İslam Dininde Liderlik, Halifelik Konusu Üzerine......

Konu sahibi son olarak 22 gün önce görüldü
Günümüzde çok konuşulan bir konu vardır. İslam toplumlarının dini bir lidere ihtiyacı vardır, dini lider HALİFE etrafında birleşilmelidir diyenleri duyarız. Halife kelimesini araştırdığınızda, şöyle bir anlamı olduğunu görürsünüz.

“Hazreti Muhammet’ten sonra, ONUN VEKİLİ OLARAK Müslümanların imamlığını ve ŞERİATIN KORUYUCULUĞUNU yapmakla görevli kimse.”

Önce şunu hatırlatmak isterim, ALLAH IN ELÇİSİNİN VEKİLLİĞİNİ HİÇ KİMSE YAPAMAZ. Çünkü böyle bir görevi yapmaya hiç kimsenin yetkisi ve salahiyeti yoktur. Görevi Allah vermiştir ve Peygamberimiz vefat etmeden öncede, en yakınlarına bile benden sonra, bu görevimi sen devam ettir şeklinde bir yetki vermemiştir, zaten veremezdi de. Çünkü böyle bir görevi, yetkiyi Allah dan başka kimse veremez. Böyle bir makam oluşturursak, peygamberin yetki ve görevleriyle onu donatmış oluruz. İslam dininde ruhban sınıfı yoktur. Hıristiyanlarda olduğu gibi Papa ya da papazların, Allah ile kulu arasında aracılık, topluma din adına liderlik yaptığı gibi, İslam dininde aracılık ya da liderlik yapacak, dini yönetecek bir sınıf asla yoktur.

Allah elçisine, sana indirdiğim Kur’an ile onlara hükmet demiştir. Hükümlerde çok açıktır. Kur’an da toplumun düzeni ile ilgili konularda açıklama yapılmış, cezalar getirilmiş, imanı ilgilendiren konularda ise asla bu dünyada Allah ın elçisinin bile, kişisel olarak inanç kurallarını yerine getirmeyenlere, ceza verme yetkisi elçisine bile verilmemiştir. Kur’an ın hiçbir yerinde namaz kılmayana, oruç tutmayana şöyle ceza verilir diye bir hüküm yoktur. ÇÜNKÜ ALLAH ELÇİSİNE, TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK BİZE DÜŞER DİYE HÜKMÜNÜ BİLDİRMİŞTİR. İmtihanın da gereği budur.

Allah ın şeriatını, yani kanunlarını, kitabını yine Allah ben koruyorum diyor. Bu konuda çok açık bir şekilde Kur’an ı koruması altına aldığını bildirmiştir. Her Müslüman, Kur’an ı tebliğ aldıktan sonra, onu tebliğ etmek, çevresine anlatmak görevi vardır. Kur’an ı koruma görevi, özellikle bir kişiye verilmemiştir.

Bu durumda Dört halifenin konumu nedir? Bu ismi veren ve bu yetkilerin olduğunu söyleyen bizleriz. Yoksa dört halife nin hiç birisi, Allah ın elçisinin vekili değildi, böyle bir iddiaları da yoktu. Böyle bir görevi de üstlendiklerine dair hiçbir bilgi yoktur. Allah ın elçisine en yakın olan bu insanlar, bu gerçeği çok iyi bilen insanlardı. VEKİLLİK ASLİ GÖREV SAHİBİNİN, YETKİSİNİ DEVRETMESİYLE OLUR. PEYGAMBERİMİZDE ÖLMEDEN ÖNCE ASLA BÖYLE BİR YETKİYLE HİÇ KİMSEYİ GÖREVLENDİRMEMİŞTİR. ONUN İÇİNDE DİNİ LİDERLİK, VEKİLLİK DİYE BİR MAKAM İSLAM DİNİNDE, PEYGAMBERİMİZDEN SONRA OLMAMIŞTIR. Böyle bir makam oluşturulmaya çalışıldığı için, İslam mezheplere, fırkalara bölünmüştür. Allah sakın dinde bölünmeyin dediği halde.

Dört halife seçimle gelmiştir ve kendileri o toplumun yönetiminden sorumlu, devlet başkanlarıydı. Peygamberimizin vekili değildi. DİNİ LİDERİ ALLAH SEÇER ELÇİ OLARAK, BEŞER DEĞİL. Hatırlayınız lütfen, Allah elçime uyun diyordu Kur’an da. Eğer dini bir lider seçersek, seçtiğimiz dini lidere nasıl olurda güvenebiliriz, Allah ın elçisine güvendiğimiz gibi. Hükmü veren yalnız Allah dır, oda Kur’an ın çizdiği sınırlarla sabittir. Seçimle gelmiş her lider/devlet başkanı toplumuna Kur’an ile hükmetmelidir. Ne yazık ki Allah ın koyduğu sınırlar, geçmiş toplumların kendi inisiyatifleriyle oluşturdukları HALİFELİK makamıyla bozulmuş, din adına bu makamlar kullanılarak, dine ilaveler yapılarak, Kur’an ın yanında beşeri FIKIH inancı oluşturulmuştur.

Dini liderlik kisvesi altında yapılan bu makam, öyle bir hal almıştır ki, devleti yönetenlerin de etkisiyle, adeta din toplumun üstünde baskı aracı olarak kullanılmıştır. Fetva makamları oluşturulup, gündelik serbest yaşam hayatı, Allah ın asla karışmadığı sınırlama getirmediği konularda bile, fetvalar verilerek, toplum istedikleri gibi yönetilmiş ve istedikleri kalıplara sokulmuştur. Öyle olunca da düşünemeyen, özgür olmayan bir toplum yaratılarak, toplumların önlerine büyük bir set çekilmiştir. Fetva dini konularda yargıda bulunmak, din adına olur vermek anlamındadır ki, bunun hükmünü Allah dan başka kimse veremez. Oda Kur’an da açıkça belirtilmiştir ve Yaradan sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim diyerek, son noktayı koymuştur.

Allah bizleri yönetecek kişilerin seçimle başa gelmesini ister ve bizlerin ehil insanları seçerek, adaletle toplumu bu kişilerin yönetmeleri uyarısını yapar. Bu yöneticilere de uymamızı emreder. AMA LÜTFEN UNUTMAYALIM, SEÇTİĞİMİZ BU YÖNETİCİLER BİZLERİ DİN ADINA YÖNETENLER DEĞİL, DEVLETİN BEKASI, DEVAMLILIĞI ADINA YÖNETEN YÖNETİCİLERDİR. Elbette yöneticinin görevi toplumu adaletle ve özgürce yöneterek, onların inançlarına karışmadan, baskı yapmadan imtihanlarını yerine getirmelerine yardımcı olmalıdır. Seçilen bu yöneticiler, toplumun inançlarına aykırı kanunlar çıkarmamalıdır ama çoğunluğun, azınlığa baskı kurmasına da asla izin vermemelidir. Onun için Allah dinde zorlama yoktur demiştir.

Dini bir lider seçersek, o kişinin vereceği fetvalara da uymamız gerekir. Ama Allah bu konularda bizleri uyarıyor ve emin olmadığınız bilginin ardına düşüp sakın veliler, efendiler edinmeyin. Kimin en doğru yolda gittiğini yalnız ben bilirim der. Hatta Allah ın sözünden daha doğru kim vardır diyerek, bu konularda bizleri uyarır. Güvenilecek veliniz yalnız benim der Kur’an. Bu durumda din ve iman adına, Allah ın elçisinden sonra güvenebileceğimiz hiç kimse yoktur, olamazda. Bizlerin sarılacağı, rehber edineceği, güveneceği tek kitap Kur’an dır onun açık, muhkem hükümleridir. Hatasız insan olmaz. EN ÖNEMLİSİ ALLAH ELÇİSİNİ, SÜREKLİ KONTROL ALTINDA TUTUYOR İZLETİYOR EN KÜÇÜK BİR HATASINDA İKAZ EDİYORDU. Bunun örneklerini Kur’an da görüyoruz. ONUN İÇİNDİR Kİ, DİN ADINA EN SON LİDER PEYGAMBERİMİZ, UYACAĞIMIZ KİTAPTA YALNIZ KUR’AN DIR.

İslam a sokulan yanlış bir inançta, MEHDİLİK inancıdır. Kur’an asla böyle bir kişinin geleceğinden, İslam toplumlarına liderlik yapacağından bahsetmez. KUR’AN BEKLEMEYİ DEĞİL, O ANI EN DOĞRU YAŞAMAMIZI DEĞERLENDİRMEMİZİ, ÇABA GÖSTERMEMİZİ İSTER BİZLERDEN. Birilerinin kurtarıcı olarak beklenmesi, insanlar arasında çaba gösterilmeden bir başkasından medet umması, Kur’an a aykırı bir düşüncedir. Kur’an birlik ve beraberlik içinde olmamızı ister bizlerden. Ali İmran 103. ayetinde, Allah ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın der bizlere. Din ve iman adına, velilerin, efendilerin, Liderlerin ardından değil, Kur’an ın ardından gitmemizin uyarısını yapar. DİN DE LİDERLİK, PEYGAMBERİMİZLE NOKTALANMIŞTIR.

Günümüzde böyle bir makamın, oluşturulmaya çalışıldığı izlenimleri vardır. Din adına liderlik, halifelik, mehdilik yapacak bir kişinin olabileceğini düşünmek hatadır. Geçmiş yıllarda oluşturulmuş bu makamlar, ne yazık ki İslam ı böldüğü gibi, birbirlerine düşmanlığı da körüklemiştir. Bizlerin yapması gereken, Allah ın elçisine vekillik yapmak yerine, Allah ın elçisinin bizlere tebliğ ettiği, emanet bıraktığı Kur’an ın çevresinde birleşmek olmalıdır. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, İslam a faydamız dokunacaktır. Aksi halde birbirimize düşmanlığımız çok daha fazla artacak ve Müslüman ın Müslüman ı öldürdü günler hiç eksik olmayacaktır. Unutmayalım lütfen, dinde lider aramaya kalkarsak, her mezhep, her cemaat, tarikat kendi içinden lider seçmek isteyecektir. Buda dinde karmaşa yaratır.

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK

 
Günümüzde çok konuşulan bir konu vardır. İslam toplumlarının dini bir lidere ihtiyacı vardır, dini lider HALİFE etrafında birleşilmelidir diyenleri duyarız. Halife kelimesini araştırdığınızda, şöyle bir anlamı olduğunu görürsünüz.

“Hazreti Muhammet’ten sonra, ONUN VEKİLİ OLARAK Müslümanların imamlığını ve ŞERİATIN KORUYUCULUĞUNU yapmakla görevli kimse.”

Önce şunu hatırlatmak isterim, ALLAH IN ELÇİSİNİN VEKİLLİĞİNİ HİÇ KİMSE YAPAMAZ. Çünkü böyle bir görevi yapmaya hiç kimsenin yetkisi ve salahiyeti yoktur. Görevi Allah vermiştir ve Peygamberimiz vefat etmeden öncede, en yakınlarına bile benden sonra, bu görevimi sen devam ettir şeklinde bir yetki vermemiştir, zaten veremezdi de. Çünkü böyle bir görevi, yetkiyi Allah dan başka kimse veremez. Böyle bir makam oluşturursak, peygamberin yetki ve görevleriyle onu donatmış oluruz. İslam dininde ruhban sınıfı yoktur. Hıristiyanlarda olduğu gibi Papa ya da papazların, Allah ile kulu arasında aracılık, topluma din adına liderlik yaptığı gibi, İslam dininde aracılık ya da liderlik yapacak, dini yönetecek bir sınıf asla yoktur.

Allah elçisine, sana indirdiğim Kur’an ile onlara hükmet demiştir. Hükümlerde çok açıktır. Kur’an da toplumun düzeni ile ilgili konularda açıklama yapılmış, cezalar getirilmiş, imanı ilgilendiren konularda ise asla bu dünyada Allah ın elçisinin bile, kişisel olarak inanç kurallarını yerine getirmeyenlere, ceza verme yetkisi elçisine bile verilmemiştir. Kur’an ın hiçbir yerinde namaz kılmayana, oruç tutmayana şöyle ceza verilir diye bir hüküm yoktur. ÇÜNKÜ ALLAH ELÇİSİNE, TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK BİZE DÜŞER DİYE HÜKMÜNÜ BİLDİRMİŞTİR. İmtihanın da gereği budur.

Allah ın şeriatını, yani kanunlarını, kitabını yine Allah ben koruyorum diyor. Bu konuda çok açık bir şekilde Kur’an ı koruması altına aldığını bildirmiştir. Her Müslüman, Kur’an ı tebliğ aldıktan sonra, onu tebliğ etmek, çevresine anlatmak görevi vardır. Kur’an ı koruma görevi, özellikle bir kişiye verilmemiştir.

Bu durumda Dört halifenin konumu nedir? Bu ismi veren ve bu yetkilerin olduğunu söyleyen bizleriz. Yoksa dört halife nin hiç birisi, Allah ın elçisinin vekili değildi, böyle bir iddiaları da yoktu. Böyle bir görevi de üstlendiklerine dair hiçbir bilgi yoktur. Allah ın elçisine en yakın olan bu insanlar, bu gerçeği çok iyi bilen insanlardı. VEKİLLİK ASLİ GÖREV SAHİBİNİN, YETKİSİNİ DEVRETMESİYLE OLUR. PEYGAMBERİMİZDE ÖLMEDEN ÖNCE ASLA BÖYLE BİR YETKİYLE HİÇ KİMSEYİ GÖREVLENDİRMEMİŞTİR. ONUN İÇİNDE DİNİ LİDERLİK, VEKİLLİK DİYE BİR MAKAM İSLAM DİNİNDE, PEYGAMBERİMİZDEN SONRA OLMAMIŞTIR. Böyle bir makam oluşturulmaya çalışıldığı için, İslam mezheplere, fırkalara bölünmüştür. Allah sakın dinde bölünmeyin dediği halde.

Dört halife seçimle gelmiştir ve kendileri o toplumun yönetiminden sorumlu, devlet başkanlarıydı. Peygamberimizin vekili değildi. DİNİ LİDERİ ALLAH SEÇER ELÇİ OLARAK, BEŞER DEĞİL. Hatırlayınız lütfen, Allah elçime uyun diyordu Kur’an da. Eğer dini bir lider seçersek, seçtiğimiz dini lidere nasıl olurda güvenebiliriz, Allah ın elçisine güvendiğimiz gibi. Hükmü veren yalnız Allah dır, oda Kur’an ın çizdiği sınırlarla sabittir. Seçimle gelmiş her lider/devlet başkanı toplumuna Kur’an ile hükmetmelidir. Ne yazık ki Allah ın koyduğu sınırlar, geçmiş toplumların kendi inisiyatifleriyle oluşturdukları HALİFELİK makamıyla bozulmuş, din adına bu makamlar kullanılarak, dine ilaveler yapılarak, Kur’an ın yanında beşeri FIKIH inancı oluşturulmuştur.

Dini liderlik kisvesi altında yapılan bu makam, öyle bir hal almıştır ki, devleti yönetenlerin de etkisiyle, adeta din toplumun üstünde baskı aracı olarak kullanılmıştır. Fetva makamları oluşturulup, gündelik serbest yaşam hayatı, Allah ın asla karışmadığı sınırlama getirmediği konularda bile, fetvalar verilerek, toplum istedikleri gibi yönetilmiş ve istedikleri kalıplara sokulmuştur. Öyle olunca da düşünemeyen, özgür olmayan bir toplum yaratılarak, toplumların önlerine büyük bir set çekilmiştir. Fetva dini konularda yargıda bulunmak, din adına olur vermek anlamındadır ki, bunun hükmünü Allah dan başka kimse veremez. Oda Kur’an da açıkça belirtilmiştir ve Yaradan sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim diyerek, son noktayı koymuştur.

Allah bizleri yönetecek kişilerin seçimle başa gelmesini ister ve bizlerin ehil insanları seçerek, adaletle toplumu bu kişilerin yönetmeleri uyarısını yapar. Bu yöneticilere de uymamızı emreder. AMA LÜTFEN UNUTMAYALIM, SEÇTİĞİMİZ BU YÖNETİCİLER BİZLERİ DİN ADINA YÖNETENLER DEĞİL, DEVLETİN BEKASI, DEVAMLILIĞI ADINA YÖNETEN YÖNETİCİLERDİR. Elbette yöneticinin görevi toplumu adaletle ve özgürce yöneterek, onların inançlarına karışmadan, baskı yapmadan imtihanlarını yerine getirmelerine yardımcı olmalıdır. Seçilen bu yöneticiler, toplumun inançlarına aykırı kanunlar çıkarmamalıdır ama çoğunluğun, azınlığa baskı kurmasına da asla izin vermemelidir. Onun için Allah dinde zorlama yoktur demiştir.

Dini bir lider seçersek, o kişinin vereceği fetvalara da uymamız gerekir. Ama Allah bu konularda bizleri uyarıyor ve emin olmadığınız bilginin ardına düşüp sakın veliler, efendiler edinmeyin. Kimin en doğru yolda gittiğini yalnız ben bilirim der. Hatta Allah ın sözünden daha doğru kim vardır diyerek, bu konularda bizleri uyarır. Güvenilecek veliniz yalnız benim der Kur’an. Bu durumda din ve iman adına, Allah ın elçisinden sonra güvenebileceğimiz hiç kimse yoktur, olamazda. Bizlerin sarılacağı, rehber edineceği, güveneceği tek kitap Kur’an dır onun açık, muhkem hükümleridir. Hatasız insan olmaz. EN ÖNEMLİSİ ALLAH ELÇİSİNİ, SÜREKLİ KONTROL ALTINDA TUTUYOR İZLETİYOR EN KÜÇÜK BİR HATASINDA İKAZ EDİYORDU. Bunun örneklerini Kur’an da görüyoruz. ONUN İÇİNDİR Kİ, DİN ADINA EN SON LİDER PEYGAMBERİMİZ, UYACAĞIMIZ KİTAPTA YALNIZ KUR’AN DIR.

İslam a sokulan yanlış bir inançta, MEHDİLİK inancıdır. Kur’an asla böyle bir kişinin geleceğinden, İslam toplumlarına liderlik yapacağından bahsetmez. KUR’AN BEKLEMEYİ DEĞİL, O ANI EN DOĞRU YAŞAMAMIZI DEĞERLENDİRMEMİZİ, ÇABA GÖSTERMEMİZİ İSTER BİZLERDEN. Birilerinin kurtarıcı olarak beklenmesi, insanlar arasında çaba gösterilmeden bir başkasından medet umması, Kur’an a aykırı bir düşüncedir. Kur’an birlik ve beraberlik içinde olmamızı ister bizlerden. Ali İmran 103. ayetinde, Allah ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın der bizlere. Din ve iman adına, velilerin, efendilerin, Liderlerin ardından değil, Kur’an ın ardından gitmemizin uyarısını yapar. DİN DE LİDERLİK, PEYGAMBERİMİZLE NOKTALANMIŞTIR.

Günümüzde böyle bir makamın, oluşturulmaya çalışıldığı izlenimleri vardır. Din adına liderlik, halifelik, mehdilik yapacak bir kişinin olabileceğini düşünmek hatadır. Geçmiş yıllarda oluşturulmuş bu makamlar, ne yazık ki İslam ı böldüğü gibi, birbirlerine düşmanlığı da körüklemiştir. Bizlerin yapması gereken, Allah ın elçisine vekillik yapmak yerine, Allah ın elçisinin bizlere tebliğ ettiği, emanet bıraktığı Kur’an ın çevresinde birleşmek olmalıdır. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, İslam a faydamız dokunacaktır. Aksi halde birbirimize düşmanlığımız çok daha fazla artacak ve Müslüman ın Müslüman ı öldürdü günler hiç eksik olmayacaktır. Unutmayalım lütfen, dinde lider aramaya kalkarsak, her mezhep, her cemaat, tarikat kendi içinden lider seçmek isteyecektir. Buda dinde karmaşa yaratır.

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


İslâm’da idare eden ve edilenler arasında hiçbir ayrım söz konusu değildir. Tavan ve taban bu içtimaî yapıda iç içe girmiş bir bütünün parçaları durumundadır.

Bunu söylerken, elbette bu içtimaî yapıda düzen yoktur, demek istemiyoruz. Biz sadece idare etme mevkiinde bulunmayı bir üstünlük pâyesi kabul etmediğimizi ortaya koymak istiyoruz.

Zaten başka türlü de düşünülemez. Nasıl düşünülür ki, Hz. Ömer kendini insanların en mücrimi bilir ve Cenâb-ı Hakk’a yalvarırken, “Allahım, ümmet-i Muhammed’i benim günahlarım sebebiyle helâk etme!” derdi.8

Bir başka sefer, camide hutbe irad ederken bir ara cemaate sorar: “Eğer ben eğrilirsem ne yaparsınız?” Bir iman eri cevap verir: “Seni kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz!”

Bu cevap onu çok ama çok sevindirir. Secdeye kapanır ve “Sana hamd olsun. Ömer eğrildiği zaman bu cemaat içinde onu düzeltecekler var.” diyerek Allah’a şükreder.9

Bir başka defasında, yine Hz. Ömer hutbe esnasında, “Ey insanlar, dinleyin ve itaat edin!” der. Bir sahabi hemen yerinden fırlar: “Ne dinler ne de itaat ederiz!” diye gürler.

Halife ona kendisine böyle cevap verişinin sebebini sorar. O zat halifeye o anda üzerinde bulunan yeni elbiseyi gösterir ve “Yâ Ömer! Giymiş olduğun bu elbisenin hesabını vermedikçe seni dinlemeyecek ve sana itaat etmeyeceğiz!” der.

“Zira” diye devam eder sözlerine, “Beytülmâlden sana da bana da aynı kumaş düşmüştü. Ben kendime ondan bir elbise yaptıramadım. Görüyorum ki, sen kendine bir elbise yaptırmışsın. Bu nasıl oldu?”

Hz. Ömer eliyle oğlu Abdullah’a işaret eder: “Kalk oğlum, bu elbisenin hikâyesini anlat!” der.

Abdullah ayağa kalkar: “Bana da, babama da birer parça kumaş düşmüştü. Ben hakkımı ona verdim. Şu anda üzerinde gördüğünüz elbise ikimizin hakkından meydana gelmiş bir elbisedir.”

Bu defa sahabi, “Konuş ey Allah’ın Peygamberinin Halifesi, şimdi seni hem dinler hem de itaat ederiz.” deyiverdi.

İşte râî ve işte teb’a!.. Onlar birbiriyle bu denli içli-dışlı ve tabiî bu denli de hakkın, hukukun takipçisiydiler.

İslâm’ın umumî prensipleri nazara alındığı zaman, bunun böyle olması gayet normaldir. Zira Müslümanlıkta lider anlayışı diğer sistemlerden çok farklıdır.

a. Liderin Vasıfları

Lider, özüyle ve zatî hususiyetleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen şeffaf bir şahsiyettir.

O, görüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, görüşlerindeki inceliği, ihatasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı; öğrenme aşkı, öğretme istidadı ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneğiyle, istemediği hâlde dikkatleri üzerinde toplayan; sevilen, sayılan, gözdeleşen bir seviye insanıdır.

Lider, yemesinde içmesinde, oturup kalkmasında, davranış ve muamelelerinde hep dikkatli, hep temkinli ve hep emniyet telkin edicidir. Doğru düşünür, doğru konuşur, doğruluğu sever, yalandan tiksinti duyar, sinesi vefa ile çarpar, gözleri samimiyetle açılır kapanır ve her zaman güven ve itimat soluklar...

Lider, çevresine karşı güler yüzlü, saygılı, ciddî ve olabildiğine vakurdur. Onun yanında bulunanlar, yakınlığın lâubalîliğini görmez, uzakta kalanlar da uzaklığının mahrumiyetini hissetmezler.

Sorumluluğunu yüklendiği toplumun büyüklerini babası, küçüklerini evlâdı bilir ve bir kuluçka hassasiyetiyle himaye ve şefkatine sığınan herkese bağrını açar, herkesi kanatlarının altına alır ve korur. Soluklarının duyulduğu daire içindekilere şefkat ve alâkası o kadar engindir ki, ayaklar altındaki karıncalardan, göklerde uçuşan kuşlara kadar, canlı-cansız her şey o incelikten aldığı nasiple şükranla gürler ve iki büklüm olur, yerlere yüz sürer.

Lider, vazifeşinâs, hasbî ve diğergâmdır. Sorumluluklarını yerine getirme mevzuunda, ne karşısına çıkan engellerin zorlu ve aşılmaz olması ne de imkânların genişliğiyle gelen yaşama zevki, rahat ve rehavet onu yolundan döndüremez ve ona mükellefiyetlerini unutturamaz.

Üzerine aldığı mesuliyetleri peygamberâne bir himmetle yerine getirir. Hep yürekten ve cansiperâne davranır. Sonra da yapıp ortaya koyduğu hizmetleri karşılığında herhangi bir ücret ve mükâfat beklemeden, çeker yoluna gider.

Lider, üstün idraki, cesaret ve kararlılığı, sabır ve metanetiyle her zaman çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isabet, dikkat ü temkinle cesaret, sabr u tahammülle atılganlık... gibi zıtlıklar onun sihirli dünyasında birleşir, bütünleşir ve birbirinin tamamlayıcısı unsurlar olur.

Onun fetanetinin aydınlatıcı tayfları altında yarınlar ve yarınlara ait hâdiseler, bugünkü vak’alar sırasına girer berraklaşır; cesaret ve kararlılığı sayesinde aşılmaz gibi görülen tepeler aşılır ve bütünüyle yollar düzlüğe erer; tahammül ve metaneti karşısında olmazlar olur hâle gelir ve onun önünde muhal ve imkânsızlıklar toz duman olur gider.

Lider, bir ahlâk ve fazilet kahramanıdır. O, merhamet ve yumuşak huyluluğuyla bütün canlıların çarpan yüreği, atan nabzı; cesaret ve yiğitliğiyle, millet ve ülkesinin yılmaz ve sarsılmaz muhafızı; his ve gönül dünyasıyla, zayıfların en emin sığınağı; tevazu ve mahviyetiyle, kapı kapı kovulmuşların biricik teselli kaynağı; müsamaha ve af atmosferiyle, sendeleyip düşenlerin ve sürçüp sürçüp günahlara girenlerin ümit çerağıdır.

Lider, adaletli olduğu zaman merhametli, merhametle coştuğu zaman da istikametlidir. İnsanı ve insanca düşünceleri şefkatle kucaklarken, yılan ve çıyan deliklerini tıkamayı da ihmal etmez. Onun dünyasında ne zalimlerin toyu-düğünü ne de mazlumların âh u efgânı hiç mi hiç işitilmez.

Lider, Ağrı Dağı kadar mehabetli, Lut gölü kadar da haşyeti vicdanında duyabilen gariplikler halitası bir ruh yapısına sahiptir. Ona sırf mehâbet noktasından bakanlar, aşılmaz bir zirve karşısında bulunduklarını hisseder, hayret ve hayranlıklarla ürperir; onu, ötelerle irtibatı, ihlâs ve samimiyetiyle tanıma fırsatını bulanlar ise, ruhanîlerden biriyle diz dize olduklarını sanır ve kendilerinden geçerler.

Bizim dünyamızda muvaffakiyetler fertlere ve neferlere verilir, mağlubiyetler ise lider ve kumandanlara isnat edilir. Dolayısıyla liderlik ve kumandanlık bütünüyle ve sadece mesuliyet demektir. O sebepledir ki, herkesi daima böyle bir mesuliyetten kaçar görürüz.

Nitekim, Hz. Osman şehit edildiğinde, Hz. Ali’ye hilâfeti zorla kabul ettirirler.

Hz. Hasan, ümmet arasında fitneye sebebiyet vermemek için derhal hilâfetten vazgeçer ve bu davranışıyla senelerce önce Allah Resûlü’nün verdiği gaybî haberi doğrulamış olur. Evet, İki Cihan Serveri bir gün hutbe esnasında onu göstererek şöyle demişti:

“Bu, benim evlâdım Hasan. O, efendi oğlu efendidir. Allah bir gün onun vesilesiyle iki büyük cemaatin arasını bulacaktır.”10

Zaten onların düşünce dünyasında ne varlığa bağlanıp onunla övünme ne de kaybettikleri şeyler karşısında mahzun olma vardır. Gönülleri ebed melodilerine göre akort olmuş bu olgun ve doygun ruhlar, bütün gökler yıkılsa ve onlar altında kalsalar, ihtimal ki, başkalarına müthiş görünen bu manzara, onlarda sadece hayret ve hayranlık uyaracaktır!

Onlar, iç yapıları itibarıyla insanlığın başı üstünde sema gibidirler; bulutlanınca yağmurla imdada koşar, açılınca da güneşten hüzmelerle... Meyvedar ağaç gibidirler; kâh çiçekleriyle yüzümüze gamze çakar, gönüllerimizi hoplatırlar; kâh meyveleriyle çevrelerine tebessümler yağdırırlar.

Ötelerden gelen sırlarla coşar,
Ellerde meş’ale habire koşar,
Derin vadiler, sarp yokuşlar aşar,
Işık olur meltem olur eserler...

b. Liderlik ve Mesuliyet

Hz. Ömer, Zübeyr b. Avvam’ın arkasından günlerce koştu. Zira onu bir ordunun başına getirmek istiyordu.

Zübeyr ki, Allah Resûlü’nün halasının oğluydu. Zübeyr ki, Hz. Ebû Bekir’in damadıydı. Zübeyr ki, havarîler havarîsiydi. Ve yine Zübeyr ki, Esmâ’nın kocası, Abdullah ve Urve’nin de babasıydı. Evet, bütün bunlara rağmen o, Hz. Ömer’e her defasında şöyle cevap veriyordu:

“Yâ Ömer! Ben Allah Resûlü zamanında hep bir nefer olarak savaştım. Bırak beni öyle kalayım ve Rabbimin huzuruna bir nefer olarak varayım...” Aslında o, neferliği kumandanlığa tercih ediyordu.

Yine Hz. Ömer halifeydi. İran’a karşı savaşacak ordunun başına bir kumandan tayin etmek istiyordu ve o, ne yapmak istediğini çok iyi biliyordu. Mescide girdi. Numan b. Mukarrin’in namazını bitirmesini bekledi. Zira bu zat savaş dışındaki vakitlerini her zaman mescitte geçirmeye çalışırdı.

Söze Ömer (radıyallâhu anh) başladı: “Numan, sana bir vazife vermek istiyorum.”

O buna şöyle karşılık verdi: “Ey Allah Resûlü’nün halifesi, imametse, hayır. Ama bir harp meydanına gidip şehit olmaksa, evet!”

İkinci şık gerçekleşti; o, yeniden harp meydanlarına döndü. Birkaç muvaffakiyetten sonra da aradığı şehadeti buldu ve şehit oldu.

Haber geldiğinde Hz. Ömer minberde hutbe irad ediyordu. Bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı ve “Ey Numan, senin gibi bir kumandan daha bulsam da harp meydanlarına göndersem!” dedi.11

Evet, Numan b. Mukarrin, harp meydanında ölmeyi, bir yerde vali olmaya tercih ediyor. Zira, o ve onun gibi olanlar hep birer dava insanıydılar.

8 İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/319-320.
9 Şiblî Numânî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 2/297.
10 Buhârî, sulh 9; menâkıb 25; fedâilü’l-ashab 22; fiten 20; Tirmizî, menâkıb 30; Ebû Dâvûd, sünnet 12; Nesâî, cuma 27.
11 Bkz.: İbn Hacer, Fethu’l-bârî 6/264-266; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk 4/249; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 4/566.
 
Geri