İslam'da Astroloji

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü
İslam'da Astroloji

Önce Tasavvufun en önde gelen simâlarından Muhyiddin A'râbî'nin âlemin ve burçların oluşu hakkındaki görüşlerini dinleyelim özetle; Fütuhatı Mekkîye isimli eserinden;

MUHYİDDİN A'RABİ DİYOR Kİ:
«Hakk Teâlâ, kendinde bir şey yok iken, mevcûdiyet sıfatıyla sıfatlanmıştır. Diyebilirim ki, Hakk Teâlâ, mevcûdiyetin ta kendisidir.Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz:«Allah vardı ve onunla beraber hiç bir şey yoktu.»
Buyurmuşlardı.Hakk Teâlâ kendi nefsi ve hüviyeti yönünden bilinmez; bu bilinmezlik ve görünmezlik keyfiyetine de İLİM denmiştir.
Hakk Teâlâ'nın evvelki şekli, buluta benzer bir duman şeklinde olmasıdır. Burada âlem Bâtın hükmüyle mevcuttu. Bâtınî hükümden ise âlemin zuhuru imkânsızdır.İşte bu ilk duman da Rahman'ın Zâhir adı olmuştur. Bu durumda kendi nefsini görerek ilmî ve özel bir tecelli ile ruhi şekillerden birini seçmiştir. Bundan sonra Zâtıyla nefsine bakınca nefsini sayısız sıfatlarla muttasıf olarak buldu. İşte bu buluşu meydana getiren ilk bakış İLİM'di.
İlimde mevcût olan bu sıfatlara da makûlât dendi. Aynı zamanda «Aklı evvel» adını bu bakışı yapması hasebi ile aldı. Bu akıl, âlemlerin duman ve bulut içinde gizli olan sıfatlar olduğunu, bunun da kendi nefsi olduğunu seyreyledi. Ve bu sanki gölge olan aklın zâtından uzanan varlık o tecellinin nurundan oluştu.
Buna da «Levhi Mahfuz» veya «Zâti Tabiat» denildi. Bununla beraber bu boyutta bunun tümüne Hayat, İlim, İrade, Kelâm denildi.
Rükünler boyutunda ateş-hava-su-toprak; cisimler âleminde Sıcaklık, rutubet, soğukluk, kuruluk; Canlılar düzeyinde de kan, safra, sevda, balgam denilir.
Bundan sonra «akl-ı evvel» çehresini o dumâna çevirerek, kendisinden neler kaldığını görmek istedi. Fakat bu sıfatların varlığının dışında hiçbir şey göremedi. İşte bütün âlemin sûret ve şekilleri bu zulmet ve gizlilik içinde bulunmaktadır. Hakk Teâlâ’nın ARŞI da bu zulmet içindedir. Arşın etrafında da kürsü, felekler, cennetler, semâlar, rükünler ve doğurucular vardır. Bu varlığın babası Akıldır, anası Nefs.
«Şunu da bil ki, Hakk Teâlâ daha evvelce anlattığımız kürsü içinde şeffaf dairevi bir cisim yaratmıştır. Bunu da 12 eşit parçaya ayırmış ve bu parçalara BURÇLAR adını vermiştir.»
Bu burçlar toprak, su, hava, ateş gibi unsurlardan olup, tıpkı dünya ehlinin unsurlarına benzer.
Hakk Teâlâ her bir burçta cennet ehlinden bir melâikeyi orada iskân ettirir. İşte bu burçlardan cennetlerde tekevvün edecek şeyler tekevvün eder. Değişiklikler ve karışıklıkların tümü bu burçların değişmesiyle ve kurulan düzenin bozulmasıyla olur.Gerçek olarak âlemimizin öncülüğünü bu 12 burçta bulunan 12 melâike yapmaktadır. Böylelikle bu 12 burç, âlemlerimizin gerçek olarak imamlığını yapmaktadır. Arşın esası 4 kâide üzerine oturtulduğundan, bu burçlar 12 olmasına rağmen, 4 mertebe üzerine bulunurlar.
Konaklar üçtür. Dünya, Berzah, Âhiret. Bu konaklardan her bir konağın dört menzili vardır. Bu konaklarda bunların hükmü geçer. Üç konağı dört menzile çarparsak 12 eder bu da 12 burca delalet eder.
Şu anda bize cennet gibi gelen dünyamız âhıret günü itibariyle ateşe döneceği için Berzahta bu dört menzilin hükmü altındadır. Cennet de bu dördün etkisindedir.
Bunlardan Koç, Aslan, Yay aynı mizaç ve mertebededir.Boğa, Başak ve Oğlak başka mertebede ve aynı mizaçtadır.İkizler, Terazi ve Kova başka mertebe ve aynı mizaçtadır.Nihayet Yengeç, Akrep ve Balık başka mertebede ve aynı mizaçtadır. Bunlar dört hâkim vali olarak bir menzilde bulunurlar.
Dünyanınki ise Yengeç burcudur.
Berzah âlemi ise Başak burcunun hüküm ve etkisi altındadır.

Ayrıca bir de dünyanın ateşe dönmesi durumunda sahibi Yengeç Burcu olmaktan çıkar ve Terazi burcunun hükmüne girer.

Cehennem ateşine düşenlerin azabı sona erdiğinde ise ikizler burcu dünyayı teslim almış olur.
Cenâb-ı Hakk Teâlâ oniki burcun mümessili olan her bir melaikeye otuz ilim hazinesi vermiştir.

Bu burçlardaki melâikeler kâinatta lüzumlu olan şeyleri bu ilim dolabı olan burçlardan olarak indirirler ve bir sene ile yüz sene arasında dünyada bırakırlar.Cennet ve Cehennem ehline nezaret hakkı da bu 12 burca verilmiştir. Cennetteki hükümler hep bu 12 burçtan çıkar.
Cennetlerdeki meydana getirişlerden tutun da; yemek ve içmek, nikâh ve hareket, değişiklik ve şehvet gibi şeyler hepsi o hazinelerden inen 12 burcun temsilcileri eliyle ve Allâh'ın izniyle olur. Adn cenneti hariç, diğer cennetleri bu 12 burcun mümessilleri bina etmişlerdir.
İnsanın âhıret neşeti berzah neşeti gibidir. İnsanın bâtını kendisine göre bir hayâldir.Mükevkep felek cennetin tabanı, atlas felekte cennetin semâsıdır.

Hava âlemin hayatıdır. Bu nemli sıcak bir havadır. Hava içindeki nispetler ve dereceler yükseldi mi buna ateş adı verilmiş olur. Hararet ve rutubet derecesi düştüğünde ise su adını almış olur. Havadan gayrı süratle değişecek bir şey yoktur.
En azametli burçlar da hava tabiatlı İkizler, Terazi ve Kova burçlarıdır.
Dünyâ ve dünyâ semâsı içindeki aydan sonra ikinci semâda Merkür, üçüncü semâda Venüs, dördüncü semâda Güneş, beşinci semâda Mars, altıncı semâda Jüpiter, yedinci semâda da Satürn vardır.
Bu gezegenlerin her biri meydana geldikten sonraki zaman içinde, burçlardaki hazineler bu gezegenlere melâikeler tarafından indirildiler ve bütün bu uydulardaki rükûnlere tesir etmeye başladılar.
Zaman, tümüyle izafî bir şey olup gerçek varlığı yoktur. Güneşin görünmesiyle gündüz ve kaybolmasıyla gece olur ki bu izafî hükümlerden aylar, mevsimler seneler doğar.Allah her semâyı imâr edecek ruh âlemleri ve melâikeler yaratmıştır.İnsanlardan evvel, Allah yeryüzünde ateşten yaratılmış olan cinleri var kılmıştı.Dünyâdan ayrıldıktan sonra, artık uyku diye bir şey yoktur. Çünkü kıyâmet günüdür.Mükevkep felek ateşe döndüğünde, bu feleğin içi Mukaar yâni sonsuz ateş derinliği olduğundan cehennem adını almıştır.Sırat ise, arzımızın üstünden mükevkep felek doğrultusunda ve belirli bir yükseklikte cennet surları dışındaki geniş ve çimenli alana doğru kurulur.
Dünyâda insan bir hayâldir.
Bugün evi denen bu yerler kıyâmet günü Cehennem evi haline gelecektir.
Evet, Hazreti Muhammed Aleyhi's-selâm’ın getirdiği İslâm Dinini en iyi anlayanlardan biri olan Muhyiddini A'rabî'den bu konuda size naklettiğimiz cümleler şimdilik bu kadar.

İBRAHİM HAKKI ERZURUMİ DİYOR Kİ:
Zamanın Gavs-ı A'zâm’ı ve Kutbul Aktabı olarak bilinen büyük âlim, mütefekkir ve mutasavvıf İbrahim Hakkı Erzurumî de Burçlar ve tesirleri hakkında bakın neler demiş:
«Zuhal (Satürn) yıldızın tabiatı gayet soğuk ve kurudur. Erkek olup, gündüze nispet edilmiştir. Nahsı ekber, denilmiştir. Buna bakmak gam ve keder getirir.
Buna karşılık Zühre (Venüs) gezegenine bakmak da surûr ve safâ getirir demişlerdir.Zuhal yıldızına ahmaklık, cehalet, korkaklık, cimrilik, kin, yalan, levm, tembellik ve geç anlama gibi huylar izafe edilmiştir. Bu yıldız rahimlere vâki olan nutfelere tâli olsa, bu yıldızın tabiatı ve vasıfları Allahü Teâlâ'nın izni ile sirâyet edip, o cibiliyetle doğumdan sonra bu vasıfların meydana çıktığı tecrübe olunmuştur.Zuhal Çarşamba gecesine ve Cumartesi gününe hâkim bulunmuştur.»
Bu gibi bilgileri her gezegen için anlatan İbrahim Hakkı Erzurumî bu arada çeşitli hadîslerde geçen «beş yüz yıllık yol» tabiri için de şu izâhı yapmaktadır:
«Heyeti İslam'da göklerin ve yerlerin büyüklük ve uzaklıklarını beşer yüz yıllık yol ile tarif etmekten maksat büyüklüklerinde mübalağadan kinayedir, yoksa bu esas ölçüleri değildir.»
Bu şiirinde yıldızların olaylar üzerindeki tesirlerini şu satırlarla ifâde eder. İ. Hakkı Erzurumî:
«Ve sonra Hakkı der, ilm-i felek sırrını a’yân ettimOtuz beyt içinde Nahs ve Sa’d saatlerini beyân ettim.İki âlemde bir bildim müessir Zât-ı Mevlâ’yıFakat sebeplere bağlanmış ednâyı hem alâyı.Eğer bilmek dilersen olduğun saat ne saattırHangi yıldız hükmeder, ol dem nuhusat ya seadettir.»
Dünyâ üzerindeki oluşumların sebeplerinin yıldızlar olduğunu, ancak bu sebepleri meydana getirenin de Allahü Teâlâ olduğunu böylece tespit eden Erzurumî, Ayın tesirleri hakkında da özetle şunları söylemekte:
«Denizlerdeki med-cezir olaylarında ay baş müsebbibdir.Ayın ilk on beş gününde sıcaklık ve rutubet çok olduğundan damarlar kan ile dolup insan ve hayvan bedenleri kuvvet bulur.Dolunaydan sonra soğuk ve kuruluğun ağır basmasıyla ihtilatı erba bedenin derinliklerinde bulunmakla damarlarda kan azalıp, büyüme ve gelişme az olur. İnsan ve hayvan bedenleri zayıflar.Arabî ayların ilk yarısında hastalanan kolay kurtulurken, ikinci yarıda hastalananlar güç sıhhat bulurlar.Ayın ilk yarısında canlıların beyin dokuları ziyade olup, ikinci yarısında azalma olurMehtapda insan aya karşı uyusa veya çok otursa, bedenine gevşeklik ve tembellik gelip, baş ağrısı ve nezle olabilir.Mehtapda hayvan eti kalsa az zamanda tadı ve kokusu değişir.İlk yarıda balıklar su yüzüne yakın olup yağlı ve güçlü iken, ikinci yarıda dibe kaçıp güçleri ve yağları azalır.İlk yarıda haşerat yeryüzünde daha çoğalır ve yırtıcılar canlıları yemeye daha heveskâr olur. İkinci yarıda bunun tersi olur.Ayın ilk yarısında dikilen ağaçlar çabuk büyür ve çok gelişir; ikinci yarıda ise dikilen ağaçlar zayıf olur veya kurur.»
Ay’ ın çeşitli burçlarda doğuşunun hangi sahalarda getireceği faydalar hakkında da özetle şunları söylemekte «MARİFETNAME» sahibi. Hakkı:
«Ay;Koç burcunda doğduğunda her işe başlamayı güzel say;Boğada olduğunda evlen, ticaret yap, bina yap;İkizlerde doğduğunda gayrımenkul al, ilim oku;Yengeçte iken haberleşmeye değer ver, müshil kullan, seyahate çık;Aslanda iken ihtiyaçlarını, giderecek kişiye arzet, ziraat, tamir ve hacamat yap;Başakta iken yeni giy, dostlarla sohbet et ve ibâdete ağırlık ver;Terazide iken alış-veriş yap, sohbet eyle, Kur'ân dinle, devâlı nesneleri iç;Akreb burcunda iken, temizlen, arın, yanlızlığa çekil, sükût edip iç âlemine dön;Yay burcunda iken kan aldır, hamam ve traşı iyi say;Oğlak burcunda iken kuyu kaz, toprakla uğraş, alış-verişi iyi say;Kova burcuna geldiğinde vasıtalı olarak seyahate çık güzel yerleri gez;Balık burcunda iken de deniz seyahati iyidir, ortaklık ticareti iyi olur.»
Mârifetnâme'de, Gezegenlerin tesirinin hakikatı bahsinde Beşinci nevî de özetle şöyle demektedir İbrahim Hakkı Hazretleri:
«Yıldızlar meleklerin elinde mecbur ve muztardır. Melekler de Hak Teâlâ'nın emrinde boyun eğerler, itâat ederler. Hepsi onun iradesi ile ve kudreti ile harekette ve hareketsizliktedir.
Güneş sıcak ve kurudur.

Ay soğuk ve rutûbetlidir.

Yıldızlar bu keyfiyetleri ile âlemde mutasarrıftır.

Müneccim -astrolog- bu sözleri ile doğruyu söylemektedir. Ancak bütün işleri, yıldızlara bağlaması doğru değildir. Yıldızlar ancak Hak Teâlâ'nın izni ile bu tasarruflara yetmişlerdir. Yıldızlar ve tabiâtların tesir ve tasarrufda rolleri vardır.
Oniki burçda oniki melek vardır yedi gezegen gece gündüz o burçların kapılarında dolaşıp hizmet ederler!"
Bu konuyu daha detaylı olarak anlatan İbrahim Hakkı konuları geniş boyutlu görmek gerektiğini de belirterek tek bir bilimle çözülemiyeceğine işaret ederek şöyle der:
«Bu hakikatı bu şekilde idrâk etmek ne tıb ilmiyle, ne Hikmeti tabiî ile ve ne de ahkâm-ı nücum-astroloji hükümleri-ile hasıl olur. Ancak nübüvvet ilmiyle bilinir!..»
Günün hangi saatlerinde hangi işlerin yapılmasının uygun olacağını dahi astrolojik tesirlere bağlı olarak açıklıyan Erzurum'lu ibrahim Hakkı, bu konuda da şöyle der:
«Otuz beyt içinde nahs ve sa'd-menfi ve müspet saatleri beyân ettim.İki âlemde bir bildim müessir zâtı MevlâyıFakat sebeplere bağlamış ednâyı hem â'lâyıEğer bilmek dilersen olduğun saat ne saattırHangi yıldız hükmeder ol dem nühuset ya seadettir.»
Bu arada günün hangi saatine hangi yıldızın radyasyonu güçlüdür bunun hesabının nasıl yapılacağını öğreten beyitleri yazan Hakkı daha sonra şöyle der:
"Saat zamanlarını bir bir yedi gezegene ver gel.Olduğun vakte hangi gezegen gelirse hâkim onu bilZuhaldir -satürn- nahsı ekber saati hem ağır olurmuşYeri yedinci felektir bina yap başlama hiç işMübârek müşteridir -Jüpiter- sa'di ekber saatini hoş bilBey ve şira, tezvic edip her şugle ol mail.Cihan Merihe -mars- mahkûm olduğu saat hiç iş etmeÇünkü nahs-ı esgardır kan aldır kimseye gitme.Mübârek şems-güneş-hükmünde, taleb kıl cümle yârânıYeri dördüncü felektir ziyâret eyle sultanıZühre -venüs- sa'di esgardır o saat ictima eyle.Sohbet ve tatlı söz et güzel ses istimâ eyle.Nakş, et, hesab etmek olur mergubKamer -ay- sa'd oldu bu gökte o saatte sefer hoşturTicaret, şirket, haber ve mektub göndermek hoştur.Yedi seyyare ahkâmı bu tertib üzere kanundur.Gel ey Hakkı bil o Hakk'ı, cümle hüküm O'nundur.»
Bedenin terkibi bahsinin ikinci fasıl, üçüncü nevi'nde ise Erzurum'lu İbrahim Hakkı Hazretleri şu görüşü anlatır:
«Allahü Teâlâ'nın kudreti ile, ulvî ecramın -planetlerin ve burçların- süflî cisimlerde -maddî yapılarda- çeşit çeşit tesirleri daimî olduğundan, bütün halkın şekil, hâl, ahlâk ve tavrı henüz ana rahminde nutfe iken rast gelen baht ve tali'leri tesirlerinden meydana gelmiştir.Ana rahmine nutfe vâhi olduğu saatte, baba ve ananın tâlileri hangi işte ise, o, mutfenin zâtına tesirle nakşıbend, yâni işlenmiş olur.Meselâ saâdeti, şekâveti, anlayışlı, ahmâk, bahil cömert, korkak, yiğit, sevgi, düşmanlık hırs kanâat, himmet ve alçaklık, fakirlik ve zenginlik, rahat ve rahatsızlık, yaşama ve yaşamama, ceml ve kemâl, kelâl ve melâl her ne hal üzere ise, o nutfenin zâtına tali olur.Çünkü o nutfe ceninin cisminin levh-i mahfûzdur. Levh-i mahfûz ise bu âlemin mazharı, aynasıdır.O halde, saîd olan, o saâdetini annesi karnında bulmuştur. Şakî olan da şekâvetini anası karnından almıştır.Nitekim Habîb-i Ekrem (s.a.s) hazretleri şöyle buyurmuştur Said o kimsedir ki, annesi karnında said olmuş; şakî o kimsedir ki, annesi karnında şakî olmuştur!..Herkesin Tâli'nin tesirini remz ve işaret ile duyurmuştur.Halkın bütün şekil, sıfat ve mizaçları felekî vaziyetler gereğince rahîmlerde ayrı olunca, ecelî müsemmaları da mizaçlarına göre orada muhtelif takdir olunmuştur.»
Aslına sadık kalarak günümüz Türkçesine «Mârifetnâme»yi kazandıran Bedir Kitabevi'nin basmış olduğu nüshalarda nakletmiş olduğumuz bölümleri daha detaylı olarak okuyabilir inceleyebilirsiniz. Diğer kitabevleri ise maalesef bu bahislerin önemini anlayamadıklarından, günümüzde lüzumsuz sanarak bazı bölümleri, türkçeleştirdikleri metinlere almamışlardır.Mevzûu daha fazla uzatmamak gayesiyle, Muhteremi İmam Azîz bin Muhammed Nesefî hazretlerinin yazmış olduğu «Zübdetül Hakaik» adlı eserinden alıntılar yapmayacağım. Esasen gününün şartları içinde bu konuları açıklamaya çalışan bu değerli din âlimi «Mebde ve Meâd» adlı eserinde çok teferruatlı olarak çeşitli hususları açıklamış, burçların ve güneş sistemi içindeki yıldızların insanlar üzerindeki tesirlerini anlatmış, ölüm ötesine dair çeşitli hallerden söz etmiştir. Çok geniş olan bu eseri daha sonra «Zübdetül Hakaik» adlı eserinde de özetlemiştir. Arzu edenler günümüz Türkçesine çevrilmiş olan «Zübdetül Hakaik» adlı kitabı da tetkik edebilirler.İnşâallâh Muhyiddin A'rabî Hazretlerinin «Fütûhatı Mekkiye» adlı eseri de orijinaline sadık kalınarak Türkçeye kazandırılabilse. Bu takdirde görülecektir ki, henüz günümüz insanınca anlaşılamamış ve idrak edilememiş pek çok gerçek geçmişte yaşamış çok değerli âlimlerimiz tarafından tesbit edilmiş, ancak günün şartları dolayısıyla ilmî olarak izah edilememiştir.
 
Astroloji ve İslam

Kur’an-ı Kerim’den alınan bu ayetler, İslam’ın Kutsal Kitabı’nda göklere ve genelde semavi fenomenlere yapılan çok sayıdaki göndermeler arasından yalnızca birkaç tanesidir. Astroloji tarih içinde, adı farklı şekillerde anılmış bir gelecek bilme yöntemi olarak kabaca iyi ya da kötü hayatımızda yer işgal etmiş. Geleceğe bakış açısından, geleneksel yapısı itibari ile yasak, sakınca bulunan kültürler Astroloji’yi değerlendirirken de, kullanırken de zorluk, gizem, gizlilik yaşamışlar. Pek çok bilgi saklanmış, unutulmuş, ertelenmiş veya değiştirilmiş. Kültürümüz içinde neredeyse yasaklı konuma getirilmiş Astroloji konusunda Prof. Seyyid Hüseyin Nasr’ın çok önemli araştırmaları vardır.
Prof. Seyyid Hüseyin Nasr İranlı bir yazar, akademisyen ve İslam düşünürü. Yüksek öğrenimini 1954′te Massachusetts teknoloji enstitüsünde fizik dalında bitirmiş ve 1956′da jeofizik alanında yüksek lisans, 1958 yılında bilim tarihi alanında doktora yapmış. 1958 yılında İran’a döndükten sonra, Tahran Üniversitesi’nde felsefe ve bilim tarihi profesörlüğünde bulunmuş. 1962-1965 yılları arasında Harvard Üniversite’nde bilim tarihi dersleri verdikten sonra,1972 yılında Tahran Üniversitesi rektörlüğüne getirilmiş. Ancak İran İslam devrimi sonrası ABD’ye temelli giden Nasr, pek çok üniversitede öğretim görevlisi olarak bulunmuş. İslam, felsefe, karşılaştırmalı din ve çevre konuları araştırma konuları arasındadır. Aşağıda okuyacağınız yazı bize bunca yıllık araştırmaya adanmış bir yaşamın içinden sızmış küçük bir pınardır sadece..
Nasr diyor ki ;
“Kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bulasınız diye
sizin için yıldızları yaratan O’dur.” VI:97
“Ne güneşe, aya erişmek düşer ne de geceye
gündüzü geçmek. Hepsi bir felekte yüzerler.” XXXVI:39
“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün
birbiri ardınca gelmesinde… düşünen kimseler için
-Allah’ın kudretine dair- ayetler vardır.” II:164
“Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur. Sonra göğe
doğru yönelmiş ve onu yedi gök olarak düzenlemiştir.” II:29
“Göğü korunmuş bir tavan kıldık. Oysa onlar,
bunlardaki delillerden yüz çeviriyorlar.” XXI:32
“Ve yıldızlar sönüp düştüğü zaman
ve dağlar yürüdüğü zaman…” LXXXI:1-3
Kur’an-ı Kerim’den alınan bu ayetler, İslam’ın Kutsal Kitabı’nda göklere ve genelde semavi fenomenlere yapılan çok sayıdaki göndermeler arasından yalnızca birkaç tanesidir. İnsanlığın bu devresindeki son din olarak İslam aynı zamanda asli anlamda primordiyal geleneğe (ed-din el-hanif) bir dönüştür. Bu temel hakikat tabii olarak Kur’an-ı Kerim’de ifadesini bulmaktadır; kitabın bir çok ayetleri “kainat kitabı” veya bakir tabiattan başka bir şey olmayan primordiyal vahye bir dönüşe işaret etmektedir. Bu “Kitab’ın göstergeleri” (ayet) Kur’an-ı Kerim’in sayfalarında bir kez daha aşikar hale gelmektedir. Bu yüzden bir yandan insanla öte yandan saf prensipler alanıyla ilgili olan ayetleri tamamlamak üzere sürekli kainata göndermelerde bulunmuştur. Zaten Müslümanlar kâinata “Tekvini Kur’an” ( el-Kur’an et-Tekvini) Kur’an-ı Kerim’in ise “Tedvini Kur’an” (el-Kur’an et-Tedvini) olduğunu söylerler.
Kendisi de primordiyal vahyin doğrudan bir yansıması olan Vedalar’ın mümkün istisnası dışında, çeşitli geleneklerin kutsal metinlerinden hiçbiri Allah’ın tabii düzende tezahür eden ayetlerinden Kur’an-ı Kerim’in söz ettiği kadar sık söz etmez. Dahası Kur’an’ın tabiata ilişkin göndermeleri çoğunlukla göklerle ilgilidir. İslam’ın en kutsal kaynağında yer alan ve yıldızların yardımıyla engin çöllerde dolaşan Arap göçebelerinin gökleri incelemeye duydukları tabii eğilimle birleşen bu mesaj, İslam medeniyetinin daha başlarında astronomiye güçlü bir yöneliş oluşturdu ve bu ilim ve yan dallarında bütün “akli ilimler” içinde özel bir yer kazandırdı; o kadar ki bu ilimlerin bazılarına karşı olan fakihler ve kelamcılar astronomiye itibar etti ve hatta onu yüksek bir mevkiye oturtacak kadar ileri gitti. Hiç kuşkusuz İslami ibadet şekillerinin ve özellikle beş vakit namazın kozmik boyutu da astronominin pratik önemini ümmet için odak noktaya çekmiştir.
Namaz vakitleri bir sene boyunca ibadetlerini yerine getiren samimi Müslümanların bulunduğu her coğrafi enlem ve boylam için zorunlu olarak hesaplanmıştır.; ayrıca namaz kılanların yüzlerini Mekke’ye dönerken duracakları yönünde, namazın ifa edildiği her yer için ayrı ayrı belirlenmesi gerekmektedir.
İşte bu sebepledir ki henüz bilinmeyen astronomlardan Biruni ve İbn’ül Heysem (Latin kaynaklarında Alhazen) gibi simalara kadar Müslümanlar Mekke’nin yönünü (kıble) bulmak için araçlar geliştirmişler ve yakın zamanlara kadar (hemen hemen çağdaş İranlı geleneksel matematikçi Serdar Kabuli’nin risalesinde görüldüğü üzre) kıblenin yönünü hesaplamayı kolaylaştıran yeni metodlar geliştirmeye çalışmışlardı. Böylece pratik dini ihtiyaç , astronomiyi Müslüman ilim adamlarının önde gelen uğraşlarından biri kılmak ve onlara geniş bir külliyat üretme imkanı vermek üzere Kur’an ve vahyinin mahiyetiyle alakalı metafizik temelli gerekçelere eklenmiş oldu; söz konusu külliyat o denli geniştir ki Doğu’da ve Batı’da yıllardır sürdürülen araştırmalara rağmen hala hepsi incelenebilmiş değildir.
Geleneksel İslami dekoru içinde astronomiye “ilm-el hey’eh”, “ilm en-nücum” ya da “ilm el-felek” adı verilir ve bu ilim sabit yıldızlar ile gezegenlerin gözlenmesi, gezegenlerin hareketlerinin hesaplanması, astronomi araçlarının icat ve kullanımı ile ilgilenir hatta Aristo’yu izleyerek sadece ay-altı aleminde yol bulmuş kuyruklu yıldız ve göktaşı gibi fenomenleri incelemekle kalmayan Müslümanlar aynı zamanda “ilm el-mikat” denilen ibadet vakitlerin sabit şekilde tayini yanı sıra, İslam dünyasında astronominin bir dalı olarak anlaşılan kıblenin belirlenmesiyle ilgili ilimler geliştirmişlerdir.
Şunu da önemle belirtmek gerekir ki astronomia ve astrologia’nın geniş ölçüde birbirinin yerine ve neredeyse eşanlamlı olarak kullanıldığı Grekçe’de olduğu gibi Arapça ve Farşça’da da bu iki terim arasında belirgin bir fark bulunmuyordu; bazı filozofların astronomiyi matematiğin, astrolojiyi ise tabiat felsefesinin veya bazan da gizli ilimlerin (el-ulum el-hafiyye veya garibe) bir dalı olarak sınıflanmasına rağmen bu böyleydi. Mesela klasik metinlerde müneccim terimi geçtiği zaman astronomların mı astrologların mı kastedildiğini belirlemek zor olmaktadır. Çoğu durumlarda her iki anlamda kast edilmektedir.
Her ne kadar astronomiyi kabul edip astrolojiyi reddeden kimi otorite şahsiyetler bulunmakta idiyse de genel olarak bu ikisi birbirine karışmıştı ve bugün Batı’da bilim olarak kabul edilen astronomi ile sözde bilim sayılan astroloji arasında bulunan bıçak sırtı ayırım, İslam’da hiçbir zaman olmamıştır (Batı’daki bu ayrımın insanlık tarihinin en akılcı çağı olduğu söylenen bu döneminde, oldukça can sıkıcı bir sonucuna şahit oluyoruz; Batılılar bu sözde bilim denilen ilmi, astronominin kendisinden çok daha cazip bulmaktalar.)
* * *
Sistemlendirilmiş bir sanat olarak astroloji, Batlamyus dönemi Mısır’ında zuhur etti; fakat onun kozmolojik sembolizmi insanlık tarihin şafağına kadar geri gider ve her çağdaki çeşitli medeniyetlerin tarihi kayıtlarında yer alır. Gerçekte astrolojinin İslam medeniyetiyle ve özellikle de astrolojinin gelecekteki olayları bilme teşebbüsü ve İslam’ın ilahi iradeye atfettiği mutlak kudret arasındaki apaçık zahiri farklılıklara rağmen İslam batıniliğinin belirli yönleriyle bütünleşmesini sağlayan astrolojinin yapısındaki bu temelli sembolizm idi.
İslam tarihi boyunca kelamcılar ve fakihler astrolojiye karşı olmayı sürdürdü ve aynı ısrarla astroloji popüler seviye yanı sıra ünlü astronomlar ve hatta büyük arifler arasında gelişmeye devam etti.
Diğer bütün geleneksel ilimler gibi astrolojinin de dayandığı metafizik temellerin kaybedilmesiyle günümüzde bu sanat kelimenin gerçek anlamıyla tam bir hurafeye dönüşmüştür. Fakat İslam’ın geleneksel evreninde bir kimse için Biruni ve Nasireddin Tusi seviyesinde sıkı bir matematikçi olmak ve aynı zamanda astroloji üzerine bir risale kaleme almak mümkündü, böyle bir şey hiçbir şekilde çelişki oluşturmaz, ikiyüzlülük sayılmazdı. Modern insanın -ki buna modernleşmiş Müslüman da dâhildir- gurur duyduğu gerçekliğin bölük pörçük kavranış tarzını tarihin sayfalarını geriye çevirip geçmiş dönemlerde aramak büyük bir hata olacaktır.
Geleneksel Müslümanın içinde kendini bulduğu alem, hem astronominin matematiksel yönlerinin hem de astrolojinin sembolik yönlerinin birlikte ve sık sık da tek bir astronom yahut filozofun zihninde bir arada yaşamasını mümkün kılacak kadar genişti.
İslam astrolojisinin kaynakları çok tanınmış Grek eserleridir. Bunlar arasında Sidonlu Drotheus, Batlamyus, Antiochus, Vetius Valens ve Teukros gibi isimlerin eserleri yanı sıra aynı Grekçe metinlerin ve Hint Astrolojisi eserlerinin Pehlevice’ye sık sık yapılmış tercümelerinden oluşan Sasani yazıları bulunmaktadır. Müslüman astrologlar bu eserlerin sunduklarından daha fazla bilgi birikimine ulaştılar ve malzemelerini derlemede seleflerinden daha kesin usuller kullandılar. Fakat Müslümanlar arasında astrolojinin branşları Grekler ve eski İranlıların arasında ele alınan branşlarla aynıdır.
Bu branşlar gelecekteki hadisleri ve müesseselerin geleceğini önceden tahmin etmekle uğraşan ahkam astrolojisi, fertlerin zayiçesiyle uğraşan genetik astroloji ve astrolojinin kozmolojik vechesinden oluşmaktadır. Çoğu Müslüman düşünür astrolojinin yalnızca kozmolojik vechesiyle ilgilendi; buna mukabil astrolojiyle de uğraşan astronomlar sık sık fertlerin zayiçelerini tespit ve gelecekteki olayları haber vermek hususunda tereddütlerini belirtmişlerdi.
Hiç kuşkusuz özellikle sultan ve vezir gibi önemli tarihi şahsiyetler için zayiçeler tertip edilmişti; hatta insanlığın astrolojik tarihi bile yazılmıştı; bunlar arasında en çok tanınmışları hem Batı’da hem de İslam dünyasında ortaçağ astrologlarının en tanınmışları olan Maşallah ve Ebu Ma’şer el-Belhi’nin eserleriydi. Müslüman astronomlar hükümdarların astrolojiye duydukları özel ilgiyi de bu ilmin ilerlemesinde avantaj olarak kullandılar. Bunun açık örneklerini Gazneli Mahmud karşısında Biruni, Hülagu?nun karşısında Nasireddin Tusi teşkil ederler.
Bir taraftan gökle yerin izdivacı üzerine temellenmiş olan astrolojik sembolizm ve yeryüzündeki olayların seyrini belirlemede kozmik realitenin meleki yönünü inceleyen disiplin, İslam metafizik ve kozmolojisinin organik bir vechesi haline geldi. Astrolojinin bu vechesi İbn Sina, Sühreverdi ve hatta Eş’ari kelamcısı Fahreddin Razi gibi farklı farklı yazarların eserlerinde kendini gösterir. Öte taraftan halk astrolojisi, kimilerinin gelecek hakkındaki endişelerini yatıştırmaya vesile teşkil etmek üzere öteki “kehanet” sanatlarıyla birleşti.
Bu gelişmelerde astroloji üç branşa bölünmüş olacaktı: gaipteki birinin hayatı ve faaliyetleriyle ilgili meseleler (mesail), hayat içinde önemi haiz bir işe kalkışırken en uygun zamanı seçmek (ihtiyarat) ve üçüncü olarak bir kimsenin geleceğini haber vermek.
Dini otoritelerin astrolojinin kehanet yönüne olan muhalefetine rağmen, bu ilim yüzyıllar boyu İslam medeniyetinin her köşe ve bucağında uygulandı. Birçok önemli astronomi risalesinin kendilerine iliştirilmiş astrolojik bölümleri vardır; Arapça, Farsça, Türkçe ve öteki Müslüman dillerinde yazılmış birçok sayfa, insanın yeryüzü hayatı ile göksel etkiler arasındaki karşılıklı ilişkiye ayrılmıştır. Fakat en yüksek seviyede yani metafizik ve gnostik eserlerde astrolojinin güçlü sembolizmi İslam batın ilmiyle mükemmel şekilde bütünleşmiştir. Bu eserlerde kendi sembolik vechesi yönünden astroloji, insanın kendi kozmik boyutunu yeniden keşfettiği ve kendi meleki ve melekuti hakikatinin bilincine vardığı, ayrıca bu hakikatin, yeryüzüne ait varlığı üzerindeki etkilerini tefrik ettiği bir vesile görünümündedir. Buna, insanın karşı karşıya olduğu hem kâinatın ötesinde hem de kendi varlığın merkezinde yer alan kozmosötesi Hakikat ile olan doğrudan ilişkisini hiçbir surette tahrip etmeden ve zayıf düşürmeden ulaşılmıştı.”
 
İlk peygamber olan Hz. Adem'den, son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)'e kadar 124.000 peygamber gelmiştir. Allah, insanlara, doğru yolu göstermeleri, onların, kendi TEKliğini bilmeleri için gönderdiği peygamberlerin her birine, değişik konularda ilim hazineleri vermiştir.

Çok okuyan, kalemi bulan ve kalemle yazı yazabilen ilk peygamber olan İDRİS peygambere BURÇLAR İLMİ, verilmiş, kendisi de bunu genişletmiştir.

İdris peygamber almış olduğu vahye dayalı bir şekilde burçlar ve yıldızların, gerek insanlar, gerek yeryüzünde mevcut tüm birimler üzerindeki tesir ve önemini anlatmaya çalışmıştır.

Kısaca, Yıldız İlmi, veya Burçlar İlmi, İdris peygamberin mucizesi olup, daha sonra aynı çağda ilk defa Babiller tarafından, mevcut veriler ışığında düzenlenmiş ve genişletilmiştir.

Pek çok İslam düşünürü de, yıldızlar konusunu inceleyerek, varlığın var oluşunda burçların ve yıldızların rolünü, çeşitli kitaplarında anlatmışlardır. Ayrıca Kur'an-ı Kerimde yıldızlarla ilgili 60 küsur ayet vardır.

İslam Alim İmam Aziz bin Muhammed Nesefi "ZUBTEDİL HAKAİK" isimli eserinde "cisimler Alemin Mertebeleri "bölümünde anlatıyor:

"Malum olsun ki; Cenab-ı Hak Hazretleri cisimler alemini halketmek diledi. Önce dört zulmaniye nazar etti. Hemen bunlar eriyip cuşa geldi. Öz ve hülasasınsan Arş-ı Alayı yarattı, kalandan kürsiyi yarattı. Kalandan yedinci göğü yarattı, kalandan altıncı göğü, kalandan beşinci göğü, kalandan dördüncü göğü, kalandan üçüncü göğü, kalandan ikinci göğü, kalandan hava unsurlarını ( ay,yıldızlar, gezegenler v.s ), daha sonra su unsurlarını ve toprak unsurlarını yaratmıştır. Sonra maden, nebat, hayvan ve son olarak da insan meydana gelmiştir."

İNSANIN OLUŞUMU
Kuran-ı Kerim'de Al-i İmran suresi 60. ayette de şöyle buyurulmaktadır.

"O Allah'tır ki; rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren o'dur. Kendisinden başka ilah olmayan o, Aziz (mutlak güç) ve Hakim'dir (hikmet sahibi)".

BURÇLAR
Burçların her biri batinen (özleri itibariyle) Allah'ın "Esma-ül Hüsna"sının, yani yoplu olarak 99 olarak bilinen, güzel isimlerinin anlamlarının birleşimidir. Her bir burç 99 ismi ihtiva etmesine karşın, bunların farklı bileşimi ve her burçta belli isimlerin daha dominant olması nedeniyle, 12 burç değişik özellikler taşır.

Her burçta ağırlıklı olan isimlerden bazı örnekler:

KOÇ: Cabbar, Kaviy, Aziz, Vahid
BOĞA: Hasib, Metiyn, Hafıd
İKİZLER: Semi, Muid, Fettah, Rauf
YENGEÇ: Batın, Şekür, Müheymin, Hafız
ASLAN: Hayy, Evvel, Baki, Selam
BAŞAK: Basir, Muhsi, Melik
TERAZİ: Musavvir, Vedud, Mümin, Vahhab
AKREP: Kahhar, Muntakim, Mumit, Muktedir
YAY: Alim, Kabız, Gafur, Tevvab, Gani
OĞLAK: Sabur, Metiyn, Mani, Kadir
KOVA: Vasi, Kuddüs, Hakim, Mürid
BALIK: Halim, Latif, Mucib, Batın
 
Marifetname bu konuyla ilgili birçok ayrıntıya ve faydalı bilgiye değinmiş, belki bir gün okursunuz.
 
Geri