İslamiyet’le) ortaya çıkmıştır. Mihrapların mozaik ile bezenmesi de Selçuklu döneminde gerçekleştirilmiştir. Medreselerin ve zaviyelerin ilk örnekleri de eyvanlı ev örneklerine dayandığı düşünüldüğünde islami eğitim kurumlarının , İslamiyet öncesi Türk mimarisine dayandığı görülmekte, mimari tarzınında Budist manastır geleneğine dayandığı bilinmektedir.

İlk Müslüman Türk topluluklarında görülen ibadethaneler (cami, ribat, zaviye, mescit, külliye, medrese) gibi kurumların tamamının inşasında İslam kültürünün etkisi bulunmakta iken bu yapıların tamamının ilk mimari projeleri Orta Asya kökenlidir.

9. yy.’a kadar İslami kültür belirgin bir mezar yapısı ve kültürü oluşturamamışken, gelişen mezar kültürü büyük ihtimalle Orta Asya kökenlidir. Temelde kübik strüktür üzerine kubbeli örtü (kare-kubbe) ile silindirik yada poliganol strüktürün konik çatı ile örtülmesi biçiminde iki tip mezar biçimi görülmekte, kare planlı kubbeli mezarlarında Horasan’a özgü olduğu bilinmektedir.

Mimari bezeme tekniklerine de İslamiyet’le gelen mozaik, çini ve çini levha dışında kalan tüm teknikler Orta Asya kökenlerini sürdürebilmişse de alçı tekniği giderek azalan, taş oyma ve çini teknikleri ise giderek artan teknikler olmuştur.

Orta Asya’dan gelen halı sanatı Selçuklular döneminde İslami kültürlerde yayılmaya başlamıştır. İslam estetiği ise halı sanatında uygulanan desen biçimlerini etkilemiştir. Türk halılarının keskin çizgili motifleri, yerlerini yumuşayan ve dalgalı çizgilere ve biçimlere bırakmaya başladığı örneklerden izlenebilmektedir. İlk dönemlerde hayvan motifleri görünse de zamanla ağırlık İslam bezemesinin arabesk biçimleri palmetler ve dolama dal kompozisyonlarına ayrıca yer yer kufi yazı bantlarına yerini bırakmıştır.

Lüsterli (yaldızlı) çini tekniği İslam kültürünün seramik yaratımıdır, ve çok yüksek bir soyutlama iradesi ve soyut desenle karşımıza çıkmıştır. Türk tarihinin çömlekçiliğinde önemli bir yeri olan Semerkant çömleklerinde de hiç insan figürü görülmemektedir. Tanınabilen hayvanlar(kuşlar) da çok azdır. Yine vahşi yaşam izleri taşıyan seramik bezemeleri noktalı dolama şeritleri ve palmetin vahşi türleri desenlere egemen olur. 12.-13. yy. seramikleri (Moğol istilası öncesi) Selçuklu çömlek sanatının zirve dönemidir ve bitkisel motifler İslam geleneğini yansıtırken zengin, yumuşak, eğrisel hareketli bir karakterdedir. Kullanılan yazılar keskin köşeli kufiden, çiçekli kufiye ilerde de nesih kullanımına kayacaktır. İnsan ve hayvan bezemeleri diğer öğelerde olduğu gibi karakter yapısını kaybederek, küçük boyutlu bezeme öğelerine dönüşür; yüzey arabesk devamlılığında ve hiç boşlu kalmayacak biçimde süslenilir. II. Dönem Selçuklu seramiğinde ise arabesk desenlerinin güçlü örneklerini taşıyan büyük kavanozlar nesihle yazılmış bordür panoları ile minyatüre en yakın teknik olan minai tekniği ile yapılan seramikler İslam etkisi taşımaktadır.

Maden işleme sanatlarında gelişmiş olan Türkler İslamiyet’ten sonra da bu tekniği kullanmış ve geliştirmişlerdir. Fırsat buldukça hayvan heykelleri yapsalar da maden sanatlarında figürün giderek azaldığı görülür. İslam da büyük bir yeri olan ibrik de Türk sanatına geçen bir başka maden sanatı öğesidir.

Ahşap oyma sanatlarında İslami etki ilk olarak bezemelerdeki içeriğin daha çok geometrik desene bitkisel arabeske yönelmesinde görülmektedir. Özellikle bozkır göçerlerinin İslam öncesi sanatlarında karakteristik olan bir eğik kesim tekniğinin belirdiği soyut bir ağaç oyma tekniği geliştirilmiştir. Bezemelerin kesişen daire ve poligon modüllerine oturan geometrik desenler ve bitkisel arabesk soyut bezemenin temelini oluşturur. Figür bezemesi giderek azalmakla birlikte dini yapıların dışında kullanıldığı örneklerle tespit edilmiştir. Yazı (hat) özel bir yere sahip olur ve mimariden en küçük eşyaya kadar bezemesel bir tutumla ele alınır.

Türk resim ve heykel sanatında görülen İslami etki ise daha net ve keskindir. Büyük Selçukluların Rey sarayında ve Isfahan gibi merkezlerde alçıdan ve boyalı insan heykelleri yaptıkları duvarları süvari kabartmaları ile süsledikleri bilinmektedir. Ayrıca Konya şehir surlarında kabartmalar; Diyarbakır şehir surları ve Kayseri iç kale duvarlarında kabartma ve heykeller, Karatay hanı, Erzurum çifte minareli medrese, Divriği ulu cami ve şifahanesi gibi yapıların duvarlarında ve taç-kapılarında kabartmalar bulunmaktadır. Ancak 14.yy.'dan itibaren bu örnekler azalmış, 15.yy. sonlarında ise artık hiç kullanılmamıştır.(Arık, 1990 s:139). İç Asya’dan orta Anadolu’ya gelen Türk kültürü içerisinde resim sanatı İran Selçuklu döneminde, (duvar resmi) neredeyse bıçakla kesilmiş gibi yok olur.

Gazne döneminde Maniheist ve Budist kültürden alınan büyük boyutlu duvar resmi geleneği ile mezar taşlarından insan figürüne aşina Türk sanatının erken Emevi ve Abbasi dönemlerinde figüratif ve büyük boyutlu resim sanatını terk ettiği ve Anadolu’ya getirmedikleri kesin olarak bilinmektedir. Resim sanatı kitap süslemeciliği ve tıbbi kitaplarda sürse de bunlar minyatür niteliğinde sayıca az ve sahibinin adı geçmeyecek yada daha nadir geçecek tarzda yapılmıştır.( sanat analizi ve estetik algı ders notları). İslam sanatı içerisinde minyatürde; ışık-gölge, derinlik ve hacim yoktur.

Genel çerçevede verilen bilgileri derlediğimizde Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk kültür tarihinde İslam felsefesi ve estetiğinin Türk kültür ve sanatına büyük etkileri olduğunu görüyoruz. Bu etkilerle birlikte Türk sanatının tamamen özü ve biçiminden kopuşundan bahsetmek mümkün değilse de İslami kültürle sentezlendiği ve/veya islami kültürü sentezlediği gayet açıktır. Cami Türk kültür ve mimari sanatına İslam ile girmiş, eyvanlı, avlulu camiler Türk mimari kültürüne uygun hale gelmiştir.

Medrese, ribat, zaviye, kervansaraylar İslamla Türk mimarisine giriyorsa da Orta Asya mimari projeler paralelinde inşa ediliyordu. Yine saray, kule ve konut mimarileri de geleneklere bağlı bezemelerdeki geometrik biçimler deforme olsa da sürüyor, yazı (hat) sanatı ise İslami karakter ile bezeme unsuruna dönüşüyor. Ayrıca Türklerin edebi dili ve alfabesi olmasına karşın Kuran dili olduğu için Arapça ve halkın çoğunluğunun dili olan Farsça'nın Türk diline etkisi oluyor, (Kafesoğlu, 1999 s:400). Günlük eşyalar geleneklere bağlı olsa da (mezarlar dışında) büyük oranda islami niteliklere bürünüyor, sık karşılaşılan hayvan bezemeleri giderek azalıyor, gizleniyor ve stilize ediliyordu.

İslami etkiyi en çok resim ve heykel sanatları yaşıyor. Duvar resmi ve figür hızla yok olurken, hayvan heykelleri giderek azalıyor, önceleri dini yapılara figürsel heykeller konulurken figür zamanla giderek yok oluyor yada İslam arabeskinin özellikleri ve teknikleri içerisinde karakteristik özelliklerini yitiriyor. (Kuban, s: 11-188).

Orta Asya’dan hareket eden Türklerin sanatının Orta Asya’daki atlı göçerler aracılığı ile birçok kültür ve sanatla olan etkileşimi yarı göçer ve/veya yarı yerleşik tarımsal toplum yapısında islami gelenek, kültür ve estetiği ile mozaiklenmesinin sonucunda genel karakterinin özünü koruyan, biçimsel değişimlerin görüldüğü bir sonuçla değişimini tamamlıyor. Türklerin askeri liderliği ve kısa zamanda İslam kültürünün bayrağını taşır hale gelmeleri , geleneklerini korumada önemli bir etken olsa da, islami cihat düşüncesi ile Türk askeri alışkanlıklarının örtüşmesi ve göçer geleneklerin izleri büyük olasılıkla Türkleri Anadolu’ya taşımış, Anadolu’da da yeni bir kültürel sentezlenmenin alt yapısını oluşturmuştur. Nedeni olan her şeyin bir zorunluluk olduğu ilkesi ile Türk sanat tarihine baktığımızda; Türk kültürünün Orta Asya’dan Anadolu’ya binlerce yıl, yüzlerce etnik kültürel yapı ve onlarca inançla yoğrulduğu, belirli zamanlarda nicel sıçramalar ve sürekli nitel bir evrim içerisinde değişerek, dönüşerek ve gelişerek, aynı zamanda da değişerek , dönüştürerek ve geliştirerek biçim kazandığını, günümüzdeki varlığını da bu farklılıkların zenginliğinin bir sonucu olarak getirdiğini görmekteyiz.
 
İslamiyetin Türk kültürüne etkileri nedir?

islamin turk kulturune etkisi

islamiyetin turk edebiyatina etkisi

islamiyetin turk kulturune etkileri

Türkler, Müslümanlarla ilk defa Hz. Ömer’in halifeliği sırasında (634-644) yapılan fetihler sırasında karşılaşmışlardır. 751 yılında Talaş Savaşı’nda, Türklerin, Çinlilere karşı Müslümanlarla aynı safta yer almaları bu iki kültürü biribirine iyice yaklaştırmıştır. Türklerle Müslümanlar arasında VII. yüzyılın ortalarından, 10. yüzyılın sonlarına kadar devam eden askerî, siyasî ve ticari ilişkiler, Türklerin büyük bir çoğunluğunun İslam dinini tanıyıp kabul etmesini sağlamıştır. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın 920′de Abdülkerim adını alarak Müslüman olması, İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında dönüm noktası olmuştur. Karahanlılar ilk Müslüman Türk devleti olmuştur.
Toplumda meydana gelen inanca bağlı değişiklikler sosyal hayatı bütünüyle etkiler, değiştirir. Pagan inanışı, Şamanizm ve GökTanrı inancı Türklerin ilk dinî inancını oluşturuyordu. Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte inançları tamamen değişmiştir. İslamiyet’le 10. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar etkisini devam ettiren yeni bir medeniyet ve kültür dairesine girmişlerdir. Bu medeniyetin etkisiyle yerleşik hayata geçmişlerdir. Yerleşik hayata geçince de dünyaca tanınan şehirler ve kültür merkezlen kurmuşlardır. Bilim, sanat, edebiyat, sosyal hayat, devlet sistemi gibi alanlarda büyük ilerlemeler sağlamışlardır.
Bir yaşam biçimi olarak kabul edilen İslam dini, Türklerin sosyal ve kültürel yaşamında, düşünce dünyasında ve dil anlayışında köklü değişiklikler meydana getirdiği gibi kültürün önemli bir yansıması olan edebî ürünlerde de yeni şekillenmelere zemin hazırlamıştır. Bu ortak edebî malzemenin temelinde İslamî birikim vardır. Arap, İran ve Türk şairleri, işte bu malzemeyi farklı dil, güzellik ve sanat anlayışlarıyla işlemişlerdir.
11. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında Türk edebiyatı bir geçiş dönemi yaşamıştır. Arap ve Fars edebiyatının etkisiyle Türk edebiyatı, yeni biçim ve içeriklerle zenginleşmiştir. Bu yüzyıllarda Arap ve İran edebiyatlarıyla tanışan edebiyatçılarımız, gerek İran, gerekse Arap edebiyatlarındaki şekil ve türleri Türk edebiyatına taşımışlardır. Türk sanatçıları, ilk önceleri Arap ve İran edebiyatlarında çok yaygın olan bazı eserleri tekrar yazma yoluna gitmişler; ancak zaman içinde içerik ve üslup yönünden özgün ve üstün eserler ortaya koymuşlardır.
Edebiyat, İslamiyet’ten önceki sözlü kültürün devamı olan Halk edebiyatı, İslam düşüncesiyle yoğrulmuş, İslam’ın daha çok etkisinde kalan Divan edebiyatıyla birlikte gelişmeye devam etmiştir.
 
İslamiyet Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı

islam kulturundeki turk edebiyati

islamiyetin turk diline etkisi

islamiyetle gelisen turk edebiyati

İslamiyetin Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı

Türkler kitleler halinde İslamiyeti kabul etmeye başladıktan sonra, Kur'an dili olan Arapça'yı öğrenmeye başladılar. Buna bağlı olarak edebi eserler de bu dilde verilmeye başlandı. Buhara, Semerkand ve Kaşgar gibi büyük şehirlerde medreseler kurularak Arapça ve İslami İlimler üzerine eğitim verilmeye başlandı. Yine bu dönemde halkın kullandığı dil olan Türkçe içinde Arapça kelimeler arttı. Farabi ve Zemahşeri gibi ünlü bilginler yetişti. Diğer müslüman milletlerle aynı İslami dersler ve ilimler öğretildiğinden kültürlerde yakınlaşmalar doğdu. İslamiyet, Türklerle diğer milletlerin ortak paydası oldu.

Kutadgu Bilig

Kutadgu Bilig, 1069-1070 yıllarında Balasagunlu Yûsuf Hâs Hâcib tarafından, aşağı yukarı 18 ayda yazılmış ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Karahan'a sunulmuştur. Eser, hükümdar tarafından çok beğenildiği için, yazarına sarayda "hâciblik" görevi verilmiştir.

Eser, Uygur harfleriyle, Türkçe ve şiir halinde yazılmıştır. Eserde Budizm inançlarıyla yoğrulmuş bir Türk kültürünün, Orta Asya Türk ahlâk ve geleneklerinini genel özelliklerinin ve Türklerin yeni girmeye başladıkları İslâm kültür ve inanç sisteminin etkisi vardır.

Kutadgu Bilig'de adaleti, aklı, devleti ve kanaati temsil eden (sırasıyla Kün-Togdı, Ay-Toldı, Öğüdülmüş ve Oğdurmuş) kişiler arasında konuşmalar olmakta; Vezir Ay_toldı, daha sonra da oğlu Öğüdülmüş, hükümdara yönetim konusunda öğütler vermektedir. Bu, tarihimizde daha snra da bazı örneklerine rastlayacağımız bir "siyasetnâme" örneğidir.

Burada, Kutadgu Bilig'de eğitim-öğretim, akıl ve bilgi, dil ve konuşma konularının nasıl ele alındığı konusunda kısa bir tahlil yapılmaya çalışılacaktır.

Eserde, eğitimin kalıtsal temellerine tam olarak inanılmaktadır. Yere ekilen tohumun kendi aslına uygun olarak bittiği gibi, oğulun tabiatı da babasına çeker.

Doğuştan iyi olandan dâima iyilik gelir, doğuştan kötü olanın ıslâhına ise çare yoktur. Anne karnında teşekkül eden tabiat ve terbiye, insanı ancak kara toprak altında terk eder, Akıl çalışmakla elde edilmez; Tanrı onu insanın hamuruna atar. Bilgi için insanda bulunması gereken sermaye akıl ve gönüldür ki onu, Tanrı ihsan eder. Her şeyi sonradan elde edebilen insan, aklı elde edemez; akıl, Tanrının bir lütfu olarak insanla beraber doğar.

Ancak buna rağmen insan doğuştan âlim olarak doğmaz, sonradan öğrenir. Bunu açık şekilde dilde görmekteyiz: Dil, doğuştan konuşmaz, zamanla konuşmaya başlar. Akıl, doğuştan getirilmekle beraber küçük çocuk onu hemen kullanmaya başlayamaz, "yaşı gelmedikçe kalem yürümez". İnsan bilgisiz olarak doğar ve yaşadıkça öğrenir; hem de bütün faziletleri ve hareketleri...

Çocukların iyi veya kötü olmalarına anne-babaları neden olur; çocuğun terbiyesinden özellikle baba sorumludur. Çocuğu çok sıkı terbiye etmelidir, ancak bunun da usulleri vardır: eğitime erken başlamalı, bilgiyi küçükken öğrenmelidir; küçük yaşta öğretilen bilgi hayat boyu unutulmaz. Bu arada çocuklar başı boş bırakılmamalı, naz içinde yetiştirilmemeli, gerekirse dayak atılmalıdır.

İki tür insan vardır: öğreten ve öğrenen; bunların dışındakiler hayvandır. Metod olarak da Sokratvari bir soru-cevap yöntemi önerilmekte ve eserde de en iyi örneklerinden biri verilmektedir. Sormak erkektir, cevap vermek dişi; dişi, ancak erkek sayesinde doğurur, iyi fikirler de ancak iyi sorulara cevap olarak çıkar. Kutadgu Bilig'te bilginin işe yarar olması çok önemlidir, bilgi insanı işe yarar kılmalı, işleri yoluna koymalı, doğru yolda yürütmelidir. Çünkü insanı hayvandan ayıran aklı, bilgisi ve bunları kullanabilmesidir.

Tanrı, insanı seçerek yaratmıştır; erdem, akıl, bilgi ve anlayış vermiştir. İnsanın değeri, bilgiden ve akıldan gelir; "anlayışlı olan anlar, bilgili olan bilir." Bilgisizlik körlüktür, hastalıktır; bunun tedavisi de şüphesiz eğitim yolu ile bilgi kazanmadır. "Bütün iyilikler bilginin faydasıdır; bilgi ile göğe dahi yol bulunur". Anlayışla elde tutulan dünya, bilgi ile idare edilir, İnsan her şeye bilgi ile nüfuz eder. "İnsan bilgi ile büyür, akıl ile yükselir". Bilgi, aklın sarayıdır ve akla hürmet bilgiden gelir. Akıl, insan için kâfi bir eştir. Eğer insan öfkelenir, hiddetlenirse; akılsızca, bilgisizce hareket eder, Bu nedenle yavaş, yumuşak hareket etmelidir. Esasen akıl gençtir ama hareketi ihtiyardır. Akıl, hem dilin hem de insan hareketlerinin kösteğidir.

Kutadgu Bilig'de eğitim açısından en yoğun işlenen konulardan bir başkası da dil ve sözdür. Bilerek söylenilen söz, bilgidir, Bilgi, dil ile meydana çıkar ve çevreyi aydınlatır, İnsanın dilini ayarlayan bilgi onun anlayış ve bilgisine tercüman olan da dildir. Söz, akıl ile söylenmeli, bilgi ile süslenmelidir. Alimlerin sözleri bilgisizler için gözdür. İnsanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler; ondan geriye miras olarak söz kalır. Dil ve söz bir insan için çok değerlidir.

"Aklın süsü dil, dilin süsü söz;

İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür" (Türkçe Atasözü)

Dilin faydası çok olduğu gibi, zararı da çoktur. İnsan söz ile yükselmekte, ancak gene sözle düşmektedir. Dil, insanı değerlendirir de, değerden de düşürür. Yusuf Has Hacib, "söylemediğin söz, sana kuldur; eğer söylersen sen ona kul olursun", demektedir. Sözün yeri sırdır; söz ondu, fakat biri söylenmeli, dokuzu söylenmemelidir. Bilgili diline hakim olmalı, bilgisiz ise hiç konuşmamalıdır, Çünkü dil her gün başı tehdit etmektedir, Gereksiz söz yanan ateş gibidir, çevresine hayat verir.

Yazı, sözün zaptedicisidir, o zamanki toplumlarda gerek dinlerin bozulmadan yayılmasında gerek devlet yönetiminde- yazıya büyük bir kutsiyet atfedilmektedir. Ülkeler kılıç ile fethedilir ve elde tutulur, ama ülkeyi ve halkı kılıç idare etmez, kalem idare eder.

Burada incelenen birkaç konuda da görüldüğü gibi, Kutadgu Bilig döneminde Orta Asya Türk toplumları eğitim-öğretim açsından gayet yüksek bir düzeye çıkmışlar; işledikleri konuları gayet felsefî ve erdemli bir tarzda işleyebiliyorlardı.

Atabetü'l-Hakayık

Kutadgu Bilig'e göre çok daha kısa, basit ve hattâ bir dereceye kadar kaba, cansız bir başka Türk eseri, Edip Ahmed'in Atabetü'l-Hakayık adlı eseridir. Kimliği hakkında fazla bilgi bulunamayan Edip Ahmed'in Yüknek'li Mahmud'un oğlu olduğu, ama olduğu ve manzum olarak Türkçe vaaz ve öğütler verdiği bilinmektedir.

Eser, Kutadgu Bilig'den çok daha İslâmidir; önce Allaha, Peygambere ve dört halifeye övgü ile başlaması, onun İslâm geleneğine daha çok girdiğini gösterir. "Gerçeklerin Eşiği" anlamındaki bu eser gene tarihi kişiliği fazla bilinmeyen Muhammed Dad İspehsalar Bey'e takdim edilmiştir. Fazla orijinalitesi olmayan, o devirdeki inanç ve kültür ortamına uygun bilgileri manzum olarak söyleyen, bunları âyet ve hadislerle destekleyen bir kitaptır. Ancak eserin daha sonra çeşitli yerlerde ve çeşitli zamanlarda çoğaltılması ve düzenlenmesi, eğitim alanında önemli bir ihtiyacı karşıladığını göstermektedir.

Atabetü'l-Hakayık, halka verilen öğütlerdir. Ancak buna rağmen içindeki Arapca ve Farsça kelimelerin bir hayli arttığı görülmektedir. Cömertliği, tevazuyu, keremi övmesi; kibir ve harisliği yermesi o zamanki kültür ortamında bir gelenek olmuştu. Bu eser, eğitim tarihimiz bakımından şu noktalarda ilginçtir. Emir övülürken

"O akıl, anlayış, şu'ur ve zekâ mekanı, bilgi ocağı ve fazilet kaynağıdır"

denmesi, o zaman beğenilen, takdir edilen ideal bir şahsiyet tipinden neler anlaşılması gerektiğini çok iyi göstermektedir. Aynı Kutadgu Bilig'de olduğu gibi, burada da bilgi ve dil konuları üzerinde en başta ve hassasiyetle durulmaktadır. Edip Ahmed'e göre de bilginin faydası veya bilgisizliğin zararı açıkça görülmektedir. Bilgi, mutluluk yoludur. Kemik için ilik ne ise, insan için de bilgi odur. Bilgisiz insan hiç bir şeydir, bir ölüdür. Bilgisize doğru söz ve öğüt tatsız, faydasız gelir. Yaradan Tanrı ancak bilgili olmakla bilinir; insanın kendisi de bilgi ile yükselir. Bilginin temeli olan akıl, insanın gerçek ziynetidir.

Atabetü'l-Hakayık'ta üzerinde durulan bir başka konu da, insanın diline sahip olmasıdır. Edeblerin başı, dili gözetmektir. Düşünerek konuşmalıdır, yoksa dil ve söz insanın başına bela olur. İnsana ne gelirse dili yüzünden gelir. Zaten Hz. Muhammed de "İnsanı ateşe atan dilidir" diyordu. Edip Ahmed de ok yarasının bir gün kapanabileceğini ama dil yarasının kapanamayacağına işaret ediyordu. O halde yalan söylememek, gevezelik etmemek ve doğru söylemek gerekir; çünkü doğru söz şifadır. İnsanın diline hakim olması, doğru ve güzel söz söyleyebilmesi için de, sadece maddî hayatı sürdürebilmek için gerekli bazı bilgilerin değil, son derece soyut bilgilerin de yaygın eğitim vasıtasıyla verilmesi gerekiyordu. Ancak manevî kültür gililerinin bu kadar çoğalması yaygın eğitimin gücünü zorluyor; örgün eğitimi zorunlu kılıyordu.

Dîvanü Lûgati't-Türk

Orta Asya Türk toplumları arasında aşağı yukarı 5. yüzyıldan itibaren yoğun bir din propagandası ve çatışması başlamış; üstünlük kazanan dinler kendi kültürlerini de yaymaya başlamışlardı. Orta Asyadaki din çatışmaları aşağı yukarı l0. yüzyılda belirgin bir sonuca ulaşmış ve Karahanlı Devleti dolayısıyla da oldukça istikrarlı bir toplum ve devlet içinde Türklerin esas dini haline gelmeye başlamıştır.

Türkistan'daki halkların büyük bir çoğunluğu Müslüman olunca din çatışmasının yerini dil ve kültür çatışması almıştır. Gerçi bu çatışma Arap ordularının Orta Asya topraklarına girmesiyle başlamış, Kuteybe İbn Müslim 712-716 arasında Harezm bilim ve edebiyatına ait bütün eserleri ve bu yazıyı yazmayı bilenleri yok etmişti, ama gene de Türkçe, daha 5. yüzyıldan itibaren birçok yönlerden işlenmiş bir dil idi. Daha sonra ise Soğdakça, Farsça ve Arapçaya karşı güçlü bir şekilde direniyor; kaybolmuyor. Hatta Karahanlılar döneminde Soğdak dili tamamen yok ediliyor, Farsça alabildiğine etki altına alınıyor. Ama Arapça'nın hem ayrı bir dil yapısında olması, hem de Kuran-ı Kerim'in, Peygamberin bile değil, doğrudan Allahın sözü olması, Müslümanlarda Arapça diline ve yazısına karşı, diğer dinlerde olduğundan daha fazla bir bağlılık ve dokunulmazlık yaratıyor.

Ancak şu da var ki, Türkler 6. yüzyıldan itibaren Arapların arasına sızmaya başlıyordu. 9. yüzyılda Türk askerlerinin Arap ülkelerindeki namları o kadar yayılıyor ki, Halife Türklerden meydana gelen bir ordu kuruyor. 10. yüzyıl başlarında Türkler halife veya daha doğrusu İslâm ordularının komutanlığını ele alıyorlar. 11. yüzyıldan itibaren de İran, Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'da yüzyıllarca sürecek Türk hakimiyeti başlıyor.

Kâşgarlı Mahmud'un Divanü Lûgati't-Türk adlı eseri, işe böyle bir gelişme ve patlamanın eseridir.

Kendisine "Kâşgarlı" diyen Mahmût, aslen Isıkgöl civarındaki Barsganlıdır. Kendisi Türklerin "en uz dillisi, en açık anlatanı akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı" idi. Buhara'da, Nişabur'da ve Bağdad'da öğrenim gördüğü tahmin ediliyor. Eserini Kaşgar'da mı, yoksa Bağdad veya Şam'da mı yazdığı şüphelidir; ancak eser 1072-1074 yıllarında yazılmış ve Bağdad'ta Abbasi Halifesi Ebu'l-Kasım Abdullah'a takdim edilmiştir.

Bu eser, birkaç yönden önemlidir: Önce yüce bir amaç uğrunda güçlü bir direnişi simgeliyorsa da, genel gelişime bakıldığında, Kutadgu Bilig'in Türkçe adlı, Türkçe bir kitap olduğu; Atabetü'l-Hakayık'ın Arapça adlı, Türkçe bir kitap olduğu, Divan-ı Lûgati't-Türk'ün ise Arapça adlı Arap harfleriyle yazılmış bir kitap olduğu görülür. Bu, Türk kültüründeki o zamanki değişimin kalın ana hattını vermektedir.

Ancak buna rağmen Kâşgarlı Mahmud'un Dîvan'ı Türkler ve Türkçe için birçok yönlerden çok önemli ve diğer eserlerden çok çok değerlidir.

Divan, Türkçe'nin en eski ve birleştirici kaynağıdır. Artık o çağlarda çeşitli Türk toplulukları kendi boy adlarının peşine düşmeyi bırakmışlar; boylar üstü genel bir Türk topluluğu, kültürü ve bilinci oluşmaya başlamıştı. Kaşgarlı Mahmud da "bütün" Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını dolaşarak Türk diline ve kültürüne ait verileri toplamış; hadis araştırmaları dolayısıyla Arabistan'da bir hayli ilerlemiş olan kültür temelli sözlük bilim geleneğine uygun olarak bunları bir Divan içinde işlemişti.

Orta Asya Türk dil ve kültür hayatının en güçlü ve güvenilir kaynağı olan bu eser, Orta Asya Türk kültüründeki gelişmeyi, kültürel hayatın hemen bütün yönlerini dikkatli bir gözlem ve derin bir bilgi sonucu olarak ortaya koyuyordu. Yabancı dil ve kültürlere karşı Türk dil ve kültürünü savunurken, Türkçenin bir millet, devlet ve kültür dili olarak ne kadar yetkin düzeyde olduğunu da ispat ediyordu.

Kendisi köklü bir filolog, etnolog, folklorcu ve sözlükçü olan Kâşgarlı Mahmut, diğerlerinin yaptığı gibi daha önce yazılan kaynaklardan derlemeler yapmada; Türk halkının o zamanki sözlü kültür eserlerine dayandı. Güçlü bir din, kültür ve edebiyat dili olan Arapçaya karşı yazılımış olan bu eser, kendisinden 426 yıl sonra yazılmış olan Ali Şîr Nevaî'nin Muhakemetü'l-Lûgateyn'inin Türkçe ile Farsça'yı karşılaştırdığı gibi, Arapça ve Türkçe yi de karşılatırmaktadır.

Kâşgarlı Mahmut, sahih olmayan hadisler de kullanarak Türk adının Tanrı tarafından verildiği, onların güçlü kılındığı ve uzun sürecek bir egemenlikleri olduğunu; bu nedenle Türk dilini öğrenmenin bir din borcu, manevî bir kültür borcu olduğu ve aynı zamanda akıllı olmanın da bunu gerektirdiğini söyleyerek Araplara Türkçe öğretmeyi amaçlamaktadır. Bizim eğitim tarihimiz açısından meselenin esas can alıcı noktası buradadır. Divanü Lûgati't-Türk, Türkçede yazılmış ilk kitaplardan biridir., Divan, bilinmeyen kelimelere bakılmak için yazılmış bir sözlük değil, bir öğretim sözlüğüdür. Bu sözlükte, dil öğretmek için izlediği belli başlı metodlar da şunlar olmuştur:

Kaşgarlı, Türk dilinin öğretiminde kullanılacak temel araçları hazırlamıştır: Önce -bugün elimize geçmeyen "Kitâbü Cevahirü'n-Nahv" adlı sentaks temelli bir Türkçe gramer yazmıştı; daha sonra kelimeleri bir araya getirip Divan'ı düzenlemiş; pek çok örneğin yanı sıra fonetik ve morfoloji konularını da bu eser içinde işlemişti.

Kelimeleri ve kuralları açıklarken günlük Türkçe'de kullanılan en güzel cümle, deyim, atasözü ve manzum parçaları örnek olarak vermiştir. Bu örnekler, bugün bile Türk kültürünün en değerli parçaları sayılmaktadır.

Eserin didaktik ve kullanışlı olmasını sağlamak amacıyla Türkçede artık kullanılmayan ve az kullanılan kelime ve deyimler ayıklanmış, çok canlı ve pratik bir "sözlükten öğretme" kitabı yazmıştır.

Kelimelerin Arapça gramer kurallarına göre kümelendirilmesi, okuyuculara Arapça yardımıyla daha kolay öğretmeyi amaçlamaktan dolayı olabilir. Çünkü günümüzde de yabancı dil kitaplarında, öğreneceklerin ana dillerine göre bazı farklılıklar yapılabiliyor.

Kurallar ve örnekler arasındaki dengeyi çok iyi kurmuş ve genelde örneklerden kurala giderek, öğretimde daha kolay olanın yolunu tutmuştur.

Kâşgarlı Mahmud, dünya dilbilimcilerinin Türkçe için 20. yüzyıl başlarında fark etmeye başladıkları ve bugün iyice sistemleştirdikleri dil yapısını 900 yıl önceden keşf edip belgelemiş bir dil dâhisi; yürekli, bilgili bir Türkçe öğretmeni olmuştur.

Türkçeyi Araplara ve başka milletlerden olanlara öğretme için Kaşgarlının Divan'ından başka eserler de yazılmıştır. Meselâ, bunlar arasından üç tanesini saymak yeterli olacaktır kanaatindeyim.

1) 13. Yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilen "İbnü-Mühennâ Lûgatı", Cemalüddin İbnü Mühenna adlı bir arap filolog tarafından yazılmıştır. Eser Kaşgarlı Mahmut tekniği ile yazılmış ve genelde Doğu Uygur ve Kaşgar Türkçesinin lûgatıdır.

2) 712 hicride Kahire'de Ebu Hayyan tarafından yazılan "El İdrak li lisani'1-Etrak" adlı eser de sözlük esası üzerinden Araplara Türkçe öğretmek isteyen bir eserdir.

3) Mısır ve Suriye'deki Türk kölemen devletleri zamanında Araplar arasında güçlü bir Türkçe öğrenme ve konuşma cereyanı başlamış, Arapça ve Farsçadan birçok kitaplar Türkçeye çevrilmişti. Bu dönem Türkçesi Kıpçakça idi. Osmanlıların Mısır ve Suriye'de egemenliğin den sonra buralarda Batı Türkçesi görülmeye başlanmıştır. Hicri 1000 yıllar civarında Mısır'da bir kadı'nın oğluna Türkçe öğretmek için "Eş-Şüzurü'z-Zehebiyye Ve'l-Kıtai'l-Ahmediye Fi'l-Lûgati't-Türkiyye" adlı bir Türkçe öğretme kitabı yazılmıştır

Dede Korkut Kitabı

Dede Korkut destanı veya hikâyeleri Orta Asya'da şekillenmeye başlamış; Türklerin Müslüman olmalarından ve Anadolu'ya gelmelerinden sonra din ve çevre motiflerine göre bazı değişikliklere uğramıştır. Dede Korkut'un hikâyeleri, parça parça ve değişik versiyonlarda Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşamaktadır. Bugün Türkiye'de en yaygın olarak bilinen ve en geniş Dede Korkut hikâyeleri, 15-16, yüzyıllarda meçhul biri tarafından kağıda geçirilmiştir. "Kitab-ı Dede Korkut" adlı bu eser, Azerbaycan ve doğu Anadolu'daki Oğuz Türklerinin arasında yaşayan Dede Korkut hikâyelerini kaydetmiştir.

Dede Korkut Simgesi, hikâyelerin değişmeyen motifidir. Oğuz boylarının başı derde girdiğinde veya sevinçli bir durumu olduğunda "Oğuz bilicisi" Dede Korkut'a danışır; o ne derse o yapılırdı. Çocuklara ad konulacağı zaman Dede Korkut çağrılırdı.

Eğitim bilimi ve eğitim tarihimiz açısından bu hikâyeleri incelediğimizde, şu karakteristikleri tespit etmek mümkündür:

İnsanların ve canlıların doğuştan getirdikleri, onların daha sonra ne olacaklarını belirler. Belli bir şekilde kalıplanmış olan kişileri de daha sonra değiştirmek çok zordur.

"Kara eşek başına gem vursan katır olmaz,

Hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz. "

Bu nedenle eğitime ve insanları şekillendirmeye küçük yaşta, aile içinde başlamalıdır. Dede Korkut hikâyelerinde, örgün eğitimin henüz olmadığı dönemlerde Türk gençlerinin boy gelenekleri içinde ve büyükleri taklit yoluyla nasıl şekillendiğinin mükemmel örnekleri verilmektedir.

"Kız anadan görmeyince öğüt almaz,

Oğul babadan görmeyince sofra çekmez.

Oğul; babanın yerine yetişemedin. "

Oğlan doğduğunda kurban kesilir. Deli Dumrulun babası ona "Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul" diye hitap etmektedir. Aynı geleneğin Dirse Han oğlu Boğaç'ın doğumundan önce de uygulandığını görüyoruz.

Oğlanın dadılara verilerek baktırıldığı gene Boğaç hikâyesinde yer alan bir motiftir.

"Her kemikli gelişir, kaburgalı büyür". Çocuklar oyun oyun oynayarak büyürler. Oğuz töresinde çocuklar belli bir şekilde yetenlerini gösterinceye kadar ona ad konulmaz. Herhangi bir vesile ile oğlan bir yetenek, bir yiğitlik gösterdiğinde de Dede Korkut gelerek çocuğa bir isim kor. Bu isim koyma olay ve törenlerine Dede Korkut Kitabı'nın çeşitli yerlerinde rastlamaktayız.

Dirse Han'ın oğlu 15 yaşına geldiği halde bir adı yoktu. Bayındır Han'ın da "sert taşa boynuz vursa un gibi öğüten, erkek develerle güreşen" bir boğası vardı. Altı kişinin sağından ve solundan zincirlerle zaptedebildiği boğayı bir gün, çocukların aşık oynadığı bir meydana bırakırlar. Bütün çocuklar kaçar, Dirse Han'ın oğlancağı kaçmaz. Yumruğunu boğanın alnına dayar, bir ileri bir geri defalarca gider gelirler ve her ikisi de alabildiğine yorulurlar. Bunun üzerine oğlan boğanın alnından yumruğunu çeker; boğa o hızla gider düşer ve oğlan bıçakla boğayı keser.


"Oğuz beyleri gelip oğlanın başına toplandılar, "aferin" dediler. Dedem Korkut gelsin, bu oğlana ad koysun, beraberine alıp babasına varsın, babasından oğlana beylik istesin, taht alı versin dediler.

Çağırdılar, Dedem Korkut gelir oldu. 0ğlanı alıp babasına vardı. Dede Korkut oğlanın babasına söylemiş, görelim hânım ne söylemiş. Der:

Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana, Taht ver, edemlidir.

Boynu uzun büyük cins at ver bu oğlana, Biner olsun, hünerlidir.

Ağıllardan on bin koyun ver bu oğlana, Etlik olsun, hünerlidir.

Develerden kızıl deve ver bu oğlana, Yük taşıyıcı olsun, hünerlidir.

Altın başlı otağ ver bu oğlana, Gölge olsun, erdemlidir.

Omuzu kuşlu cübbe elbise ver bu oğlana, Giyer olsun, hünerlidir.

Bayındır Hanın ak meydanında bu oğlan cenk etmiştir, bir boğa öldürmüştür senin oğlun. Adı "Boğaç" olsun; adını ben verdim, yaşını Allah versin" dedi. Dirse Han oğlana beylik verdi, taht verdi."


Bay püre hikâyesinde de gene bir ad koyma sahnesine rastlıyoruz.


"Bay Pürenin oğlu beş yaşına girdi, beş yaşından on yaşına girdi, on yaşından on beş yaşına girdi. Dönüp baksa çalımlı, kartal hünerli bir güzel, iyi yiğit oldu.

O zamanda bir oğlan baş kesmese kan dökmese ad koymazlardı."


Bir gün Pay Pürenin oğlu ava çıkar ve bir ara babasının tavlasında tavlacı başı tarafından misafir edilir. O sırada kara Derbent ağzında konmuş olan bezirganları Evnük kalesi kâfirleri basar, yağmalarlar. Bu baskından kurtulan bir bezirgan, Oğuz hududunda bulduğu, Oğuzun bu güzel yiğidinden yardım ister. O zaman şarap içen oğlan, altın kadehi yere çalar, giyinir, koç atına biner ve yiğitleriyle beraber, yağmaladıkları akçeleri bölüşen kâfirlere baskın yapar. Baş kaldıran kâfirleri öldürür, gâzâ eyler, bezirganların malını kurtarır. Meğer bunlar kâfir ülkesinden Oğuzeline mal getiriyorlardı ve Pay Fürenin "Bamsı" lakaplı oğluna da üç hediye getiriyorlardı. Hediyeleri Hana sunmak isterken, onun yanında kendilerini kurtaran yiğidi görüp ona hürmek etmişler, babasına da durumu açıklayınca


"Bay Püre Bey der: Bre, benim oğlum baş mı kesti, kan mı döktü?

Evet baş kesti, kan döktü, adam devirdi dediler.

Bre, bu oğlana ad koyacak kadar var mıdır dedi.

Evet sultanım fazladır, dediler.

Pay Püre Bey kudretli Oğuz beylerini çağırdı misafir etti. Dedem Korkut geldi, oğlana ad koydu. Der: "Ünümü anla, sözümü dinle Pay Püre Bey

Allah Taala sana bir oğul vermiş, tutu versin

Ak sancak kaldırınca Müslümanlar arkası olsun

Karşı yaan kara karlı dağlardan aşar olsa

Allah Taala senin oğluna aşıt versin

Kanlı kanlı sulardan geçer olsa geçit versin

Kalabalık kâfire girince, Allah Taala senin oğluna fırsat versin

Sen, oğlunu "Bamsam" diye okşarsın

Bunun adı boz aygırlı "Bamsı Beyrek" olsun

Adını ben verdim yaşını, Allah versin"

dedi. Kudretli Oğuz beyleri el kaldırdılar, dua kıldılar, bu ad bu yiğide kutlu olsun dediler."


Ad koymanın veya almanın, Oğuz geleneklerinde nasıl önemli bir yeri olduğunu, Kazan Bey Oğlu Uruz hikâyesinde de görmekteyiz, Bu hikâyenin başlarında Kazan Bey oğluna şöyle hitap etmektedir:



"Beri gel tayım oğul

Sağıma doğru baktığımda kardeşim Kara Göneyi gördüm.

Baş kesmiştir, kan dökmüştür, ganimet almıştır.

Soluma doğru baktığımda dayım Aruzu gördüm

Baş kesmitir, kan dökmüştür, ganimet almıştır.

Karşıma doğru baktığımda seni gördüm.

On altı yaşına geldin

Bir gün ola düşeyim öleyim sen kalasın

Yay çekmedin, ok atmadın, baş kesmedin, kan dökmedin.

Kanlı Oğuz içinde ganimet almadın."


Kazan Bey, eğer kan döküp baş kesip ad almazsa, kendisinin ölümünden sonra da tacı tahtı oğlana vermeyeceği söylemektedir.

Ad koymanın Oğuz toplumlarında âdeta oğlanın yetişkin olmasının, topluma katılmasının, kabul edilmesinin bir simgesi olduğunu görüyoruz. Çocuğun gerçek adi konuluncaya kadar ailesi onu belli bir isimle çağırmaktadır, ama bu geçici bir isimdir. Gerçek isim, çocuk kendini ispatladıktan sonra büyük törenlerle verilmektedir.

Oğlanları babalar yetiştiriyordu, onlara-hüner öğretiyorlardı. Genelde eli kılıç tutacak, ok atacak yaşa geldiklerinde kâfir hudut boylarına götürüyorlar, kılıç çalıp baş kesmeyi öğretiyorlar; yedi günlük azık ile ava çıkarıyorlar, av yerlerini, ok attıkları yerleri gösteriyorlardı. Burada gene Kazan Bey oğlu Uruz hikâyesine dönersek; Kazan, düşmanları oğluna göstererek "Azgın dinli düşman kâfirdir oğul" demektedir. Hikâye şöyle devam ediyor,


"Oğlan der: "Düşman diye neye derler?

Kazan der: Oğul onun için düşman derler ki biz onlara yetişsek öldürürüz, onlar bize yetişse öldürür dedi.

Uruz der: Baba içinde bey yiğitleri öldürseler kan sorarlar mı, davalarlar mı?

Kazan der: Oğul bin kâfir ödürsen kimse senden kan davalaşmaz, amma azgın dinli kâfirdir, güzel yerde rast geldi, fakat bana sen kötü yerde ayak bağı oldun, oğul dedi."


Bundan sonra oğlan kâfir ile karşılaşmaya hazır olduğunu söylemekte, ancak babası gene de oğlunu sakınmakta



"Kılıç çalıp baş kestiğimi gör de öğren

Kara başına düşünce lazım olur"



demektedir. Oğlan savaşa hazır olduğunu yinelemesine rağmen Kazan Han hâlâ



"Göğsü güzel koca dağlar başına çık

Benim savaştığımı, benim döğüştügümü

Benim çekiştiğimi, benim kılıçlaştığımı gör de öğren ve hem bizim için pusuya yat oğul"


diye âdeta emretmektedir. "O zamanda oğul baba sözünü iki eylemezdi, iki eylese o oğlanı kabul eylemezlerdi." O günkü savaşta Uruz, babasının ve diğer yiğitlerin düşmanla nasıl savaştıklarını seyreder, "baka baka aşka gelir", savaşa katılır; ancak Uruz'un atı oklanır, çevresindeki kırk yiğidi şehid ve Uruz da esir edilir. Böylece baba nasihatının ne kadar anlamlı ve değerli olduğu anlaşılır.

Çocukların yetişmesinde esas olan yetenek ve hüner kazanmaktır. Oğlanlardan beklenen yetenekler ata binmek, dağ aşıp kan terletinceye kadar koşturmak, kara çelik öz kılıçla baı kesmek, demir giysiler giyip bunlarla savaşabilmek, mızrak kullanmak, ok atmaktır. Yiğitlerin okluğunda 90 ok bulunurdu ve bunları mahir olarak atmaları istenirdi.

Oğuz Beyleri hanın sohbetindeki yerlerini kılıçları ve emeği ile alıyorlardı; baş kesmeleri, kan dökmeleri, aç doyurmaları, çıplak giydirmeleri ile kazanıyorlardı. Baş kesip kan dökmek en çok aranan hünerlerdendi. Bu nedenle Oğuz delikanlıları çevredeki kâfir ülkelerini yağmalar, ganimet almaya çalışırlardı. İyilik, cesaret, alplik, deli yiğitlik gençlerin kazanmayı amaçladıkları hünerler idi.

Kan Turalı, babasını kız istemeye gönderip babası döndüğünde kızı almak için hüner istediklerini bildirir. Kan Turalı "kanlı kâfir eline akın edeyim, baş keseyim, kan dökeyim, kâfire kan kusturayım, kul hizmetçi getireyim" dediğinde, babası "Hay canım oğul hüner dediğin o değil" diyerek üç canavarın başını kesmesi gerektiğini belirtmekte; Kan Turalı da kızı alabilmek için bir boğayı, bir aslanı ve deveyi yenmektedir.

Oğuz beyleri ve beylerin çocukları yanlarında kırk yiğit ie dolaşırlar, otururlar, ava ve savaşa giderlerdi. Bunlar, eğitimde her zaman oluşuveren gençlik gruplarını (veya çeteleri) oluşturuyorlardı. Bunların toplum geleneklerine, toplumun yaşlılarına ve kadınlarına çok saygılı ve Oğuz beylerinin kontrolünde çalışan gruplar olduğu görülmektedir. Bu gruplar ak çadırlarını Oğuz elinin çeşitli yerlerine kurmakta nişan talimi yapmakta, sohbetler edip şiirler okumaktadırlar. Genelde kâfirin hudut boylarında dolaşan yiğitler grubu havaya gürz atıp yere düşmeden tutmaktadır.

Oğlanların ilk avında attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirip oğuz beylerine ziyafet verilirdi.

Oğuz Hanı, savaşlarda başarı gösteren koç yiğitlere ülke verirdi, şalvar, cübbe, cuha verirdi. Herhangi bir yer işgal edildiğinde önce orada câmi kurulur, dua edilir, "kuşun alaca kanı, kumaşın arısı, kızın güzeli, dokuz katlı işlenmiş süslü elbise; cübbe" Oğuz Hanı için ayrılır, geri kalanlar gâzilere bağışlanırdı. Yetişmiş insanlarda ve genelde gazi tipinde gördüğümüz bu gelenek Osmanlı gazilerinde de aynen devam etmiştir.

Dede Korkut hikâyelerinde erkeklerin övünmeleri genelde psikolojik bir motivasyon, bir şevklendirme aracı olarak görülür. Oğuz beyleri ve gençleri kendilerine güvenen, çeşitli hüner ve güçleriyle övünen ve övünç duydukları şeyleri gerçekleştiren, ruhsal sağlığı son derece yerinde insanlardır. Savaş ve av öncesinde kimi atını övmekte, kimi kılıç kullanmasını, kimi ok atmasını. Ancak gerçeğe uymayan abartmalı övmeler de hoş karşılanmazdı.

Dede Korkut hikâyelerinde gerek Oğuz kadınlarının gerek kâfir kadınlarının oldukça yüksek bir yerleri vardır. Bayındır Hanın beylerinden Begil kendi hatununun akıllı, iyi sözünü dinlemektedir. Kadınlardan da bazı yetenek ve hünerler istenmektedir. Oğlan evleneceği kızın özelliklerini sayarken "ben yerimden kalmadan o kalkmış olmalı, ben kara koç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış bana baş getirmiş olmalı" demektedir, Buna karşılık Trabzon Tekfurunun kızı da "sağına soluna iki çift yay çeken, attığı ok yere düşmeyen" bir kız olarak tasvir edilir.

Dede Korkut hikâyeleri, Türkler'in müslümanlığa geçiş dönemlerinde Oğuz beylerinin ve çocuklarının yiğitlik ve Müslümanlık özelliklerini kaynaştırarak nasıl bir gâzi tipinde yetiştiklerini, Orta Asya geleneklerinin başka toprak parçalarında, başka topluluklar arasında nasıl sürdürülmeke olduğunu ve bu arada İslamiyetin Türk milletine getirdiği dinamizmi de gösteren en güzel örneklerdir. Bu bakımdan eğitim tarihimizin ana kaynak eserlerindendir.

Divan-ı Hikmet

Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi tarafından 12. yüzyıl'da yazılmıştır. İlahi aşkın konu edildiği bu eser didaktik bir eserdir. Divan-ı Hikmet'te menkıbe ve kıssaların yanında çok çeşitli (aşk, ölüm,din vs) konular işlenmiştir. 7'li ve 12'li hece ölçüsüyle kaleme alınmıştır. Dörtlükler halinde yazılmıştır. Ahmet Yesevi, Yeseviye tarikatının kurucusudur

MANAS DESTANI

Türk boylarından biri olan Kırgızların milli destanı, dünya edebiyatının da sayılı şaheserlerinden ve en uzun destanı olan Manas Destanı, adını, destandaki kahramanlar alır. Bu destanı okuyup söyleyenlere de Manascı denilir. Manascılık, bir sanat ve meslek olarak kabul edilir.

Manas destanı'nda geçen hadiseler, bazı araştırmacılar tarafından Hun dönemine bağlanıyor. Ancak, bu olayların zeminini 9'uncu yüzyıl sonrasına bağlamak daha gerçekçi. 1120'li yıllarda Orta Asya'yı istila ederek Karahanlı ülkesini ele geçiren Moğol Karahitaylar'ın, Kırgızlar üzerine asker göndermesi ve bu sırada yaşanan olaylar Manas Destanı'na kaynaklık eder.

Ünlü Türkolog Wilhelm Radloff (1837-1918) Manas Destanı'yla ilgili ilk derlemeyi, Kırgızistan'ın Tokmak şehri güneyindeki Sarı Bağış boyuna mensup bir Manasçıdan 1869'da yaptı. Radloff'un derlediği yedi bölümlük Manas Destanı, toplam 11 bin 454 mısradan oluşuyor. Fakat, Manasçıların okuduğu dize sayısının, 16 bin mısra civarında olduğu belirtiliyor.

Kırgız Türklerinin milli kahramanı Manas'ın etrafında örgülenen Manas Destanı'nın ilk bölümünden itibaren; Manas'ın doğumu, daha beşikte iken konuşmaya başlaması, kafirleri yeneceğini söylemesi, büyüyüp delikanlı olunca Çinlileri yenmesi, Müslüman yiğit Almanbet'le tanışıp, birlikle birçok savaşa girmeleri, Manas'ın evlenmesi, düşmanları tarafından iki defa öldürülmesine rağmen tekrar dirilmesi, Mekke'yi ziyaret ve Kabe'yi tavaf etmesi, lirik bir üslupla anlatılır.

Destanda Manas'ın üçüncü ölümü, geri dönüşü olmayan bir ölümdür. Bundan sonra Manas'ın oğlu Semetey ve torunu Seytek'in destanları başlar. Manas Destanı, Semetey ve Seytek Destanlarıyla üçlü bir zincir oluşturur.Üç nesle uzanan Destan'da, Manas ülke yönetiminin kurucusu görevini yaparken; oğlu Semetey iktidarı tehlikeye sokar, torunu Seytek ise işleri yeniden düzene koyar
 
İslam Uygarlığı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı

Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han'ın 10. yüzyılın ortalarında İslam dinini benimse*mesinden sonra Türk dünyası yeni bir uygar*lık çevresine girmeye başladı. Batıya göç eden Türk boyları bu uygarlığın etkilerini edebiyat dünyasına da taşıdılar. Kaşgarlı Mahmud Divanü Lügati't-Türk'ü Araplar'a Türkçe öğ*retmek amacıyla hazırladı. Yusuf Has Hacib İslam ilkelerine dayalı bir devlet felsefesini Kutadgu Bilig (11. yüzyıl) adlı yapıtında işledi. Ali Şir Nevai, Çağatayca'yı zengin bir kültür ve sanat dili olarak geliştirdi. Anadolu' ya gelen Türk boyları da Anadolu'da yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasında büyük rol oynadılar. Anadolu'da ilk örneklerini 13. yüzyıldan başlayarak gördüğümüz bu edebi*yat geleneği iki alanda gelişmiştir:

Divan edebiyatı

halk edebiyatı


Divan Edebiyatı

Osmanlılar'da özellikle medresede yetişen aydınların Arap ve daha çok da Fars edebiyatını örnek alarak geliştir*dikleri edebiyat geleneği genel olarak "Divan edebiyatı" adıyla anılmaktadır (bak. Divan edebiyatı). Buna "zümre edebiyatı", "ümmet çağı Türk edebiyatı" adını verenler de vardır. Divan edebiyatının kuruluş döneminde (13.-15. yüzyıl) Farsça çeviriler çoğunluktadır. İlk şairler (Ahmed-i Dâi, Kadı Burhaneddin, Şeyhi) çoğunlukla dinsel şiirler yazmışlardır. Geçiş döneminde (15.-16. yüzyıl) saray ve çevresi bu tür edebiyatı özellikle desteklemiş, şiirin yanı sıra düzyazı örnekleri de ortaya konmuştur (Ahmed Paşa, Necati, Mercimek Ahmed, Âşıkpaşazade, Sinan Paşa gibi). Di*van edebiyatının olgunluk döneminde (16.-18. yüzyıl) etkilenme ve esinlenme aşamasın*dan özgün yaratı aşamasına geldiğini gözlüyo*ruz. Klasik biçimlere yerli içerikler kazandı*rılmaya çalışılmış, bu arada yeni akımlar, özellikle "Sebk-i Hindi" denen yeni bir şiir tarzı denenmiştir (Fuzuli, Bakî, Bağdatlı Ruhi, Nabî, Nef i, Nedim, Şeyh Galib, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi, Naima, Veysi, Nergisi).
18.-19. yüzyıllarda Türk toplumunun yeni bir uygarlık çevresine girmeye başladığını görüyoruz. Özellikle 19. yüzyılda Osmanlı toplumu batıya açılır, batı kültür ve sanatın*dan bazı biçim ve anlayışlar Türk toplumuna tanıtılır ve edebiyat ürünlerinin içeriğinde toplumsal konular yer almaya başlarken Di*van edebiyatı bu alanda yetersiz kaldı. Bir anlamda yavaş yavaş kendi sonunu hazırladı. Enderunlu Vasıf, İzzet Molla, Leskofçalı Galib, Hersekli Arif Hikmet, Yenişehirli Avni, Leyla Hanım gibi şairler Divan edebi*yatı geleneğinin son temsilcileri oldular.
Divan edebiyatı şiir ve düzyazı alanındaki ürünleriyle (medhiye, hicviye, mersiye, tezki*re, mesnevi, gazavatname, şehrengiz, mevlit, seyahatname gibi) özgün bir edebiyat geleneğidir. Biçim ve içerik bakımından özellikle Fars edebiyatından esinlenmişse de, temel sanat anlayışı olan "hüner ve marifet göster*me" sayesinde değişik ve yeni mazmunlar, zengin söz sanatları kullanarak oldukça öz*gün, kişilikli bir edebiyat geleneği oluşmuştur denilebilir. Şiirde gelenekçilik ve kuralcılık ister istemez sanatçıları titiz şiir işçisi olmaya götürmüştür. Divan nesri "sade düzyazı" ve "süslü düzyazı" olmak üzere iki kolda gelişmiştir. Özellikle halk için yazılan din, tasavvuf, tarih konulu kitaplarda sade düzyazı, aydınlar ve bilim adamları için yazılan kitaplarda ise süslü düzyazı tercih edilmiştir. Seçkinci bir edebiyat olan Divan edebiyatının dili de Türkçe, Arapça, Farsça' dan oluşan yapay ama seçkinci bir dildi.

Halk Edebiyatı

Yaratıcıları belli olmayan ya da bilinemeyen halk hikâyeleri, türküler, mâniler, atasözleri, bilmeceler, seyirlik köy oyunları halk edebiyatının bir bölümünü oluş*turur. Tekke edebiyatı (13.-16. yüzyıl), halk edebiyatının dinsel içerikli biçimidir. Tasav*vufun dinden farklı olan geniş hoşgörüsü ve yorum biçimi zengin bir edebiyat geleneğinin oluşmasında başlıbaşına bir etmen olmuştur.
Tekke şiirleri ilahi, nefes gibi özel bestelerle okunurdu. Tekke edebiyatı dili yer yer Arap*ça ve Farsça sözcükler içerse de kolay anlaşı-laoilir bir nitelikteydi. Dörtlük nazım birimi ve hece ölçüsü sonuna kadar kullanılmıştır. Bu edebiyatın en önemli temsilcileri Yunus Emre, Nesimi, Kaygusuz Abdal, Hacı Bay*ram Veli, Hatayi, Pir Sultan Abdal'dır. Halk edebiyatının bir başka alanını oluşturan âşık edebiyatı, 16. yüzyıldan günümüze kadar sü*ren dönemi içerir. Âşık da denen halk ozanla*rı genellikle sazlarıyla Anadolu'yu dolaşarak hem bir geleneği oluşturmuşlar, hem de yaşama savaşı vermişlerdir. Karacaoğlan, Âşık Ömer, Gevheri, Dertli, Dadaloğlu, Er*zurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Ruhsati, Sümmani, Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan bunlara örnek olarak verilebilir.
Halk edebiyatı sevgi, doğa, gurbet, yiğitlik, baskı gibi toplumun çok yakından bildiği, yaşadığı konular üzerine temellendirilmiştir. Din ve tasavvuf konuları da ayrı bir dal olarak gelişmiştir. Nazım biçimi dörtlük, ölçü hece*dir. Koşma ve mâni tipi nazım biçimleri kullanılmıştır. Bu nazım biçimleri kendilerine özgü ezgileriyle destan, semai, varsağı, ilahi, türkü gibi farklı adlar da alırlar. Anadolu'da gelişen halk Türkçe'sinin kullanıldığı halk edebiyatı yalındır ve anlatımda özentiye kaçıl-mamıştır. Somut güzel ve güzellikler anlatıl*mıştır.
 
İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI



11. VE 12. YÜZYILLARDA İSLAMİYET VE TÜRK KÜLTÜRÜ



Türkler İslam ordularıyla ilk kez 7. yüzyıl sonlarında Horasan'da özellikle 9. yüzyılın ilk yarısında Maveraünnehir'de karşılaşmışlardır.

10. yüzyılda Maveraünnehir dolaylarında yaşayan Türkler Müslüman Araplar'ın etkisiyle toplu şekillerde ve zamanla İslam dinini kabul etmişlerdir.Bu yeni kültür bir çok alanı etkilediği gibi Türk Edebiyatı'nı da etkilemiştir.İslam kültürü etkisinde gelişen Türk Edebiyatı bir geçiş döneminden sonra ürünlerini vermeye başlamış bu eserlerde İslamiyet öncesi Türk Edebiyatı gelenekleriyle İslam kültürüyle şekillenen edebiyat gelenekleri birlikte kullanılmıştır.

Bu dönemde eser veren Türk sanatçıları yeni kültürün edebiyat geleneklerini komşu oldukları Farslılar'ın (İran) Edebiyatı'ndan alırlar. Başta mesnevi olak üzere birçok nazım şekli ve türlerini Farslılardan alırlar.İslamiyetle ilgili kavramların yanında ortak kullanılan (mazmun) ve semboller Türk Edebiyatı'nda görülmeye başlar.Arapça,Farsça sözcük ve tamlamaların yer aldığı bir dil (Osmanlıca, Türkçe, Arapça, Farsça) ortaya çıkar.

İslami dönemde verilen ilk dil ve edebiyat ürünlerinde edebi nitelikten ziyade manevi,ahlaki,öğretici,nasihat yönü ağır basan temalara yer verilir.Bu dönem sanatçıları sanatı "dini ve ahlaki inançları taşıyan öğreten bir araç" olarak düşünürler.Bu nedenle verilen eserlerde daha çok iyilik,fazilet ve iman telkin eden didaktik niteliği ön planda olan mesnevi tarzında eserler verilmiştir.

İslamiyet'in etkisi altında gelişen Türk Edebiyatı'nın ilk diL ve edebiyat ürünleri 11. yüzyılda verilmiştir.

Hakaniye Türkçesi ile yazılan eserlerin başlıcaları şunlardır ;

1-)Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) 11. yüzyıl

2-)Divan-ı Lügati't Türk (Kaşgarlı Mahmut ) 11. yüzyıl


3-)Atebetül-Hakayık (Edip Ahmet Yükneki ) 12. yüzyıl


4-)Divan-ı Hikmet (Hoca Ahmet Yesevi) 12.yüzyıl


5-) Dede Kotkut Hikayeleri (Anonim) 15. yüzyıl


11. ve 12. yüzyılın Genel Özellikleri

11. yüzyılda başlayan İslami dönem Türk Edebiyatı 11. ve 12. yüzyıllarda geçiş dönemi yaşamıştır.Bu dönemde Arap ve Fars Edebiyatları edebiyatımızı etkisi altına almış milli edebiyatımız olan Halk Edebiyatı devam ederken Klasik Türk Edebiyatı ve Tasavvuf Edebiyatı ilk örneklerini vermiştir.

Biçim Özellikleri


Nazım Şekilleri

Arap ve Fars Edebiyatı’nın nazım şekilleri (gazel, kaside, murabba, mesnevi, rubai ,terkib-i bent, tercibi bent gibi ) kullanılmaya başlanılmış.

Nazım Birimi

Bu dönemde dörtlük biriminin yanı sıra Arap ve Fars Edebiyatı’ndan aktarılan beyit birimi de kullanılmıştır.

Ölçü

Hece ölçüsü ile aruz ölçüsü birlikte kullanılmış ancak aruz ölçüsü kullanma eğilimi artmıştır.

Uyak

Yarım uyak azalmış daha çok tam ve zengin uyak kullanılmıştır. Göz kafiyesinin ilk örnekleri bu dönemde görülmeye başlanmıştır.

Dil

Bu dönem ürünleri Hakaniye Lehçesi (Karahanlı Türkçesi) ve Çağatayca ile yazılmıştır.Ayrıca Arapça ve Farsça sözcüklere yer verilmiş.İslam dini ile ilgili kavramlar dilimize girmiştir.

Üslup

Süslü bir anlatım amaçlanmamakla birlikte kalıplaşmış benzetmelere (mazmun) yer verilir.

İçerik Özellikleri

*Bu dönemin yapıtlarının ortak özelliği didaktik olmalarıdır.

*Eserde İslamiyet Öncesi ve İslami kültür bir arada yer almıştır.


*Toplumsal sorunlar ahlak ve dildir.


* Yapıtların tümünde İslam felsefesi egemendir.
 
Geri