İnsancıklar

  • Kullanıcı aRMiNa
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Roman ve Hikayeler
Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü
İnsancıklar

ggg.jpg


Sıcak havalarda oruç tutabilmek için kendime iki tane hörgüç taktırsam acaba “deve” diye dalga geçerler mi? Ne güzel birine yiyecek birine su koyarım. Bunu yapan ilk kişi olacağımdan hem tarihe geçerim hem de kısa süreli şöhretimle o televizyon şovu senin bu dergi mülakatı benim gezer dururum. Aklımda bu düşünceler vark
en yorgun argın bir halde yürümeyi sevmiyorum hiç. Biraz sonra metrodan çıkıp Taksim Meydanı’nın en güneşli haliyle buluşacağım ve ağustos sıcağını oruçlu bünyemde sonuna kadar hissedeceğim. Can sıkıntısı beni uzaklara, çok uzaklara gitmeye niyetlendirmeseydi patronum dâhil kimse bu saatte o güzelim klimalı ofisciğimden dışarı adımımı bile attıramazdı.
Meydanda, koca mermer merdivenleri olan ve içine binen insanları görebildiğimiz eski tip asansörlere sahip tarihi bir apartmanın üst katındaki yurtdışı eğitim firmasının yazıhanesinden içeri girdim. Buraya üçüncü gelişimdi ancak hep iş çıkışı geç saatte randevuyla geldiğim için benim başvurumla ilgilenen Yaprak Hanım dışında o güne kadar ofiste kimseyi görmemiştim. Oysaki şimdi büronun arka tarafından sesleri gelen kal
abalık diğer birimler hariç ön tarafta üç bayan ve bir erkek çalışan görüyordum. Farklı bir ülkenin mutfağından yemekler yapan yabancı bir restorana ilk kez girer gibi bambaşka bir atmosferin zihnime sızan birbirinden değişik kokularını hissettim. İçeride ‘yavşatılmış’ bir Türkçe konuşulan bu yer sadece bana değil dışarıdaki insanların çoğuna da yabancıydı. İçindeki insanların bir mekânı nasıl değiştirebileceğini, atmosferin o meclise göre nasıl bir anda bambaşka bir halde şekillenebileceğini ilk saniyelerde anlamanın şaşkınlığı üzerimdeydi. Sanırım şehrimizdeki ve başka diyarlardaki tarihi mekânlara, saraylara yaptığımız gezilerin hepsi boşunaydı. Orayı orası yapan insanlardan uzak bir köşk duvarı bize hikâyesini anlatmakta ne kadar da aciz kalır... Yaprak Hanım güler yüzle karşıladı beni. “Vize evraklarını çıkartmadan önce seni Yeliz ile tanıştırayım” dedi ve ekledi ‘San Francisco’dan yeni geldi, bir şeyler sormak istersin diye düşündüm ’. Gitmek istediğim yerden yeni gelmiş bu kadın en az gitmek istediğim yer kadar yabancıydı bana. Güneşin bizi kavurduğu bu ramazan gününde ben oruçluydum, bu kadın karşımda buzlu çay olduğunu düşündüğüm serin bir şey içiyordu. Benim aklımda gece sahur programındaki hocadan dinlediğim kıssalar manevi birer gülle gibi dolaşıyordu o bana San Francisco’nun gece yaşamında Türk kızlarının haklı şöhretinden bahsediyordu. Ben terimi çaktırmadan silerken o oturduğu yerden beyaz mini eteğinin önünü bacaklarını yellendirsin diye kaldırıp indiriyor, dar sandalyelerde dizlerimiz birbirine değerken eteğiyle yaptığı rüzgâr benim kucağımdaki kâğıtları havalandırıyordu. Normalde bu tür kızları doğal mekânları olan en yakın starbakslar’dan birine atmaya çalışıp iki kahveye yirmi lira ödeme pahasına onları avlamayı çok severim ama şimdi yorgun, susuz ve halsizim. Beceremeyeceğim aşikâr. Bana bir şeyler anlatırken eğitim dünyasıyla ilgili olsun olmasın
birçok kavramın İngilizcesini kullanıyor, kullandığı kelimeleri Almanca konuşur gibi yazıldığı şekliyle okuyor, doğulu olduğunu tahmin ettiğim bu kız bunu bir de kendi gırtlak yapısıyla yapınca ortaya karışık, soysuz bir dil, adeta ‘tarzanca’ diye nitelendirilen saçmalık çıkıyordu ve bu durum beni hayretler içerisinde bırakıyordu. Heyecanlı konuşmasını yarıda keserek odadaki tek erkek çalışana döndü “Tunç sana bir erkek olarak gece yaşamındaki ‘trikleri’ daha iyi anlatır gerçi” dedi. Üç numara traşlı kafası ve bakımsız sakalıyla Tunç bize dönerek “Biliyorsun Yelizciğim ben ‘Eley’ ve ‘Orınc Kountıri’yi severim daha çok. ‘Fransisko’ eh işte bi yere kadar yani.” Tunç bunları söylerken hayatımda daha önce kimseden canlı olarak görmediğim jest ve mimikleri yapıyor, ağzını ABD’nin eski Ankara büyükelçisinin Türkçe konuşurken girdiği şekillere isteyerek sokuyor izlenimini uyandırıyordu. Sadece izliyordum, vahşi yaşam belgeselinde hayatında ilk kez gördüğü bir türe bakan emekli amca gibi izliyordum.
Saat on iki buçuktu ve ofistekilerin kıpırdanmalarına bakılırsa öğle arası gelmiş olmalıydı. Bana kuzey Kaliforniya’nın gece yaşamını coşkuyla anlatan Yeliz Hanım birden ayağa kalktı ve mizacının bir parçası olduğuna artık hüküm getirdiğim büyük bir coşkunlukla arkadaşlarına döndü, heyecanla:
“Hey, millet bugün ne yiyelim?” Yaprak Hanım oradan söylendi “Pizza, pizza söyleyelim şöyle mantarlı felan…” Bizim bıçkın delikanlı Tunç lafa karıştı “Kızlar, Pasta House’a gidelim oranın pastaları (Makarna demek istiyordu) enfes, şarapla falan mı ne yapıyorlarmış acayip yumuşak yani. Ben Vestwuud’da yemiştim…” Sonra Yeliz tekrar girdi araya “Arkadaşlar, buldum!” Herkes heyecanla ona bakıyordu. Halleri bir çocuk piyesindeki oyuncuların abartılı rol yapmaları kadar hareketli ve gerçeklikten uzaktı. Yeliz devam etti “Suşi yiyelimmmmm” cümleyi bitirirken dudaklarını öpücük şeklinde tatlıca büzüştürdü hemen ardından Yaprak kalktı kızı büzüştürdüğü dudaklarından öptü. Kocaman kahkahalar atıldı. Suşide karar vermişlerdi nihayet. Ben ise yarım bardak su içemediğim için ağzıma gelen reflü ekşimesiyle uğraşıyor onları hayretle ve güçlükle izliyordum. Derken Beethoven’ın meşhur bestesiyle kapı zili ortalığı inletti. Kapı girişindeki masada bekleyen sekreter kız bir dakika sonra içeri girip seslendi. “Bir adam seni soruyor Yeliz” Yeliz büzüşmüş dudaklarının yanında kalçasını da yarım yarım kıvırtarak kapıya doğru yürüyor yanlış tahmin etmediysem Japon geyşası taklidi yapıyordu. İçeridekilerin gülme sesleri artıyor, bu gürültü yorgun kafamda büyük bir uğultu haline geliyordu.

gg.jpg


Haberi getiren kızın pembe rujlu dudakları anlamsızlaşmış, ne düşündüğü anlaşılamayan ilginç bir şekle girmişti. söylemek istediği bir şey varmış gibi bir hal alınca Tunç dayanamadı: “N’oldu yavrum, gelen kimmiş?” diye sordu. “Sarıklı cübbeli bir adam, Yeliz’i sordu. Ne istediğini anlamadım.” Deyince odadaki herkesin yüzüne tarif edilemez bir şaşkınlık çökmüş gibiydi. Ne olduğunu anlamak için içeri gittiler. Ben de meraktan misafir olduğumu unutmuş, peşlerinden gitmekten kendimi alamamıştım. Hep birlikte girişteki küçük masanın olduğu tarafa yürüdük. Gerçekten de genç sayılabilecek sakallı ve cübbeli bir adam ofisin turuncu küçük sandalyelerinden birisine oturmuş karşısında dikilen Yaprak ile ciddi bir şekilde konuşuyordu. Yaprağın az önce dizlerimin dibinde yellendirdiği beyaz minisi şimdi karşısında oturan bu mollanın sakallarının hizasında vantilatörden gelen rüzgârla hafifçe oynuyor, uzaktan ne konuştuklarını duyamadan sadece izleyen ve sessizlikten bir anlam çıkarmaya çalışan bizlere daha da tezat bir görüntü sunuyordu. “Anladıysam Arap olayım” dedi Tunç sessizce. Sonra adam eline bir kart aldı, kalktı ve gitti. Yeliz onu uğurlarken biz hemen toplanıp hiçbir şey olmamış gibi içerideki yerlerimiz aldık. Yeliz odaya girdiğinde Yaprak Hanım bana Kaliforniya’da gideceğim yeri teknik detaylar ve sektörel rakamlar kullanmaya gayret ederek ciddiyetle anlatıyor, Tunç önündeki bilgisayara bakıyor, az önce ona haberi getiren kız makasla bir şeyleri kesiyor, düzeltiyormuş gibi davranıyordu. “Ne oldu Yeliz, kimmiş gelen?” diye sordu Tunç. Yeliz olanca kayıtsızlığıyla “Hiç babam, buralardaymış bir uğradı” deyince herkes buz kesildi. Hep bir ağızdan “Ne!” diye bir tepki verdiler gayriihtiyari. Yeliz içeridekilerin yüzüne alaylı bir kahkaha kondurdu “Ne oldu şaşırdınız mı? Hep söylüyorum bu ofiste mahremiyet yok diye, niye gözetlediniz beni bakiyim?” Gülmesi sinir bozucuydu. Yaprak sinirlendi “Kim o yaaa, bak yüzüme Yeliz, üzme beni, ağlarım sonra. Kim o Yeliz, kim o!” Sesi yükselmişti. O ana kadar sessiz kalan ekibin diğer bir üyesi de “Yeliz lütfen canım o adamın kim olduğunu ve ne için buraya geldiğini söyler misin?” diye sinirle, telaşla sordu. İçeride benim yani bir müşterinin olması bile gerginliğin önüne geçememişti. Bir müddet ‘acaba gidip sonra mı gelsem?’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Yeliz hala kayıtsızdı. Etrafındaki insancıkları pür dikkat izliyordu. Yine dudaklarını büzüştürdü, kalçasını kırdı, geyşa taklidi yaparak “O bir müşterim canım. Eğitim için Mısır’a gitmek istiyor.” dedi “Fuarda tanışmıştık, kartımı vermiştim. Şimdi başka bir ajansı önerdim, oraya yolladım babacığımı” diye ekledi ve kocaman bir kahkaha daha attı. İçerideki buz dolu hava bir anda erimiş, herkes yine gevşemişti. Kalça dansına devam etti Yeliz. Tunç dâhil herkes ona katıldı. Daha ne kadar böyle gevşek kalacaklar bilmiyordum ama bir an önce buradan çıkmam gerektiğini anlamıştım. Taksim Meydanı’ndaki bu ofisin girişindeki kapı galiba bu embesillerin yaşadığı bambaşka bir âleme geçiş yapan tılsımlı bir geçitti ve ben kendi dünyama dönmek istiyordum. İşimi hızlıca bitirdim. Tam çıkacakken Tunç odadakilere “E millet iftarı nerede yapıyoruz” dedi. Kocaman bir kahkaha daha koptu odadan. “İlahi Tunç sen adamı öldürürsün” dedi espriyi duyup içeriden gelen kızıl saçlı, minyon bir kız. Zihnimden tek bir düşünce geçiyordu “La havle vela kuvveten…” Sabredip sessiz kaldım.
Nihayet tılsımlı kapıdan geçip öz dünyama döndüm. İftara altı saat kaldığını öğrenince yüzümü büyük bir hüzün kapladı. Sanırım şu hörgüç taktırma işini etraflıca bir düşünmek gerekiyordu…

Süleyman Ezber
 
Geri