Mihri
Gümüş Üye
-
- Katılım
- Nisan 17, 2023
-
- Mesajlar
- 6,148
-
- Tepkime puanı
- 6,468
-
- Puanları
- 234
-
- Yaş
- 38
-
- Konum
- Cat Sosyete
İnsan yaş aldıkça, birtakım kötü tecrübelerden muzdarip daha tahammülsüz olmaya başlayabiliyor. Karşısındaki kişilere ve vuku bulan olaylara karşı düşünmeksizin karşılık verir, çarçabuk öfkelenip tepki gösterir bir vaziyet içinde buluyor kendini. Bu hâletiruhiyeden kaynaklanan hadsiz söylemler ve takınılan tavırlar, o kişiyi kendini beğenmiş, ukala, hatta sevgisiz ve nefret dolu biri gibi gösterebilir. Ama söz konusu olan aslında bir bıkkınlık, bir tükenmişlik, bir yılmışlık hadisesidir. Böylesi bir duruma sebebiyet veren, kişinin kendini çaresiz hissetmesinden başka bir şey değildir.
Konuyu derinleştirmek bakımından çaresizliği dile getiren bir başka söylem olan naçar kalmaktan yola çıkarsak, naçarlık, kimsesiz kalmaya, yabancılaşmaya, yani el olmaya ve/veya tutunamamaya ilişkin bir çaresizliktir. Romantizm döneminin bir başyapıtı olan Les Misérables (Sefiller) romanını çoğumuz okumuştur. Eserin türkçe tercümesi her ne kadar "Sefiller" olsa da, Victor Hugo'nun kaleminden "misérable" sözcüğünün asıl işaret ettiği ifade acıya ve sefalete düşmüşlük, terk edilmişliktir. Tek bir sözcükle en uygun tabiri yakalamaya çalışacak olursak, "düşkünler" bizim için yeterli olacaktır. Alternatif olaraksa henüz türkçe sözlüklerde tam olarak kendine bir yer bulamamış olan "tutunamayanlar" sözcüğünü ad olarak önerebiliriz.
Fevkalâde tesirli bir kurgusu ve anlatısı olan bu eserdeki ana kahramanımız da bir düşkündür. Suça bulaşmış, kötü yola düşmüş biridir. Mahkûmiyeti bitince, önce kendini hayat kavgasına atar ve bir iş bulmaya çalışır. Fakat, beceremez. Çünkü ötelenir, dışlanır. Ardından kasabadaki din görevlisinin evine sığınır. Yasaların ve toplumun inandığı ve ön gördüğü şeyi yaparak - ki buna kendisi de bir o kadar ikna olmuştur - en nihayetinde çok geçmeden suça yönelir. Kaldığı evdeki değerli eşyalardan gözüne kestirdiklerini çalıp kaçar. Ama, çok geçmeden yakalanır ve çalınan malların iade edilip suçun doğrulanması için din görevlisinin evine zanlı olarak geri getirilir. Yaşlı din görevlisi, din öğretisine de atıf yapan, gayet zekice ve kendinden emin olarak söylenen bir ifadeyle eşyaların çalınmadığını, çünkü onların tanrı vergisi olmak dışında bir aidiyetinin olmadığını ifade eder. İhtiyaç sahibi her kimse, bu mallar onundur. Dolayısıyla ortada bir suç unsuru yoktur cevabını verir. Oysa, o ana kadar hikâyedeki herkes ya vazgeçmiştir insandan ya da insanı odak noktasında yitirmiştir çoktan. Ana kahramanın kendisi bile, okuyucu bile, hatta kim bilir tanrı bile. Bir tek o erdemli tavrın sahibi vazgeçen değildir. Önemli olanın insan olduğunun farkında olan.
Ah, ne güzel romandır! Keşke yine okunsa. Bıkmadan, hiç usanmadan, vazgeçmeden, önemini kaybetmeden hep okunsa. Aslolanın ne olduğunu bize hatırlatması için tekrar ve tekrar. Çünkü, âdeta şu sözlerle haykırırcasına yazar bizlere Victor Hugo: "Unutma! Sen bir insanı değiştirirsin, o da bir başka insanı ve kim bilir o da insanlığı bütünüyle değiştirecek bir başkasını!"
Konuyu derinleştirmek bakımından çaresizliği dile getiren bir başka söylem olan naçar kalmaktan yola çıkarsak, naçarlık, kimsesiz kalmaya, yabancılaşmaya, yani el olmaya ve/veya tutunamamaya ilişkin bir çaresizliktir. Romantizm döneminin bir başyapıtı olan Les Misérables (Sefiller) romanını çoğumuz okumuştur. Eserin türkçe tercümesi her ne kadar "Sefiller" olsa da, Victor Hugo'nun kaleminden "misérable" sözcüğünün asıl işaret ettiği ifade acıya ve sefalete düşmüşlük, terk edilmişliktir. Tek bir sözcükle en uygun tabiri yakalamaya çalışacak olursak, "düşkünler" bizim için yeterli olacaktır. Alternatif olaraksa henüz türkçe sözlüklerde tam olarak kendine bir yer bulamamış olan "tutunamayanlar" sözcüğünü ad olarak önerebiliriz.
Fevkalâde tesirli bir kurgusu ve anlatısı olan bu eserdeki ana kahramanımız da bir düşkündür. Suça bulaşmış, kötü yola düşmüş biridir. Mahkûmiyeti bitince, önce kendini hayat kavgasına atar ve bir iş bulmaya çalışır. Fakat, beceremez. Çünkü ötelenir, dışlanır. Ardından kasabadaki din görevlisinin evine sığınır. Yasaların ve toplumun inandığı ve ön gördüğü şeyi yaparak - ki buna kendisi de bir o kadar ikna olmuştur - en nihayetinde çok geçmeden suça yönelir. Kaldığı evdeki değerli eşyalardan gözüne kestirdiklerini çalıp kaçar. Ama, çok geçmeden yakalanır ve çalınan malların iade edilip suçun doğrulanması için din görevlisinin evine zanlı olarak geri getirilir. Yaşlı din görevlisi, din öğretisine de atıf yapan, gayet zekice ve kendinden emin olarak söylenen bir ifadeyle eşyaların çalınmadığını, çünkü onların tanrı vergisi olmak dışında bir aidiyetinin olmadığını ifade eder. İhtiyaç sahibi her kimse, bu mallar onundur. Dolayısıyla ortada bir suç unsuru yoktur cevabını verir. Oysa, o ana kadar hikâyedeki herkes ya vazgeçmiştir insandan ya da insanı odak noktasında yitirmiştir çoktan. Ana kahramanın kendisi bile, okuyucu bile, hatta kim bilir tanrı bile. Bir tek o erdemli tavrın sahibi vazgeçen değildir. Önemli olanın insan olduğunun farkında olan.
Ah, ne güzel romandır! Keşke yine okunsa. Bıkmadan, hiç usanmadan, vazgeçmeden, önemini kaybetmeden hep okunsa. Aslolanın ne olduğunu bize hatırlatması için tekrar ve tekrar. Çünkü, âdeta şu sözlerle haykırırcasına yazar bizlere Victor Hugo: "Unutma! Sen bir insanı değiştirirsin, o da bir başka insanı ve kim bilir o da insanlığı bütünüyle değiştirecek bir başkasını!"