İnsan ve Peygamber olarak Hz. Muhammed

Konu sahibi son olarak 2624 gün önce görüldü
PEYGAMBERİMİZİN ADALETİ


Hakka yönelmek, hakkı lâyık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, herkese eşit davranmak anlamlarına gelen adalet sıfatı Peygamberimizde en mükemmel şekilde mevcuttu.
Peygamberimiz dünya işlerinden elini çekmiş, hayattan uzak duran bir insan değildi. O, gençlik yıllarında Mekke'de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe bulunuyordu. Bu kabileler zaman olmuş, boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, çarpışmışlar, savaşmışlardı. Bunların birini memnun eden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu.
İşte Peygamberimiz birbirine düşman kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Bu uğurda pekçok zorluklarla karşılaşıyordu. Fakat zerre kadar olsun, adalet ve insaftan ayrılmıyordu.
Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı.
Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Kureyşliler şerefli bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd'i Peygamberimiz çok seviyordu. Onu kırmayacağını biliyorlardı. Üsame'yi araya koyarak, Peygamberimizin bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz, Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:
"İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli ceza verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi."
Peygamberimiz, adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslümandan hakkını alır, ona verirdi.
Sahabîlerden Ebû Hadrad, bir Yahudiden bir miktar borç almıştı. Vade dolmuş, Yahudi de ısrarla parasını istiyordu. Fakat Ebû Hadrad'ın sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz Hayber Savaşı için hazırlıkta bulunuyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerineydi.
Mesele Peygamberimize iletildi. Ebû Hadrad, Yahudiden biraz süre istediyse de, Yahudi buna razı olmamıştı. Sahabîyi kolundan tutup Peygamberimizin huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi.
Ebû Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber'in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi, ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz fakir Sahabîsine sırtındaki elbisenin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebû Hadrad da öyle yaptı.
İşte Peygamberimiz Yahudilerin üzerine bir sefer hazırlığı yaptığı sırada, gözü gibi koruduğu, evlatlarından daha fazla üzerlerine düştüğü Sahabîlerinden birine karşı, hak sahibi olduğu için Yahu dinin hakkını arıyordu.
Peygamberimiz hak, hukuk ve adalet konusunda kendisini ayrı tutmaz, kendisine farklı bir muamele yapılmasını da kabul etmezdi. Bunun örnekleri Peygamberimizin hayâtında çokça bulunmakta, bu alanda da en yüksek seviyede bulunduğunu göstermektedir.
Ebû Said el-Hudri'nin anlattığına göre, Peygamberimiz bir seferinde savaşta ele geçen malları Sahabîleri arasında paylaştırıyordu. Müthiş bir izdiham vardı. Çok kalabalıktılar. Öyle ki, Sahabîlerden birisi Peygamberimizin sırtına çıkarcasına üzerine abanmıştı. Peygamberimiz, elinde bulunan ince hurma çubuğuyla o kişiye işaret ederek bir tarafa çekilmesini istedi. Çubuğun uç kısmı adamın yüzüne gelerek birazcık çizdi. Bunun farkında olan Peygamberimiz elindeki sopayı o kişiye verdi ve, "İşte yüzüm, gel, sen de benden hakkını al" dedi.
Fakat Resulullahı canından fazla seven Sahabî, "Ya Resulallah, ben hakkımı helâl ediyorum, sizi bağışlıyorum" dedi ve vazgeçti.
Ömrünün son günlerini yaşıyordu. Dünyaya veda etme vakti gelip çatmıştı. Sahabîleri ile vedalaşmak, helâlleşmek istedi. Öbür âleme üzerinde bir hak olarak gidemezdi. Sahabileri topladı ve onlara şöyle konuştu:
"Şayet birinize karşı bir hatada bulunmuşsam, maddî veya manevî olarak kimi incittiysem, malınıza, canınıza veya şerefinize, herhangi bir biçimde zararım dokunmuşsa gelsin, benden hakkını alsın, tazminatını vereyim."
Son anında, ağır hastalığında dahi adaletin yerini bulmasını istiyordu. Üzerinde, kimsenin bir hakkının kalmasını istemiyordu.
 
PEYGAMBERİMİZİN VAKARl VE SÜKÛTU


Vakar; ağırbaşlılık, temkinli davranmak, ciddi, haysiyet sahibi olmak anlamına gelir ki, kibir, gurur ve bencillik gibi kötü huylardan farklıdır.
Vakar, imandan gelen bir ciddiyet ve ağırbaşlılık iken, gurur, imandaki zaafın bir neticesi olarak görülür. Mesela bir idarecinin makamındaki ciddi olması vakar sayılırken, aynı ciddiyeti evinde sürdürmesi şefkata, merhamete, samimiyet ve içtenliğe aykırı düşer.
Peygamberimiz son derece vakarlı, ciddi ve izzet sahibi idi. Onun peygamberlik vakarı, görene önce bir ürperti ve korku verir, fakat daha sonra onun ne kadar şefkatli bir insan olduğunun farkına varırdı. Peygamberlik gibi yüce bir görevi omuzlayan insanın, etrafında bulunan binlerce Müslümana hak ve hakikat dersi veren bir insanın ciddi ve vakarlı olması kadar tabii bir şey yoktur. Zaten vakar, peygamberliğin en önemli özelliklerinden birisi olarak belirtilmektedir.
Peygamberimiz ciddiyete zarar veren hareketlerde bulunmazdı. Onun konuşması hikmetle doluydu. Boş ve lüzumsuz sözler söylemezdi. Dedikodu yapmaz; kimsenin aleyhinde bulunmadığı gibi, başkalarını o halde görürse de engel olurdu.
Gülmesi sadece tebessümdü. Sadece gülümserdi. Gözlerinin içi gülerdi, yüzü ışıl ışıl olurdu, Tatlı ve şirin bir durum alırdı. Sesli olarak gülmez, kahkaha atmazdı. Hoşuna giden bir şey olur veya sevindirici bir haber duyarsa, sadece dişleri görünür ve inci gibi parlardı.
Peygamberimizin oturuşu da gayet vakarlı idi. Oturduğu zaman cübbesiyle ayaklarını ve dizlerini örter, elleriyle kendisine çekidüzen verirdi. Başkalarını rahatsız edecek veya üzecek hareketlerde hiçbir zaman bulunmazdı. Çoğunlukla bağdaş kurarak veya dizüstü otururdu. Sağa sola yayılmaz, ayaklarım uzatmazdı. Özellikle kıbleye hiç uzatmazdı.
Peygamberimizin yürümesi de vakurdu. Sağa sola bakışlarını salmaz, karşıya bakarak sert, fakat mütevazı adımlarla yürürdü. Yürüyüşü yüksekten akan suyu andırırdı.
Kısaca, Peygamberimiz konuşmasında, susmasında, oturmasında, yürümesinde, ibadetinde ve bütün yaşayışında vakur bir insandı.
Peygamberimizin halinde sükût, yani sessizlik hakimdi. Sükûtu çok sever, ihtiyaç olmadan konuşmazdı. Güzel konuşmayan veya konuşurken edep ve terbiyeye uymayan kişiden yüzünü çevirirdi.
Sahabîlere, "Resulullahla sohbet eder miydiniz?" diye sorduklarında, onlar, "Evet, fakat o çok az konuşurdu" şeklinde cevap verirlerdi.
Peygamberimiz konuşsa dahi az ve öz konuşur, lüzumsuz lakırdı yapmazdı.
Ebû Mâlik, babasından Peygamberimizin konuşması ve susması ile ilgili gördüklerini şöyle anlatıyor:
"Biz çocukken Resulullahın (a.s.m) meclisinde otururduk. Ben ondan daha az konuşan hiçbir kimse görmedim. Bazı Sahabîler konuşup da sözü uzattıkları zaman tebessüm ederdi."
Peygamberimizin üvey evladı Hind ise, Peygamberimizin sükûtunu şu şekilde anlatır:
"Onun sükûtu dört şekilde olurdu:
"Söylenenlere karşı tahammül ve sabrederek, başkalarına sataşmaktan kaçınmak için, başkalarından hoşuna giden bir hareket görürse takdir manasında ve tefekkür için susardı."
Sükûtu, bedene kolay ve hafif gelen bir ibadet olarak vasıflandıran Peygamberimiz, bir meselenin mahiyetini bilmeden peşin fikirle konuşan kimseleri de ikaz ederdi.
Yine Peygamberimiz, Sahabîlerin sorusu üzerine cihat, oruç ve zekâttan sonra en hayırlı ibadetin sükût olduğunu bildirerek, şöyle buyuruyordu: "Susmak, konuşunca da hayır konuşmak." Muaz bin Cebel'in, "Dilimizin söylediklerinden mes'ul olur muyuz?" demesi üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"insanları Cehenneme yüzüstü düşürecek olan şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun, faydalanın, kötü konuşmayın ki, selâmette olasınız."
Yerinde konuşmanın, boş yere söz söylememenin önemini her fırsatta Peygamberimiz bildirmektedir. Bazen de Sahabîlerin sorusu üzerine bu meseleye dikkatimizi çekmektedir.
Ubade bin Samit anlatıyor:
Bir gün Peygamber Efendimiz bineğine binerek Sahabîleri ile birlikte bir yolculuğa çıktı. Sahabîlerden hiçbiri onun önüne geçmiyor, hep sağında ve solunda yürüyorlardı. Muaz bin Cebel sordu:
"Yâ Resulallah! Allah'tan bizim günümüzü sizin gününüzden önce getirmesini dilerim. Allah o günü bize göstermesin. Şayet size bir şey olursa sizden sonra hangi amelleri yapmamızı tavsiye edersiniz?"
Peygamber Efendimiz:
"Allah yolunda cihada devam ediniz."
Muaz:
"Anam babam size feda olsun."
Peygamber Efendimiz:
"Allah yolunda cihad çok iyi bir şeydir. Fakat bugünkü insanlar için ondan daha önemli bir şey vardır."
Muaz:
"Ondan daha önemli şey herhalde oruç tutmak ve sadaka vermektir."
Peygamber Efendimiz:
"Oruçla sadaka elbette iyi şeylerdir. Fakat onlardan daha önemli bir şey vardır."
Bunun üzerine Muaz iyi bildiği bütün şeyleri sırasıyla söyledi. Peygamberimiz hepsine de:
"Daha önemli bir şey vardır" diye cevap verdi.
Sonunda Muaz:
"Öyleyse yâ Resulallah açıklayın bize. O önemli olan şey nedir?"
Peygamber Efendimiz dilini göstererek:
"Bununla, iyilikten başka hiçbir şey söylememektir" buyurdular.
 
PEYGAMBERİMİZİN TEVAZUU


Engin gönüllü olmak, hakka boyun eğip kabul etmek gibi manalara gelen tevazuun en makbul olanı, yaltaklanmadan ve zillete düşmeden, ölçülü ve itidalli bir şekilde bulunmaktır.
Kibir ve gururun zıddı olan tevazu ancak bu iki kötü huyun yenilmesi sayesinde kazanılır. Herkesi kendi nefsinden üstün görmek, dış görünüşüne bakarak kimseyi küçümsememek, fazla lükse ve gösterişe varmadan kolay ve basit bir yaşayış benimseyip devam ettirmek, yaptığı çalışmadan, gördüğü hizmetten dolayı insanların iltifatını beklememek, tevazuun belli başlı kaidelerinden birkaçıdır.
Sevgili Peygamberimiz (a.s.m) tevazuun her çeşidini ve en idealini hayâtında göstermiştir. Kimsenin yapamadığı ve istese de ulaşamayacağı bir şekilde, tevazu ve alçakgönüllülüğün en makbulünü yaşamıştır. Yaratılmışların en üstünü, makam ve mertebece en yücesi olduğu, Kur'ân-ı Kerimde Rabbi tarafından çeşitli defalar övüldüğü halde, hiçbir şekilde insanlar arasında Peygamberlik imtiyazını kullanmamış ve kendisini onlardan üstün göstermeye çalışmamıştır.
Bu üstün ahlâkî vasfını kendi aile fertleri arasında gösterdiği gibi, Sahabîleri içinde ve henüz İslâmiyeti kabul etmemiş kimselere karşı da belli etmekten asla çekinmemiştir. Böylece pekçok insanın hidayetine vesile olmuştur.
Cenab-ı Hak kendisini kral bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında serbest bıraktığında o, "kul bir peygamber" olmayı tercih edip kabul etmiştir.
Bunun üzerine İsrafil Aleyhisselâm Peygamberimize, "Şüphesiz, Allah, tevazu gösterdiğin için o hasleti de sana vermiştir. Kıyamet gününde insanların efendisisin. Yeryüzü yarılıp kabrinden çıkacak ve ilk şefaat edecek olan da sensin" demiştir.
Bundan sonra Peygamberimiz uzanarak yemek yemedi. Ve "Bir köle nasıl yemek yerse ben de öyle yemek yerim. Köle nasıl oturuyorsa ben de o biçimde otururum" diyordu.
Bir defasında asasına dayanarak Sahabîlerin yanına geldi. Resulullahın geldiğini gören Sahabîler hemen ayağa kalktılar. Bu hareketlerini tasvip etmeyen Peygamber Efendimiz onları ikaz etti:
"Acemlerin (diğer milletlerin) birbirlerini ta'zim ederek ayağa kalktıkları gibi, siz de benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum."
Peygamberimiz çok defa elini öpmek isteyenleri ve kendisine aşırı derecede hürmette bulunanları da hoş karşılamazdı.
Bir alış verişi esnasında Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) de yanındaydı. Ebû Hüreyre'nin (r.a.) anlattığına göre, Peygamberimiz mal sahibine aldığı elbisenin değerinden fazla bir fiyat öder. Daha sonra satıcı hemen Peygamberimizin eline sarılarak öpmek ister. Peygamberimiz elini çekerek şu ihtarda bulunur:
"Bu senin yaptığını Acemler krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben sadece içinizden biriyim,"
Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor "Sonra elbiseleri aldı. Ben taşımak istedim. Fakat bana şöyle hitapta bulundu: 'Kişi, kendi eşyasını taşımaya daha lâyıktır. Ancak taşıyamazsa Müslüman kardeşi ona yardım eder."
Peygamberimiz kendi işini kendisi yapardı. İnsanların kendisine hizmet etmelerini istemezdi.
Âmir bin Rebia anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz ile birlikte camiye gidiyordum. Yolda Peygamberimizin ayakkabısının bağı çözüldü. Ben hemen eğilip bağlamak istedim. Fakat Peygamberimiz ayağını önümden çekti ve şöyle buyurdu:
"Bu hareketin, başkasına hizmet gördürmek demektir. Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem."
Peygamberimizin bu konudaki bir başka örnek davranışını Abdullah bin Abbas anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz, ne suyunun hazırlanmasını, ne de herhangi bir fakire sadaka vermeyi başkasına bırakmazdı. Abdest suyunu kendisi bizzat hazırlar ve bir fakire sadaka vermek istediği zaman bizzat kendi elleriyle verirlerdi."
Abdullah bin Cübeyr'in anlattığına göre, bir gün Peygamberimiz Ashabıyla birlikte yürüyerek bir yere gidiyorlardı. Hava çok sıcak olduğundan, Ashabdan birisi, elbisesini Peygamberimizin başının üzerine kaldırarak gölgelemek istedi. Bunu gören Peygamberimiz, "Bundan vazgeç. Ben ancak bir insanım" buyurdu ve elbiseyi alıp indirdi.
Peygamberimiz kendisini görenlerin bir kral zannıyla çekinip titremelerini uygun bulmaz, onları teskin ederek rahatlatırdı.
Bir gün bir zat Peygamberimizin huzuruna gelince, peygamberlik heybetinden titremeye başladı. Bu Sahabîsinin halini gören Peygamberimiz, "Kendine gel, ben bir hükümdar değilim. Ben ancak Kureyş kabilesinden kurumuş tuzlu ekmek yiyen bir kadının oğluyum" buyurdu.
Gerçekten de Peygamberimizi ilk defa gören, heyecanlanırdı. Fakat daha sonra ondaki şefkati, yüzündeki tebessümü görünce rahatlar, görüşüp konuşunca içindeki korku sevgiye dönüşürdü.
Sosyal durumu ne olursa olsun; ister zengin ister fakir, ister dul bir kadın veya bir hizmetçi olsun, hangi halde bulunursa bulunsun, Peygamberimiz herkese eşit davranır, basit yaşayışından, fakir ve hizmetçi oluşundan dolayı kimseyi aşağı görmezdi. Onların da diğerleri gibi ihtiyaçlarını görür, hiç gurura kapılmazdı.
Peygamberimizdeki üstün tevazuu gördükten sonra Müslüman olan Adiy bin Hatim, Peygamberimizle olan ilk anlarını şöyle anlatmaktadır:
"Peygamber Aleyhisselâmın yanında akraba, kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman, anladım ki, onda ne Kisra'nın (İran hükümdarı), ne de Kayser'in (Bizans kralı) saltanatı var.
"Resulullah benimle birlikte evine giderken yolda zayıf ve yaşlı bir kadına rastladı. Kadının yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın onu karşıladı ve durdurdu. O da durup bekledi.
"Bizim senden bir isteğimiz var' dediler. Resulullah onların ihtiyaçlarını uzun uzun konuştu. Kendileriyle birlikte gidip, işlerini gördükten sonra geldi.
"İçimden kendi kendime, 'Vallahi, bu zat hükümdar değildir' dedim. Sonra beni evine götürdü. İçi hurma lifi dolu derinden bir minder alarak bana uzattı ve:
"Buyur, buna otur' dedi.
"Ben, 'Hayır, siz oturun' dedim.
"O, 'Hayır, siz' diye tekrar ettiler. Oturdum. Kendisi de kuru yere oturdu."
Peygamber Efendimiz herkesle ilgilenirdi. Hiç kimseye üstten bakmazdı. Öyle ki çoğu insanların dönüp bakmadığı, yüz vermediği kişilerin dahi isteklerini yerine getirirdi. Çünkü Peygamberimizin gayesi insanlara faydalı yolları göstermekti.
Medine'de ağzı bozuk, şuna buna çatarak sövüp sayan, ağır ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimizin yanından geçerken Resulullah bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu.
Kadın: "Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor" dedi.
Peygamber Efendimiz:
"Benden daha köle olan bir köle var mı?" dedi. Kadın: "Kendisi yiyor da bana vermiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Gel, sen de ye" buyurdu. Kadın: "Kendi elinle bana vermezsen yemem" dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer:
"Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem" diyerek diretti.
Peygamber Efendimiz de'ağzındaki lokmayı çıkarıp kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın bu lokmayı yedikten sonra çok hayâlı ve utangaç oldu. Hiç kimseye kötü söz söylemedi. Medine'nin en namuslu ve iyi kadınlarından birisi oldu.
Adiy bin Hatim, cömertlikle meşhur Hatim-i Tai'nin oğludur. Yakınlarının bir kısmı İslâm ordusu tarafından esir edilmiş, kendisi de mağlup bir şekilde Peygamberimizin huzuruna gelmişti. Peygamberimiz onu mindere oturtuyor, kendisi de yere oturuyordu. Ayrıca mağlup da olsa bir düşman kumandanıyla bulunduğu bir zamanda zavallı bir kadının isteğini ihmal etmiyor, onun ihtiyacını gideriyordu.
Hak n****** seviyece en basit insanlarla görüştüğü gibi, dostlarıyla, düşmanlarıyla ve herkesle, gösteriş ve merasime ihtiyaç duymadan görüşüyor, konuşuyordu. Böylece insanların ileriden beri görüp alışageldikleri âdet ve görenekleri fiilen değiştiriyor, yerlerine doğrusunu ve uygun olanını koyuyordu.
Arapların, insandan saymayıp hor gördükleri bir grup da kölelerdi. Onlarla oturmaz, birlikte yürümez, beraber yemek yemezlerdi. Bu kötü alışkanlığı da Peygamberimiz bizzat yıktı.
Sahabîlerin anlattığına göre, köleler arpa ekmeğine bile davet etseler, Peygamberimiz davetlerine icabet eder, yemeklerini yerdi. Çünkü onların köle olmaları basit görülmelerini, horlanmalarını gerektiren bir durum değildi.
Peygamberimiz, Sahabîleriyle birlikte bulunduğu zamanlarda kendisini onlardan ayırt etmez, farklı görmezdi. Onlarla beraber hareket eder, kendisi için ayrı yer seçmez, aralarına oturur, yapacakları işe iştirak eder, onlara yardımcı olur, katkıda bulunurdu.
Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, Sahabîleri arasında sıkışık bir vaziyette bulunduğunu, oturduğu zamanlar gelip geçenlerin kendisini rahatsız ettiğini söyleyip, ayrı bir yerde oturmasını teklif ederek şöyle demişti:
"Ya Resulallah, sizin için gölgesinde oturacağınız bir çardak yapalım."
Böyle bir imtiyazı asla uygun bulmayan Peygamberimiz, "Allah'ın ruhumu teslim alacağı vakte kadar ben Sahabîlerimin ökçeme basmalarına da, hırkamı çekiştirmelerine de katlanacağım" buyurarak reddetti.
Bir sefer sırasında Peygamberimiz Sahabîlerinden bir koyun kesip pişirmelerini istedi. Ashabdan birisi öne çıktı:
"Ya Resulallah, onu kesmek benim üzerime olsun" dedi.
Bir başkası ileri atıldı:
"Ya Resulallah, pişirmesi de benim üzerime olsun"
Başka bir sahabî hizmete talip oldu:
"Onu yüzmesi de benim üzerime olsun" diyerek kendi aralarında vazife taksimi yaptılar.
Peygamberimiz de, "Odun toplamak da benim üzerime olsun" diyerek katılmak istedi.
Sahabîler buna razı olmak istemediler:
"Ya Resulallah, biz sizin yapacağınız işi de görmeye yeteriz. Sizin çalışmanıza ihtiyaç yoktur" dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz eşsiz tevazuunu göstererek şöyle buyurdu:
"Sizin benim işimi de göreceğinizi ve kâfi geleceğinizi biliyorum, fakat ben size karşı imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah, kulunu Sahabîleri arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz."
Hendek savaşından önce Medine'nin etrafına hendek kazılırken bütün Sahabîler çalışıyor, bir an önce bitirmeye gayret ediyorlardı. Yiyecek bir şey bulamadıklarından, açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlıyor, o şekilde kazma sallıyorlardı.
En büyük örnek olan Peygamberimiz de kendisini onlardan farklı görmeden eline kazmayı alıyor, çalışıyor, o da açlığından karnına taş bağlıyordu.
Kuba Mescidinin ve Medine'deki Mescid-i Nebevinin inşaatında da Peygamberimiz bir işçi gibi çalışmış, Sahabîlerle birlikte sırtında kerpiç taşımıştı.
Peygamberimiz İslâmın bütün dünyaya duyurulmasına çalışırken, fetih ve zafer gibi pekçok nimete de mazhar olmuştu. Fakat bu fetihlerden sonra fethedilen şehre ve topraklara girerken asla gurura kapılmıyor, büyük bir tevazu içinde yol alıyordu. Hiçbir merasime ihtiyaç duymadan sade bir şekilde şehre giriyordu.
Yahudilerin en büyük kalesi ve yerleşim bölgesi olan Hayber'i fethettiğinde Peygamberimiz, yuları ipten olan bir merkebin üzerinde olduğu halde şehre girmişti.
Halbuki o anda Arabistan'ın en verimli toprakları eline geçmiş, hazineleri dolduran ganimete sahip olmuştu.
Yine Peygamberimiz Mekke'nin fethi üzerine şehre girerken, muzaffer bir komutan olduğu halde, yine hiçbir şekilde gurura kapılmamıştı.
Devesinin üzerinde Yüce Allah'a karşı başını önüne o kadar eğmişti ki, tevazuundan sakalının uçları neredeyse devesinin semerine değmekte idi. Bu halde iken söyle dua ediyordu:
"Allah'ım, hayât ancak âhiret hayâtıdır."
Veda Haccına giderken, sırtında sadece dört dirhem değerinde bir kadife parçası, devesinin üzerinde ise semer yerine yırtık bir şilte bulunuyordu. Bu durumda bile riyaya kaçar endişesiyle şöyle dua ediyordu:
"Allah'ım, bu halimi riya ve gösterişten uzak kıl."
Halbuki o fakir de değildi. Koskoca orduları yenmiş, birçok yerler fethetmiş, çok miktarda ganimetler elde etmişti. Hatta bu haccında yüz deve kurban etmişti.
Peygamberimiz kendi ailesi arasında ve evi içinde de son derece mütevazı idi. Zaten çok sade bir hayât yaşardı. Zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Elbisesini yamar, ayakkabıları yırtıldığı zaman söküklerini diker, kendi hizmetini kendisi görürdü. Ev süpürür; deveyi bağlar, yemler, koyunları sağar; alış verişi kendisi yapar ve aldıklarını kendisi taşırdı. Hizmetçisiyle birlikte oturup yemek yer ve onunla beraber hamur yoğururdu.
Hz. Âişe validemiz, Hz. Hasan ve Ebû Said el-Hudri, Peygamberimizin aile hayâtını böyle anlatıyorlardı.
"Peygamberimiz ne kilitli kapılar arkasına çekilir, ne perdeler arkasına dikilir, ne de önüne tabaklarla yemek taşınırdı. Toprak üzerine oturur, yemeğini de yerde yerdi." O tevazu gösterdikçe yükseliyordu, yüceliyordu.
"Allah için tevazu gösteren kimseyi Allah yüceltir" buyuruyor, hem de bizzat en mükemmel şekilde yaşıyordu.
Hazret-i Hüseyin, babası Hazret-i Ali'den dedesi Resulullahın dışarıda nasıl davrandığını öğrenmek ister. Hazret-i Ali de Efendimizi şöyle anlatır:
"Peygamber Efendimiz önemli bir iş olmadıkça konuşmazdı. Çevresiyle hep güzel ilişkiler kurar, onları ürkütücü bir davranışı olmazdı.
"Her toplumun ileri gelenine özel ilgi gösterir ve onları başkan olarak göreve getirirdi. İnsanları gözü gibi sakınır, hiçbirinden güleryüzünü ve tatlı dilini esirgemez, onların üstüne titrerdi.
"Sahabîlerini, yokluklarında arayıp sorar, durumlarını takip ederdi. Karşılaştığı insanlara 'Ne var, ne yok?' diye çevrede olup bitenleri sorardı. Güzel olan herşeyi beğendiğini ifade eder, onu desteklerdi. Kötü olan şeye de tepkisini gösterir ve onu çürütücü bir tavır takınırdı.
"Peygamberimizin bütün hareketleri uyumlu idi. Tutarsız hiçbir davranışı yoktu. Sahabîlerin kendi özel işlerini ihmal etmeleri veya bıkkınlık duymaları endişesiyle onlar adına kendisi hep tetikte dururdu.
"O her durum karşısında tedarikli idi. Her problemin çaresini bulurdu. Onun yanında insanların en faziletlisi, başkalarına iyiliği en yaygın olanlardı; mertebesi en yüksek olanlar da, halkın dertlerine en iyi şekilde ortak olan ve onlara yardım elini uzatan kimselerdi."
Hazret-i Hüseyin babasına Peygamber Efendimizin toplantılardaki halini, sohbet şeklini sorar, Hazret-i Ali onu da şöyle anlatır:
"Peygamberimizin kalkması da, oturması da zikir üzere idi. Allah'ın adını dilinden düşürmezdi. Toplantı halinde olan bir topluluğa varsa, baş köşeye geçmez, meclisin hemen bir kıyısına oturuverirdi, çevresinin de böyle yapmasını isterdi.
"Peygamberimizin bu husustaki tavsiyesi şöyleydi: 'Herhangi biriniz bir toplantı yerine vardığında bir baksın, şayet oturacak yer gösterirlerse oraya otursun, değilse gördüğü en uygun yere ilişiversin.'
"Peygamberimiz birlikte oturduğu kimselerin seviyelerine göre herbirinin halini hatırını sorar, onlara iltifat ederdi. Çevresindekilere öylesine candan davranırdı ki, orada hazır olanların hepsi de Resulullahın yanında en değerli kimsenin kendisi olduğu kanaatine varırdı.
"Bir kimse Peygamberimizin huzurunda gereğinden fazla oturursa veya bir ihtiyacını iletmek düşüncesiyle huzura gelse, o kişi kendiliğinden kalkıp gidinceye kadar sabrederdi. Kendisinden bir istekte bulunan kimseyi, ya istediğini yerine getirir veya tatlı bir dille gönderir, fakat hiç boş çevirmezdi.
"Onun cömertliliği, tatlı dili, güzel ahlâkı insanlar arasında öyle yayılmıştı ki, âdeta halkın babası gibi olmuştu.
"Onun yanında bütün insanlar da, hiçbiri arasında hak ayırımı yapılmayan aynı düzeydeki evlatlar gibiydi.
"Peygamber Efendimizin toplantıları hep ilim, haya, emanet ve sabır gibi ahlâkî değerlerin öğretildiği bir meclisti. Huzurunda kimse sesini yükseltmez, hiç kimsenin gizli ve özel halleri konuşulmaz, orada meydana gelen noksan taraflar ve hatalar dışarı sızdırılmazdı.
"Onun meclisinde herkes eşit durumdaydı. Ancak bir diğerine karşı takva ile üstünlük kazanabilirdi. Herkes tevazu üzereydi. Orada yaşça büyük olanlara saygı gösterirler, küçüklere de sevgiyle davranırlardı.
"Toplantıda ihtiyaç sahiplerine öncelik tanırlar, özellikle garip olanlara ayrı bir ilgi gösterirlerdi."
Peygamberimizin tevazu öğütleri:
Peygambembirimizin mütevazı olmamız konusunda birçok öğütleri vardır. Bunlardan bazıları şöyle:
Ebû Said el-Hudri rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Allah için bir derece mütevazı olan kimseyi Allah bir derece yüseltir. Sonunda onu Firdevs Cennetinin en yüksek yerine çıkarır. Allah'a karşı bir derece kibir gösteren kimseyi Allah alçaltır. Sonunda onu Cehennemin en alçak tabakasına indirir."
• • •
Hz. Ömer minberde şöyle hitap ediyordu: "Ey insanlar! Mütevazı olunuz. Çünkü ben Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim: "Allah için mütevazı olanı Allah yükseltir."
• • •
Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Müslüman kardeşine karşı mütevazı olan kimseyi Allah yüceltir. Müslüman kardeşine karşı üstünlük taslayan kimseyi de Allah alçaltır."
Abdullah bin Mes'ud'un rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Kim büyüklenir, övünürse Allah onu alçaltır. Kim de Allah korkusundan dolayı mütevazı olursa Allah da onu yüceltir."
• • •
Rekbu'l-Mısrî'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Vakarını, ağırbaşlılığını koruyarak tevazu eden, şerefini düşürmeden alçakgönüllü olan, günaha girmeden kazancını doğru yolda harcayan, düşkünlere ve yoksullara merhamet eden, ilim ve hikmet sahipleri ile kaynaşan kimseye ne mutlu!
"Kazancı temiz olan, içi dışı pak olan, insanlara şerrini bulaştırmayan, bildiklerini yaşayan, malının fazlasını Allah yolunda sarfeden, verdiği sözü tutan kimseye ne mutlu!"
• • •
Abdullah bin Abbas'ın rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Her insanın başında bir tarafı meleğin elinde bulunan bir halka vardır. İnsan tevazu gösterince meleğe, 'Halkayı kaldır' denir. Büyüklük tasladığında ise 'Halkasını bırak' denir."
• • •
Hz. Huzeyfe anlatıyor:
Peygamberimizle birlikte bir cenazede bulunduk. Buyurdular ki:
"Size Allah'ın kullarının en şerli olanını bildireyim mi? Kaba ve kibirli olan...
"Size Allah'ın kullarının en hayırlı olanını bildireyim mi? Zayıf ve alçakgönüllü, eski iki gömleği olan, kendisine önem verilmeyen kimsedir. Eğer herhangi bir şey için Allah'a yemin etse, Allah onu kendisine ihsan eder."
Iyaz bin Himar'ın rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah bana mütevazı olmanızı bildirdi. Sakın kimse kimseye karşı övünmesin, kimse kimseye zulmetmesin."
Harise bin Vehb'in rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Size Cennetlik olanları haber vereyim mi? Zayıf ve mütevazı kimsedir. O Allah'a yemin ederse Allah ona ihsan eder. Size Cehennemlik olanları da haber vereyim mi? İnsanlara eziyet eden, kaba davranan ve kibirli olan kimsedir."
 
İnsan ve Peygamber olarak Hz. Muhammed
5.4.2006- Yeni Şafak Gazetesi​
İSMAİL ÖZCAN​
İlahiyatçı-Yazar​

Hz. Muhammed (s.a.v.), ideal insanın, olması gereken insanın temsilcisidir, modelidir. Bütün insanî faziletleri nefsinde toplayan, hiçbir insanın olamayacağı kadar insanî kusurlardan uzak bir şahsiyettir. Böyle olduğu içindir ki, Allah (c.c.) onu bütün insanlığa ahlak ve fazilet örneği olarak göstermiştir (Kur'an, Ahzab s. 21).
AHLAKIN SOMUTLAŞMIŞ ÖRNEĞİ
O, ahlâkın somutlaşmış hâlidir. Bunun en önemli göstergesi dürüstlüğü, hakşinaslığı ve güvenilir olmasıdır. Yüzyıllardır insanların kendilerinde bulunup bulunmadığına bakmadan hep başkalarında aradığı bu erdemler, Hz. Muhammed (s.a.v.)'le özdeşleşmiş, ondan ayrı düşünülemez olmuştu.
İşte bu sebeple o, yalnızca yakınlarının, dostlarının, mü'minlerin değil; kendisini tanıyan, kendisiyle bir alışverişi olan herkesin güvenini kazanmıştı. Zamanının Yahudileri ve Hıristiyanları da bu güveni duyanlar arasındaydı. Müşrikler (putperestler) onun peygamberliğini kabul etmemekle beraber dürüstlüğünü, güvenilirliğini tartışma konusu yapmıyorlardı. Hak ve adalet anlayışından şüphe etmiyorlardı. Çünkü o herkese eşit davranır, kimseyi kayırmaz, kimseye zenginliğine, mevkiine, toplumsal statüsüne göre farklı muamele yapmazdı. Müşriklerin önde gelenlerinin bir bölümü biraz da bu sebeple, yani Müslüman oldukları takdirde halktan biriyle aynı seviyede tutulmak endişesiyle İslam'a direniyorlardı. Halbuki o Yüce Peygamber'in gözünde insan olarak herkesin onuru aynıydı. Huzurundaki herkesi kim olursa olsun sayar, kimseye karşı ayaklarını uzatarak oturmazdı. Hakka aykırı konuşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi.
Hz. Muhammed (s.a.v.); şefkat, merhamet, cömertlik, hoşgörü... gibi, bilinen, tanınan her türlü erdemin de en yetkin temsilcisiydi. Yine Allah (c.c.) ve mü'minler tarafından yüzyıllardır sadece onun şanını, şerefini, seçkinliğini ifade etmek için kullanılan, bundan sonra da hep kullanılacak olan birçok sıfat ve pâye vardır: Rahmeten li'l-âlemîn (âlemlere rahmet olan), Hâtemü'n-nebiyyîn (peygamberlerin sonuncusu), Sultanü'l-enbiya (peygamberlerin sultanı), Seyyidü'l- mürselîn (bütün peygamberlerin efendisi), Seyyidü'l- kevneyn (dünya ve ahiretin efendisi), Resûlü's- sekaleyn (insanların ve cinlerin peygamberi), Kân-ı irfan (irfan kaynağı), Kân-ı kerem (cömertlik pınarı) bu sıfat ve payelerdendir.

HZ. PEYGAMBER'E SALAT VE SELAMIN ÖNEMİ
Birçok kimse, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in adı anıldığı zaman söylenen "Sallallahü aleyhi vesellem" (Allah'ın rahmeti ve esenliği o peygambere olsun) şeklindeki kısa dua ifadesini; keyfî, geleneklerden kaynaklanan bir kalıp söz sanırlar. Halbuki bu ifade, Yüce Allah'ın kitabında yer alan bir emirdir. Bu emir mealen şöyledir: "Muhakkak ki Allah ve melekler, peygambere salât ederler (onun için iyilik ve rahmet dilerler), o halde ey inananlar siz de ona rahmet ve en samimi şekilde esenlik dileyin" (Kur'an, Ahzab s. 56).
Buna göre her Müslüman'a ömründe bir defa Hz. Muhammed'e salât ve selam getirmesi (Sallallahü aleyhi vesellem demesi) farzdır. Bunun dışında Peygamber'in adı her anıldığında bu ifadenin söylenmesinin vacip olduğunu söyleyen Müslüman bilginler vardır. Ama Muhammed adının her anıldığında Sallallahü aleyhi vesellem demenin müstehap olduğunda bütün İslam alimleri müttefiktir. Yüce Yaratıcı'nın bu ölçüde iltifatına mazhar olan bir başka insan ve peygamber yoktur.
Bu olağanüstü iltifatlara muhatap olan o yüce insanın kişisel davranışları da doğal olarak çok farklıydı. Bütün hareketleri; oturması, kalkması, yürümesi... bir ölçü ve ahenk yansıtırdı. Bir meclise vardığında baş köşeye geçmez, meclisin sonunda da olsa boş bulduğu yere oturur ve herkese de böyle yapmasını tavsiye ederdi. Bağırarak konuşmaz, kahkaha atarak gülmezdi. Hasılı onun her davranışı bir ölçü ve ılımlılık arz ederdi.

SIRADIŞILIĞININ TANIKLARI
Eskinin bir şairi, "Muhammed bir insandır, ama her insan gibi bir insan değildir. Onun durumu; yakutun, özünde bir taş olduğu halde diğer taşlardan farklı ve üstün oluşu gibidir" diyor ve Hz. Muhammed'in farkını çok iyi ifade ediyor.
Onun (s.a.v.) farkıyla, sıra dışılığıyla ilgili olarak bir gerçeği ayrıca not edelim:
Yeryüzünde hiçbir insanın hayatı Hz. Muhammed (s.a.v.)'inki kadar detaylı bilinmemektedir. Bir peygamber olarak bütün sözleri, işleri, davranışları tespit edildiği gibi; peygamberlik dışı hayatı da yemesine, içmesine, oturup kalkmasına, gülüp eğlenmesine kadar gözlenmiş ve kayıtlara geçirilmiştir. Onun hayatı kadar hakkında çok şey bilinen, onun hayatı kadar hakkında kitap yazılan hiç kimse yoktur. Yine dünyanın en güzel övgüleri onun için yapılmış, en güzel sözler onun için söylenmiştir. Onu övenlerin, yüceltenlerin sadece Müslümanlar olduğu sanılmamalıdır. Yüzyıllardır birçok gayrimüslim devlet adamı, düşünür, yazar da ona çok samimi övgüler düzmüş, hayranlık ifade etmiştir. İslam dünyasında yazılan naatların, mevlitlerin, methiyelerin ise sayısı bilinmemektedir. Ruhlara bu kadar hükmetmiş, sevenlerinin gönüllerine bu ölçüde taht kurmuş bir başka şahsiyet daha gösterilemez. "İnsanların büyüklüğünü ne ile ölçerlerse ölçsünler; dünyada hiçbir insan ondan daha büyük olamaz" diyen Fransız tarihçi A. de La Martine (1790-1869) evrensel bir gerçeği ifade etmiştir.
 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN YÜRÜYÜŞ ŞEKLİ

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

"Ben Resulullah Efendimizden daha güzel birisini görmedim; sanki güneş, onun mübarek yüzünde devrediyor gibiydi. Peygamber Efendimizden daha hızlı yürüyen birisini de görmedim; yürürken adeta yeryüzü ayakları altında dürülürdü. Bizler, arkalarından giderken, geri kalmamak için büyük çaba harcardık."110

Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra), "Dedem Hz. Ali, Resulullah Efendimizi tanıtırken şöyle derdi: "Resulullah Efendimiz, yürürken, adeta yokuş aşağı inercesine, ayaklarını sertçe kaldırırlardı"111 diyerek, Peygamberimiz (sav)'in rahat bir yürüyüşü olduğunu belirtmiştir.

Hz. Yezid İbni Mirsad (ra) ise şöyle demiştir:

"Yürüdüğü zaman vakarlı fakat hızlı giderdi. Yanındakiler ona yetişemezdi."112

Hz. Ebu Atabe (ra)'den:

"Yürürken kuvvetli adımlarla yürürdü."113

"… Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla birlikte sukunet ve vekar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arzederdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücudları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi."114

"Hep harekatı mutedil idi. Bir yere azimetinde (Yola çıkmak, gitmek) acele ve sağ ve sola meyletmeyip, kemal-i vekar (ağırbaşlılığın olgunluğu) ile doğru yoluna gider ve fakat sür'at (hızlı) ve sühulet (kolaylıkla) ile yürür idi. Şöyle ki; adeta yürür gibi görünür, lakin yanında gidenler, sür'at ile yürüdükleri halde geri kalırlar idi."115
 
Hz. Peygamber ve Evrensel Mesajı

Hz. Peygamber'in hayatı kişiliği ve mesajı hakkında yapılan bütün çalışmalar O'nu anlama ve tanıtma misyonu yüklenmiş olan önemli eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada -sayısı ve maksadı belli olan bazı çalışmalar göz ardı edilecek olursa- O'nu anlatma amacıyla yazılmış her eserin Hz. Peygamber'in ışığını okurlarına taşımak gibi önemli bir hizmet gördüğü söylenebilir. Fakat bu eserler arasında tavır metot ve üslup bakımından çeşitli farklılıkların olduğu da bir vakıadır. Mesela kimi yazarlar Hz. Peygamber sevgisini ve bağlılığını yoğun bir şekilde yaşatmak için O'nun hayatını coşkun ve destansı bir üslupla kaleme alırlarken kimileri de Hz. Peygamber'i beşeri vasıflarıyla doğru ve net bir biçimde anlatmayı amaçlamışlardır. Öte yandan bütüncül bir biyografi mantığıyla O'nun hayatının evrelerini kronolojik olarak anlatan eserlerin yanı sıra Hz. Peygamber'in belli hususiyetlerine veya hayatının savaşlar tebliğ faaliyetleri gibi belirli bazı devrelerine yoğunlaşmış konulu eserler de siyer külliyatı arasında yer edinmiştir.
Hz. Peygamber ve Evrensel Mesajı Özellikle klasik siyer yazıcılığından farklı bir üslubun geliştirilmeye başlandığı asrımızda eserler arasındaki farklılıklar da artmaya başlamıştır. Bu farklılıklar Hz. Peygamber'in hayatının bütün yönleriyle tanıtılabilmesi her hususiyetinin üzerinde derinlikli incelemelerin yapılabilmesi ve her okur kitlesine hitap edebilecek bir siyer kitaplığının oluşabilmesi gibi olumlu sonuçları da beraberinde getirmiştir. Bundan hareketle günümüzdeki siyer çalışmalarının önemini klasik siyer kitaplarında asırlardır tekrarlanan vakaları günümüz insanına hitap edecek tarzda modernize etmekten ziyade yeni bir perspektife sahip olmak değişen veya yeni ortaya çıkan ilmi metotlardan istifade etmek ve yeni bir söylem geliştirebilmek gibi hususiyetlerde aramak gerekmektedir. Prof. Dr. İbrahim Sarıçam'ın Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı adlı çalışması da metot ve üslup bakımından farklılıklar arz eden modern bir siyer hüviyetindedir.
Prof. Dr. İbrahim Sarıçam eserinin önsözünde Hz. Peygamber'in hayatını kişiliğini mesajını tarihsel gerçeklere uygun bir şekilde anlatmayı amaçladığını ifade etmektedir. Bu ifadenin esere yansıması ise rivayetlere ve sahihliği meçhul kaynaklara itibar etmemek edebî bir üslupla aşırı mübalağalı ifadelerden uzak durmak ve tarihî gerçekler içerisinde bir Hz. Peygamber biyografisi sunmak gibi esere dair özelliklerde görülebilmektedir. Öte yandan yazar O'nu doğru tanıtma amacına paralel olarak eserinin yazımında istifade ettiği en temel kaynağın Kur'ân olduğunu belirtmektedir. Kur'ân'ın yanı sıra hadis ilminden; en eski siyer meğazi ve tarih kitaplarından; Hz. Peygamber ve dönemi hakkında günümüzde yapılmış olan araştırmalardan ve Batılı kaynaklardan da yararlanıldığı görülmektedir. Fakat özellikle Kur'ân dışındaki bu kaynaklardan yararlanılırken oldukça dikkatli davranılmış ve şüpheli tartışmalı bilgiler ile muallak ifadelerden uzak durulmuştur. Öte yandan eserde çağdaş siyer çalışmalarındaki bilgilere zaman zaman temas edildiği ve bu bilgilerin yorumlandığı görülse de bir tartışma üslubunun takınılmaması ve bu yolla konudan sapmaların da önüne geçilmesi dikkati çekmektedir. Yazar bu tavrın sebebi olarak eserin önsözünde "hurafelerden ve efsanelerden arındırılmış bir metin" ortaya koymak isteğini dile getirmiştir.

Yazar kabile kültürünü ve ona ait değerleri etraflıca tanıtıp Hz. Peygamber'in hangi şartlar içerisinde ve nasıl bir çevrede tebliğ faaliyetini sürdürdüğünü gözler önüne sererek O'nun ilahi mücadelesinin tarihi gerçekler çerçevesinde daha doğru değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır.

Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı her ne kadar akademik tartışmalara tevessül etmeden kaleme alınmış olsa da eserin içyapısında akademik zihniyete bağlı kalındığı görülmektedir. Eserde özellikle modern tarih ilminin metotlarına dayanan bir perspektif göze çarpmaktadır. Hz. Peygamber ve yaşadığı dönem coğrafi etnik sosyal ve kültürel özellikleriyle ele alınmakta ve o devir insanının yaşam şartlarına düşünce yapısına toplumsal ve siyasal örgütlenmesine dair dikkat çekici tespitlerle anlatım zenginleştirilmektedir. Özellikle modern tarih çalışmalarında bir yardımcı alan olarak önemi gittikçe artan coğrafya bilgilerinden yoğun bir biçimde yararlanılmakta ve 6-7. asır Arap kültürünün ve sosyal hayatının en etkin yönlendirici kuvveti olan çevre ve doğa şartları bu bağlamda incelenmektedir.
Yazarın bu paralelde özellikle kabile kültürü üzerinde yoğunlaştığı ve Türk okuyucusu için oldukça uzak ve yabancı olan bu kültürü ve ona ait değerleri etraflıca tanıttığı görülmektedir. Bu ilmi metotla Hz. Peygamber'in hangi şartlar içerisinde ve nasıl bir çevrede tebliğ faaliyetini sürdürdüğü gözler önüne serilerek O'nun ilahi mücadelesinin tarihi gerçekler çerçevesinde daha doğru değerlendirilmesine olanak sağlanmaktadır.

Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın diğer siyer kitaplarından farklı bir yönü ise Hz. Peygamber'i yalnızca siyasi liderlik vasıflarıyla ve yaptığı savaşlarla öne çıkarmayıp bu faaliyetlerinin yanı sıra özellikle Medine dönemindeki çalışmalarıyla kurduğu sosyal düzene de genişçe yer ayırmasıdır.

Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın diğer siyer kitaplarından farklı bir yönü ise Hz. Peygamber'i yalnızca siyasi liderlik vasıflarıyla ve yaptığı savaşlarla öne çıkarmayıp bu faaliyetlerinin yanı sıra özellikle Medine dönemindeki çalışmalarıyla kurduğu sosyal düzene de genişçe yer ayırmasıdır. Ne yazık ki klasik siyer yazıcılığında Hz. Peygamber'in siyasi mücadelesine ve özellikle de Mekkeli müşriklerle yaptığı savaşlara geniş yer ayrıldığı ve ümmeti içerisinde yeni bir sosyal düzen kurmaya yönelik çalışmaları üzerinde yeterince durulmadığı görülmektedir. Bu tavır zamanla Hz. Peygamber'in yalnızca savaşçı bir lider vasıflarıyla zihinlere yer etmesine sebep olmuştur. Oysaki yazarın da belirttiği gibi Hz. Peygamber'in savaşlarda geçen ömrü 23 yıllık peygamberlik süresinin yüzde ikisine tekabül etmektedir. Diğer yandan O'nun asıl başarısını zamanla sınırlı siyasi galibiyetlerden ziyade kurduğu ve geleceğe miras bıraktığı sosyal düzende ve temsil ettiği insan profilinde aramak gerekmektedir. Bu düşünceden hareket eden yazarın O'nun Medine dönemine ait bu faaliyetlerine ve örnek insani vasıflarına da eserinde genişçe yer ayırdığı görülmektedir.
Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın dikkat çeken bir yanı da eserde zengin bir görsel malzemenin sunulmuş olmasıdır. Hz. Peygamber'in yaşadığı coğrafyaya dair fotoğrafların yanı sıra o devrin siyasi yapısını gösteren haritaların ve çeşitli krokilerin de kitapta geniş bir yer tuttuğu görülmektedir. Bu zengin görsel malzemenin anlatıma ve kitabın rahat ve doğru anlaşılmasına ciddi bir katkı sağladığı söylenebilir.
Son olarak Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı'nın Hz. Peygamber'in hayatını faaliyetlerini ve örnek kişiliğini klasik siyer kitaplarından farklı bir metotla tarihsel gerçekler doğrultusunda ele alan ilmi nitelikleri haiz bir eser olduğunun altını çizmek gerekmektedir.
 
Resulullah nelere ağladı, nelere güldü?

Allah Resulü (sav) insanların çok gülmesini hoş görmezdi. "Allah'a yemin olsun ki, eğer benim bildiğimi siz de bilseniz, az güler çok ağlardınız. Yataklarda kadınlardan lezzet almazdınız. Yollara, çöllere dökülür, (belanızın def'i için) Allah'a yalvar yakar olurdunuz." (Tirmizi, İbn Mâce)



Gözyaşı cennete vesiledir!

Allah korkusundan dolayı ağlayan kişiyi, Allah, cennetle mükâfatlandırır. "Allah korkusundan dolayı ağlayan kişi (hayvanın memesinden çıkan) süt memeye dönünceye kadar, cehenneme girmez." (Tirmizi, Nesai)

Efendimiz (sav) hataları için ağlayanların kurtuluşa ereceğini müjdelemiştir. (Tirmizi)

Efendimiz (as), bir bulut görecek olsa tedirgin olurdu ve bu yüzünden anlaşılırdı. Bunun sebebini ise, bir azabın gelme ihtimali ve geçmiş milletlerin görülen bulutlar sonrası azaba duçar olmasını hatırlatırdı. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)

Efendimiz şöyle buyurmuştur: "İki göz vardır ki, onlara ateş değmez: Allah için ağlayan göz ile Allah yolunda uyanık sabahlayan göz." (Tirmizi)

Çok gülmek kalbi karartır!

Allah Resulü (sav) mütebessim idi. Ancak kahkaha atmaz, çok gülmezdi. "Çok gülme zira çok gülmek kalbi karartır" buyurmuştur. (Tirmizi, İbn Mâce)

Hz. Aişe (ra) şöyle söylemiştir: "Ben Resûlullah (sav)'ı ciddi bir şekilde, küçük dili görünecek derecede güldüğünü görmedim. O sadece tebessüm ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi) Gülerken bazen gözlerini hafifçe yumardı. Dişleri dolu tanesi gibi parlardı. (Taberânî)

Resulullah'tan daha mütebessim kimse yoktu!

Sahabeden Abdullah bin Haris ise şöyle demiştir: "Resûlullah (sav)'dan daha çok tebessüm eden birini görmedim." buyurmaktadır. (Tirmizi)

Allah Resulü (sav), bir şeye sevindiği zaman, mübarek yüzü ay gibi parlardı. (Buhari, Müslim, Ebu Davut, Nesai, Tirmizi)

Efendimiz (sav) dünya ve nimetlerine dalmaz, bu konuda ashabını uyarırdı. Çok gülmenin iyi olmadığını hatırlatırdı. "Vallahi eğer benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlarsınız..." buyurmaktadır. (Tirmizi)

Müslüman'ın din kardeşine tebessüm etmesi de bir iyiliktir. (Buhari, Müslim, Tirmizi)


Resûlullah'ı güldüren bazı olaylar

Ramazan ayında dayanamayıp eşiyle birlikte olan bir sahabi, Peygamber Efendimiz (sav)'a gelir ve "Ben helak oldum" der. Durumu öğrenen Allah Resulü (sav) ile arasında şu diyalog geçer:


-Azad edecek bir köle bul.

-Ya Resûlullah (sav) buna gücüm yetmez.

-Öyleyse üst üste iki ay oruç tut.

-Ya Resûlullah! Zaten başıma gelen bu yüzdendir. Dayanamam.

-Öyleyse altmış fakiri doyur.

-Bunu yapacak gücüm yok.

-Otur bekle bakalım.

Az sonra içi hurma dolu büyükçe bir sepet gelir. Efendimiz (sav), az önceki adama:

-Bu sepeti al, fakirlere sadaka olarak ver.

Adam:

-Ya Resûlullah! Vallahi Medine'nin şu iki kayalığı arasında benden daha fakiri yoktur.

Bunu duyan Peygamber Efendimiz (sav) uzun uzun güldüler ve:

-Öyleyse bunu al, ailene yedir. (Buhari, Müslim, Muvatta, Ebu Davud, Tirmizi)

Devrilen kâfir!

Sa'd bin Ebi Vakkas (ra) anlatıyor: Uhud savaşında Resûlullah (sav) ile beraberdim. Ok torbasındaki okları bana veriyor ve:

-At! Anam babam sana feda olsun, at! diyordu.

Bir Müslüman'a saldıran müşriklerden birini görünce, nişan alıp ona bir ok fırlattım. Yan tarafından okun isabet etmesi üzerine, adam yere yığıldı. Ancak yere öyle bir şekilde yığıldı ki hali çok komikti. Resûlullah (sav) bunu görünce yan dişleri görünecek şekilde güldü. [Buhari, Müslim]

Ebu Zer (ra) anlatıyor!

Peygamber Efendimiz (as): "Ben, Cennet'e ilk önce girecek olan adam ile en son girecek olan şahsı yakinen bilirim. Kıyamet gününde, bir adam hesap mahalline getirilip, Allah tarafından meleklere:

"Onun büyük günahlarını gizleyerek, kendisine, küçük günahlarını birer birer gösterin!" denir.

Melekler de, bu adamın büyük günahlarını gizleyerek:

"Sen, derler, filan senenin, şu gün, şu saatinde, şöyle günah işlemişsin!

Adamcağız, bu suçlarını dili ile ikrar eder; inkâr etmez. Fakat tam büyük günahlarının da hesabının sorulacağı korku ve tedirginliği içinde iken denir ki:

"Bu kuluma, işlediği bütün günahlarının yerine sevap verin."

Adamcağız, hiç de beklemediği bir şekilde, ceza yerine mükâfatla karşılaşınca, tamahkârlığı tutarak:

"Benim daha birçok büyük günahlarım vardı, amel defterinde onları göremiyorum!

Ebu Zer (ra) der ki, Bu adamın tavrı karşısında, Peygamber Efendimiz (as), dişleri görünecek derecede güldüler. (Tirmizi)

Allah'a en sevimli gelen iki damla ve iki iz!

"Allah'a iki damla ve iki izden daha sevimli yoktur. İki damlaya gelince, Allah korkusundan ağlayan gözyaşı ile Allah yolunda akıtılan kan damlası...

İki iz ise Allah yolunda savaşanın ayak izi ile Allah'ın farzlarından herhangi birisini yerine getirmek için atılan adımın ayak izidir." (Tirmizi)
 
Peygamber efendimizin özellikle ayırdığı bir hayvan yoktu ve o tüm hayvanları aynı oranda severdi. Özellikle hayvanlara eziyet etmemek konusunda pek çok hadisi bulunan peygamber efendimiz, hayvanların aşırı çalıştırılması, canlı hedef olarak kullanılmasını yasaklamış; hayvanların tümüne merhametli davranılması konusunda sürekli uyarılarda bulunmuştur. Bununla ilgili bir kaç olay sıralarsak:

Bir gün yolda yüzünden dağlanmış bir merkep görünce ''Allah 'ın laneti onu dağlayanın üzerinedir'' der. Sahibinin belli etmek için zorunlu olan dağlamanın ise çok küçük boyutlarda ve ancak hayvanın canının en az yanacağı yerlere yapılmasına izin verir.

Eşi Hz. Aişe(r.a.)'nin devesine biraz sert davrandığını görünce uyarır:

''Merhametten mahrum olan, her türlü hayırdan mahrumdur.''demiştir.
 
Enes (b. Mâlik) radiya'llâhu anh'den:
Şöyle demiştir: Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem bir söz söylediği zaman iyice anlaşılsın için üç kere tekrâr ederdi. (Kezâlik) bir kavmin yanına gelip selâm verdiği zaman da üç kere selâm verirdi.



1462
Âişe radiya'llâhu anhâ'dan şöyle rivâyet olunmuştur:
Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem bir hâdiseyi hikâye ettiği olurdu. (Anlatırken tefhimde mübâlâğa ederdi de) onun söz (lerinin kelime) lerini saymak isteyen kişi saysaydı muhakkak sayabilirdi demiştir.

Yine Âişe radiya'llâhu anhâ'dan: Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem sözü -sizin biribirine zincirlediğiniz gibi- oyalıyarak îrâd etmek i'tiyâdında değildi. (O sözü ayıra ayıra söylerdi dinleyenlerin gönüllerine sinerdi) dediği rivâyet olunmuştur.
 
Hz Muhammed’in insanlarla şakalaştığına dair örnekleri

Herkese samimi ve içten davranırdı Zaman olur şakalaşır tatlı ve güzel bir hava oluştururdu Çünkü başka türlü olsaydı insanlar Peygamberimiz (sav)’e yanaşamazlar ona soru bile soramazlardı

Herkes gibi Peygamberimiz (sav) de şaka yapar lâtifeli konuşur ama hiçbir zaman yalan söylemezdi Çünkü şaka yollu da olsa yalan yalandır

Bunun yanında Peygamberimiz (sav) insanlarla alay etmez hafife almaz dalga geçmez küçük düşürmez mahcup etmez zor durumda bırakmaz "işletme" gibi olumsuz tavırları hoş karşılamazdı

Peygamberimiz (sav)’in yaptığı şakalar yerli yerinde ve mesaj doluydu Lüzumsuz ve yersiz değildi Daha çok gönül alıcı ve sevindirici şakalar yapardı Çocuklarlahanımlarıyla yaşlı ve kimsesiz kişilerle şakalaşması bu türdendi

Peygamberimiz (sav)’in bir başka latifesini de Enes bin Mâlik'ten dinleyelim:

"Çöl halkından Zahir adında bir adam vardı Zahir Peygamberimiz (sav)’e her gelişinde kendi yetiştirdiği ürünlerden hediyeler getirirdi Şehirden çöle döneceği zaman da Peygamber (sav) Efendimiz ihtiyacı olan şeylerle onun heybesini doldururdu Gelen hediyelere bu şekilde karşılık verdikten sonra da şöyle buyururdu:
"Zahir bizim çölümüz biz de onun şehriyiz"
"Peygamberimiz (sav) Zahir'i çok severdi Halbuki Zahir hiç de güzel değildiFizikî olarak son derece çirkin bir adamdı
"Bir gün pazarda çölden getirdiği malları satmaya çalıştığı bir sırada Peygamber (sav) Efendimiz gitti sessizce yaklaştı Zahir'i arkasından kucakladı ve elleriyle gözlerini kapadı
"Zahir tutanın kim olduğunu göremiyordu Tutan kimse bıraksın' diye çabalamaya başladı Bu arada göz ucuyla arkasından tutanın Efendimiz (sav) olduğunu anlayınca sırtını Peygamberimiz (sav)’in göğsüne iyice dayamaya başladı
"Zahir'in bu neşeli hareketinden hoşlanan Peygamber (sav) Efendimiz yüksek sesle:
"Bu köleyi satıyorum var mı alan?' diye seslenmeye başladı
"Zahir boynu bükük mahzun bir halde:
"Yâ Resulallah benim gibi değersiz bir köleye vallahi kuruş veren olmaz' deyince Peygamber (sav) Efendimiz: "Hayır yâ Zahir sen Allah katında hiç de değersiz değilsin' buyurdu"
Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimiz (sav)’e gelerek:
"Yâ Resulallah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?" dedi
Peygamber (sav) Efendimiz:
"Yaşlı kadınlar Cennete giremez" diye ona takıldı
Bunun üzerine kadın ağlayarak oradan ayrıldı

Peygamber (sav) Efendimiz Sahabîlere:
"Gidin ona söyleyin 'Sen Cennete yaşlı olarak giremezsin' Cenab-ı Hak 'Biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık da eşlerine sevgi ile düşkün hep aynı yaşta genç kızlar yaptık' buyurmuyor mu?" (Vakıa Sûresi 36)

Peygamberimiz (sav) kimsesiz fakir yoksul herkesin yüz vermediği ilgilenmediği insanlarla küçük şakalar yapar kalplerini kazanırdı

Enes bin Mâlik anlatıyor:

"Bir gün adamın biri Peygamber (sav) Efendimizin huzuruna geldi ve kendisinden bir binek hayvanı istedi
"Peygamberimiz (sav) ona 'Peki sana bir dişi deve yavrusu vereyim mi?' diye takıldı
"Adamcağız 'Yâ Resulallah ben sizden bir binek istiyorum dişi deve yavrusunu ne yapayım?"
"Peygamber (sav) Efendimiz gülerek:
"Bütün develer dişi deve yavrusu değil midir?' buyurdu"
Peygamberimiz (sav)’in dadısı ve Zeyd bin Hârise'nin hanımı Ümmü Eymen bir gün Peygamber (sav) Efendimize gelir ve onu evine davet eder:
"Yâ Resulallah beyim sizi davet ediyor"
"O da kim hani şu gözlerinde beyazlık olan adam mı?"
"Beyimin gözlerinde beyazlık yok yâ Resulallah!"
"Evet gözlerinde beyazlık var"
"Vallahi yok yâ Resulallah"
"Hiçbir insan yoktur ki gözlerinde beyazlık bulunmasın
 
Peygamber Efendimiz büyük bir cesarete sahipti. O, insanları İslâm’a davet ettiği zaman tek başına idi. İlk yıllarda Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı azdı. İslâm’ı yok etmkek isteyenlerin sayıları ise çoktu ve güçleri fazlaydı. Peygamberimiz, insanları İslâm’a davet ederken büyük tehlikelerle karşılaşmıştı. Düşmanlar onu öldürmek İslâm güneşini söndürmek için korkunç plânlar yapıyorlar; güçlü ordularla Müslümanlara sakdırıyorlardı. Fakat Peygamberimiz, bunlardan yılmıyor, ümitsizliğe düşmüyor, görevine devam ediyordu.

Onun bu üstün cesareti sayesinde düşmanlarla yapılan savaşlarda galip gelinmiş; Mekke fethedilmiş, Kâbe putlardan temizlenmiştir.

Peygamberimizin hayatı, cesaret ve kahramanlık örnekleriyle doludur. Onun sabır, kararlılık, cesaret ve kahramanlıkları, Müslümanlar için en güzel örneklerdir.
 
HZ. PEYGAMBER (a.s.) GIBI ÇALISMAK


Allah Resûlü Muhammed (a.s.) gerek sözü ile, gerekse yasantisi ile insanliga örnek olmustur. Çalisma ve gayret hususunda da onun pek çok ibretli sözü mevcuttur. Fakat bu hususta bizzat yasayarak anlatmak istedikleri, sözlerinden çok daha fazladir. Çünkü o, yapmadigini söylemez; bir seyi tavsiye veya emretmisse, muhakkak kendisi tatbik eder ve öyle söylerdi. Bu sebeple Resûlullah (a.s.) her konuda oldugu gibi çalisma hususunda da en güzel örnek sahsiyeti (üsve-i hasene) temsil etmektedir.

Hz. Peygamberin (a.s.) hayati çalismakla geçmistir
Resûlullah Efendimiz (a.s.), çalismaya çocuklugundan itibaren baslamistir; çocuklugunda süt annesi Halimenin koyunlarini otlattigi gibi, daha sonra da Mekke*de ücret karsiligi Kureys*in koyunlarini gütmüstür. O çobanlik yaptigini söyle anlatmaktadir: Mûsa (a.s.) koyun çobani iken peygamber olarak gönderildi. Dâvûd (a.s.) da koyun çobani iken peygamber olarak gönderilmistir. Ben de Ecyad*da ailem için koyun güdüyordum. Ayrica o, koyun gütmeyen hiç bir nebî olmadigini da haber vermis, kendisine siz de güttünüz mü? denildiginde Evet ben de güttüm demistir.

Dokuz, on yaslarindan itibaren amcasi Ebû Tâlib le birlikte Sam*a giden ticaret kervanlarina katilan Hz. Peygamber (a.s.), gençliginde ticaret yapmis, onun ticaretteki dürüstlügünü gören Hz. Hatice (r.a.), kendisiyle evlenmis, daha sonra da islerini ona havale etmistir.

Peygamberlik verildikten yaklasik on üç sene sonra, kavminin baskilari sonunda Mekke*den hicret ederek Medine*ye yerlesmek zorunda kalan Allah Resûlü (a.s.), sahâbesini mescid yapimina tesvik etmis ve bu mescidin insasinda bizzat kendisi de çalismistir. Temeli taslarla, duvarlari ker***le örülen mescidin insasi sirasinda Peygamber Efendimiz (a.s.) bizzat çalismis, çalisirken de:
Tasidigimiz su yük ey Rabbimiz!
Hayber*in yükünden daha hayirli, daha temiz
Yâ Rab! Hayir, ancak Ahiret hayri!
Muhâcir*le Ensar*a sen aci!
seklinde recezler söylemistir. Onun yoruldugunu gören bir sahâbî, Yâ Rasûlallah! onu bana ver ben tasiyayim dediginde ise, elindeki ker***i vermemis, Sen de bir baskasini al, tasi buyurmustur.
Diger taraftan o, evinde de bos durmamis, hanimlarina yardimci olmus, evde kendine düsen görevleri fazlasiyla yapmistir. Zaman zaman süpürgeyi ellerine alip, odasini temizlemis, keçilerini o gül kokulu elleriyle sagmistir. Yeri geldiginde sabahlari hanimlarina ugrayip, siparislerini ögrenerek, çarsiya çikip evinin ihtiyaçlarini bizzat temin etmistir. Nitekim Hz. Aiseye (r.a.), Resûlullahin (a.s.) evde ne yaptigi soruldugunda o söyle anlatmistir: Allah Resûlü ayakkabisini diker, elbisesini yamar, koyunlari sagar... kisaca sizler evde neler yapiyorsaniz onlari aynen yapardi. Ayrica Allah Resûlünün (a.s.) Medinede Hendek savasi sirasinda sehrin etrafina hendek kazilmasina bizzat istirak ettigi ve balyozla tas kirdigi da bilinmektedir.
Tembellikten Allah*a siginan peygamber
Hz. Peygamber (a.s.), bos duranlari sevmez, kendisi de bosa vakit geçirmekten son derece endise ederdi. Nitekim o, vaktini bosa geçirenleri sevmedigini, Insanlarin çogu sihhatin ve bos vaktin kiymetini bilmezler, ve ...Hastaligin için sihhatinden, ölümün için hayatindan istifade et. Vaktini bos geçirme sözleriyle ifade etmis, mahser günü kisinin, ömrünü nerede harcadin, gençligini nasil tükettin gibi sorulara muhatap olacagini haber vererek zamanin en iyi bir biçimde degerlendirilmesini tesvik etmistir. Diger taraftan Kiyamet koparken sizden biriniz elinde bir hurma fidani bulunursa, sayet ölmeden önce onu dikmege güç yetirebilirse onu diksin buyurarak çalismayi ve hayirli islerden geri kalmamayi anlatmak istedigi görülmektedir.

Diger yandan Vakit nakittir anlayisiyla her an bir isle mesgul olmaya tesvik eden Hz. Peygamberin (a.s.), Insanlarin en hayirlisinin insanlara en çok faydasi dokunani oldugunu belirtmesi, kendisi için çalismanin ötesinde insanlik için, baskalari için çalismayi her türlü ibadetten üstün kabul eden bir görüsü temsil etmektedir. Ayrica o,Iki günü müsâvî olan zarardadir ilkesiyle hareket ederek, insanlarin her geçen gün ilerleme kaydetmelerine ve üretken olmalarina önderlik etmistir. Çalismamak ve yeni bir sey ortaya koymamak onun hayatinda rastlanmayacak bir durumdur. Tembellikten o kadar korkuyordu ki, dualarinda dahi bu mezmum sifattan korumasi için Allah*a yalvariyor ve onun yardimini istiyordu; Hz. Peygamber (a.s.) tembellikten Allah*a siginir ve söyle dua ederdi: Allahim! Tembellikten ve borçlu olmaktan sana siginirim. Yalanci Deccâlin fitnesinden sana siginirim. Cehennem azabindan da sana siginirim.

Resûlullah (a.s.), dilenen kimseleri sevmezdi
Allah Resûlü (a.s.), dilenenleri asla sevmezdi. Çünkü o, çalisan ve üretenin, çalismayarak parazit ve asalak olarak yasayanlara üstünlügünü çok iyi biliyordu. Bir gün bir dilenci yardim istemek için Hz. Peygamberin (a.s.) yanina geldi. Allah Resûlü (a.s.) eli ayagi düzgün, güçlü kuvvetli bu adama çalissana buyurdu. Adam nasil çalisacagini sorunca, Resûlullah (a.s.) su cevabi verdi: Sizden birinizin ipini alip da daga gitmesi ve arkasina odun demeti yüklenip getirerek onu satmasi ve Cenâb-i Hakkin bu sûretle o kimsenin onurunu korumasi, istedigi verilse de verilmese de halktan dilenmesinden daha hayirlidir

Allah Resûlü (a.s.) ne sadece dünya için, ne de yalniz Âhiret için çalismayi yeterli görürdü. O ancak hem dünya, hem de Âhiret için çalismayi tavsiye eder, bunlardan birini ihmâl ederek yasayanlari ve baskalarina yük olanlari hos karsilamazdi. Nitekim bu konuda söyle demektedir: Âhireti için dünyasini, dünya için de Âhiretini terkeden de hayir yoktur. Her ikisi birlikte lazimdir. Insani Âhirete ulastiran dünyadir. Baskalarina yük olmayiniz!

Hz. Peygamber (a.s.), helâlinden kazanmayi, baskalarina yük olmamayi, Helâl rizik aramak her müslümana vâciptir sözleriyle açiklamaktadir. Ayrica o, kisinin çalismasinin kutsal oldugunu su sözleriyle ifade etmektedir: Kim bizzat çalisarak yorgun aksamlarsa, o magfiret olunmus olarak aksama erer.

Efendilik halka hizmettir anlayisi
Hz. Peygamber (a.s.) bir gün bir mecliste arkadaslarina ayakta su dagitiyordu. O sirada içeri yabanci biri girdi ve bu toplulugun efendisi kimdir? diye sordu. Allah Resûlü (a.s.) o adama bakarak Bu toplulugun efendisi (su anda) onlara hizmet edendir (Seyyidül-kavmi hâdimühüm) buyurdu.

Baska bir zaman bir yolculukta arkadaslariyla koyun pisireceklerdi. Biri kesmesi benden dedi; digeri, yüzmesi bana ait; üçüncüsü de, pisirmesi bana ait olsun dedi. Resûlullah Efendimiz de (a.s.), O halde odun toplamak da bana ait olsunbuyurdular. Çünkü o, krallar gibi tahtinda sefa sürmek yerine, insanlar arasinda yasamayi, onlara her halükarda yardimci olmayi tercih ederdi. Bu nedenle her vesileyle kendisinin de onlardan biri oldugunu beyan ederdi. Nitekim bir defasinda çarsida esnaf arasinda gezerken Dogru tart, müsteri tarafini agir yap diye ikaz ettigi biri, elini etegini öpmek istemis, o bunun üzerine Acemler krallarina böyle yaparlar. Ben kral degilim, sizden birisiyimdiyerek o adama mani olmustur. Bir baska seferde karsisinda titreyen bir bedeviye, Anasi kurutulmus et yiyen bir insandan ne diye korkarsin buyurmustur.

Güçlü mümin zayif müminden hayirlidir
Allah Resûlü (a.s)Kuvvetli mümin zayif müminden hayirlidirbuyurarak çalisip kazanmayi, her bakimdan sihhatli ve güçlü olmayi önermektedir. Veren el, alan elden daha üstündür* ilkesiyle de üretken ve hayir sahibi insanlarin, tüketen ve baskalarina bagimli olarak yasayan insanlardan daha makbul oldugunu ifade etmektedir.

Iki kimseye gipta edilir, biri Allah*in kendisine ilim verdigi ve o ilimle âmil olan kisi, digeri de Allah*in kendisine mal verdigi ve o mali hayra sarf eden kisidir.Ayrica Dogru ve güvenilir bir tüccar, nebîlerle, siddiklarla ve sehidlerle birlikte hasrolunacaktir hadis-i serifleriyle de hayir sahibi zenginlere ve baskalarina yarari dokunan kimselere müjde vermektedir.

Hz. Peygamber (a.s.), on sene kadar kisa bir süre yasadigi Medîne*de -üstelik bu süre zarfinda yirmi yedi savasa katilmistir. - bir ömre sigdirilamayacak kadar çok önemli isler basarmistir. Allah Resûlü (a.s.) devlet yönetimi, risâlet vazifesi, insanlarin egitimi gibi çok zor isleri arasinda diger vazifelerini ve ibadetlerini aksatmak söyle dursun, aksine geceleri kimi zaman topuklari sisinceye kadar namaz kilar, Cenâb-i Hakka tazarru ve niyazda bulunurdu. O kadar çok ibadet ederdi ki, kendini niçin bu kadar yoruyorsun, halbuki senin gelmis geçmis bütün günahlarin affolunmustur Yâ Resûlallah diyen zevcelerine, Allah bana bunca nimetini bahsetmisken ben Allaha sükretmeyeyim mi? seklinde karsilik verdigi görülmektedir.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, hayatini insanligin hizmetine adayan Allah Resûlü (a.s.), gerek maddî alanda, gerekse mânevî cephede olaganüstü bir gayret sarfederek, mükemmel bir çaliskanlik örnegi sergilemistir. Dolayisiyla bu güzîde sahsiyetin ümmetine düsen görev, özüyle, sözüyle çok çaliskan olan peygamberlerine benzemeye çalismak, onun bizzat yasayarak gösterdigi istikamette ilerlemek olmalidir
 
HZ. PEYGAMBER’LE İLGİLİ KISSALAR

1- İki Meleğin Haline Gülüyorum


Bir gün Resulullah (s.a.a) gülümseyerek göğe bakıyordu, bir adam Hazretin gülmesinin sebebini sorunca, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: “Evet göğe bakıyordum, iki meleğin hali beni güldürdü, onlar kendi yerinde ibadetle meşgul olan mü’min bir kulun gece gündüz yaptığı ibadetlerinin mükafatını yazmaları için yeryüzüne indiler, fakat onu, hasta olduğundan dolayı ibadetgahında bulamayınca, göğe çıkıp, Hak Teala’ya şöyle arz ettiler: “Ey Rabbimiz! Biz o mü’min kulun ibadetini yazmak için her zamanki gibi onun ibadetgahına gittik, fakat onu orada bulamadık, hastalık yatağına düşmüştü.”

Allah Teala, o meleklerin cevabında şöyle buyurdu: “O mü’min kul, hastalık yatağında olduğu sürece, her gün ibadetgahında olduğu zaman ona yazdığınız her günün sevabı miktarınca ona sevap yazın. Hastalık yatağında olduğu müddetçe onun hayır amellerinin mükafatı bana aittir; onun mükafatını ben vereceğim.”


2- Sırayı Riayet Edin

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Bir gün Hz. Resulullah (s.a.a) ayaklarının üzerine yorgan örtmüş ve istirahata çekilmişti. Bu arada Hasan su istedi. Resullullah (s.a.a) hemen yerinden fırladı ve devemizden bir kaba biraz süt sağıp onu Hasan’a (a.s) verdi. Bunu gören Hüseyin (a.s) yerinden fırlayıp sütü almak istedi. Ama Resulullah (s.a.a) ona mani olup sütü Hasan’a verdi. Bu arada durumu seyretmekte olan Fatime: “Ya Resulellah! Güya Hasan’ı daha çok seviyorsun” dedi. Resulullah cevaben buyurdular ki: “Hayır öyle değildir. Benim Hasan’ı savunmamın sebebi, öncelik onun hakkı olduğu içindir. Çünkü O, daha önce su istemişti, sırayı riayet etmek gerekir. Yoksa kıyamet günü ben, sen, bu ikisi ve şu yerde yatan (Ali) hepimiz bir mekanda olacağız” buyurdu.

3- Rahmetmeyene Rahmolunmaz

Ebu Hureyre dedi ki: Resulullah (s.a.a)’ın huzurunda bulunuyorduk. Bu arada Hazret durmadan henüz küçük yaşta olan Hasan ve Hüseyin’i öpüyordu. Hazret’in bu hareketini gören Uyeyne: “Ya Resulullah (s.a.a), benim on çocuğum vardır. Ben şimdiye kadar onların hiçbirini asla öpmemişim” dedi. Hazret bu sözü duyunca çok sinirlendi, öyle ki çehresinin rengi değişti ve: “ Kim rahmetmezse, ona rahmolunmaz; eğer Allah rahmeti kelbinden almışsa, benim sana yapacak bir şeyim yoktur; kim, küçüklerimize rahmetmez, büyüklerimizi de saymazsa, o bizden değildir” buyurdu.


4- Resulullah (s.a.a)’ın Ağlaması

Resulullah (s.a.a) Ümmi Seleme’nin evinde bulunduğu bir gece yarısı uykudan kalkıp evin karanlık bir köşesinde dua ve ağlamakla (Allah’a yalvarıp yakarmakla) meşgul oldu. Ümmi Seleme, Resulullah (s.a.a)’ı yatağında görmeyince, kalkıp onu aramaya koyuldu. Bir de baktı ki Resulullah (s.a.a), evin karanlık bir köşesinde durup ellerini göğe kaldırmış, ağlayarak Allah’a şöyle yalvarıp yakarıyor:

“Allah’ım! Bağışladığın nimetleri benden esirgeme. Beni, düşmanların gülmüş vesilesi kılma, kıskançları bana musallat etme.

Allah’ım!Beni kurtardığın kötülük ve çirkinliklere geri çevirme.

Allah’ım! Beni hiçbir zaman ve hiçbir an kendi başıma bırakma; kendin beni her şeyden ve her afetten koru.”

Ümmi Seleme Resulullah (s.a.a)’in bu durumunu görünce, ağlayarak kendi yerine döner. Resulullah (s.a.a) Ümmi Seleme’nin ağlama sesini duyunca, ona doğru gidip ağlamasının sebebini sorur.

Ümmi Seleme:

“Ya Resulellah! Senin ağlaman beni ağlattı. Sen neden ağlıyorsun? Siz Allah katında olan onca büyük makam ve yakınlığınıza ve Allah’ın geçmiş ve gelecek bütün kusurlarınızı affetmesine rağmen Allah’tan böyle korkuyor, sizi düşmanların gülüş vesilesi kılmamasını, kurtardığı kötülük ve çirkinliklere geri çevirmemesini, bir an bile kendi başınıza bırakmamasını istiyorsunuz, o halde vay bizim halimize!” der.

Resulullah (s.a.a) onun cevabında:

“Nasıl korkmayayım, nasıl ağlamayayım, nasıl kendi akıbetimden endişelenmeyeyim, nasıl kendi makam ve mevkime güveneyim! Oysaki Allah Teala, Hz. Yunus’u bir an kendi haline bıraktı ve onun başına, gelmemesi gereken şeyler geldi!”buyurur.


5- Allah Beni Zulmetmek İçin Göndermemiştir

Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir Yahudi'nin Resulullah (s.a.a)'den bir kaç dinar alacağı vardı, Hazret'ten o parayı istedi. Resulullah (s.a.a); "Ey Yahudi! Şimdi yanımda sana verecek bir param yoktur." buyurdu. Yahudi; "Ey Muhammed! Paramı vermedikçe senden ayrılmayacağım!" dedi. Resulullah (s.a.a) cevaben; "Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!" buyurdular.

Resulullah (s.a.a) onunla birlikte oturdu; öyle ki öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.a)'in ashabı o Yahudi'yi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.a) onlara bakıp şöyle buyurdu: "Onunla ne işiniz vardır?" Ashap: "Ey Resulullah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!" Resulullah (s.a.a) onların cevabında; "Allah Teala beni, bir zimmi veya başka birisine zulüm yapmak için mebus etmemiştir." buyurdular.

Gün yükseldiğinde o Yahudi adam şöyle dedi: "Allah'tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum; malımın bir şatrı (yarısı) Allah yolu içindir. Allah'a andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat'taki vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat'taki vasfını okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: "Abdullah oğlu Muhammed Mekke'de dünyaya gelecektir, Teybe'ye (Medine'ye) hicret edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövüş etmez ve çirkin söz ağzına almaz." Ben Allah'tan başka bir ilahın olmadığına, senin de O'nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah nerede emretmişse, onu orada harca."


6- Âmanın Yanında Hicabı Korumak!

Ümmi Seleme şöyle diyor:

Peygamber (s.a.a)’in huzurunda idik. Meymune isminde olan hanımlarından birisi de orada idi. Bu esnada âma (kör) olan İbn-i Ümmi Mektum Resulullah’ın huzuruna geldi. Resulullah (s.a.a) bana ve Meymune’ye: “İbn-i Ümmî Mektum’un karşısında hicabınızı (kendinizi) koruyun.” buyurdu.

“Ya Resulullah! O âma değil midir, hicaplı olmamızın ne anlamı vardır?” dediğimizde de şöyle buyurdular:

“Siz de mi körsünüz? Siz onu görmüyor musunuz?”


7- Kötü Ahlak Kabir Azabına Sebep Olur

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

“Sa’d bin Muaz’ın ölüm haberini Resulullah (s.a.a)’e verdiklerinde, Hazret kalkıp ashabıyla birlikte onun evine gittiler. Resulullah’ın emri ile Sa’d’a gusül verdiler. Gusül işlemi bitinceye kadar Hazret kapı önünde ayakta bekledi. Gusül, henut ve kefenleme işleminden sonra onu bir tabuta bırakıp defnetmek için kabristana götürdüler.

Cenazeyi teşyi ederken Hz. Resulullah (s.a.a) ayak yalın ve abasız olarak hareket ediyordu, kabrin yakınına ulaşana dek bazen tabutun sağ bazen de sol tarafını tutuyordu. Hz. Resulullah (s.a.a)’in bizzat kendisi kabrin içine girip cenazeyi kabre bıraktı; taş, tuğla ve diğer şeylerin getirilmesini emretti. Bizzat kendisi iyice cenazenin üzerini kapatıyor ve: “Ben onun yakında çürüyeceğini biliyorum; ama Allah, kulu bir iş yaptığında onu sağlam yapmasını sever” buyuruyordu. Daha sonra mübarek elleriyle onun üzerine toprak döküp, güzelce mezarını düzlediler.

Bu esnada Sa’d’ın annesi kabrin kenarına gelerek: “Ey Sa’d ! Cennet sana kutlu olsun” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.a) bu sözü ondan duyar duymaz şöyle buyurdular ki: “Ey Sa’d’ın annesi !Sus! Allah’dan taraf bu kadar kesin ve yakin ile konuşma. Şimdi Sa’d kabir azabına duçar olmuştur ve bundan dolayı eziyet görmektedir.”

Daha sonra Hazret orada bulunanlarla birlikte mezarlığı terkedip, geri döndüler. Bu arada halk Hazrete: “Ya Resulellah ! Sa’d için yaptığın işleri, şimdiye kadar hiç kimseye yaptığını görmedik. Ayak yalın, abasız onun cenazesini teşyi ettiniz; tabutun bazen sağ bazen de sol tarafından tutuyordunuz !” dediler.

Hz. Resulullah (s.a.a) onlara:

“Melekler de abasız ve ayakkabısız idiler; ben de onlara uydum” cevabını verdi. Halk: “Bazen tabutun sağından, bazen de solundan tutuyordunuz” dediler. Hazret: “elim Cebrail’in elinde olduğundan dolayı o tabutun neresinden tutuyorduysa, ben de o tarafından tutuyordum” buyurdu.

Halk bu sözleri duyunca:

“Ya Resulellah ! Sa’dın cenazesine gusül verilmesini emrettiniz, bizzat kendiniz ona namaz kıldınız, mübarek ellerinizle onu kabre bıraktınız, kabri kendi elinizle düzelttiniz, bütün bunlara rağmen, yine de: “Kabir Sa’d’ı sıktı” buyurdunuz.

Hz. Resulullah (s.a.a) cevaben: “Evet, kabir azabına duçar oldu. Çünkü o, evinde kötü ahlaklı idi, kabir azabı bundan dolayı idi” buyurdular.


8- Bereketli On iki Dirhem

Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) tarafından bir gömlek almak için pazara gitmekle görevlendirilir. Hz. Ali (a.s) pazara gidip on iki dirheme bir gömlek alarak eve döner. Bu arada Hz. Resulullah (s.a.a) ile Hz. Ali (a.s) arasında şöyle bir diyalog geçer:

Hz. Resulullah (s.a.a): “Bu gömleği kaça aldın?”

Hz. Ali: “On iki dirheme.”

Hz. Resulullah (s.a.a): “Bu gömleği pek sevmedim, bundan daha ucuzunu istiyorum. Acaba satıcı bunu geri almaya hazır olur mu?”

Hz. Ali (a.s) diyor; bunun üzerine, gömleği alıp çarşıya döndüm, Hz. Peygamber’in isteğini satıcıya ilettim, satıcı da kabul etti. Parayı alıp Hz. Peygamber (s.a.a)’in yanına döndüm. Bir gömlek almak için Hz. Resulullah (s.a.a) ile birlikte pazara doğru hareket ettik. Yolun yarısında Hz. Resulullah (s.a.a)’ın gözü, ağlayan bir cariyeye ilişti. Hz. Resulullah (s.a.a) onun yanına gidip; “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Cariye: “Ev sahibi bana dört dirhem verdi, bir şeyler almak için beni çarşıya gönderdi. Fakat ben parayı nasıl kaybettiğimi bilemiyorum, şimdi eve dönmekten korkuyorum” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.a) on iki dirhemden dört dirhemi cariyeye verdi ve; “İstediğin şeyleri al ve eve dön” buyurdular.

Hz. Resulullah (s.a.a) da Allah’a şükredip pazara doğru hareket etti; pazardan dört dirheme bir gömlek alıp giydi, Allah’a hamdederek eve doğru yola koyuldu. Bu arada yol üzerinde bir çıplağı görünce, gömleğini çıkarıp ona verdi ve tekrar çarşıya geri döndü, geriye kalan dört dirheme bir gömlek alıp giydi ve eve doğru hareket etti. Yolun yarısında yine aynı cariyeyi üzüntülü ve şaşkın bir halde gördü. Bunun üzerine; “Neden evinize gitmedin?” diye sordu.

Cariye: “Ya Resulellah ! Gecikmişim, beni dövmelerinden korkuyorum” dedi.

Resulullah: “Gel birlikte gidelim, evinizi bana göster ben suçundan geçmeleri için aracı olurum” buyurdu.

Hz. Resulullah (s.a.a) o cariye ile birlikte yola koyuldu. Evlerine yetiştiklerinde cariye; “İşte bu bizim evdir” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.a) kapının arkasından yüksek bir sesle; “Ey ev sahibi! Selam’un- aleykum” diye seslendi; ama bir cevap gelmedi. Hazret ikinci kez selam verdi, yine bir cevap duyulmadı. Üçüncü kez bir daha selam verdiğinde, “Aleyke’s- selam ya Resulellah ve rahmetullahi ve berekatuh” diye cevap verdiler.

Hz. Resulullah (s.a.a): “Neden ilk ve ikinci defada cevap vermediniz? Acaba benim sesimi duymadınız mı?” buyurdular.

Ev Sahibi: “Hayır, ilk defasında duyduk, senin olduğunu bile anladık” dedi.

Hz. Resulullah (s.a.a): “ Öyleyse neden geç cevap verdiniz?”

Ev sahibi: “Senin sesini bir kaç defa duymak istedik.”

Hz. Resulullah (s.a.a): “Sizin bu cariyeniz gecikmiştir, onu muahaza etmemeniz (cezalandırmamanız) için size rica etmekten ötürü buraya geldim.”

Ev sahibi: “Ya Resulullah! Sizin mübarek ayağınızın hürmetine bu cariye artık şimdiden azattır (hürdür).”

Daha sonra Hz. Resulullah (s.a.a) kendi kendisine: “Allah’a şükür, ne de bereketli on iki dirhemdi! İki çıplağı örttü, bir köleyi de azat etti” buyurdular.


9- Ya Resulellah! Bana Tavsiye Et!

Hz. Ali (a.s) şöyle diyor:

Bir şahıs Resulullah (s.a.a)’in huzuruna gelerek Hazretin kendisine tavsiye etmesini istedi. Hz. Resulullah (s.a.a) ona şöyle tavsiye ettiler:

“Benim sana tavsiyem şudur ki; parçalansan, ateşe atılıp yakılsan bile, Allah’a şirk koşma.

Annene ve babana eziyet etme; eğer dünyadan göçmeni bile emretseler öyle yap.

İhtiyacından fazla kalan malını dini kardeşinin ihtiyarına bırak.

Müslüman kardeşinle karşılaştığında açık yüzlü ol.

Halka ihanet etme.

Gördüğün her Müslümana selam ver.

İnsanları İslam’a davet et.

Bil ki, her sorunu çözmenin (sıkıntısı olanın sıkıntısını gidermenin), Hz. Yakub’un oğullarından bir köleyi azat etmek kadar sevabı vardır.

Bil ki, şarap ve her sarhoş edici şey de haramdır.”


10- Yetimler İçin Ağlamak

Uhud savaşında İslam savaşçılarından çoğu şahadete erişti, Hz. Hamza da o savaşta şehit düştü, hatta Hz. Peygamber (s.a.a)’in şehit olduğu bile şâyi oldu.

Savaş sona erdikten sonra, Medine kadınları Uhud’a doğru hareket edip Peygamber (s.a.a)’in istikbaline koştular; herkes kendi şehitlerini bırakıp Hz. Peygamber’i sorup arıyorlardı.

Bu arada Cehş’in kızı Zeynep Hz. Peygamber (s.a.a) ile karşılaştı ve aralarında şöyle bir diyalog geçti:

Hz. Peygamber- “Sabırlı ve tahammülü ol!”

Zeynep- “Ne için?”

Hz. Peygamber- “Kardeşin Abdullah’ın şahadetinden dolayı.”

Zeynep- “Şahadet onun için kutlu ve mübarek olsun!”

Hz. Peygamber- “Sabret!”

Zeynep- “Ne için?”

Hz. Peygamber- “Dayın Hamza’nın şahadetinden dolayı.”

Zeynep- “Bizim hepimiz Allah’tanız ve hepimiz O’na döneceğiz, şahadet makamı ona mübarek olsun!”

Hz. Resulullah (s.a.a) biraz durduktan sonra Zeyneb’e dönerek şöyle buyurdu:

- “Sabırlı ol!”

Zeynep – “Şimdi ne için?”

Hz. Resulullah - “Eşin Mus’ab bin Umeyr’in şahadetinden dolayı.”

Zeynep bu sözü duyunca, can yakıcı bir şekilde yüksek bir sesle ağlayıp sızlamaya başladı. Bunu gören Hz. Resulullah: “Hiçbir kimse, kocanın karısının kalbinde olan yerini alamaz” buyurdu.

Bu arada Zeynep; “Neden kocan için böyle ağlıyorsun?” diyenlere şu cevabı verirdi: “Ağlamam kocam için değildir. Çünkü o Peygamber (s.a.a)’in yanında şahadet makamına erişmiştir. Beni ağlatan çocuklarımın öksüz kalışıdır”


11- Dostlarla Müdara

Ebu Hureyre şöyle diyor:

Hz. Resulullah (s.a.a) (bir gün) oturdukları halde birden dişleri görülür bir şekilde güldüler. Gülmesinin sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:

“Ümmetimden iki kişi gelip Allah Teala’nın huzurunda duracaklar; onlardan biri diyecek ki: “Allah’ım ! benim hakkımı ondan al!” Allah Teala buyuracak ki: “Kardeşinin hakkını ver !” Borçlu adam arz edecek ki: “Allah’ım ! Benim iyi amellerimden bir şey kalmamıştır (ona verecek dünyevi bir malım da yoktur).” Hak sahibi de diyecek ki: “Ey Rabbim! Öyleyse benim günahlarımdan yüklensin!”

Sonra Hz. Resulullah (s.a.a)’in mübarek gözlerinden yaşlar boşanarak şöyle buyurdular:

“O gün (kıyamet günü) öyle bir gündür ki insanlar, günahlarının başka bir kimseye yüklenmesine ihtiyaç duyarlar. Allah Teala hakkını isteyen kimseye şöyle buyurur: “Gözlerini çevir, cennete doğru bir bak, ne görüyorsun?” O zaman başını kaldırıp güzel nimetleri görünce hayretle; “Allah’ım ! Bunlar kimin içindir?” diyecektir.

Allah Teala- “O hakkın değerini bana veren kimse içindir.”

Hak sahibi – “O hakkın değerini kim sana ödeyebilir?”

Allah Teala - “Sen.”

Hak sahibi – “Ben nasıl ödeyebilirim?”

Allah Teala - “Ondan geçmenle (hakkını bağışlamanla).”

Hak sahibi – “Allah’ım ! Ondan geçtim.”

Daha sonra Allah Teala buyuracak ki: “Dini kardeşinin elini tut, birlikte cennete gidin !”

Bu esnada Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Takvalı olun, birbirinizin arasını bulun!”


12- Çaba Veya Zengin Olmak Yolu

Ashaptan birinin durumu çok bozulmuştu. Bu arada karısı ona; “Resulullah (s.a.a)’ın yanına varıp bir şey istesen” dedi. Bunun üzerine o adam bir şey istemek için Hz. Peygamber’in yanına gitti. Hazretin yanına vardığında Hz. Resulullah (s.a.a) onu görür görmez şöyle buyurdular:

“Kim bizden bir şey isterse veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar.”

Adamcağız Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu sözünü duyunca, kendisinden başkasının kastedilmediğini anlar ve bir şey istemeden huzurlarından ayrılır; evine gelip durumu karısına anlatır; ama ihtiyaç onu zorlar ve ikinci kez Hz. Resulullah’ın huzuruna varır; fakat Hazret’in yine aynı şeyi buyurduğunu görür ve bu olay üç defa tekrarlanır.

Bunun üzerine komşusundan bir balta emanet alıp çöle çıkar, bir miktar odun toplayıp pazara getirir ve odunlarını bir buçuk kilo arpaya satar; elde ettiği arpayı ekmek yaparak ailesiyle birlikte yerler. Ertesi sabah daha fazla odun getirir ve yılmadan bu işine devam eder; ilk önce bir balta satın alır; daha sonra elde ettiği kazançtan iki genç deve ve bir köle alır; böylece durumu düzelip zenginleşir. Daha sonra Hz. Resulullah’ın yanına giderek başından geçen macerayı Hazrete anlatır. Hz. Resulullah (s.a.a) onun sözünü dinledikten sonra ona:

“Demedim mi kim, bizden bir şey isterse ona veririz, kim de ihtiyaçsız olmaya çalışırsa, Allah onu ihtiyaçsız kılar?!” buyururlar
 
İdâreci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)

Kur'ân-ı Kerîm'in ihtivâ ettiği âyetler ve İslâmiyet'in mâhiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği İslâm cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicretten itibâren varlık kazanan İslâm devleti'nin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibâren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tâbilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkânına rağmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde câhiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir. Câhiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idâre eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak haklı-haksız her hususta ona itâata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişâreyi kabul etmiş, Cenâb-ı Hak'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashâbıyla istişâre ederek durumu onların müzâkeresine açmıştır. Adâlet ve hakkâniyet ölçülerine uyma, O'nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adâlet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan Fâtıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve "Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fâtıma dahi olsa elini keserdim" buyurdu (Buhârî, Hudüd 12; Müslim, Hudûd 8,9). Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tâyininde ehliyet ve liyâkat esasına riâyet eder; lâyık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itâat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itâat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itâatı gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilâkis onların içinden, aralarından biri idi.

Hz. Peygamber'in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur'an âyetinde ifâde edildiği üzere (el-En'âm, 6/57, 62; Yûsuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 8icon_cool, İslâm idare sisteminde hâkimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idâre Allah'a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah'ın vahiylerini ihtivâ eden Kitâb'a, yâni Kur'ân-ı Kerim'e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber'in getirdiği hükümler ya Cebrâil vâsıtasıyla Cenâb-ı Hak'tan aldığı, ama Kur'an'da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber'in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenâb-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.

Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed (s.a.v.), toplumda müslümanlar arasında veya İslâm devleti'nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, davâ konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davâcıyı olduğu kadar davâlıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme bağhyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyûk hassâsiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davâların halini bazan ashâbının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz. Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim" buyurmuştur (İbn Mâce, Mukaddime 17). Hz. Peygamber'in eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansı***** faydalı hâle gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenâb-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim, benim ilmimi artır!" (Tâhâ, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; "Allahım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!" (İbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.

Bu ölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine'ye hicretten önce Mekke döneminde Dâru'l Erkam'da, Hicretten sonra da Mescidü'n-Nebî'de ve Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kâbiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur'an tilâveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifâde etmekte bir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe başta olmak üzere Rasûlüllah'ın zevceleri ve Ashâbın âlim hanımları öğretim faâliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.


 
Âile Reisi Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)

Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke'de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin sebeplerini, İslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve şehevânî arzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in çok evliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu evliliklerin Hz. Peygamber'in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslâm'ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceği zeki, kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınları İslâmi esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhâtap kitlelerini celbetme lüzumu, bâzan İslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber'in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî, siyâsî, hukûkî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber'in çok evlenmesini gerekli kılmıştı.

Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem'a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint eIHâris, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Hâris. Reyhâne ve Mâriye ise câriyeleri idi.

Hz. Peygamber'in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke'de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine'de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarûreti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in bu zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber'in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir.

Hz. Peygamber'in hanımlarının Mescid'e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra ile bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adâletle muâmelede bulunur, hiç birine diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı. Hayatı boyunca Hz. Peygamber'den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır.

Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri son derece sâde, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber'in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkânlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur'an'da da temas edildiği üzere "Şayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah'ın iyi davrananlar için büyük bir mükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber'in zevceleri bu ikâz üzerine beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber'in yanında kalmayı ve O'nun sade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.

Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlâkında, dini tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: "Andolsun ki Rasûllâh'ta sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır" (el-Ahzâb, 33/21).

Allah'ın salât ve selâmı O'nun üzerine olsun.
 
Komutan Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)

Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslâm düşmanlarının faaliyetleri ve İslâm'ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslâm'ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine'ye hicretten itibâren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber'in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalâde yüksek bir komuta güç ve dirâyetine, eşsiz bir askerî kâbiliyete sahip idi.

Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yeni gelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Son derece cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashâbın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda ashâbı O'nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı. İstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbârât elemanları bulundururdu.

Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır, Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak ve İslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber'in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O'nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usûlü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı.

Başlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber'in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idâresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icrâ etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup baskıya, eziyet ve işkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber'in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür irâdeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler.

Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslâm tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslâm'a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım hazmedemeyen bâtıl gücün temsilcileri İslâm'ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâ düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslâm'ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için çaresiz karşılık verirdi.

Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene emân verme; câhiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağın: burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insânî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O'nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat arasında yer almaktadır.


 
PEYGAMBER EFENDİMİZ (sas)'in HANIM VE ÇOCUKLARIYLA MÜNASEBETİ

Hz. Muhammed'in Hanım ve Çocuklarıyla Olan İlişkileri

Cenâbı Hakk'ın "Rab" isminin en üst seviyede temsilcisi Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. O, Cenâb-ı Hakk'ın bu isminin peygamberler dahil, insanlar arasında en zirve temsilcisi müstesna bir fıtrattır. Tabii O'nun terbiyesi altında yetişenler de peygamberlerden sonra, insanlığın en seçkinleridir. Yeryüzünde, başka bir Ebu Bekir, bir Ömer, bir Osman, bir Ali (r. anhüm) göstermek ve yetiştirmek mümkün değildir. Sadece onlar değil, sahabeden hiçbirinin seviyesine ulaşmak mümkün değildir. Çünkü onlar, bizzat Allah Rasûlü'nün terbiyesinde yetişmişlerdir. Yine O'nun terbiye atmosferinde yetişmiş ve daha sonraki asırlara saçılmış inciler de vardır. Onlar da bir ma'nâda, Allah Rasûlü tarafından yetiştirilip terbiye edilmişlerdir. İnsanlığın medar-ı fahrı sayılan bu asil ve seçkin insanların da benzerlerini yetiştirmek kâbil değildir. Fuzayl b. Iyaz, Bişr-i Hafî, Beyazid-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdadî, Ebu Hanife, Şafiî, İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, İmam Rabbanî, İmam Gazalî, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Şah-ı Geylanî, Şâzelî, Nakşibendî, Ahmed Rufâî ve Bediüzzaman gibi daha niceleri.. hep derslerini ve terbiyelerini O'ndan almış ve O'nun terbiye prensipleriyle yetiştirilmişlerdir. Hadis olmasa da, ma'nâsı hoş ve güzel bir söz vardır: "Benim ümmetimin âlimleri, Benî İsrail'in peygamberleri gibidir." Umumi fazilette hiçbir insan nebilere ulaşamaz. Ancak bazı hususi durumlarda onlarla atbaşı olanlar vardır. İşte yukarıda isimlerini zikrettiğimiz ve daha zikredebileceğimiz bütün medar-ı iftiharlarımız bunlardandır. Onlar, âdetâ yeryüzüne tenezzülen gelmişlerdir. Eğer onların yerleri bir başkasıyla doldurulmak istense, herhalde gökteki melekleri yere indirmek gerekir. Çünkü onlar, ancak meleklerle temsil edilebilirler. Bu, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e has bir keyfiyettir. Evet ancak O'na intisabdır ki, böyle semere vermiştir. Ebedlere kadar da semere vermeye devam edecektir.
Burada, Allah Rasûlü'nün umumi terbiyeciliği içinde O'nu, hanesindeki terbiyeciliği ile görmeye çalışacağız.

Aile reisi olarak Hz. Peygamber
Hiç şüphe yok ki, bu hane, yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisiydi. O'nun hânesinde her zaman burcu burcu saadet kokardı. Belki bu hâne, maddî imkânlar yönünden, dünyanın en fakir hanelerinden biriydi; çünkü aylar ve aylar geçerdi de, bu hânede bir çorba bile kaynamazdı. Hanımlarına düşen yer ise sadece başlarını sokabilecekleri küçük birer oda veya daracık birer kulübeden ibaretti. Bu bahtiyar kadınlar, Allah Rasûlü'yle haftada ancak bir-iki saat beraber olmayı, dünyanın her şeyine tercih ediyorlardı.. mutluydular, huzurluydular ve son derece mesuddular.
O'nun evlatlarının hepsi, kendisinden evvel vefat etmişti. O'ndan sonraya kalan sadece Hz. Fatıma'ydı; o da, hayatını hep sıkıntı içinde geçiriyordu. Yani Allah Resûlü, ona da müreffeh bir hayat hazırlamış değildi. Ancak, gerek hanımları gerek O'nun gönül meyvesi bu kızı, O'nu delice seviyor ve her şeyden, herkesten aziz tutuyorlardı. Allah Rasûlü'nün onların kalplerinde tasavvurlar üstü mümtaz bir yeri vardı.
Babası vefat edince Hz. Fatıma, günlerce kanlı göz yaşlarıyla cihanı ağlatmış ve yürekleri parçalayan mersiyeler söyleyip durmuştu. Zaten O'nun ayrılığına, o da, ancak 6 ay dayanabilmiş; 6 ay sonra babasının yanına, hem de büyük bir sevinçle göç edivermişti. Hiçbir evlât, Hz. Fatıma kadar babasını sevmemiştir. Hiçbir baba da evlâdını, Allah Resûlü’nün -tabiî dengeli olarak-evlâdını sevdiği kadar sevmemiştir. O'nun hanımlarıyla olan münasebetini de aynı şekilde ifade etmek mümkündür. Hiçbir kadın, Allah Resûlü’nün hanımlarına gösterdiği ilgili ölçüsünde bir ilgiye nail olmamış; hiçbir erkek de, hanımları tarafından, Allah Rasûlü'nün hanımları tarafından sevildiği kadar sevilmemiştir. O'nun etrafında teşekkül eden, bu en yakın dairedeki sevgi hâlesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Resûlü, eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usûlüyle onların kalplerinde sonsuz bir alâka ve bağlılık hâsıl etmiştir. Sonra bu bağlılık, bu en küçük daireden başlayarak dalga dalga genişlemiş ve âdeta bütün cihanı kuşatmıştır. İşte, bu da O'nun fetanetinin ayrı bir buududur!
Düşünün ki, Allah Resulü vefat ettiği zaman, hanımlarının bütününe bile tek bir hâne bırakmamıştı. Hayat boyu hep daracık odalarda yaşamışlardı ve işte onlara bu odalar kalmıştı. Megazî yazarları, sağıp sütünden istifade edecekleri birer de keçi tevarüs ettiklerini söylerler. Kâinat, kendisi için yaratılmış olan İki Cihan Serveri, hanımlarına, sadece bunları temin edebilmiş ve onları işte böyle bir fakr u zaruret içinde bırakıp öyle irtihal etmişti. Ancak onlar, bu durumdan memnundu.
Allah Resûlü’nün mübarek hanesi, kadınlara ait hususların talim edildiği bir medrese durumunda idi. Efendimiz'in hususî durumları, hep o mahrem daire içinde öğreniliyor ve orada öğrenilenler de daha sonra ümmete naklediliyordu. Aile hayatına ait hükümlerin 100'de 90'ı bize, Allah Resûlü’nün pak zevceleri tarafından aktarılmıştır. Dolayısıyla, O'nun hanesinde, seviye ve durum itibariyle muhtelif kadınların bulunması bir zaruretti. Allah Resulü, sırf dinin hükümleri zayi olmasın diye, 53 yaşından sonra belli sayıda, 2'si hariç hepsi dul kadınla evlenmeye göğüs germiş ve bir ma'nâda fedakârlık yapmıştır.
Evet, Allah Resûlü’nün hanesinde çok kadına ihtiyaç vardı. Zira, erkekler, her zaman mescitte oturup Efendimiz'i dinleyebiliyorlardı. Eğer birisi o günkü sohbetleri kaçırdıysa, arkadaşları bütünüyle onun bu noksanını telafi edebiliyor ve o gün konuşulanları aynen ona nakledebiliyorlardı. Fakat kadınlar, ekseriyet itibariyle böyle bir mazhariyetten mahrum kalıyorlardı. Çünkü onların, her an Allah Resûlü’nü dinleme imkânları yoktu. Bu durumda kadınlara, hususiyle de kadınlığa ait meseleleri kim anlatacaktı? Allah Rasûlü'nün hususi hayatını, tabiatıyla ilgili durumları, yatak odasında yaşadığı edep ve ahlâkı ümmete kim intikal ettirecekti? Acaba, dini, bütün prensipleri, bütün esas ve disiplinleriyle anlatıp intikal ettirmeye bir kadının gücü yeter miydi?
Beşeriyet itibariyle, diğer kadınların maruz kaldıkları arazlara, onlar da maruz kalacaklarına göre, böyle hususi durumlarda, Efendimiz'e ait yeni bir hüküm bahis mevzuu olduğunda, bir tek kadın buna nasıl güç yetirecekti? Hayır, bir kadın bütün bu durumları tek başına intikal ettirmeye gücü yetmezdi. Onun için de, her zaman, Allah Resûlü’nün durumunu kollayıp bize aktaracak, O'nunla sürekli içli dışlı olacak çok kadına ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç asla, Efendimiz'in beşeriyetiyle alâkalı değildi. Tamamen dinî ihtiyaçtan kaynaklanan bir zaruretti. Allah Rasûlü de böyle zaruretten dolayı böyle bir ağır yükün altına girmişti.
Bu kadınlar, kendi kavim ve kabilelerinin Allah Resûlü’ne, karabet bağıyla bağlanmalarına vesile oldukları gibi, yüzlerce, binlerce hadisin korunmasına da en büyük vasıta yine onlar olmuştu. Şunu kat'iyetle söylemeliyim ki, kadınlık âlemi, Allah Resûlü’nün hanımlarına çok şey borçludur. Bütün kadınlar, başlarını onların mübarek ayaklarının altına kaldırım taşı gibi sıralasalar, yine onların hakkını ödeyemezler; evet onların dine bu kadar hizmetleri olmuştur.
Demek oluyor ki, Allah Resûlü’nün onlarla evlenmesi, ne cismanî bir ihtiyaçtandı -çünkü Arabistan gibi sıcak bir yerde 53 yaşına gelmiş bir insanın çok kadınla evlenmeye ihtiyacı olduğu kat'iyen söylenemez- ne de hanımlarının O'nunla evlenmesi, O'nun cismaniyetiyle veya dünyalığıyla alâkalıydı. Zira O, insanların en fakiri olarak yaşıyordu. Hanımları da O'nun bu durumunu bilerek, O'na zevce olmaya talip idiler. Allah Resûlü, aynı zamanda, bunlar arasında adalet ve hakkaniyetle muamelede bulunuyor, her birine ancak haftada bir uğrayabiliyordu. Fakat, evvel-âhir, bütün hanımları O'ndan bahsederken şöyle diyorlardı: "Allah Resûlü, insanların en güler yüzlüsü, hanımlarıyla en çok latife yapanıydı."
Rica ederim, evinde uzun müddet yiyecek bulamayan, üzerlerine giydikleri elbiselerini de çok uzun müddet giymek zorunda kalan bu kadınlar, beşeriyetleri icabı, biraz hiddet göstermeli değil miydiler? Ama hayır. Onların, içlerinde bazılarından gelen ve Kur'an'la izale edilmiş küçük bir istisna dışında, Allah Resûlü’ne karşı rıza ifade eden hareketlerinden başka bir şey bilmiyoruz.
O, peygamberliğin ruhundaki mehabet ve vakara rağmen, hanımlarıyla latifeleşirdi. Onlarla kaynaşır, bütünleşir ve içli dışlı olurdu. Arada ince bir perde kalırdı ki, o da, Allah'la irtibatlı bulunmanın hasıl ettiği uhrevîlikti, zira O, bir peygamberdi. Hanımları da her şeyden evvel O'nun ümmetiydiler...
O'nunla münasebet ve alâka boşluğunu doldurmak mümkün değildi. Zira O, bu yönüyle de müstesna idi. Hanımları da asla O'nsuz bir dünya düşünemiyorlardı. Ve düşünemezlerdi de.
Onlar, Allah Resûlü’nden ayrı kalmayı ölümden beter bir musibet olarak kabul ediyorlardı. Bu duyguda hemen bütün hanımları müşterekti.. ve hiçbiri farklı düşünmüyordu. Zira İki Cihan Serveri, onların gönüllerine sökülüp atılamayacak şekilde taht kurmuş, içlerine girmiş ve onlarla tam olarak bütünleşmişti. O mübarek, o yumuşak, o tabii, o fıtrî hayatını onlarla öyle paylaşmış idi ki, O'ndan ayrılmaları mümkün değildi. Şayet ayrılsalardı, havasız kalmış gibi öleceklerdi.
Doğrusu, O'nun vefatından sonra gördüğümüz manzara hasrettir, hicrandır ve hüzündür. Hz. Ebu Bekir ve Ömer, Allah Resûlü’nün hanımlarından her uğradıklarını hıçkıra hıçkıra ağlıyor bulmuşlardı. Hattâ onlar da oturup beraber ağlamışlardı ve bu ağlama onlarda âdeta bir hayat boyu devam etti. İşte Allah Resûlü, onlarda böyle silinmez iz ve çizgiler bırakmıştı. Belki beraberlikleri çok kısa sürmüştü ama, İki Cihan Serveri onlar için âdeta bir hayat kaynağı olmuştu. Zaten bizim anlatmak istediğimiz husus da budur. Evet, O'nun aile reisliği de yine Allah'ın Resûlü olduğu hakikatini haykırmaktadır.
Bir dönemde, beraber bulunduğu dokuz kadar hanımını, bir arada hem de ciddi hiçbir probleme meydan vermeden idare etmişti. O, işte bu kadar ince ve narin bir aile reisiydi.
Vefatından birkaç gün evvel, "Kul, Rabbiyle dünya arasında muhayyer bırakıldı. O, Rabbini seçti" demişti. Fetanet insanı Ebu Bekir, bu sözü duyunca hıçkırıklarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı.1 Zira anlamıştı ki, o kul, bu sözü söyleyenin ta kendisiydi. Rahatsızlığı fazla sürmedi. Gün geçtikçe hastalığı şiddetleniyor ve şiddetli baş ağrılarıyla kıvrım kıvrım kıvranıyordu. İşte bu esnada dahi, hanımlarına karşı incelik ve nezaketini terketmedi. Hanımları arasında gezecek hali olmadığından bir odada kalmasına müsaade edilmesini talep etti. Bütün hanımları O'nun bu arzusuna "evet" dediler. Allah Resûlü de son günlerini Hz. Aişe'nin odasında geçirdi.2 Evet, en ağır şartlar altında bile O, hanımlarının hak ve hukukuna riayetkâr davranıyordu. İşte O, böyle bir ruh insanıydı.

Peygamberimizin hanımlarına verdiği değer
Allah Resûlü’nün kadına verdiği değer, ne o güne kadar ne de o günden sonra cihanda eşi görülmedik bir seviyede idi. O bir gece kalkıp hanımlarından birinin hatırını sorsa, hemen diğer hanımlarını da dolaşır, onların da hatırını sorardı. Davranış bakımından hiçbirini diğerine tercih eder görünmezdi. Herkes gibi, hanımları da, kendilerini Allah Resûlü nezdinde en sevgili sanırdı. Bu da O'nun eşsiz mürüvvetinden kaynaklanıyordu. Ancak kalbî temayüllere hiçbir insanın hakim olması söz konusu edilemeyeceği gibi, bu, O'ndan da beklenmemeliydi. O'nun için Allah Resûlü, elinden gelmeyen bu kalbî temayüllerinden de Cenâb-ı Hakk'a istiğfarda bulunuyor ve şöyle diyordu: "Farkına varmadan, birini diğerlerinden çok sevebilirim, bu da bir haksızlık olur. Onun için ey Rabbim! Elimden gelmeyen bu hususta Senin Rahmetine sığınıyorum..."3
O'ndaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına, bütün letafeti ve nuraniyetiyle sirayet etmiş olacak ki, O'nun ayrılışı geride hiç bitmeyen bir hicran ve hasret bırakmıştı. Belki, İslâm menettiği için canlarına kıymıyorlardı ama, Allah Resûlü’nün ayrılışından sonra, hayat onlar için uzun bir çığlıktan, bitmeyen bir melâlden ibaret olmuştu. Aslında, Allah Resûlü, bütün kadınlara karşı kibar ve ince davranıyor ve böyle davranılmasını da herkese tavsiye ediyordu. Başkasına söylediklerini de, pratik olarak, bizzat kendi hanımlarında gösteriyordu. O'nun bu davranış inceliğini Buharî'de şöyle görüyoruz: Hâdiseyi bize Sa'd b. Ebî Vakkas, Hz. Ömer'den naklediyor. Hz. Ömer diyor ki: "Bir gün Allah Rasûlü'nün huzuruna girdim. Baktım, Allah Resûlü durmadan tebessüm ediyor: "Allah seni ebediyen güldürsün, ya Resûlallah, niçin gülüyorsunuz?" dedim. Yine tebessümle şu cevabı verdi: "Şu kadınların haline gülüyorum. Oturmuş benim yanımda konuşuyorlardı. Senin sesini duyunca her biri bir yere saklandı." Allah Resûlü’nün bu cevabı üzerine sesimi yükselttim ve, "Ey kendi öz canlarının düşmanları! Demek benden korkuyorsunuz; Allah Resûlü’nden korkmuyor ve O'nun yanında saygısızlık yapıyorsunuz, öyle mi?" dedim. Bana cevap verdiler: "Sen katı ve şiddetlisin!"4
Aslında Hz. Ömer de hiddetli ve şiddetli davranmıyordu. O da kadınlara karşı inceydi. Ancak en güzel insan, nasıl Hz. Yusuf'a kıyas edildiğinde çirkinleşir, öyle de Hz. Ömer'in incelik ve zerafeti de, Allah Resûlü’nün incelik ve zerafetine kıyas edildiğinde, hiddet ve şiddet şeklinde görünüyordu. Bu izafî hüküm, Ömer'i, Allah Resûlü’ne kıyas etmekten kaynaklanıyordu. Halbuki, hiç kimseyi O'na kıyas etmek mümkün değildi...

Hanımlarıyla istişaresi
Allah Resûlü, hanımlarıyla oturur konuşur; hattâ bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini yapardı. Peygamberin, onların düşünce ve fikirlerine kat'iyen ihtiyacı yoktu; çünkü O, vahiy ile müeyyeddi. Ancak O, ümmetine bir şeyler öğretmek istiyordu. Kadını, kendisine o ana kadar hiçbir toplumda verilmeyen muallâ mevkiine oturtacaktı. Allah Resûlü, bunun pratiğine de yine kendi hânesinden başlıyordu.
Hudeybiye anlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, kimsede yerinden kımıldayacak mecal kalmamıştı. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye niyet edenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahâbe, "acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu?" düşüncesiyle, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Resûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Fakat, sahabedeki ümitli bekleyiş değişmedi.. evet, bu asla, Allah Resûlü’ne karşı bir muhalefet değildi. Şu kadar var ki, onlar daha değişik bir emir bekliyorlardı. Zira Kâbe'yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı. Hudeybiye'de söylenenler, tatbik safhasına konmayıp anlaşmada bir değişiklik olabilirdi.
İki Cihan Serveri, sahâbedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve hanımı Ümmü Seleme Validemiz'le istişare etti. Bu ufku geniş kadın, sırf istişarenin hakkını vermek için konuştu. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Resûlü onun diyeceklerine kat'iyen muhtaç değildi. Allah Resûlü, bu istişare ile bize, içtimaî bir ders veriyordu. Bu gibi durumlarda kadınlarla istişare edilmesinde de hiçbir mahzur yoktu.
Validemiz, Allah Resûlü’ne şu mealde sözler söyledi: "Ya Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden de ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir." Allah Resûlü de böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak, kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahâbe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldular. Artık verilen karardan dönüş olmadığını herkes anlamıştı.5
Burada sormadan edemeyeceğim: Hangimiz, kadınlara karşı bu denli mültefit olabilmişizdir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla bu derece istişareye yer vermektedir? Sonra o, bir peygamberdi. Soruları çoğaltıp, bütün içtimaî ünitelere aynı soruyu yöneltebiliriz? İslâm'ın kadını esir ettiğini söyleyen bütün şom ağızların kulakları çınlasın! Acaba hangi feministin ufku bu seviyeye çıkabilmiştir?
Bir hadislerinde şöyle buyurur O: "Mü'minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. (Ahlâk ile insan öyle zirveleri tutar, öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o makamları elde etmek mümkün olmaz.) Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel davrananızdır."6
Görülüyor ki, eğer kadınlık, insanlık tarihinde bir kere aradığını tam bulmuş ve bir kere tam manâsıyla onurlandırılmışsa, o da Hz. Muhammed aleyhisselâm döneminde olmuştur.
O'nun zevceleri arasında, saray hayatı yaşamış olanlar da vardı.. ve Hz. Safiyye bunlardandı. Hayber'de babasını ve kocasını kaybetmişti. Bunların ikisi de Hayber'in efendileriydi. Safiyye harp esirleri arasında bulunuyordu.. ve onurlu kadına bu durum çok dokunmuştu. Bu itibarla da, Allah Resûlü’nü görünceye kadar, belki dünyada en çok kızdığı insan O'ydu. Ancak, O'nu görünce bütün duyguları değişmişti. Evet, Allah Resûlü’nün hânesinde karnını dahi doyuramayacak derecede ağır bir hayata katlanan, Safiyye gibi saraydan gelme kadınlar da vardı. Vardı ve o da diğer kadınlarla aynı hayatı paylaşıyordu. Evet, Allah Resûlü, o incelerden ince şahsiyetiyle onların gönüllerine öyle bir girmişti ki, ne pahasına olursa olsun, O'nunla beraber bulunma bütün hanımlarının biricik gayesi haline gelmişti.
Safiyye Validemiz, kök itibariyle yahudiydi. Kadınlardan biri bunu bir gün onun yüzüne vurmuş ve ona: "Ey yahudi kızı" deyivermişti. O, bu durumu Allah Resûlü’ne aktarmış ve üzüntüsünü dile getirmişti. Efendimiz de onu şöyle teselli etmişti: "Bir daha sana böyle bir şey diyecek olurlarsa, sen de onlara şu cevabı ver: 'Benim babam, Hz. Harun, amcam Hz. Musa, kocam da gördüğünüz gibi, Hz. Muhammed Mustafa'dır. Siz bana karşı neyinizle övünüyorsunuz?'"7 Ve Safiyye, Allah Resûlü’nün huzurundan ayrılırken, bütün üzüntülerini geri bırakmış, öyle ayrılıyordu. Çünkü onun kocası Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'di. İhtimal, ondan sonra bu sözler, onun dudaklarına sık sık misafir olacaktı.
Efendimiz, nikâhı altında çok kadın bulunmasına rağmen, çok defa kendi işini kendisi yapardı. Hz. Aişe Validemiz'den rivayet edilen bir hadis bize şunları anlatır: "Allah Resûlü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu". O, bunları yaptığı sırada, O'nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O'ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya layıktı, ve öyle de oldu...
Rasûlüllah, kendi işini yapmakla kalmaz; başkalarına yardım da ederdi. Kâdı Iyâz naklediyor: "Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü'nün elinden tutarak çekti ve O'na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Resûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor.. derken Sahabe de onların arkasına düşüyor.. ve Allah Resûlü gayet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor". Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Resûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı.
Hülâsa, Allah Resûlü’nün aile reisliği mükemmellerden daha mükemmeldi: Bu kadar kadını, bu kadar rahat idare etmesi ve hepsi tarafından da son derece sevilmesi.. hattâ onların kalplerinin sevgilisi, akıllarının muallimi, ruhlarının da terbiyecisi olması.. ve bütün bunları yaparken de vazifesinden zerre kadar taviz vermeyip, devlete, millete ait işlerde hiç mi hiç ihmal göstermemesi, O'nun risaletinin apaçık bir delil ve bürhanıdır. Eğer, başka hiçbir delil olmasaydı, O'nun risaletine delil olarak aile reisliğinde ta'kip ettiği çizgi yeterdi.


PEYGAMBERİMİZ'İN BİLHASSA KIZ ÇOCUKLARINA DAVRANIŞI
Hep zirvelerde dolaşan Allah Resûlü, hayatın hemen bütün ünitelerinde de hep zirvede olmuştu. İnsanlar O'nu ararken, ne kendi seviyelerinde ne de yaşadıkları asrın büyük insanları seviyelerinde aramamalıdırlar. Araştırmacılar O'nu ararken hep dünyanın en yüksek zirvelerini düşünmeli ve hayâlen zirveler üzerinde dolaşmalıdırlar ki, kadrine ruhânîlerin destân kestiği o Zât hakkında, kadirbilmezlik yapmasınlar. Evet, onlar Hz. Muhammed (s.a.s.)'i arayacaklarsa mutlaka O'nun ufkunda aramalıdırlar; bizim gibi doğru dürüst hayal bile edemeyen insanların hayalleriyle Hz. Muhammed'e ulaşmak mümkün değildir. Zira Allah (c.c.), mevhibe-i Sübhaniyesi olarak O'na her sahada en üstün olmayı bahşetmiştir.
O, çocuklarına, torunlarına fevkalâde şefkatle muamele eder.. böyle muamele ederken de, onların nazarlarını Âhiret'e ve yüksek karakter ve değerlere çevirmeyi ihmal etmezdi. Onları bağrında beslerken yüzlerine tebessüm eder, okşar ve aziz tutar.. bu arada onların uhrevî meseleleri ihmallerine de asla rıza göstermezdi. İşte bu anlayış içinde onlara karşı fevkalâde açık, fakat Allah'la arasındaki münasebeti korumak bakımından da gayet ciddi ve vakur idi. Bir taraftan onlara hürriyet ve serbestiyet içinde, insanca yaşama yollarını gösteriyor, diğer taraftan da gevşemelerine meydan vermiyordu. Meydan vermek şöyle dursun, aksine çürümelerine karşı bütün hassasiyetiyle göğüs geriyor ve onları hep ulvî ve uhrevî âlemlere göre hazırlıyordu. Bu şekildeki terbiye anlayışıyla Allah Resûlü, yine ifrat ve tefritten uzak orta yolu ve sırat-ı müstakimi temsil ediyordu. İşte bu durum da O'nun fetanetinin ayrı bir buudunu teşkil etmektedir.
Müslim-i Şerif'in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü’nün hizmetçisi olma gibi en yüksek payeye ulaşan ve on sene ara vermeden, fasılasız, kemal-i sadakatle bu hizmetini yürüten Enes b. Malik diyor ki: "Aile fertlerine karşı, Hz. Muhammed (s.a.s.)'den daha şefkatlisini görmedim."8
Evet, o kadar şefkatli o kadar içten davranır ve öylesine açık hareket ederdi ki; O'nun gibi bir ikinci aile reisi ve baba göstermek mümkün değildir.
Erkek evlâtlarının hepsi daha önceden vefat etmişti. En son Mâriye Validemiz'den bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş, o da yaşamamıştı. Allah Resûlü, onca önemli işlerinin arasında sık sık bakıcı himayesindeki çocuğunun yanına gider, onu bağrına basar, öper, okşar, sever, kucağına alır sonra da döner evine gelirdi. Vefat ettiği zaman da yine onu kucağına alıp, bağrına basıp, gözleri dolu dolu hüznünü ifade etmişti. O'nun bu durumuna hayretle bakanlara da: "Gönül mahzun olur, gözler ağlar; fakat inşaallah Allah'ın dediğinden, Allah'ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz" demişti ve ardından da dilini işaret ederek: "Allah şununla muâhaze eder" buyurmuşlardı.9
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i sırtına alır şurada-burada dolaştırırdı. O seviyedeki bir insan çocuğu sırtına alır ve halkın içine öyle çıkar mıydı? O, alır ve çıkardı. Böyle yaparken de, onların gelecekte kazanacakları şerefi âdeta istikbal ederdi. Bir gün Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sırtında iken hane-i saadetten içeriye Hz. Ömer girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce "Ne güzel bineğiniz var" dedi. Ve hemen Allah Rasûlü şöyle buyurdu: "Ya ne güzel süvariler onlar!"10
Bir başka defasında da Hz. Hasan'a, "Ne güzel bineğin var" diyene karşı, "ne güzel binici!" cevabını yetiştirmişti.11
Allah Resûlü, her hususta olduğu gibi, çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlatlarını, torunlarını canı kadar sever, hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O'nun evlât ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Resûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vekâr buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmakdan alıkordu. Mesela bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Resûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: "Bize sadaka hurması haramdır" der.12 Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.
Medine-i Münevvere'ye her girişinde bindiği merkubun üzerinde Allah Resûlü’ne sarılmış birkaç çocuğu birden görmek mümkündü. Demek ki Allah Resûlü (s.a.s.) sadece kendi torunlarına karşı değil, hanesinde, hanesine yakın hanelerde ve daha ötede oturan bütün çocukları, kemal-i şefkat ve samimiyetle bağrına basıyor ve onların gönüllerini sevgiyle fethediyordu.
Evet, O'nun sevgi hâlesine dahil olanlar sadece erkek evlat ve torunları değildi. O nasıl Hz. Hasan ve Hüseyin'i seviyordu, aynı şekilde kız torunu Ümame'yi de seviyordu. O kadar ki, bazen sokağa çıkarken Ümame'nin O'nun omuzlarında olduğu görülüyordu. Hatta, bazen kıldığı nafile namazlarda dahi Ümame'yi sırtında taşıdığı olurdu. Secde yapacağı zaman onu yere kor, secdeden kalkarken de yine omuzuna alırdı.
Allah Resûlü, Ümame'ye olan bu sevgisini öyle bir toplum ve cemiyet içinde izhar edip açığa vuruyordu ki, bu insanlar daha düne kadar kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. İşte böyle insanlar arasında, Allah Rasûlü'nün kız torununa gösterdiği bu ilgi ve alâka, oldukça değişik ve o güne kadar kimsenin görmediği orijinallikte bir hareket tarzıydı.

Hz. Fâtıma'ya karşı sevgi ve şefkati
İslâm'a göre kız-erkek ayırımı yoktur. Ve Allah Resûlü, bunu bizzat kendileri göstermiştir. Nasıl ayrım olabilir ki, birisi Hz. Muhammed ise diğeri Hz. Hatice'dir. Biri Adem ise diğeri Havva'dır. Biri Ali ise diğeri Fatıma'dır.
O Fatıma ki, Allah Resûlü’nün kızıdır. Kıyamete kadar gelecek bütün Ehl-i Beyt'in anasıdır. O bizim de anamızdır..!
İşte Allah Resûlü, bu incelerden ince Fatıma yanına gelince hemen ayağa kalkar, onun elinden tutup getirir ve kendi oturduğu yere oturturdu. Halini-hatırını sorar, onu sever, okşar ve gönderirken de yine aynı iltifatlarla gönderirdi.
Allah Resûlü ebediyete, yani insanların yaratılış itibariyle talip oldukları şeye talipti. Evet insan, ebed için yaratılmıştır. Ebedden, Ebedî Zât'tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O'ndan başka bir şey istemez.. bilerek-bilmeyerek hep O'nu arzular. Bu itibarla da, insana ebediyeti vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Bu itibarladır ki, Allah Resûlü (s.a.s.), çocuklarına bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmâl etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak'ada görmek mümkündür: Fatıma Validemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Resûlü’nün huzuruna gelir. Allah Resûlü (s.a.s.), ona şöyle buyurur: "İster misin ki halk desin? -burada, halktan maksat, insanlar veya rûhâniler, melekler, yani semanın sâkinleri olması arasında fark yoktur- Peygamber'in kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor?" Evet bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle Âhiret'e, Allah'a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz, Hz. Fatıma'ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fatıma diyor ki: "Hemen kolyeyi sattım.. bir köle aldım.. o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum ve sonra da Allah Resûlü’nün huzuruna geldim.. geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrur oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah'a şöyle hamd etti: "(Kızım) Fatıma'yı Cehennem'den koruyan Allah'a hamdolsun."13
Elbette ki, Hz. Fatıma, boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Resûlü, onu mukarrebîn (Allah'a en yakınlar) dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz'in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibariyle, Ehl-i Beyt"in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi: Evet, Hasan'a, Hüseyin'e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Rasûlü, onu önce Ehl-i Beyt'e, sonra da Şah-ı Geylanîlere, Muhammed Bahauddinlere, Ahmed Rufaîlere, Ahmed Bedevîlere, Şâzelîlere ve daha nicelerine ana olmaya hazırlıyordu. Zira onların yolunda öyleleri zuhur edecekti ki, bütün ömürlerini ukba televvünlü, kurbet buudlu yaşayacaklardı. Bu itibarla da Allah Resûlü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün kazurattan temizliyor, eteklerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. "Kişi sevdiğiyle beraberdir". Hz. Muhammed'i seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O'nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Rasûlü bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu.
O'nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim haber veriyor... Hadiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki: "Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fatıma kendisi yapıyordu. Zaten, bir hücrecikte kalıyorduk. O hücrecikte, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı. Fatıma'ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi..."
Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fatıma Validemiz'den dinleyelim: "Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Aişe: 'Geldiğinde ben haber veririm' dedi, ben de geri döndüm.
"Gece yatağa uzanmıştık ki, az sonra Allah Resûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali yataktan doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki, sadrıma temas eden ayağındaki serinliği göğsümde hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen naklettim. Allah Resûlü, birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: 'Ya Fatıma, Allah'tan kork ve Allah'a karşı vazifende kusur etme! Allah'ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da sadık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim. Yatağına girmek istediğin zaman, 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa da Allahüekber de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır."14
Fatıma, O'nun kızıydı. Hakk'ın terbiye adına kendisine lütfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri o kızından esirgeyemezdi. O kız ki, Hz. Hasaneyn'den hâtemü'l-evliyaya kadar, birçok velinin anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübarek meyvelere çekirdek olabilecek mahiyette yetiştirilmesi lazımdı. İşte bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde re'feti, şefkati, sevgisi ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fatıma'nın nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.
Efendimiz, eşi ve menendi olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esasen her insan için aşılması gereken en zor engel ve engebelerden biridir.. ve Allah Resûlü, bu engeli en kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir.
Hem O, öyle evlât ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne kadar altın halka insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, adetâ asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece Allah Resûlü’ne mahsus bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hakk O'nu bu mazhariyette de tek ve yektâ kılmıştır. Nice Hakk dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde yetiştirdikleri evlatları itibariyle fevkalâde fakirdiler. Onların evlatları veya evlatlarının evlatları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce misalini gösterip anlatmak mümkündür. Ancak Allah Resûlü’nün evlat ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihanet etmemişlerdir. Değil ihanet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefa misali olmuşlardır.

Evet, işte bu da yine Allah Resûlü’nün risaletinin bir delilidir ki, insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat'iyen mümkün değildir.

*Sonsuz Nur, c. 2'den derlenmiştir.

Dipnotlar
1- Buhari, Salat, 80; Fezailü'l-Ashab, 3.
2- İbn Sa'd, Tabakat, 2:231; İbn Hişam, Sire, 4:298.
3- Tirmizî, Nikâh, 41; İbn Sa'd, 2:231.
4- Buhari, Edeb, 68.
5- Buhari, Şürut, 15.
6- Ebu Davud, Sünnet, 15; Tirmizî, Radâ, 11.
7- Tirmizî, Menakıb, 64.
8- Müslim, Fezail, 63.
9- Buhari, Cenaiz, 14; Müslim, Fezail, 62.
10- Heysemi, Mecma'z-Zevaid, 9:181.
11- Muttaki'l-Hindî, Kenzu'l-Ummâl, 13:650.
12- Müslim, Zekât, 161.
13- Nesâî, Zinet, 39.
14- Buharî, Fezâilü'l-Ashab, 9; Müslim, Zikir, 80
 
Hz. Muhammed'in Beden Dili ve Üslubu

Yürüyüş Tarzlar

Kaynakların verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber; yürürken ayaklarını sürümezler, adımlarını atarken yerden sertçe kaldırırlardı. Hareket hâlinde iken sağa sola sallanmazlar, inişli yokuşlu engebeli bir arâzide yürürcesine hafifçe önlerine eğilirlerdi. Dimdik durup göğüslerini kabartarak yürümedikleri gibi, koşar adımlarla yürürcesine hızlı da yürümezlerdi. Fakat, Allah'ın kendilerine bir lutfu olarak, uzun mesafeleri kısa zamanda katederlerdi.


Oturuş Tarzları


Peygamber Efendimiz'in oturuş şekillerine dâir bize intikal eden vesîkalar ise, hadis metinleri arasına serpiştirilmiş durumda olup, şu şekillerden oluşmaktadır:
Kurfesâ biçiminde oturuş: Türkçe karşılığını tam olarak bulamadığımız bu oturuş biçimi şöyledir; İnsanın oturağı üzerine oturarak, dizlerini, karnına doğru iyice çekip kolları arasına aldıktan sonra ellerinin önden bağlanması şeklinde bir oturuştur. Buna, bir nevî destekli oturuş denebilir. Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in zaman zaman bu şekilde oturduğunun görüldüğüne dâir rivayetler bulunmaktadır.


İhtibâ yaparak oturma:

İhtibâ, bir önceki oturuş şeklinin aynıdır. Ancak, orada dizler el ile bağlandığı halde, burada kemer veyâ kuşak gibi bir eşya ile bağlanmaktadır.
Bağdaş Kurma: Ebû Dâvûd'un kaydettiği bir rivâyete göre, "Hz. Peygamber, sabah namazını kıldırdıktan sonra, güneş iyice doğuncaya kadar bağdaş kurarak otururdu".

Çömelme:

"İhtifâz" veyâ "ik'â" kelimeleriyle ifâde edilen bu oturuş şeklinin, daha çok yemek yerken kullanıldığı görülmektedir.

Sırtüstü Uzanıp Ayak Ayak Üstüne Atma: Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in Mescid-i Şerîf'te, sırtüstü yatıp ayak ayak üstüne koyarak istirahat ettiklerinin görüldüğüne dâir rivâyetler yer almaktadır.


Ayağını Sarkıtarak Oturma:

Hadis metinleri arasında, Hz. Peygamber'in bir kısım ashâbı ile birlikte, bir kuyu bileziğine oturarak ayaklarını kuyu boşluğuna sarkıttıklarına dâir rivâyetlere de rastlanmaktadır.


Diz Çökme:

Hz. Peygamber'in oturuş tarzlarına yer veren kaynaklarda, diğerleri gibi ayrı bir başlık altında, diz çökerek oturduklarına dâir rivâyetlere rastlanmamaktadır. Ancak, hadîs metinlerinin sebeb-i vürûd kısımları ile ashâbın hayâtını anlatan Tabakat kitaplarının satırları arasında bu durumu tesbit etmek mümkün olabilmiştir.

Diz çökme, Zât-ı Risâlet'in mûtad oturuş tarzıdır. Bu sebeple ashabdan birisinin: "Ben, Peygamber Efendimiz'i diz çökmüş vaziyette gördüm" demesi, bilineni tekrar bildirmek olurdu ki, bunun da ilgi çekici bir yönü kalmazdı. İşte ashâbın görüp anlattığı diğer oturuş tarzları, onların zaman zaman ve nâdiren Rasûlullah'ın şahsında müşâhade ettikleri oturuş şekilleridir.

Peygamber Efendimiz, hayatının çeşitli safhalarında yerine göre, yukarıda yedi madde hâlinde sıralanan şekillerin hepsi ile de oturmuş ve böylece O’na her açıdan benzemek isteyen ümmetini, belli bir şekille bağlamamış ve onları tek tip oturuşla sınırlamamıştır.


Dayandığı Eşyalar


Peygamber Efendimiz: "Üç şey vardır ki, geri çevrilmez: Yastık, güzel koku ve süt!." buyurmuşlardır.


Rasûlullah Efendimiz, sohbet meclislerinde ve uzun müddet oturma durumunda kaldıkları hâllerde, kollarının altına bir "yastık" alarak yaslanırlardı.


Hz. Peygamber'in, yerden biraz yüksekçe ve hurma yaprağından örülmüş "serîr" adı verilen bir eşya üzerine oturduklarına dâir bilgilere de sâhip bulunuyoruz.

Peygamber Efendimiz'in, demir veyâ tahta ayaklı bir kürsü üzerine oturduklarının görüldüğüne dâir belgeler de bulunmaktadır.


Hz. Peygamber, o günün toplumunda revaçta bulunup da varlık gösterisine kaçmamak kaydıyla kendisine ikrâm edilen bütün eşyaların üstüne oturmayı reddetmemiştir. Nitekim, misafirliğe gittikleri yerlerde, yerine göre, altına atılan halı veyâ keçeden mâmûl minder üstüne oturmuş, yerine göre ikrâm edilen mindere oturmayarak, kuru tahta veyâ çıplak toprak üzerine ilişivermiştir.


Konuşma Tarzları


Hz. Peygamber'in en bâriz özelliklerinden biri de, O'nun konuşmasındaki güzellik ve mükemmellikti. Peygamber Efendimiz: "Ben, az-öz söz söyleme (cevâmi'ul-kelîm) özelliği ile donatılmış olarak gönderildim" (Buhari, VIII, 76, 168 "Bü'istü bi-Cevâmi'il-kelim"; en-Nihâye, I, 295) buyurmuştur. Yetiştiği çevre de, Peygamber Efendimiz'in fasîh konuşmasında büyük rol oynamıştır.


Hz. Peygamber tane tane, açık-seçik ve herkesin anlayabileceği bir tarzda konuşurlardı. O kadar ki, dinleyenler eğer kelimelerini saysa, onları teker teker sayabilirlerdi. Yerine göre de, konuşması sırasında geçen önemli cümlelerini üçer def'a tekrar ederlerdi.


Yerine göre bir vâiz, bir müftü, bir hâkim; yerine göre bir muallim, bir terbiyeci, bir âile reisi; duruma göre bir diplomat, bir kumandan, bir fâtih, bütün bunların yanında geniş dostluk çevresi olan bir cemiyet adamı gibi sıfatlarla karşımıza çıkan Hz. Peygamber; dost-düşman, müslim-gayrimüslim, zengin-fakir, büyük-küçük, kadın-erkek her kesimle muhâtap olmuştur.


Peygamber Efendimiz, sohbet ederlerken; ashâbına karşı dâimâ mütevazı bir kardeş, şefkatli bir öğretmen ve merhametli bir baba gibi davranmış; bâzı muâşeret kaidelerini (görgü kuralları) öğretmeyi arzû ettikleri zaman da, onlara, tatlı bir üslûpla hitâb etmiştir. Söyleyeceklerini bâzen şakacı bir tarzda; bâzen gönül alıcı, sevindirici, ümit verici ve teşvîk edici bir biçimde; yerine göre kinâyeli, teşbîhli, ufuk açıcı ve düşündürücü bir üslûpla söylemişlerdir.


Hz. Peygamber'in topluluk karşısındaki konuşmalarının tonu da üslûbu da çok farklıdır. Kaynaklar, bu tür konuşmalar için "hutbe" kökünden türetilmiş tâbirler kullanırlar. "Vedâ Hutbesi" dışında diğer hitâbe tarzındaki konuşmaların içerisinde bu kadar uzununa rastlanmamaktadır.


Halka hitâben yaptığı konuşmalarda, gözleri kızarır, sesinin tonu yükselir ve heyecânı iyice artar; konuşmalarını yaparken, elinde, hem dayanmakta, hem de öteye beriye işâret etmekte kullanılan "mıhsara" denen (asâ, baston, değnek, cop türünden) bir çubuk bulundururlardı.
Hz. Peygamber, bilhassa lüzûmsuz aşırılıkları, İslâm'a söz getirebilecek ölçüsüz davranışları ve temel prensipleri zedeleyici hareketleri hiç hoş karşılamazlar; bu türden olaylar kendisine intikal ettikçe üzülürler, öfkelenirler, açıktan tavır takınırlar ve sert bir dille ikaz ederek bunları önlemeye çalışırlardı.


Hz. Peygamber'in değişmez bir tavrı vardı: Normal insanda bile hoş karşılanmayan; kaba, kırıcı, küçük düşürücü, hakaret edici, ölçüyü kaçırıcı türden bir konuşma ve hitap tarzı, O'nun şahsiyetinde hiç yer bulmamıştır.


Gülüş Tarzları


Kaynakların ittifakla kaydettiklerine göre, Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan beşûş çehreli, yani güleç yüzlü idi. Tebessüm denen "gülümseme", O'nun mübârek yüzünden hiç eksik olmazdı. En sıkıntılı anlarında bile, üzüntülerini belli etmezler, yanındakilerin içlerini karartacak bir tavır sergilemezlerdi. Bilhassa sevdikleri kimselerle karşılaştıklarında, öylesine tebessüm ederlerdi ki, böyle anlarda, yüzleri ay gibi parıldardı.


Bu tabîî halleri dışında, Rasûlullah Efendimiz'in, bir de gülüşleri vardı. Hadîs kaynakları, O'nun nelere ve nasıl güldüklerine dâir pek çok vesîka kaydetmişlerdir. Özellikle Âişe (r.a) vâlidemiz, Peygamber Efendimiz'in gülüş tarzlarını şu şekilde anlatmışlardır: "Rasûlullah Efendimiz'in küçük dili gözükecek şekilde, kendinden geçercesine güldüklerini hiç görmedim. O'nun gülüşü, tebessüm şeklinde idi" (Buhari, el-Câmi'us-Sahîh, VII, 94-95; el-Edeb'ül-Müfred, s.97, nu:251).

Hz. Peygamber'in diğer sahâbilerinin bir çoğu da, çeşitli münâsebetlerle, O'nun bu gülüş tarzını anlatırlarken "...öyle ki, azı dişleri gözükecek derecede güldüler!" şeklinde bir ifâde kullanmışlardır. Bu gülüş tarzında, dişler gözükür; fakat ses işitilmez. İşte bu, Peygamber Efendimiz'in gülüş tarzıdır.


Şakaları


Enes b. Mâlik (r.a): "Rasûlullah Efendimiz, çocuklara karşı, insanların en çok şaka yapanı idi" (Taberanî, el-Mu'Cem',s-Sagîr, II, 39; İbnü'l-Esîr, en-Nihâye. III, 466). "Peygamber Efendimiz, insanlar içinde, hanımlarına en çok şaka yapan kimse idi" (İbn'ül-Esir, en-Nihaye. III, 466; Gazali, İhyâ, III, 129) der.


Peygamber Efendimiz; daha çok, çocuklara; hanımlarına; fakir fukarâ zümresine ve çevresinden sevgi bekleyenlere şaka yapmıştır. "Arkadaşınla ağız kavgası yapma; ona şaka da yapma; bir söz verip tutmamazlık da etme!" buyurunca, çevresindekiler tarafından: "Ama yâ Rasûlallah, siz de şaka yapıyorsunuz!." diye sorulduğunda: "Evet, ben de şaka yaparım; fakat ben (şaka yaparken bile) sâdece hakîkati söylerim" (Buhari, el-Edeb'ül-Müfred, s.102, nu:265; Tirmızî, Sünen IV, 357, nu:1990). cevabını vermişlerdir.


Enes b. Mâlik(r.a) anlatıyor: Peygamber Efendimiz bana, "İki kulaklı!" diye hitâbetti (en-Nihaye, I, 34).


Tirmizî'nin hocası Mahmûd b. Gaylân, kendi hocası Ebû Üsâme'nin bu haberi açıklayıcı mâhiyette: "Yâni Hz. Peygamber, Enes'e şaka yapmıştır" dediğini söylemiştir.
 
Hazreti Muhammed'in Şahsiyeti ve Özellikleri:

Peygamber Efendimiz, bedenen olduğu kadar ahlak ve şahsiyeti itibariyle de insanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Şüphesiz ki sen, büyük bir ahlak üzeresin" (el-Ka-lem, 68/4). Bizzat Hz. Peygamber; "Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur (Muvatta', Husnü'1-Hulk, 8). Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluğundan beri Cenab-ı Hakk'ın kontrol ve murakabesi altında idi. Bu sebeple O; "Beni Rabbim terbiye etti ve güzel terbiye etti" buyurmuş (Süyüti, el-Ca-miu's-Sağîr 1/14); hayatı boyunca gayri İslamî ve gayri insanî hiç bir söz, davranış ve fiil ondan sadır olmamıştır. Peygamberliğinden önce de doğru sözlülüğü, dürüstlüğü, ahde vefası, yardım severliği ve her türlü güzel ahlakı ile takdirler kazanan ve KureyşIiler tarafından "el-Emîn = güvenilir kişi" ünvanına layık görülen Hz. Muhammed, peygamberliğinden sonra da Rabbinin Kur'an'la mü'minlere ve bütün insanlara emrettiği tüm ahlakî değerlere sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyen yerine getirmiştir. Bu bakımdan mü'minlerin annesi Hz. Aişe'ye Ashab-ı kiram'dan birisi Hz. Peygamber'in ahlakını sorduğu zaman, Hz. Aişe; "O'nun ahlakı Kur'an idi" diye cevap vermişti (Müslim, Müsafirîn 136).

Peygamber Efendimiz, Allah'ın Rasulü ve islam devleti'nin başkanı olarak yönetimi elinde bulundurmasına rağmen, son derece mütevazî ve samimi idi. Daima sade bir hayatı tercih ederdi. Giyinişi, ev düzeni, yiyecekleri, tüm yaşayışı sade idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle ilgilenir; hakka uygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir müracaatı boş çevirmez, meşru istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son derece cömert ve iyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin kötülüğünü istemez, kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü kırmaz, şahsiyetini rencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Şayet kızar ve öfkelenirse; bu, şahsı açısından olmayıp Allah içindi. Sevdiği, beğendiği, razı olduğu şeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret ve şecaat, sabır, azim ve ümit, müsamaha ve iltifat, şefkat ve merhamet, O'nun belirgin ahlakî özellikleri idi. Peygamberlerin temel vasıflarından birisi olarak parlak bir zekaya, keskin bir kavrama gücüne, eşsiz bir muhakeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetine sahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliğe düşmez, yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenab-ı Hakk'a tevekkül ederdi.

* İdareci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kur'an-ı Kerîm'in ihtiva ettiği ayetler ve İslamiyet'in mahiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği İslam cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicretten itibaren varlık kazanan İslam devleti'nin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibaren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkanına rağmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir. Cahiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak haklıhaksız her hususta ona itaata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişareyi kabul etmiş, Cenab-ı Hak'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla istişare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır. Adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyma, O'nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adalet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan Fatıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve "Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim" buyurdu (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8,9). Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tayininde ehliyet ve liyakat esasına riayet eder; layık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itaat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itaat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itaati gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilakis onların içinden, aralarından biri idi. Hz. Peygamber'in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur'an ayetinde ifade edildiği üzere (el-En'**, 6/57, 62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslam idare sisteminde hakimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah'a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah'ın vahiylerini ihtiva eden Kitab'a, yani Kur'an-ı Kerim'e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber'in getirdiği hükümler ya Cebrail vasıtasıyla Cenab-ı Hak'tan aldığı, ama Kur'an'da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber'in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenab-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.

Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed, toplumda müslümanlar arasında veya İslam devleti'nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, dava konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davacıyı olduğu kadar davalıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme bağlıyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyük hassasiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davaların halini bazan ashabının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz.Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.

* Eğitimci Olarak Hz. Muhammed
Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim" buyurmuştur (ibn Mace, Mukaddime 17). Hz. Peygamberin eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hale gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenab-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim, benim ilmimi artır!" (Taha, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; "Allahım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!" (İbn Mace, Mukaddime 23) diye yakarıyor; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.

Bu ölçüler içerisinde Peygamber Etendimiz ashabını Medine'ye hicretten önce Mekke döneminde Daru'l Er-kam'da, Hicretten sonra da Mescidü'n-Nebîde ve Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tabi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesair durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kabiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi haricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur'an tilaveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik malumat bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifade etmekte bir beis görmemişti. Mesela Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Aişe başta olmak üzere Rasülüllah'ın zevceleri ve Ashabın alim hanımları öğretim faaliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüz o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.

* Komutan Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslam düşmanlarının faaliyetleri ve İslam'ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslam'ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine'ye hicretten itibaren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber'in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalade yüksek bir komuta güç ve dirayetine, eşsiz bir askerî kabiliyete sahip idi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yeni gelişmeleri takip ederek başarı ile uygulama hassasiyeti vardı. Son derece cesaretli ve şecaatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashabın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda Ashabı O'nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metanetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı. İstihbaratın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbarat elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır. Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak ve İslami unsurlar içeren parolalar belirlerdi.

Ayrıca Hz. Peygamber'in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O'nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usulü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber'in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idaresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icra etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle takip altında tutulup baskıya, eziyet ve işkencelere maruz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber'in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür iradeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konuşu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslam tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatin apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslam'a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığını hazmedemeyen batıl gücün temsilcileri İslam'ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve talimatlarını veriyordu.

Mesela düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslam'ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup eman dileyene eman verme; cahiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağını burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine cahiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktul düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insanî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O'nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği talimat arasında yer almaktadır.

* Aile Reisi Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke'de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir adet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin sebeplerini, İslam düşmanlannın yaptığı gibi nefsanî ve şehevanî arzulara bağlamak asla doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in çok evliliği iddia edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu evliliklerin Hz. Peygamber'in söz konusu arzuyu daha ziyade duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl sadece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslam'ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceği zeki, kabiliyetli ve bilgili eşi vasıtasıyla kadınları İslami esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhatap kitlelerini celbetme lüzumu, bazan İslam hukukunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber'in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî, siyasî, hukukî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber'in çok evlenmesini gerekli kılmıştı.

Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem'a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint elHaris, Ümmü Habîbe bint Ebu Süfyan, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Haris. Reyhâne ve Mâriye ise cariyeleri idi. Hz. Peygamber'in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke'de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine'de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarureti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in bu zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasülullah ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber'in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir. Hz. Peygamber'in hanımlarının Mescid'e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra île bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adaletle muamelede bulunur, hiç birine diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı.

Hayatı boyunca Hz. Peygamber'den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır. Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibaret olan hane-i saadetleri son derece sade, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber'in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkanlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur'an'da da temas edildiği üzere "Şayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah'ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorlarsa Allah'ın iyi davrananlar için büyük bir mükafaat hazırladığını" (el-Ahzab, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber'in zevceleri bu ikaz üzerine beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber'in yanında kalmayı ve O'nun sade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler. Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlakında, dini tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Andolsun ki Rasûllah'ta sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır" (el-Ahzab, 33/21).
Allah'ın salat ve selamı O'nun üzerine olsun.

KAYNAK:Şamil İslam Ansiklopedisi

 
Hz. Peygamber, fıtratı gereği ölçülü davranan, güler yüzlü, sevecen, nükte ve latifelerden hoşlanan, zaman zaman şakalaşmayı seven bir insandır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de O'nun bu vasfı için “Allah’ın rahmetiyle Sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi” (1) buyurulmaktadır.

Fakat şaka ve latifeler konusunda Hz. Peygamber’in her konuda olduğu gibi bir ölçü ortaya koyduğu bilinmektedir. Nitekim, Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edilen bir hadis-i şerife göre ashabdan bazıları Rasûlullah’a:

-“Ya Rasûlallah, sen de bizimle şaka yapıyorsun” dediklerinde, Hz. Peygamber:

-“Şaka yaparım ama sadece doğruyu söylerim” buyurmuştur. Burada söz konusu olan, yapılan şakaların mutlaka doğru unsurlar taşıması ve kırıcı olmamasıdır.

Hz. Peygamber’in Çocuklarla Şakalaşması

Hz. Peygamber’in en çok şakalaştığı çocuklar, şüphesiz ki torunları Hasan ve Hüseyin idi. Onların ellerinden tutar, ayakları üzerine koyar, göğsüne çıkarır, kucaklar ve öperdi. Bazen onları omuzlarına bindirip gezdirirdi.

Bir gün Hz. Peygamber, ashabıyla bir davete giderken yolda oynamakta olan Hüseyin’e rastladı. Öne geçerek kollarını açtı ve torununu çağırdı. Hüseyin gelmek istemedi, sağa sola kaçtı. Hz. Peygamber de gülerek onu yakalayıncaya kadar arkasından koştu. Yakaladı, onu sevdi, öptü ve ona hayır duada bulundu.

Cabir (ra)’den gelen bir rivayette ise Hz. Peygamber deve olmuş, Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirmiş, dört el üzerinde yürümektedir ve onlara:

-“Deveniz ne güzel deve, siz de ne güzel binicilersiniz” diye iltifatta bulunmuştur.

Enes b. Malik (ra) de 10 yaşından beri Hz. Peygamber’in hizmetinde bulunmuş bir sahabedir. Rasûlullah (sav) Enes’i gördüğünde ara sıra ona takılırdı:

-“Ya Ze’l-uzuneyn” (ey iki kulaklı) diye şaka yapar ve bazen da kakülünü çekerek onu severdi.

Hz. Peygamber’in Sahabelerle Şakalaşması

Kendi Hanımlarıyla Şakalaşması

İbn Abbas (ra)’tan gelen rivayette bir adam Rasûlullah (sav)’ın nasıl şaka yaptığını sorması üzerine o da:

-“Hz. Peygamber'in, hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirip 'bu elbiseyi giy, Allah’a şükret, eteğini de gelin eteği gibi bir sürü bakalım'” buyurduğunu nakleder.

Hz. Aişe’den gelen bir rivayette O şöyle demektedir: “Bir defasında, Rasûlullah (sav) ile beraber bir yolculuğa çıkmıştım. O zaman zayıftım. Şişman değildim. Rasûlullah (sav) yanındakilere:

- 'Siz önden gidin' buyurdu. Onlar epeyce arayı açınca, bana:

- 'Haydi gel, seninle yarışalım' dedi.

Rasûlullah (sav) ile yarış ettik. Ben O'nu geçtim. Ben şişmanlayıncaya kadar sesini çıkarmadı. Bu arada ben de bu hadiseyi unutmuştum. Yine Rasûlullah (sav) ile birlikte bir yolculuğa çıktığımızda, yanındakilere:

- 'Siz önden gidin' buyurdu. Onlar ilerleyince de bana:

- 'Haydi gel yarış edelim' dedi. Bu seferki yarışta O beni geçti ve:

- 'Ödeştik' diyerek gülmeye başladı.”

Numan b. Beşir’den: “Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için izin istediği bir sırada, kızı Hz. Aişe (r.anha)’nin Rasûlullah (sav)’a karşı içeride yüksek sesle konuştuğunu duydu. İçeri girdiğinde Hz. Aişe (r.anha)’nin üzerine yürüyüp onu dövmek istedi ve:

- 'Rasûlullah (sav)’a karşı yüksek sesle konuştuğunu görüyorum. Bu ne hal?' diye çıkıştı. Rasûlullah (sav) araya girip onu korudu. Hz. Ebû Bekir (ra) dışarı çıkınca Rasûlullah (sav) Hz. Aişe (r.anha)’ye dönerek:

- 'Nasıl, seni babandan kurtardım mı?' buyurdu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Ebû Bekr (ra) Rasûlullah (sav)’ın yanına gelmek için izin istedi. İçeri girdiğinde Hz. Peygamber’le kızı Aişe (r.anha)’nin iyi olduklarını görünce onlara:

- 'Ha şöyle, beni kavganıza soktuğunuz gibi, sulhünüze de ortak ediniz' dedi. Rasûlullah (sav) da:

- 'Biz de öyle yapıyoruz' diye cevap verdi.” (2)

Diğer Hanım Sahabelerle Şakalaşması

Hz. Hasan’dan rivayet edilir ki "Ensar’dan yaşlı bir kadın Hz. Peygamber’e geldi ve:
- 'Ya Rasûlullah (sav) Allah’ın beni cennete sokması için dua et.'

- 'Bilmiyor musun? İhtiyarlar cennete giremez.' deyince, yaşlı kadın üzüntüsünden ağlamaklı bir hale geldi. Hz. Peygamber gülerek:

- 'Biz onları (=kadınları) eşlerine düşkün, hepsi bir yaşta ve bâkireler olarak yeniden inşa ederiz.'(3) ayetini okumadın mı?' diyerek ihtiyar kadınların ihtiyar olarak değil de genç kız halinde cennete gireceğini son derece latif bir şekilde açıkladı ve yaşlı kadının gönlünü de aldı."

Rasûlullah (sav) bir kadına, kocasının gözünde beyazlık bulunduğunu söyler. Kadın üzgün bir şekilde kocasına gelir. Hz. Peygamber’in kendisi hakkında söylediklerini aktarır. Kocası, Rasûlullah (sav)’ın latife yaptığını, herkesin gözünde beyazlık olduğunu kastettiğini söyler. (4)

Erkek Sahabelerle Şakalaşması

Enes b. Malik (ra)’ten rivayet edilir ki " Bir adam Rasûlullah (sav)’a geldi, O'nu devesine bindirmek istedi. Rasûlullah (sav) da:
- 'Biz de seni bir deve yavrusuna bindirelim' deyince adam:

- 'Ya Rasûlallah (sav) ben yavru deveye nasıl bineyim?' dedi.

Rasûlullah (sav) da:

- 'Bütün develer bir ana devenin yavrusu değil midir?' buyurdu. (5)

Yine Enes b. Malik (ra)’ten rivayet edilir ki Enceşe isimli bir sahabe Veda Haccı dönüşünde Rasûlullah (sav)’ın hanımlarını taşıyan develeri sürmekteydi. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılarla develeri koşturdu. Rasûlullah (sav):

- 'Ey Enceşe! Yavaş sür billurları kırma' dedi. (6)"

Rasûlullah (sav) burada hanımlar için son derece nazik ve kibar bir ifade kullanmıştır. Onların billur gibi şeffaf ve kıymetli olduğu kadar çok hassas olduklarını, hemen kırılıvereceklerini vurgulamıştır.

Yine Enes b. Malik (ra)’ten: " Zahir adında bir bedevi çölden Rasûlullah (sav)’a hediyeler getirmişti. Döneceği sırada Rasûlullah (sav) da ona hediyeler verdi ve:
- 'Zahir,bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz' buyurdu. O çirkin olduğu halde, Rasûlullah (sav) onu çok severdi. O alışveriş ederken Rasûlullah (sav) arkasına dolandı, kendisini göstermeden:

- 'Ben kimim?' diye sordu.O da Rasûlullah (sav)’ı tanıdı. Rasûlullah da:

- 'Bu köleyi kim satın alacak?' diye sordu. Adam:

- 'Ya Rasûlallah (sav) beni değersiz buluyorsun' dedi. Rasûlullah (sav):

- 'Allah’ın kulu , kölesi değil misin? O halde O’nun katında değerin yüksektir' buyurdu." (7)

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber şakalarında telmih ve tevriye sanatına oldukça fazla yer vermiştir.

Sahabenin Peygamberle Şakalaşması

" Hz. Peygamber, torunları Hasan ve Hüseyin’i iki omzuna oturtmuş bir halde idi. Hz. Ömer (ra) bu durumu görünce Hasan ve Hüseyin’e hitaben:
- 'Altınızdaki at ne kadar kıymetlidir?' diye şaka yaptı. Hz. Peygamber de Hz. Ömer’e:

- 'Onlar da iyi binicilerdir' diye mukabelede bulundu." (8)

Yine aynı şekilde bir başka olay da şudur: "Bir gün Hasan ile Hüseyin kaybolur, Hz. Peygamber uzun aramalardan sonra onları çok korkmuş bir halde bulur, onları sever, öper, okşar ve her ikisini de omuzlarına alıp geri getirirken yolda Selman (ra)’a rastlar. Selman da Hasan ile Hüseyin’e hitaben:
- 'Ne mutlu size, ne güzel de bineğiniz var' diye takılır. Rasûlullah (sav) ise ona:

- 'Onlar da iyi binicidirler. Babaları ise onlardan daha da hayırlıdır' cevabını verir." (9)

" En şakacı sahabelerden olan ve Hz.Peygamber’i çok seven Nuayman (ra), Medine’ye iyi bir şey geldi mi hemen alır ve onu Rasûlullah (sav)’a hediye ederdi. Yine bir gün çarşıya nefis bir bal geldiğini gördü. Balı aldı, Hz. Peygamber’e hediye etti. Ancak balın parasını vermemişti. Satıcıyı Hz. Peygamber’e getirdi ve parasını O'ndan almasını istedi. Hz. Peygamber:
- 'Hani hediye etmiştin' deyince Nuayman (ra):

- 'Ya Rasûlallah! Bu güzel balı Senin yemeni çok istedim, param olmadığı için böyle yaptım' dedi. Hz. Peygamber de gülerek adamın parasını ödedi.





4) en-Nüveyrî, IV,3; İbnş. Köten,Ibû Davud, Edeb,92; Tirmizî, Birr, 57

6) Darimî, İstizan, 65

7) Ahmed b. Hanbel, Tirmzî, Kandehlevî, III, 1176

8) Heysemî, a.g.e., IX, 181-182

9) Heysemî, a.g.e.,182; Köten,IV,468

10) İ. Abdilberr , el-İstiâb, IV, 473

Prof. Dr. İsmail Yakıt
[/QUOTE]
 
Geri