İslam’da ticaretin yeri nedir?

K
  • Kullanıcı Külkedisi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - İlmihal
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Müftü öyle bir cevap verdi ki! Tartışma yaratacak "icra" açıklaması...

İcralık mal almak

Konya Müftüsü Şükrü Özbuğday, “İcralık mal almak günah mıdır?” sorusunun son günlerde kendilerine sıkça sorulduğunu ifade ederek, değerinde satılmayan icralık malları almanın dinen caiz olmadığını söyledi.

‘Değerinin altında satılan hacizli mal caiz değildir’

Özbuğday, “Bir kişi borcunu ödeyemediği için malları haciz ediliyorsa, bunun satışından elde edilen gelir ile o şahsın borcunun ödenmesi amacı taşınmalıdır. Haliyle bu malların da değerinde satılması, borçlu kişinin hakkını da korumak adına esas alınması gereken konudur” şeklinde konuştu. Konya Müftüsü Özbuğday, “Hacizlik malların değerinin altında satılması dinen doğru değildir. Bu malı değerinin altında olduğunu bile bile alıp kullanmak da yine dinen caiz değildir” dedi.



 
Degerinin altında oldugu için helal degildir :)
 
Kâr miktarı için bir sınır var mıdır?

Âyet ve hadislerde ticaret ve kazançtan genel olarak söz edilmiş ve ekonomik hayatın belirli prensiplere göre, kendi tabiî kuralları içinde yürümesi istenmiştir. Kârın da tabiî ve ahlâkî ölçüler içinde oluşması esas alınmıştır. Ancak serbest rekabet esasını korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarına engel olmak üzere de gerekli önlemler alınmıştır. Faizin, karaborsacılığın, yalan ve hilenin yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bunlar arasında sayılabilir.

Buna göre İslâm’da, alış-verişlerde çeşitli mallara, yüzde hesabiyle bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınmıştır. Allah Elçisi’in, piyasa fiyatlarına müdahale etmesi ve kâr sınırlarını belirlemesi için yapılan başvurulara verdiği şu cevap modern ekonomi için de anlamlıdır: “Şüphesiz, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızkı veren Allah’tır. Ben, sizden birinizin mal ve can konusundaki bir haksızlıktan dolayı, hakkını benden ister olduğu halde Rabb’ime kavuşmak istemem.”( Ebû Dâvûd, Büyû’, 49; Tirmizî, Büyû’, 73; İbn Mâce, Ticârât, 27; Ahmed İbn Hanbel, II, 327)

Ancak şunu hemen belirtelim ki, satım akdinde yüzde üzerinden belirli bir kâr sınırının konulmaması, satıcının dilediği fiyata satış yapabileceği anlamına gelmez. Yalan yere yemin, malın ayıbını gizleme, malda bulunmayan niteliklerle malı övme, mâliyeti yüksek gösterme, mal darlığından yararlanma gibi yollarla müşteriyi etkileyerek piyasa fiyatının üzerine çıkmalarda “fâhiş fiyat” söz konusu olur. Burada hakkı olmayan fazlalık satıcıya meşru olmaz.
 
Cuma namazı sırasında satış yapmak caiz midir?

Cuma günü, Cuma namazı ile yükümlü olanların, özürsüz olarak namaza gitmeyip, başka bir işle uğraşması caiz görülmemiştir. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında (ezan okunduğunda) alıverişi bırakarak Allah’ı anmaya koşun.”( Cum’a, 62/9)

Bu âyete dayanarak, İslâm hukukçuları, bugün iç ezan denilen ezan okunduğu sırada yapılan alım satımların yasaklandığı konusunda görüş birliği içindedirler. Hanefîlere göre böyle bir satış, harama yakın mekruh sayılırken, çoğunluk fakihlere göre haramdır.

Ebû Hanîfe, Şâfiî ve bir rivayette Mâlik’e göre Cuma ezanı vaktinde yapılan akit feshedilemez. Çünkü burada asıl amaç akdi geçersiz saymak değil, Cuma namazına vaktinde gitmeyi sağlamaktır. Hanbelîler’de hâkim görüşe ve Mâlik İbn Enes’ten gelen diğer rivayete göre ise, bu sırada yapılan aktin feshedilmesi gerekir.

Çoğunluk fakihlere göre, Cuma namazı sırasındaki bu yasak, yalnız alış verişe ait olmayıp, diğer muâmeleleri de kapsar. Bu arada nikâh, şirket ve hibe gibi sıkça yapılmayan akitlerin feshedilemeyeceğini ileri süren hukukçular da vardır.
 
Şehirlinin köylü adına satış yapması caiz midir?

Hz. Peygamber; “Şehirli köylü adına satış yapmasın. Halkı kendi haline bırakın. Allah halkın bir kısmıyla diğer kısmını rızıklandırır”( Müslim, Büyû’, 21) buyurur.

İbn Abbas, “şehirlinin köylü için satması ne demektir” sorusuna; “Ona komisyoncu (simsar) olup da onun malını satamaz,” diye cevap vermiştir.”( Buhârî, Büyû’, 72, İcâre, 11, 19; Nesâî, Büyû’, 18) Başka bir hadiste, bunlar birbirinin babası veya kardeşi olsa bile birbirine komisyonculuk yapamayacakları belirtilmiştir.( Müslim, Büyû’, 21; Ebû Dâvûd, Büyû’, 45)

Burada şehirlinin, köylüye ait malları bir bedel de ödemeksizin depolaması, kontrollü olarak piyasaya sürerek haksız rekabet yapması ve sun’î fiyat artışları meydana getirmesi akla gelebilen sakıncalardır. Sonuçta bundan toplum zarar görür.

Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîler’e göre bu tür satış yapmak mekruh olmakla birlikte, yapıldığı takdirde satım akdi geçerlidir. Mâlikîler’de böyle bir satışın feshedilmesi gerektiğini öne sürenler de vardır. Hanbelîler’de hâkim görüşe göre ise, bu tür satışta sakınca doğuyorsa akit haram ve bâtıl olur.

Günümüzde bir takım temel ihtiyaç maddelerinin toptan veya perakende satışını yapanlar, sebze, meyve ve benzeri gıda maddesi halleri, sun’î fiyat artışlarına fırsat vermeden, üretici ve tüketicinin yararını birlikte gözetmek suretiyle ticaret veya komisyonculuk yaparlarsa, yukarıdaki hadiste bildirilen müjdeye kavuşacakları umulur.
 
Pazara mal getiren üreticiyi yolda karşılayıp malını almak caiz midir?

Hz. Peygamber, şehre mal getiren kafilenin yolda karşılanarak, mallarının satın alınmasını yasaklamıştır. Buna “telakkı’r-rukbân” yasağı denir.( Buhârî, Büyû’, 72, İcâre, 11, 19) Hanefîler bu yasağı iki türlü açıklamıştır: a) şehre mal getirmekte olan kafileyi esnaftan birinin yolda karşılayıp, bütün malını satın alması ve şehirde bu maldan bulunmadığı için istediği fiyata satması, b) Şehirdeki fiyatları bilmeyen kafileyi yolda karşılayıp, getirdikleri malları rayiç fiyatın altında bir fiyatla satın alması. Bunlardan birincisinde şehir halkı zarar görür, ikinci durumda ise mal getirenler, rayiç fiyatları bilmedikleri için aldatılmış olurlar. Bu yüzden böyle bir işlem mekruh olur. Ancak sözü edilen zararlardan hiçbirisi bulunmaz, toptancı hallerinde olduğu gibi halkın daha uygun ve düzenli gıda maddesi elde etmesine yardımcı olursa, bu çeşit alımlarda bir sakınca bulunmaz.

Mâlik İbn Enes ise, bu yasağa esnaf açısından bakarak, aralarından birisinin bu şekilde çok ucuz mal temin etmesinin haksız rekabete yol açabileceğini, ancak bununla birlikte yapılan satışın geçerli olduğunu, malın alındığı yer şehir veya kasabaya uzaksa, bunda bir sakıncanın bulunmadığını söylemiştir.

Şâfiî’ye göre ise, böyle bir satışta, dışardan mal getiren aldatılmışsa muhayyer olur ve akdi feshedebilir.
 
Kabzdan önce satış yasağı nedir, ticaret hayatında ne gibi etkileri olur?

Satın alınan bir malın fiilen teslim alınmasına “kabz” denir. Malın teslim alınmazdan önce, müşteri tarafından üçüncü bir kişiye satılması, ilk satıcı ve alıcı arasında teslimle ilgili olarak çıkabilecek bir anlaşmazlık, ikinci satışı da etkileyecektir. Malın ilk satıcıdan teslim alınamaması; onun sözünde durmaması, malın telef olması veya defolu çıkması gibi sebeplerden kaynaklanabilir. Böyle bir durumda, bir önceki problem çözülmedikçe, ikinci satıcı taahhüdünü yerine getiremeyecektir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim bir gıda maddesini satın alırsa, onu kabzetmedikçe başkasına satmasın.”( Buhârî, Büyû’, 54, 55; Müslim, Büyû’, 29-32, 34-36, 39, 41; Ebû Dâvûd, Büyû’, 65) Bu hadiste zikredilen yiyecek maddesi örnek kabilinden olup, hadis bütün menkul eşyanın alım satımını kapsamına alır.

Kabzdan önce başkasına satış geçerli olursa, bu durum, mal hiç yer değiştirmeden, hatta henüz mal üretilmeden fiyatının yükselmesine neden olur. Bir takım aracılar, malı hiç görmeden kağıt üzerinde kazanç elde etmiş olurlar.( K. Miras, age, VI, 437)

Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre, gayri menkul üzerinde kabzdan önce tasarrufta bulunmak caizdir. Dayandıkları delil, “istihsan” prensibidir. Çünkü gayri menkulün kabzdan önce telef olması veya değişikliğe uğraması çok nâdir görülen bir durumdur. Seyrek olan bir şeye ise itibar edilmez.

İmam Muhammed, Züfer ve Şâfiî’ye göre gayri menkulün de, menkuller gibi, kabzdan önce satışı caiz değildir.( bk. Kâsânî, age, V, 180; İbnü’l-Hümam, age, V, 204; Ali Haydar, Duraru’l-Hükkâm, I, 407, Mecelle, Madde: 253; Hamdi Döndüren, Alım-Satımda Kâr Hadleri, s. 76, 77, 137, 138)
 
Devletin ticaret mallarına narh uygulaması caiz midir?

Narhı şu şekilde tarif edebiliriz: İslâm devlet başkanının veya yetki verdiği memurların yahut da halkın işlerini üzerlerine alan kimselerin esnaf ve tüccara mallarını belli bir fiyata satmalarını emretmesi, bu fiyattan aşağı veya yukarı bir fiyata satış yapmayı yasaklamasıdır.( Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Mısır 1357, V, 219)

Hz. Peygamber ve dört halife döneminde genel olarak narh uygulaması olmamış ve serbest rekabet sonucu oluşan piyasa fiyatları üzerinden satış esası korunmuştur. Medine’de fiyatlar yükselince ashab-ı kiram Hz. Peygamber’den narh koymasını istemişler, Allah Elçisi bu isteklere şu cevabı vermiştir: “Şüphesiz, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızkı veren Allah’tır. Ben, sizden birinizin mal ve can konusunda bir haksızlıktan dolayı, hakkını benden ister olduğu halde Rabb’ime kavuşmak istemem.”( Ebû Dâvûd, Büyû’, 49; Tirmizî, Büyû’, 73; İbn Mâce, Ticârât, 27; Ahmed İbn Hanbel, II, 327) Yine narh konulmasını isteyenlere Hz. Peygamber’in, “Ben bu konuda sadece Allah’a dua ederim.” “Gerçekte fiyatları ucuzlatan ve pahalandıran Allah’tır”( Şevkânî, age, V, 219) gibi cevaplar verdiği ve narh koymak istemediği nakledilir.

Diğer yandan, Hâtib İbn Ebî Beltea’nın üzüm fiyatlarını çok düşürmesi üzerine, dönemin halîfesi Hz. Ömer’in fiyatlara müdahale ettiği, ancak daha sonra şu sözleriyle onu serbest bıraktığı görülür: “Sana söylediklerim ne emirdir, ne de hüküm. Bu belde halkının hayrı için arzu ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen satabilirsin.”( Şafiî, Ümm, II, 209; İbn Kudâme, Muğnî, IV, 240)

Bazı tâbiî fakihleri, narhla ilgili hadislerin açık anlamına uyarak, satıcıya haksızlık olur korkusuyla piyasa fiyatlarına müdahaleyi uygun bulmamışlardır. Ancak ashab-ı kiramdan sonraki dönemde, ahlâkın bozulması, fiyatların suni olarak yükselmeye başlaması ve halkın bundan zarar görmesi üzerine bazı tâbiî fakihleri narh koymayı caiz gördüler. Saîd İbn el-Müseyyeb (ö.94/712), Rabîa İbn Abdirrahman (ö.136/753) ve Yahya İbn Saîd el-Ensârî (ö.143/760) bunlar arasındadır.

Sonuç olarak, satıcıyı fiyat belirlemesinde tamamen serbest bırakıp, onu devlet kontrolünün dışında tutmak, toplumun zulüm ve haksızlığa uğramasına yol açabilir. Çünkü gerek Rasûlullah (s.a.s) ve gerekse dört halife döneminde İslâm’ın ticarete ilişkin ahlâk kurallarına uyulduğu için, devlet müdahalesine gerek duyulmamış ve herkes meşru haklarına razı olmuştur. Fakat giderek, insanlar fiyat tespitindeki esnekliği kötüye kullanmaya başlamıştır. Bu arada kıtlıklar ve savaşların getirdiği sıkıntılar da fiyatların sunî olarak yükselmesine yol açmıştır. Kimi zaman da hiç bir ekonomik neden yokken, aynı çeşit malı üreten veya satanların gizlice anlaşması sonucu fiyatlar normalin üstünde yükselmiştir.

Buna göre, İslâm’da serbest rekabete açık bir piyasa anlayışı esas alınmakla birlikte, toplumun bu serbestliği kötüye kullanması durumunda, özellikle zarûrî maddelerin fiyatlarına narh uygulamasına da bir engel yoktur.
 
Karaborsacılık nedir?

Bir şeyi pahalanmasını bekleyerek alıkoymaktır. İslâm’da ticaret hayatının serbest bırakılarak fiyatların serbest rekabet sonucu oluşması asıldır. Bazı mallar karaborsa için saklanınca piyasada mal darlığı olur ve talep fazlalığı nedeniyle fiyatlar suni olarak yükselmeye başlar. Karaborsacının amacı da budur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Karaborsacı ne kötü kuldur! Fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyarsa sevinir.”( Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh, VI, 549) “Bir gıda maddesini 40 gece depolayıp (ihtiyaç varken) saklayan Allah’tan uzaklaşmış, Allah da onu kendisinden uzaklaştırmıştır.”( Ahmed İbn Hanbel, II, 33)

Karaborsacılığın oluşması için şu şartlar gereklidir: 1) Depolanan malın satın alınmış bir mal olması, 2) Gıda maddesi olması, 3) İnsanların depolanan malı almada sıkıntı çekmesi ve ihtiyaç içinde olması. Ebu Yusuf’a göre, gıda maddeleri dışında, piyasaya sürülmemesi topluma zarar veren her çeşit malda ihtikâr söz konusu olur.( Kâsânî, Bedâyî, V, 129) Malı saklama süresi normalde kırk gündür, ancak toplumun sıkıntıya düşme durumuna göre bu süre kısalabilir. Nitekim günümüzde akaryakıt ve tüpgaz gibi ihtiyaç maddeleri iki üç gün gibi kısa bir süre piyasadan çekilse toplum büyük sıkıntıya düşer.
 
Satılan bir malda hangi nitelikler bulunmalıdır?

Üzerinde akit yapılacak bir malda şu beş şartın bulunması gerekir:

a) Değerli (mütekavvim) bir mal olması. İslâm’da mallar mütekavvim ve gayri mütekavvim diye ikiye ayrılır. Yenilmesi, içilmesi veya kullanılması caiz olan mallar birinci gruba girer. Bunların üretilmesi ve ticaretinin yapılması caizdir. Domuz eti, şarap, ölmüş hayvan eti gibi yenilmesi veya içilmesi yasaklanan şeylerin ise üretimi ve ticaretinin yapılması caiz bulunmaz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah içki, leş, domuz ve putların satışını yasaklamıştır.”( Buhârî, Büyü, 24, 103, 105, 112, Salât, 73, Tefsîru Sûre, 2/49-52; Müslim, Müsâkât, 69, 70-72, Eşribe, 83)

b) Yeme içme dışında kendisinden yararlanılabilir bir mal olması. Bu yüzden yararlanılamayan haşerelerin ve yırtıcı hayvanların satışı caiz değildir. Ancak bunlar ilaç yapımı gibi insan veya hayvanlar ya da bitkiler için yararlı hâle gelirse, nitelik değiştirir, üretimi ve ticaretinin yapılması caiz olur. Zehri veya derisi için yılan beslemek bu niteliktedir.

c) Malın miktarının ve niteliklerinin bilinmesi gerekir. Ancak ölçüp tartmadan tahmine göre satımlarda miktarın bilinmesi gerekmez.

d) Malın, satıcının mülkiyetinde olması veya veli, vekil gibi satışa hukuken yetkili kimsenin satışı yapması gerekir. Bu yüzden vakfedilmiş olan veya başkasına ait bulunan bir malı izinsiz olarak satmak caiz değildir.

e) Müşteriye teslimin mümkün olması gerekir. Bu yüzden henüz tutmadan denizdeki balığı veya havadaki kuşu satmak caiz değildir.
 
İslam’da ticaretin yeri nedir?

İslâm’da ticaret meşru kılınmıştır. Ticaretin esası alış-verişe ve sermaye riskine dayanır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz. Ancak, karşılıklı rızaya dayanan ticaret bunun dışındadır.”( Nisa, 4/29) “Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır.”( Bakara, 2/275) “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı anmaya (namaza) koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından rızkınızı arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.”( Cum’a, 62/10-11)

Hz. Peygamber (s.a)’in ticarî ve iktisadî hayatla ilgili birçok söz, fiil veya takrirleri vardır. Aşağıda bunlara bir kaç örnek vereceğiz. Allah’ın Rasûlü’ne en üstün kazancın hangisi olduğu sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Kişinin elinin emeği ve mebrûr alış-veriştir.”( Ahmed İbn Hanbel, III, 466, IV, 141) Bu da, yalan yere yemin ve aldatma karışmayan alış-verişi ifade eder. Hadislerde doğru tüccar şöyle övülmüştür: “Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır.”( İbn Mâce, Ticârât, 1) “Bir kimse gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa, sanki onu tasadduk etmiş gibi ecir alır.”( İbn Mâce, Ruhûn, 16) “Ey tüccar topluluğu, alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karıştığı için bunu sadakalarınızla telafi ediniz.”( Ebû Dâvud, Büyû’, 1) “Dürüst, sözüne ve işine güvenilen tüccar, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.”( Tirmizî, Büyû’, 4; İbn Mâce, Ticârât, 1; Dârimî, Buyû’, 8)

Hz. Peygamber kendisi de bizzat alış-veriş yapmış, borçlanmış, rehin vermiş, ortaklık yapmıştır. O, insanlar çeşitli ticaret muameleleri yaparlarken peygamber olmuş ve onları ticaretten men etmemiş, aksine rızkın onda dokuzunun ticarette olduğunu bildirmiştir. Ancak ticaret hayatında haksız kazanca yol açabilen faiz, karaborsacılık, yalan, hile, gabin ve garar gibi şeyler yasaklanmış, hak sahibinin hakkını alabildiği ve haksızlık yapmak isteyenin dışlandığı bir ekonomik sistem hedeflenmiştir.

Sağlıklı bir ticaret için, esnaf ve tüccarın kendi alanı ile ilgili bilgileri edinmesi veya yakınında her zaman danışacağı bir uzman bulundurması gerekir. Nitekim Hz. Ömer’in halîfe olunca böyle bir bilgilenme seferberliği başlattığı görülür. O’nun bütün yöneticilere yayınladığı ilk ticaret genelgesi şöyledir: “İslâm’a göre, kendi ticaretiyle ilgili hükümleri bilmeyen kimse, bizim çarşı ve pazarlarımızda alış-veriş yapmasın. Çünkü bilmeme yüzünden faize düşebilir.”( Tirmizî, Vitr, 21)
 
Gayri Müslimlerle ticaret yapmak caiz midir?

Müslümanın gayri Müslimle alış-veriş yapabileceği konusunda görüş birliği vardır. Çünkü ticaret konusunda düzenleme yapan âyet ve hadisler Müslim- gayri Müslim arasında bir ayırım yapmamıştır. Ancak Müslümanların, kendi aralarında ticaretinin yapılması yasaklanmış bulunan içki, domuz eti, kan gibi necis sayılan şeylerin bir İslâm ülkesinde gayri Müslimlere de satılmaması gerekir.

Ebû Hanife (ö.150/767) ve İmam Muhammed (ö.189/805)’e göre gayri Müslim ülkede, Müslümanla o ülkenin vatandaşı arasında, bunların alım satımı da caiz görülmüştür. Hatta Müslümanın yararına olan faizli muameleler de bu kapsamda değerlendirilmiştir.

Ancak şunu da belirtelim ki, gayri Müslimlerin mallarından olan bu yararlanma yalan, hile, zorlama, gasp ve hırsızlık gibi rizayı kaldıran bir yolla olmamalıdır.

Üç mezhep ve Ebû Yusuf’a göre ise, haram her yerde haramdır. Müslim ve gayri Müslim ülke ayırımı bu konuda etkili olmaz. Çoğunluğun bu görüşünü de dikkate alarak, gayri Müslim ülkede fâsit muâmeleleri, sadece zaruret veya ihtiyaçla sınırlı tutmalıdır. Orada domuz çiftliği kurma veya şarap üretimi gibi konulara girmemelidir.

Müslümanla gayri Müslim arasında, mutlak eşitlik esasına dayanan ve bütün ortakların birbirinin hem vekili ve hem de kefili olmasını gerektiren “Mufâvaza” ortaklığı kurulamaz. Çünkü bu ortaklıkta, ortakların tasarruflarına bir sınırlama getirilmez. Bunun dışındaki “İnan (sermaye ortaklığı)”, “Mudârabe (Emek- sermaye ortaklığı)”, “Vucûh (Sermayesiz malı pazarlayıp kârı paylaşma ortaklığı)” veya “Sanâyi (İş ve mesleklerini birleştirip ortaklık kurma)’” şirketi gibi ortaklıklar Müslümanla gayri Müslim arasında da kurulabilir. Ancak böyle bir şirketin ana sözleşmesine Müslümanın bir takım çekinceler koyması gerekir.

Meselâ; şirketin a) Faizli bankacılık işine girmemesi, b) İçki üretimi ve ticaretini yapmaması, c) Kumarhane işletmemesi, d) Domuz üretimi ve domuz eti satışı yapmaması gibi çekinceler bunlar arasında sayılabilir.

Ebû Hanife’ye göre, bir kimsenin başkasına vekâlet vermesi durumunda, vekilin durumu esas alınır. Müslümanın bir gayri Müslimi içki veya domuz ticareti için vekil kılması caizdir. Çünkü gayri Müslim inanç olarak bu muameleleri yapabilecek durumdadır.( Zühaylî, a.g.e, IV, 162)

Mâlikîlere göre, bir Müslümanın gayri Müslimi alım, satım veya selem akdi yapmak üzere vekil tayin etmesi caiz değildir. Aksi durumda, İslâm’a göre caiz olmayan ticaret muamelelerine kapı açılmış olur. Yine Müslümanda olan alacağını tahsil etmek için gayri Müslimin vekil kılınması da caiz değildir. Bununla, gayri Müslimin Müslümana üstünlük sağlaması önlenmiş olur.( el-Cezâirî, Minhâcu’l-Müslim, 8. Baskı, 1976 y.y., s. 345) Diğer yandan Müslümanla gayri Müslimin emek-sermaye (mudârabe) ortaklığı kurması, faiz gibi haram muamelelere girilmemesi çekincesi konulmak şartıyla, kerahetle birlikte caiz olur.( Zühaylî, a.g.e, IV, 843)
 
İslâm’da borçlu- alacaklı ilişkileri nasıl düzenlenmiştir?

Gerek borç olarak alınan ve gerekse veresiye mal almaktan doğan borçların vadesinde ödenmesi gerekir. Ancak karz-ı hasende alacaklı dara düştüğü takdirde, alacağını vadesinden önce isteme hakkına sahiptir. Çünkü çoğunluk fakihlere göre karzda vade şartı bağlayıcı değildir.

Ödeme güçlüğü içinde olan borçluya gerekli kolaylığın gösterilmesi gerekir. Âyette şöyle buyurulur: “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar süre vermek vardır. Bilirseniz, borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”( Bakara, 2/280) Ancak ödeme gücü olduğu halde, borcunu vadesinde ödemeyen kimse alacaklıya zulüm yapmış olur. Hadiste şöyle buyurulur: “Zenginin borcunu ertelemesi bir zulümdür.”( Buhârî, Havâle, 1, 2, İstikrâz, 12; Müslim, Müsâkât, 33; Ebû Dâvûd, Büyû’, 10; Tirmizî, Büyû’, 68) Alacaklı, varlıklı kimseden alacağını mahkeme yoluyla zorla alabilir. Servetini gizleyip borcunu erteliyorsa cezası Allah’a aittir. Ebû Hanîfe’ye göre, borçlu borcundan dolayı hapsedilmemeli, bir ödeme plânı içinde ödemesi sağlanmalıdır.

Bir Müslüman gerek ihtiyaç yüzünden ve gerekse yatırımlarını büyütmek, daha fazla mal alarak cirosunu arttırmak gibi amaçlarla borçlanabilir. Ödeme gücünü aşmayacak şekildeki borçlanmalar bir sakınca doğurmaz. Nitekim Hz. Peygamber de zaman zaman ihtiyaç yüzünden borçlanmıştır. Meselâ, bir Yahudî’den veresiye buğday satın almış ve zırhını rehin olarak bırakmıştır.( Buhârî, İstikrâz, 1, Büyû’, 14, 33, 37, 88, Selem, 6, Rehn, 1; Müslim, Müsâkât, 124-126) Yine bir bedevînin Hz. Peygamber’de üç yaşlarında bir deve alacağı vardı. Bu hayvana denk olanı bulunamayınca, onun yerine daha değerli olanın verilmesini emir buyurdu. Bundan çok memnun kalan bedevî şöyle dua etmiştir: “Sen bana hakkımı en güzel şekilde verdin. Allah da sana mükâfatını eksiksiz versin!”( Buhârî, Vekâle, 5, 6, İstikrâz, 13, 67, Hîbe, 25; Müslim, Müsâkât, 122)

Ödemek niyetiyle borçlanan kimseye Cenab-ı Hak yardımcı olur. Ebû Hüreyre’(r.a)’ın naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Kim ödemek niyetiyle borçlanırsa, Allah onu bu borcu ödemeye muvaffak kılar. Kim de başkasının malını telef etmek niyetiyle alırsa, Allah onu telef ettirir, ödemeye muvaffak olamaz.”( Buhârî, Zekât, 18, İstikrâz, 2; İbn Mâce, Sadakât, 11; A. İbn Hanbel, II, 361)

Borçlanmada niyetin önemi Ebû Ümâme (r.a)’ın naklettiği şu hadiste daha açıktır: “Bir kimse ödeme için borçlanır, fakat borcunu ödeyemeden ölürse, Allah onun borcundan vazgeçer ve istediği bedeli vererek alacaklısını razı eder. Buna karşılık ödeme niyeti olmaksızın borçlanan kimse, borcunu ödemeden ölürse, Yüce Allah ondan alacaklıların hakkını alır.”( Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Terc., 7. baskı, Ankara 1984, VII, 273)

Ancak bu dua ve sakındırmalar, İslâm’da borçlanmanın caiz olmadığı anlamına gelmez. Borçlanmada ölçünün kaçırılmaması ve ödeme gücünü aşacak borç yükü altına girilmemesi istenir. Nitekim peygamberlikten sonra en şerefli makam olan şehitlikte, şehidin bütün günahları bağışlandığı halde borçlarının bunun dışında tutulması, İslâm’ın kul haklarına ne kadar önem verdiğini gösterir.
 
Borçlunun dara düşmesi durumunda ne yapmalı?

İslâm’da kişinin ödeme gücünü aşacak şekilde borçlanması iyi karşılanmaz. Ancak borçlandıktan sonra dara düşerek borcunu ödeyemezse, kendisi için birtakım kolaylıklar getirilmiştir.
Kur’an’da şöyle buyurulur: “Darda olan kimseye eli genişleyinceye kadar süre verin. Fakat borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır, keşke bilseniz!”( Bakara, 2/280)

İyi niyetli borçluya Cenab-ı Hak yardımcı olur. Hadislerde şöyle buyurulur: “Ödemek niyetiyle borçlanan kimseyi Yüce Allah borcunu ödemeye muvaffak kılar, ödeme niyeti olmayanın da malının bereketini giderir ve ödemeye muvaffak olamaz.”( Buhârî, Zekât, 18, İstikrâz, 2; İbn Mâce, Sadakât, 11) “Ödemek niyetiyle borçlanan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, Allah onun borcundan vazgeçer ve alacaklısını razı eder. Ödeme niyeti olmadan borçlanan ve ödemeden ölen kimseden ise Allah, alacaklılarının hakkını alır.”( Kâmil Miras, Tecrîd, 7. baskı, Ankara 1984, VII, 273) Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir mü’min mal bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Eğer bir borç veya zarar bırakırsa, bana gelsin, ben onun koruyucusuyum.”( Buhârî, Tefsir, 33/1)

Zekâtın verileceği sekiz sınıftan birisinin “borçlular” olduğu düşünülürse, İslâm devletinde dara düşen borçluların borcu üzerinde, kefil ve rehin (ipotek) gibi güvencelerin yanında beytülmalin zekât fonu da devrededir. Nitekim Ömer İbn Abdilaziz (ö.101/720), zekât fonundan toplumdaki borçluların belirlenerek borç yükünden kurtarılmalarını istemiş ve yayınladığı bir genelge ile vâlilerine şu talimatı vermiştir: “Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için gerekli eşyası bulunmalıdır. Bu imkânlara sahip olmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenmelidir.”( Ebû Ubeyd, el-Emvâl, 1. baskı, thk. M. H. Hurrâs, Kahire 1968, s.556)

Roma hukukunun geliştiği toplumlarda ve câhiliye Araplarında borcunu ödeyemeyen kişinin, borcu karşılığında satıldığı bir anlayışa göre, İslâm’ın getirdiği bu çözümlerin ne kadar ileri olduğu açıktır.
 
Veresiye satışlarda vade farkı caiz midir?

İslâm ister peşin, ister vadeli olsun alış-verişi mübah kılmıştır. Ayet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Allah alış verişi helâl, faizi haram kılmıştır.”( Bakara, 2/175) Peşin satışlarda kâr eklemek meşru olduğu gibi vadeli satışta da meşrudur. Hatta vadeli satışta para bir süre ticaret işinde kullanılamayacağı ve eşyanın alış fiyatlarının yükseleceği dikkate alınarak kâr oranı yüksek tutulabilir. Kısaca bir kimse peşin alan müşterisine %15 kâr uygularken, altı ay vadeli almak isteyene %35 kâr oranı uygulasa bu mümkün ve caizdir.

Pazarlık safhasında peşin veya aylara göre vadeli fiyat müzakereleri sonunda belirli bir mal ve miktarı belli bir fiyat üzerinde bağlanınca akit tamamlanmış olur. Ancak satıcının peşin fiyatını esas alıp, bunun üzerine banka kredi faizleri eklemek suretiyle müşterilerine faizli finansman kullandırdığını düşünmesi ve vade farkı için böyle bir imaj uyandırılması Müslümanı meşgul etmemelidir. Ameller niyetlere göredir. Anlaşma sağlanınca satılan mal, onun tek fiyat halinde bedeli ve bu bedelin içinde kâr unsuru vardır.

Hanefi fakihlerinden Serahsî (ö.490/1097) vadeli satışta tarafların çeşitli fiyatlar üzerinde pazarlık yapabileceğini belirttikten sonra konuyu şöyle sonuca bağlar: “Taraflar kendi aralarında, anlaşır, belirli bir satış bedeli tesbit etmeden ayrılmaz ve tek fiyat üzerinde akdi bitirirlerse bu caizdir. Çünkü bu takdirde, akdin sahih olmasının şartını yerine getirmiş olurlar.”( Serahsî, Mebsût, XIII, 7, 8)
 
Mal satılıp teslim edildikten sonra, satışı bozma hakkı var mıdır?

Satıcı ve alıcının, belli bir mal üzerinde ve ödeme şartlarını da belirledikten sonra icap ve kabul beyanında bulunması ile satım akdi bağlayıcı hale gelir. Satış, günlük olarak yapılan pek çok küçük alış verişlerde olduğu gibi “sözlü olarak” yapılabileceği gibi, fatura, fiş, noter tescili, tapuya veya maden siciline kayıt gibi işlemlerin tamamlanması şartıyla da yapılabilir. Resmî işlem gerektiren satışlarda, bu işlem gerçekleşinceye kadar, tarafların satma ve alma iradesi “bir satış ya da alış va’di” niteliğindedir. Akit resmî işlemle birlikte tamamlanır.

İşte bu şekilde sözlü veya resmî işlemli olarak yapılan bir satış, şart, görme veya ayıp muhayyerliği hakları dışında tek yanlı iradeyle feshedilemez. Alıcı satış bedelini ödemeye, satıcı da malı teslim etmeye zorlanır. Bundan sonra satışı feshetmek ancak iki tarafın rızasıyla mümkün olur ki, buna “ikâle” denir. Kimi kararsız müşterilerin, satın aldıkları malı değiştirmek veya geri vermek istemeleri her zaman karşılaşılan durumlardandır. Bu şekilde darda kalan satıcı veya alıcıya yardımcı olmak da gerekir.

İkâlenin meşrûluğu şu hadise dayanır: “Kim pişman olan müşterisinin alış-verişini bozma isteğini kabul ederse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntısını giderir.”( İbn Mâce, Ticârât, 26; Ebû Dâvûd, Büyû’, 52; A. İbn Hanbel, II, 252) Hanefîlere göre ikâlede satış bedeli ve mal aynen geri iade edilir, artırma veya eksiltme yoluna gidilemez.
 
Satın alınan bir malın defolu çıkması durumunda, müşterinin ne gibi hakları vardır?

Ticaret örfünde malın değerinin düşmesine sebep olan kusura “ayıp- defo”, böyle bir mala da “ayıplı veya defolu mal” denir. Satın alınan bir mal veya satış bedelinde, satış sırasında akdi yapanın bilmediği bir kusur bulunduğu takdirde, iki taraftan her birinin kendiliğinden sahip olduğu, akdi bozma veya devam ettirme hakkına “ayıp muhayyerliği” denir. Bu hak, satış sırasında konuşulmasına gerek olmaksızın taraflar için kendiliğinden var kabul edilir. Çünkü mutlak olarak yapılan satım akdi, satılan malın ayıplı ve defolu olmamasını gerektirir.( Mecelle, mad. 336)

Ayıp muhayyerliği hakkı şu hadislere dayanır: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Bir Müslümanın kardeşine ayıbını açıklamadıkça, ayıplı bir malı satması helâl olmaz.”( İbn Mâce, Ticârât, 45) “Bir kimse için, bir şeyi ondaki eksiklikleri açıklamaksızın satması helâl olmaz. Yine bir kimse için bildiği şeyleri açıklamaması helâl olmaz.”36 “Hile yapan bizden değildir.”( Müslim, İmân, 164; Ebû Dâvûd, Büyû’, 50; Tirmizî, Büyû’, 72)

Ayıp muhayyerliği hakkının doğması için; ayıbın satıştan önce veya satıştan sonra fakat teslimden önce mevcut olması, alıcının bunu bilmemesi, satıcının malın kusurlarından sorumlu olmadığını şart koşmaması ve ayıbın satışı bozmazdan önce yok olmaması gerekir.( Kâsânî, age, V, 275 vd.; İbnü’l-Hümâm, Feth, V, 153; Döndüren, age, s. 87)

Alıcının, malın defosunu öğrendikten sonra rıza göstermesi veya kullanma, tüketme, satma gibi rızaya delâlet eden bir tasarrufta bulunması, muhayyerlik hakkını açıkça düşürmesi, malın telef olması veya alıcının elinde iken yeni bir ayıbın daha eklenmesi, malda alıcının elinde iken üzerine bina yapma, ağaç dikme gibi bitişik artışların meydana gelmesi gibi durumlarda artık mal, ayıp (defo) sebebiyle geri verilemez.( Kâsânî, age, V, 282-284, 287; İbnü’l-Hümâm, Feth, V, 164; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, IV, 82, 85, 89, 94)
 
Görmeden satın alınan bir malı görünce, satışı bozma hakkı var mıdır?

Bir malı görmeden satın alan kimsenin malı görünce akdi bozma hakkı vardır. Bu hak yalnız alıcı için söz konusu olur ve satış sırasında şart koşulmasına gerek olmaksızın, malı görmeden satın alan her müşteri için, kendiliğinden sabit olan bir haktır. Numune ile satılan mallarda numuneyi görmek, bütün malı görmek gibidir.

Görme muhayyerliği hakkı şu hadise dayanır: “Görmediği malı satın alan kimse, malı görünce muhayyerdir.”( Zeylaî, Nasb, IV, 9) Alıcının malı görünce satışı açık ifadesiyle kesinleştirmesi veya malı kullanma, tüketme veya başkasına satma gibi rızaya delâlet eden bir davranışta bulunması, alıcının ölmesi, malın telef olması gibi durumlarda “görme muhayyerliği hakkı” düşer.
 
Bir malı satarken, satıcı veya alıcı lehine muhayyerlik hakkı koymak caiz midir?

Satım, kira, emek- sermaye ortaklığı, ziraat ortakçılığı, kefillik ve havâle (senet-çek cirosu) gibi bağlayıcı akitlerde taraflardan birisi veya her ikisi lehine konulacak “şart muhayyerliği” geçerli olur. Bu süre Ebû Hanîfe, Züfer ve Şâfiî’ye göre üç gün, Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Hanbelî mezhebine göre daha uzun süreli olarak konulabilir. Lehine şart konulan taraf, süresi içinde bu hakkını düşürebileceği gibi, süre dolunca akdi bozma hakkı kendiliğinden sona erer ve akit kesinleşir.( Serahsî, Mebsût, XIII, 40 vd.; Kâsânî, Bedâyi’, V, 174; İbnü’l-Hümâm, Feth, V,110; Zeylaî, Nasb, IV, 8; Hamdi Döndüren, Ticaret ve İktisat İlmihali, s. 88-82)

Şart muhayyerliği hakkı, aşağıdaki hadise dayanır. Alış verişlerinde aldatılan Habban İbn Munakkız (r.a)’a Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Alış- veriş yaptığın zaman; aldatma yok, benim için üç gün süreyle muhayyerlik hakkı vardır, de”( Buhârî, Büyû, 48; Müslim, Büyû, 48; Ebû Dâvûd, Büyû, 66; Zeylaî, Nasb, IV, 6 vd) Muhayyerlik süresini uzun tutanlar, bu hadisteki üç günlük sürenin sınırlayıcı olmayıp, örnek kabilinden olduğunu söylerler. Nitekim Abdullah İbn Ömer’in iki aya kadar muhayyerlik süresine icazet verdiği nakledilir.( Zeylaî, Nasb, IV, 8)
 
Fâhiş kâr nedir? Miktarı yüzde kaçtır?

İslâm’da aldatma, “gabn” terimi ile ifade edilir. Fâhiş ve yesir gabn olmak üzere ikiye ayrılır. Bu, çok aldatma ve az aldatma demektir. Az aldatma satım akdine zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür. Diğer yandan insanlar küçük fiyat farklarına rıza gösterirler. Fakat piyasa fiyatının üstüne çok çıkılırsa müşteri, aldatıldığını düşünür ve fazlalığı satıcıya helâl etmez. Bu yüzden de fahiş fiyat meselesi ortaya çıkar.

Fâhiş fiyat miktarları ictihatla belirlenmiştir. Hanefîler’e göre bilirkişilerin değerlendirme alanı dışında kalan çok yüksek veya çok düşük fiyatlarda “gabn (aldanma)” söz konusu olur. Belh fakihlerinden Nusayr İbn Yahya (ö.268/881), satım akdine konu olan malların, piyasadaki dolaşım hızını ve insanların bu mala olan ihtiyaçlarını dikkate alarak fâhiş gabni; gayri menkullerde %20, hayvanlarda %10 ve diğer menkul mallarda ise %5 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu oranlar aşılarak yapılacak satışların fâhiş gabn derecesinde olacağını belirtmiştir.( İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, Mısır, 1334, VII, 169) Bu orana ulaşmayan fazlalıklar da yesir gabn kapsamına girer. Mecelle, 165. maddesinde bu ölçüleri kanun maddesi haline getirmiştir.

Ancak fâhiş gabnin, satım akdinin fesih sebebi olabilmesi için, aldatma ile birlikte bulunması gerekir. Aksi halde yalan ve hile olmayınca bir kimsenin müşteriye vereceği doğru bilgilerle malını dilediği fiyata satmasına İslâmî bir engel yoktur.( İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, IV, 159)

Mâlikîlere göre, malın değerinin üçte birinden daha fazlasıyla piyasa fiyatının üstüne çıkmak veya aşağı düşürmek fâhiş fiyattır. Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın uygulaması da bu şekilde olmuştur.

Kanaatimizce, İslâm’ın aşırı sayılan kârın miktarı konusunda kesin bir sınır getirmeyişinin nedeni, nisbetlerin tesbitini ülke ve beldelerin örflerine bırakmak içindir. Mezheplerin bu konuda farklı ölçüler getirmesi de bunu göstermektedir.

Diğer yandan peşin satışlarla, vadeli satışları kendi içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü veresiye bir satışta kâr oranının yüksek tutulduğu bilinmektedir.

Sonuç olarak yalan ve aldatma karıştırarak piyasa fiyatının üzerinde satış yapan kimse için, bu fazlalık temiz kazanç olmaz. Hak sahiplerinin helâlleşmesi gerekir. Bu mümkün olmazsa, bu gibi eksiklikler için yoksullara bağış yapmalıdır. Hadiste şöyle buyurulur: “Ey tüccar topluluğu! Alış- verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karışır. Bu eksiklikleri sadakalarınızla telâfi ediniz.”( Ebû Dâvûd, Büyû’, 1; Nesâî, Eymân, 22, 23, Büyû’, 7; İbn Mâce, Ticârât, 3)
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri