SEYYİD KUTUP’UN DAVA İÇİNDEKİ SİRETİ
Üstad, İhvan-ı Müslimin hareketine 1951 yılında katıldığında kendisi bu katılımın ehemmiyeti ifade etmek istediğinde “Ben 1951 yılında doğdum” derdi.
Seyyid, Atlas Okyanusu’nda New York’a doğru hareket eden Mısır gemisinde olduğu bir sırada Allah, katından bir hidayetle onu dosdoğru yola hidayet etmeyi ve ayetlerini ona göstermeyi diledi ki kendisini İslamî hareketin saflarında bir nefer kılsın. Kendisinin davanın kanatları altına sığınmasını sağlayan sarsıcı iki olay başından geçmiştir bu esnada.
Bunlardan birincisi 31 Şubat 1949 yılında gerçekleşiyor. Kendisinin söylediğine göre Amerikan hastanelerinden birinde, yatağında olduğu bir sırada dışarıda eğlence, müzik ve havai fişek kutlamalarına şahit oluyor. Bugün neyi kutluyorsunuz diye sorduğunda kendisine; ‘’Bugün Doğu Hıristiyanlığının düşmanı Hasan El-Benna öldürüldü.” diye cevap veriyorlar. İşte bu cevap Seyyid’i Hasan El-Benna hakkında derin düşüncelere dalmaya sevk etmesi için yetti. Amerika’da, öldürülmesi kutlandığına göre bu gerçekten büyük ve önemli bir adam olmalıydı.
İkinci olay ise; Amerika’da İngiltere istihbarat başkanının evinde meydana gelen olaydır. Ki burada batılı büyükelçiler ileride kendileri için kullanabilecekleri öğrencileri nasıl avlayacaklarına dair uzun uzun müzakereler yapıyorlardı. Onlara göre Seyyid Kutup bu iş için biçilmiş kaftandı. İngiltere istihbarat başkanı onu evine davet eder. Bu davet ile ilgili dikkat çekici hususları Seyyid Kutup şöyle aktarıyor; “Benim dikkatimi iki husus çekti. Birincisi bu adam çocuklarına Ahmed, Ali, Muhammed gibi Müslüman isimler veriyordu. İkincisi ise yanında “İslam’da Sosyal Adalet” kitabını gördüm. Bunu İngilizceye tercüme etmeye çalışıyordu.
Söz Ortadoğu’dan ve geleceği hakkındaki gelişmelerden açılmıştı. Söz dönüp dolaşıp Mısır’a gelince burada en çok İhvan üzerinde duruldu. İngiliz istihbarat başkanı İhvan’ın kuruluşundan 1949’a kadar İhvan hakkında çok ayrıntılı bir raporu önüme koydu. Adamlar İhvan’ı adım adım takip etmiş, bunun için hem parasal ve emek olarak hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardı. Bana dönüp dedi ki; “Eğer hasbelkader İhvan başarılı olur da Mısır’da iktidarı ele geçirecek olursa bir daha Mısır’ı onlardan geri asla alamayız. Senin gibi okumuş şahsiyetlerden beklentimiz odur ki; bunun gerçekleşmesinin önünde engel olunsun.”
İşte bundan sonra Seyyid, İhvan’a katılmaya karar verdi. Mısır’a ayak basar basmaz zamanın İhvan genel mürşidi El Hudeybi ile irtibata geçerek İhvan’a katılmak istediğini ve kendisini bir nefer olarak kabul etmesini talep etti. Üstad El Hudeybi de onu sevinçle kabul etti ve o andan itibaren Seyyid teşkilatlı, nizami bir cihad faaliyetine girişti.
1954’te Nasır’a karşı yapılan tiyatrovari suikast girişiminden sonra İhvan’a karşı büyük bir operasyon başlatıldı. Zindanlar gençlerle doldu taştı. Elbette Seyyid de bundan nasibini aldı. İdam edilecek yedi kişiden biri olması kaçınılmaz gibi görünüyordu. İslam âleminde Nasır rejimine karşı büyük tepkiler meydana gelince Seyyid Kutup’un infazını ertelemek zorunda kaldılar. Hâkimleri Enver Sedat ve Hüseyin Eş-Şafii olan mahkemenin ikinci oturumunda Seyyid Kutup büyük bir cesaretle şunları söyledi. “Şunu söylemek istiyorum. Biz mi yargılanmalıyız. Yoksa siz mi? Bizim yanımızda sizin Amerikan istihbaratının piyonları olduğunuza dair deliller var.’’ Ve o zamanın Amerikan büyükelçisi Cefri’nin yanında bulunan istihbarat bilgilerini tek tek mahkemede ifşa etti. Neticede mahkeme heyeti oturuma ara vermek zorunda kaldı. Mahkeme Seyyid’e ömür boyu kürek cezası verdi. Ancak daha sonra bu ceza sağlığı göz önünde bulundurularak on beş yıl ağır hapis cezasına çevrildi.
Seyyid Kutup, 1965 yazında Beyaz Saray’da Kremlin’de yapılan plan çerçevesinde tekrar tutuklanıp Harbiye Hapishanesi’ne konuldu.
Seyyid Kutup gerek sorgu gerek mahkeme esnasında onurlu bir duruş sergilemiş, alaycı ve keskin diliyle onları rezil etmiştir. Seyyid Kutup sabrı, özgüveni ve basiretiyle o rezil güruhun ipliğini pazara çıkarmış, etrafında büyük bir kitle oluşmuştu. Bu nedenle Nasır rejimi Seyyid Kutup hakkında idam kararının verilmesinin zorunluluk olduğunu görmeye başlamıştı. Nitekim mahkeme Seyyid Kutup hakkında idam cezası vermişti. Bu karara karşı Seyyid Kutup şunları söyledi: “Allah’a hamd olsun! On beş yıldan beri şehadeti bekliyordum. Şeyh Abdullah Fettah da; “Kâbe’nin Rabbine and olsun ki felaha erdim” demişti. Sabırları ve direnişleri ile herkesin hatta düşmanlarının bile hayranlığını kazanmış ve gönüllerini fethetmiştiler.
İdam kararının verilmesinden sonra kendisini ziyarete gelen ailesini kucaklayan Seyyid Kutup; “Ben şehid olmak için hükmün infaz edilmesini Allah’tan talep ettim. Ayrıca bütün bu aile fertlerinin de şehid olması için Allah’a dua ettim.” dediğinde aile fertlerinin tümü bu temennisine gönülden katılmıştılar.
29 Ağustos 1966’da Seyyid’in idam kararı infaz edildi. Görevini hakkıyla ifa etmiş olan o yüce ruh, Rabbine kavuştu. Seyyid Kutup gerçekten görevini başarıyla yerine getirmişti.
Seyyid Kutup gerçekten şehadeti istemede son derece samimi ve ihlaslı idi. 1952 yılında İslami Etüdler adlı kitabında yazdıkları bunun en güzel delilidir. “Söz kanla yazıldığı zaman insanların kalplerini tatmin eder.” diyerek şehadeti daha o zaman temenni ettiğini ifade etmiş ve Allah da ona bunu nasip etmiştir.
Adet olduğu üzere idam edilecek olan kişiye bir din görevlisi gelir ve ona dini telkinlerde bulunur. Kelime-i Şehadet getirmesini talep eder. Aynı şeyi Seyyid Kutup için de yaparlar. Seyyid Kutup din görevlisinin Kelime-i Şehadet’i söylemesini istemesine karşılık ona dönerek; “Be adam! Zaten biz bunu söylediğimiz için idam ediliyoruz.”
Seyyid Kutup’un eserleri, bir kelime-i tayyibe misali yeryüzünde kök salmaya devam ediyor.