Irk ve Irkçılık

Konu sahibi son olarak 2615 gün önce görüldü
Milliyetçilik, Irkçılık Değildir

Günümüz dünyası, büyük bir manevi buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet alamayacak duruma gelmiştir. intiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberler, dünyanın her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma gelmiştir. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan insanların, başkalarını anlaması düşünülemez.

Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi ırktan, hangi coğrafyada, hangi anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz dışındadır. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi, Allah'a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da, elbette çok hikmetleri vardır.

Bu hikmetlerden sadece birisi hakkında, Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.)" (Hucurat Sûresi, 13)

Bu Ayet-i Kerimede, insanlara verilmek istenen binlerce dersten, konuyla ilgili dikkatimizi çeken üç temel konuyu değerlendirmeye çalışalım:

1- İnsanların hepsi, bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kardeşlerdir. Bunların ırk veya millet açısından birbirlerine üstünlük taslamaları, kesinlikle yanlıştır. Çünkü iki ayrı aile yoktur. Tek bir anne ve baba ile, çocukları vardır. Bu hakikate, ayetin "Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." kısmı işaret ediyor.

2- Cenab-ı Hakkın (c.c) insanları, kabile, ırk ve millet olarak ayrı yaratmasının hikmeti, bir milletin diğer milletlere düşman davranması için değil, bir ırkın fertlerinin birbirlerini tanıyıp yardımlaşmaları içindir. Bu gerçeğe ise, "Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız..." bölümü parmak basıyor.

3- Allah katında ve yanında en kıymetli ve değerli kişiler, Allah'tan en çok korkan ve O'nun yolunda hayatını geçirenlerdir. Yoksa herhangi bir millete ait olmak, Allah yanında şeref konusu olamaz. Zaten adalette öyle ister. Bu kısma da söz konusu ayetin, "Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır." cümlesi ışık tutmaktadır.

Ezelî ve ebedi hüküm sahibi Rabbimiz (c.c): "Ancak mü'minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin." (Hucurat Sûresi, 10) buyurmakla, müminlerin hakiki kardeşleri, başka dinden olan kardeşleri veya akrabaları değildir. Aksine müminlerin gerçek kardeşleri, başka milletten olsa da, aynı dini ve inancı paylaşan iman sahipleridir. Nitekim Hud suresinde, Nuh ( a.s ) ile alakalı geçen şu ulvi hadise meselemize mükemmel delil hükmündedir.

Hz. Nuh (a.s) "Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!" ( Hud suresi, 45 ) diye Tufan olayında onun da kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: "Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi." ( Hud suresi, 46 ) ve Hz. Nuh (a.s)'ın, oğlunu gemiye alması men edilir.

Demek ki; bir müminin inançsız ve isyankar bir akrabası varsa ve hatta bu kişi kendi oğlu dahi olsa onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun hakiki dostu ve yakını olamaz. Bu gerçeği, çok net bir biçimde ortaya koyan başka bir ayet: "Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse, dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir." (Tevbe suresi, 23)

Ayrıca, "O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah'a ( c.c) kalb-i selim ile gelenler müstesna.." (Şuara suresi, 88-89) ayetinde, insana ahirette ve mahşerde faydalı ve geçer akçe olacak tek şeyin, takva, amel-i salih ve selim bir kalb olduğu ifade edilmektedir.

İlahi hitaba en layık ve en mükemmel muhatap olan Allah'ın resulü (a.s.m), ırkçılığı " cehalet dönemi davası" anlamında " asabiyet-i cahiliye " tabiriyle tarif eder. Bu davayı güdenler hakkında da "Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir." (Ebu Davut, Edeb, 121) ve "Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, ırkçılığa çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür." (İbni Mace, Fiten, 7)gibi ifadelerle dehşetli bir sonun olacağı haber verilmektedir.

Ayrıca ümmetin felaketini ve sonunu hazırlayacak ana sebeplerin başında da, yine bu ırkçılık davasının geldiği hadiste özellikle vurgulanmıştır. Nitekim peygamberimiz (a.s.m), "Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir. Bunlar:
- Kaderiye (yani kaderi inkar etmek davası),
- Unsuriyet (ırkçılık) dâvâsı,
- Dinî meselelerde gevşeklik etmektir." (Taberanî, Mu'cemüs Sağir, 158)

Bu hadiste itikadi meselelerin yanlış yorumunun İslama vereceği zarar kadar, Irkçılığın da zararlı olacağı haber verilmektedir. Irkçılığın İslam alemine veya insanlığa ne denli zararlı olduğuna, tarih şahittir. Mesela;

a- Emevi devletinin Arap milliyetçiliğini esas tutmaları ve Arap kavmine ehemmiyet verip diğerlerini köle veya ikinci sınıf olarak görmeleri neticesinde, hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüler, hem kendileri çok felaketler gördüler, hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına neden oldular.

b- Avrupa devletlerinin asırlarca ve özellikle 20. y.y'ın başlarında milliyetçilik fikrini esas tutmalarıyla, iki dünya savaşı meydana gelmiş ve bunun sonucunda milyonlarca insanın kanının akmasına yol açmışlar. Fakat onlar "Avrupa Birliği" vesilesiyle bu gibi hastalıklardan kurtarmaya ve kendilerini tek millet veya topluluk olarak görmeye çalışıyorlar.

c- Osmanlı devletinin de sonunu getiren hadiselerin başında, yine milliyetçilik akımları vardır. Zira, Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar, millet-i sadıka olan Ermeniler ve Araplar gibi bir çok millet her taraftan bağımsızlık faaliyetlerine ve iç karışıklığa başlayınca, dünyanın adalet dengesi olan o koca devi bir anda yıkıverdiler.

Elbette ırk, kabile, akraba sevilecektir. Amma İslâm dininde, ırkını ve akrabasını sevmek demek; ırkındaki insanların kalbine, başta Allah korkusu ve Allah sevgisini yerleştirmek demektir. Onları, Allah'ın yasak kıldığı her türlü haramlardan muhafaza etmek, onların emir dairesinde hareket etmeleri için gayret göstermektir. Ve onların duygularına, düşüncelerine, vicdanlarına; adalet, iffet, haya, namus, cömertlik, hikmet gibi yüksek ahlak ve meziyetleri hedef göstermektir. Onlara Allah'ın hakkı ve kul haklarını yeterince anlatıp, millete, vatana karşı sorumluluk duygularını geliştirmektir.

Bu Gerçeklere göre Cenâb-ı Hak, Resûlüllah (S.A.V) Efendimize hitaben: "Önce en yakın akrabalarını korkut. Sana uyan mü'minleri kanatlarının altına al; Sana baş kaldırırlarsa, 'Yaptıklarınızdan uzağım' de"( Şûra sûresi, 214-215-216) buyurarak emretmiştir.

Görülüyor ki; İslâmî ölçüler çerçevesinde fertlerin, yaratılışında var olan yakınlarını ve ırkını sevmesi, değil yasaklanmak tam tersine emredilmiştir. Ancak; zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, Müslümanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.

Bu açıdan İslam, ırkı yok saymaz, ırkçılığı dava etmeyi yasaklar. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder. Çünkü, insanın kendi milletini sevmesi, onlara yardım elini uzatması, hataları varsa düzeltmeye çalışması, atalarının İslama yaptıkları hizmetleri anlatması ve onlara benzemek için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

Mesela, bir ordu çeşitli birimlerden oluşur. Bunların farklı oluşu ordu birimleri için bir düşmanlık sebebi değil, bir zenginliktir. Her birim mensubu kendi ekibini tanıyıp kaynaşacak ve onunla orduyu kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Şayet bir birimin mensupları diğer birimlerin askerlerini düşman görse ve onların tahribine çalışsa, farkında olmadan kendi kuvvetini yok etmiş olur. O zaman Ordunun tamamı, ortadan kalkacaktır. Aynen öylede, İslam dünyası büyük bir ordudur. Millet ve kabileler, bu ordunun birimleri gibidir. Bunlar birbirlerine yardım etmek ve İslam'ı güçlendirmek için çalışmaları gerekir. Bunun haricinde yapılacak çalışma ve gayret, kendileri için bir yıkım olur.

Mesela, aile iki ayrı cinsten meydana gelir. Bu iki cins ( erkek ve dişi ), birbirlerinin eksikliklerini ortadan kaldırmak ve yardımlaşmak için yaratılmışlardır. Cenab-ı Hak bu hakikati "Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz." ( Bakara suresi, 187), buyurmakla bize bildirmektedir. Oysa kadınlar ve erkekler, bu farklılıktaki ilahi hikmeti dikkate almayıp ayrılık sebebi yaparlarsa, insanlık hüsrana uğrayacaktır. Ortada ne erkek kalır ne de kadın. İslam milletlerini ve topluluklarını da ayrı cinsler olarak görmek mümkündür. Bu ayrı cinsler, birbirleriyle mücadele değil eksikliklerini tamamlamak için bir elbise olacaklardır.

Mesela, Vücud azalarının farklılığı, ruha yardım içindir. Azalar farklı olsa da ruhun birliği, onlara bir birlik verir. Hepsi bir gaye uğrunda ve ruhun kontrolünde çalışır. Şayet organlar, ruhun birliğine rağmen sadece azaların farklılığını dikkate alıp birbirleriyle çatışmaya girselerdi, ortada ne aza kalırdı ne de ruh. Aynen bunun gibi, İslam milletleri de birer aza gibi ruhları olan İslamiyet'e kuvvet vermeleri gerekir. Bediüzzaman Said Nursi "Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslamiyet aklı kuran ve imandır." vecizesiyle bu manayı dikkatimize sunmaktadır.

Ayrıca unutulmaması ve akıldan çıkarılmaması gereken bir nokta da şudur: ruhun ırkı olmadığı gibi, ruhun binası olan ve elementlerden meydana gelen cesedin de ırkı olamaz. Irk ve millet kavramı, tamamen soyut ve belirli bir hikmet için, Allah (c.c) tarafından insanlara verilen bir duygudur. Bu ilahi hikmet, insanlar tarafından abes bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca ırkçılık ve menfi milliyetçilik alanında ilk adımı atan şeytanın kendisidir. Çünkü o, Allah'ın (c.c) " Adem'e secde edin " emrine karşı, " ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu ise topraktan yarattın" diyerek ırkının ve nevinin üstünlüğünü ilan etti. Halbuki üstünlük takvadadır. Şeytan ise üstünlüğü ırkında aradı ve kaybedenlerden oldu. Demek ırkçılık davası güdenler, şeytanın yolundan giden zavallılardır.

Veda Hutbesinde bu konu ile alakalı şöyle buyurulmaktadır: "Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır."
 
Biz kardeşiz, ırkçılığa dayalı düşmanlık olmaz bizde!

Bu konuyu net bir şekilde açıklayan ibretli olaylar yaşanmıştır İslam tarihinde.

İmam-ı Malik Hazretleri'nin Muvatta'ından öğrendiğimize göre, Kays bin Mutata adında bir Arap, Medine'de sahabelerin oturduğu bir meclise gelmiş, Evs ile Hazreç kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızmış, kızgınlığını da şu sözleriyle oradaki Araplara aksettirmişti:

- "Evs ile Hazreç Peygamber'e hizmet eden Araplar. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyp, şu da Farslı Selman!.. Bunlar Arap değiller ki?.. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul edilebiliyorlar? Bunlar bu eşitliğe ne zaman ulaştılar?.."

Bu ırkçı ve ayrılıkçı sözler orada bulunan büyük sahabi Muaz bin Cebel'in hiddetlenmesine sebep olmuş, hemen oturduğu yerden kalkan Muaz, ırk ayrımcılığı yapan adamın yakasına yapışarak:

- Seni Resulullah'ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin doğruluğunu ona soracağım. Ondan sonra seninle hesaplaşacağız. Bu ne biçim değerlendirme böyle. Arap olanları yüceltiyor, Arap olmayanları aşağılıyorsun. İslam'da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı?.. diyerek adamı alıp doğruca Efendimiz'in mescidine götürmüş ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu sorarak:

- Ya Resulallah, demiş, bu adam için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayanlarla kardeşçe sohbet ediyorduk, gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü, İranlı Selman'ı, Rum'dan gelen Suheyb'i, Habeşistan'dan gelen Bilal'i, aşağı ırktan kabul ederek Araplarla sohbete layık olmadıklarını iddia etti?..

Anlatılanları dinleyen Resulullah'ın (sas) yüzünde seyrek görülen öfkelenme işaretleri görüldü. Hemen kalkıp mühim gördüğü konularda konuşma yaptığı minberine çıkarak İslam'ın ölçüsünü anlatan ikaz dolu bir açıklama yaptı. Şöyle ölçü veriyordu ırk ayrımı yapanlar için:


- Ey insanlar! Sizin Rabb'iniz birdir. Babanız, ananız da birdir! Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Bu sebeple Arap'ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah'a iman ve itaattedir. Allah'a iman ve itaat edenler hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!


Gariptir ki, bu hutbeyi dinleyenlerin hemen hepsi de Arap'tılar. Hiçbiri, Arap'ın öteki ırklardan üstün olduğunu iddia etmedi. Fazla olarak Arap'ın üstün olduğunu ileri sürmek isteyen adamın yakasına sarılarak oraya getiren Muaz bin Cebel de Arap'tı:

- Ya Resulallah, dedi, öyle ise ne yapayım aramıza ırk ayrımcılığı fitnesi sokmak isteyen bu adama?..

Efendimiz bu soruya da, pek kullanmadığı ağır bir azarlama cümlesiyle cevap verdi:

- Da'hü ilennar!.. Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var!

Evet, ırkçılık yapan adamın cehenneme kadar yolu vardı... Bundan dolayı İslam, bir ırkın değil, tüm ırkların dini olmuş, hiçbir kavim ve kabileyi dışarıya itelememiş, hepsini de eşit bir hukuk ile bağrına basmış, tüm ırkları kucaklayıp kardeş yapmıştır. Bunun aksini iddia edene de:

- Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var! ihtarında bulunmuştur.

Demek ki İslam'da din kardeşliğini bırakıp ırk ayrımcılığına sapan adamın yolu nihayet cehenneme kadar gider. Nitekim sözünü ettiğimiz ırkçı adamın yolu da oraya çıkmış, ben benim ırkımı ötekilerden üstün tutmayan dine tabi olmak istemem, diyerek sonunda mürted olarak ölmüş, yöneldiği (menfi!) ırkçılık yolu onu cehenneme çıkarmıştır...

Şükürler olsun ki tarih boyunca bu ülkede hep kardeş kalmış, sonu cehenneme çıkan ırk ayrımcılığına hiç yönelmemişizdir. Evet, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Pomak, Arap... hep birlikte din kardeşiyiz. Kardeş kardeşle hep tokalaşır, kucaklaşır. Asırlarca da böyle olmuş, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Hiçbir ayrımcı bizim Peygamberimizle başlayan kardeşliğimizi bozamaz, inançlarımızı değiştirip de kardeşi kardeşe düşman yapamaz!..

Yapmak isteyenlerin yollarının nereye çıktığı da işte böyle yaşanmış olaylarla hatırlanır, unutturulmaz.
 
IRK VE IRKÇILIK

Belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüş. Kalıtım yoluyla geçen fiziki özelliklerle kişilik, zeka ve kültür özellikleri arasında bir sebeb-sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden İslâm tarafından kesin biçimde yasaklandı.

Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. İsrailoğulları gibi kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslâm'ın tebliğ edildiği dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemişlerdi .

Uzun geçmişine rağmen ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleşti. Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda kendisi ırkçı olmamakla birlikte Charles Darwin'in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın gelişmesine temel oluşturdu. Sosyal Darwincilik insan soyunun zaman içinde çeşitli evrim aşamalarından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobineau, beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de ârî ırkın en yüksek medeniyet seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau'nun izleyicilerinden İngiliz asıllı Houston Stevvart Chamberlain, Almanya'da uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak Tötonlardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan olanlardan geri olduklarını savundu.

Gobineau ve Chamberlain'in görüşleri, başta Nietzche olmak üzere Max Weber, Werner Sombart gibi düşünürlerce beslenerek Almanya'da Nazi ırkçılığının temelini oluşturdu. Adolf Hitler siyaset felsefesinin ırkçılık yönünü "bilimsel" temellerini bu düşünürlerden aldı. Nazi ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca etken oldu ve Nazizmin Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel öğesini meydana getirdi.

Nazizmden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu. İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin İspanyollardan farklı oldukları, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan gibi davranmanın gerekmediğini öne sürdüler. Thomas Carlyle, James A. Froude, Charles Kingsley ve özellikle Rudyard Kipling'in yazılarında ısrarla işlenen "beyaz adamın misyonu" düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre beyaz Avrupalı öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlığa hizmet ediyordu. Başta İngiliz, Fransız ve Portekizliler olmak üzere Avrupalı tüm sömürgeciler Asya'da, Afrika'da, Hindistan ve Uzak Doğuda sömürgeleştirme faaliyetlerini bu sözde "medenileştirme" görevlerine dayandırıyorlardı. ABD'de ise ırkçılık önceleri katliam ölçüsünde Yerlilere, daha sonra da Siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli ölçüde bir uzaklaşma eğiliminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tam Avrupa ülkelerinde varlığını sürdürmekte; özellikle ırk ayırımının yasal olarak sürdüğü Güney Afrika ile İsrail'de en katı ve acımasız biçimiyle egemenliğini yürütmektedir.

İslâm, zulüm ve sömürüye yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur'an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile eşi Havva'dan yaratılmıştır. İnsan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye neden olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. İnsanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına, yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13).

İslâm'a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle İslâm toplumu İslâm'ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur. Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler (el-Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. İman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu onun ailesinden sayılamaz (Hud, l l/46). Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler (et- Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi besleyemez (el-Mücadele. 58/22).

Hz. Peygamber (s.a.s)'de câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklinin siyaha, siyah renklinin beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. ikinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır." Irk üstünlüğü düşüncesinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur "Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler" (Tirmizi Tefsir sure, 49).

Hz. Peygamber (s.a.s) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde "Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır." buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: "Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9). Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin müslümanlık iddiasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s), "ırkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir". (Müslim, İmare, 53, 54, 57) buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir.

İslâm, getirdiği evrensel kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen İslâm, Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu. Ne yazık ki Emeviler döneminde İslam egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte birçok cahiliye adeti gibi ırkçılık da yeniden canlandı. Arap olmayan müslümanlar tümden mevali sayılıyor, Kureyş dışındaki Araplar bile küçümseniyordu. Emevilerin sürdürdüğü ırkçı politika kısa zamanda Arap olmayan müslümanlar arasında da ırkçı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Farslar ve Türkler arasında başlayan bu eğilim giderek Şuubiye olarak anılan ırkçı, ulusalcı hareketlere dönüştü. Emevilerin yıkılmasında önemli bir etken olan Şuubiye hareketi Abbasiler döneminde etkisini yitirmekle birlikte bütünüyle yok olmadı.

Irkçılık eğilimleri İslâm dünyasında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden canlanmaya başladı. Batılı devletlerin Osmanlı Devletinin parçalama planlarının bir parçası olarak canlandırmaya çalıştıkları bu düşünce, İttihad ve Terakki yönetiminin benimsediği ırkçı politikaların da etkisiyle ayrılıkçı hareketleri besledi. Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra oluşan birçok yeni devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti de ırkçılıktan önemli ölçüde etkilendi. Yeni devletin özellikle dil ve kültür politikalarında etkili olan ırkçı eğilimler zamanla Türkçülük, Turancılık adıyla bilinen bağımsız bir politik hareket haline geldi. Bu hareket çeşitli parti ve örgütler içinde varlığını günümüzde de sürdürmektedir.

Ahmet ÖZALP
 
Irkçılık fikrinde kimi dinleyelim, bu hususta söz sahibi kimdir?

Geliniz, ne Yahudi'yi dinleyelim, ne İngiliz'i, ne Fransız'ı, ne Alman'ı, ne de Şeytan'ı...

"Mu'minler, ancak kardeştir." diyen Kur'an'ı dinleyelim,

"Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir. Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir." diyen Resulûllah'ı (a.s.m.) dinleyelim...

Ve bu asırda bu yaramızın büyük çilesini olanca ağırlığıyla çeken, Irkçılık hastalığını Kur'an ve Hadis ışığında mükemmel teşhis eden ve ve çözümün bu milletin fertlerini İslâm kardeşliği ile birbirine bağlamaktan geçtiğini ifade eden Bediüzzamanı dinleyelim...

“Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur'an'dır” hakikatını bütün ruhlara zerk etmekten geçer.

“Şarkı intibaha getirecek din ve kalptir. Akıl ve felsefe değil” ihtarına hakkıyla kulak vermekten geçer.

“Şarkın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz; yoksa, sa'yiniz ya hebaen gider veya muvakkat sathî kalır” emrine ram olmaktan geçer...

“Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez” tehdidini geç kalınmış da olsa, büyük bir hassasiyetle ciddiye almaktan geçer.

“Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüt edip yardım eden, gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur” teşhisini iyi anlayıp, bu zehirli macuna sırt çevirmekten geçer.

“Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in'ikas edip dalgalanan bir ziyadır” hakikatına gönül verip bu ziyanın bütün kalplere hâkim olması için sabır ve ceht ile gayret etmekten geçer...

Bu vesileyle, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmet Akif'i de anmadan geçemeyeceğiz. Şu, coşkun olduğu kadar da sitem dolu ve bir o kadar da ıstırap yüklü ifadeler, o büyük şairimizin ırkçılık âfetinden ne kadar dertli olduğunu en güzel şekilde ifade etmiyor mu?

“Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne..
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine
Arnavutluk ne demek var mı şeriatta yeri
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın, Türk'e, Laz'ın Çerkez'e yahut Kürd'e
Acem'in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.
İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer
Fikr-i milliyeti tel'in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslâm'a sokan kaltabanın.”

Geliniz bu duaya birlikte amin diyelim..
 
Geri