Önsöz: O kafedeki çay bardakları kadar ince belliydi hayatlarımız. Karşılıklı oturmuş çaylarımızı (ben pek sevmem) içerken “Neden konuşmuyorsun?” diyordu karga bana. Ben ise ona “hiç” diyordum. Aslında hiç değildi. Aklımda binlerce şey vardı ancak bunu insanların yüzüne veya sesli olarak ifade etmem çok zor. O yüzden yazıyorum. İçimden geldiği gibi.
Hayatımda hep mutsuz oldum. Ancak şu günlerde hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum, gerçek dostlarım var ve bunların hayal olmamasını diliyorum kendi kendime. Çünkü biliyorum ki insanlar öldükleri zaman değil, unutuldukları zaman ölürler. Bu yüzden arkadaşlarım üzerinde bir iz bırakmaya çalıştım her zaman. Biliyorum, belki biraz değişiğim, belki çok duygusal, belki çok iyimser ama içimden geleni yapıyorum ben. Bu zamana kadar hep bu huylarım yüzünden kaybettim. Ancak şu aralar gerçek dostlarımı bulduğumu düşünüyorum (Karga, Tosbağa, Ayı).
Hayat ne kadar garip değil mi? Öldükten birkaç sene sonra insanlar senden sadece silik bir anı gibi bahsediyor. Ve sonraki senelerde dile bile getirilmiyorsun. Bugün o kahvede ölüm’ü düşünüyordum. Eğer o gün ölsem kaç kişi ağlardı arkamdan veya kaç kişi ölene kadar beni hatırlamayı sürdürürdü?
Sadece ölüm yıldönümlerimde belki hatırlanır, belki hatırlanmazdım. Ve sonra tekrar yaşamı düşündüm. Duyguları ve düşünceleri. Hayatın ne kadar kısa olduğunu. Ve ne kadar boş şeylerle zaman kaybettiğimizi. Ve kaybedeceğimizi. Ve geleceğimizin karanlığını. Her gün 8-9 saat uyuyarak bile değerli zamanımızı çarçur ediyoruz. Aslında şu anda yaptığım da zaman kaybından başka bir şey değil ancak yapma ihtiyacı hissediyorum. Ve göğsümün ortasında bir sertlik, rahatsızlık var, 2-3 aydır çözemediğim bir sertlik. Sanki başkalarına yük oluyormuşum gibi bir sertlik. İçimin hiçbir zaman rahat etmeyeceği bir sertlik. Diğerleri gibi olmak istedim. Cidden istedim. Ancak olamadım. Liseye geçtiğimde herkesin benim gibi çokça kitap okuyan, TSM dinleyen gençler olduğunu düşünüyordum. Bir sene depresyona girip hiçbir şey yapamadım. Olduğum yere çakılıp kalmıştım. Çünkü liseden önce hayatım kitap okumak ve ders çalışmaktan ibaretti.
Hayatın farklılıkları çok fazla. Hala da bu farklılıkları keşfediyorum.
Hayatımda hep mutsuz oldum. Ancak şu günlerde hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum, gerçek dostlarım var ve bunların hayal olmamasını diliyorum kendi kendime. Çünkü biliyorum ki insanlar öldükleri zaman değil, unutuldukları zaman ölürler. Bu yüzden arkadaşlarım üzerinde bir iz bırakmaya çalıştım her zaman. Biliyorum, belki biraz değişiğim, belki çok duygusal, belki çok iyimser ama içimden geleni yapıyorum ben. Bu zamana kadar hep bu huylarım yüzünden kaybettim. Ancak şu aralar gerçek dostlarımı bulduğumu düşünüyorum (Karga, Tosbağa, Ayı).
Hayat ne kadar garip değil mi? Öldükten birkaç sene sonra insanlar senden sadece silik bir anı gibi bahsediyor. Ve sonraki senelerde dile bile getirilmiyorsun. Bugün o kahvede ölüm’ü düşünüyordum. Eğer o gün ölsem kaç kişi ağlardı arkamdan veya kaç kişi ölene kadar beni hatırlamayı sürdürürdü?
Sadece ölüm yıldönümlerimde belki hatırlanır, belki hatırlanmazdım. Ve sonra tekrar yaşamı düşündüm. Duyguları ve düşünceleri. Hayatın ne kadar kısa olduğunu. Ve ne kadar boş şeylerle zaman kaybettiğimizi. Ve kaybedeceğimizi. Ve geleceğimizin karanlığını. Her gün 8-9 saat uyuyarak bile değerli zamanımızı çarçur ediyoruz. Aslında şu anda yaptığım da zaman kaybından başka bir şey değil ancak yapma ihtiyacı hissediyorum. Ve göğsümün ortasında bir sertlik, rahatsızlık var, 2-3 aydır çözemediğim bir sertlik. Sanki başkalarına yük oluyormuşum gibi bir sertlik. İçimin hiçbir zaman rahat etmeyeceği bir sertlik. Diğerleri gibi olmak istedim. Cidden istedim. Ancak olamadım. Liseye geçtiğimde herkesin benim gibi çokça kitap okuyan, TSM dinleyen gençler olduğunu düşünüyordum. Bir sene depresyona girip hiçbir şey yapamadım. Olduğum yere çakılıp kalmıştım. Çünkü liseden önce hayatım kitap okumak ve ders çalışmaktan ibaretti.
Hayatın farklılıkları çok fazla. Hala da bu farklılıkları keşfediyorum.