İnancın Gülgesinde | Yazı Serisi - 2 (Muhtelif Meseleler)

  • Kullanıcı Od
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Din ve İnanç
Konu sahibi son olarak 1243 gün önce görüldü
RUH, MELEK, ŞEYTAN VE CİNLERİN VARLIĞI

1. Bu mahlûkların varlığı, Kur’ân-ı Kerim’in ve Efendimiz’in (sav) beyanlarıyla sabittir:

Kur'ân-ı Kerim'in Allah kelâmı olduğunu isbât eden bütün deliller ve Efendimiz (sav)'in peygamberliğini tasdik eden bütün hüccetler, aynı zamanda ruh, cin, melek ve şeytanın varlığı hakkında da delil ve bürhandırlar. Onları inkâr edemeyen, bunları da inkâr edemez. Zirâ bu mevzûlar, hem Kur'ân-ı Kerim'de, hem de Efendimiz (sav)'in mübârek sözlerinde çeşitli vesilelerle ele alınıp incelenmiş ve varlıkları bizzat onlar tarafından tasdik edilmiştir. Evet ruh, melek ve cin mes’elesi, işte böyle muhkem ve sağlam delillerle te'yid edilmektedir.

Melek ve cinlerle, cinlerin başı Şeytan'ın varlığıyla alâkalı başka hiç bir delil olmasa bile, çok mevzûda olduğu gibi bu mes'elede de Kâinatın Efendisi (sav) ve Kur'ân, delil olarak yeter. Zirâ, ondört asırdır, ne Kur'ân'ın, ne Resûlullah (sav)'ın tek bir sözü yalanlanmadığı gibi, aksi de ortaya konamamıştır. İlim adına sabit ve değişmez kabul edilen ne kadar kanun bulunmuş, ne kadar keşif yapılmışsa, hemen hepsinin fezleke ve aslının Kur'ân'da bulunup, ondört asır önce haber verildiğini görüyoruz. O halde, melek ve cinin varlığı, bizim varlığımız gibi kesin, Kur'ân ve Efendimiz (sav)'in doğruluğunun kat'iyyeti kadar da kat’îdir. İnanmayıp inkâra sapanlar, ancak kibir, gurur, inat, peşin fikir ve Kur'ân'a, İslâm'a düşmanlıklarından dolayı bu garip ve anlaşılmaz duruma düşmektedirler.

2. Bu varlıkları görmememiz, yokluklarına delâlet etmez:

İnsanın görmesi, umûm varlığa nisbetle çok sınırlıdır. Dolayısıyla insan, görmediğine “yoktur” deyip geçemez. Nice şeyler var ki, varlığını bildiğimiz halde onları göremiyoruz. Görmemek, yokluğa sebep teşkil etmez. Dün meçhulümüz olan birçok mes'ele, bugün artık malûmumuz olmuştur. Fakat bildiklerimiz, birçok bilmediğimize kapı açmış olduğundan, biz yine bilinmeyenlere yelken açmak mecburiyetindeyiz. Mevzûmuzla alâkalı varlık için de aynı şeyleri düşünmemizde hiç bir mâni yoktur...

3. Bu varlıklar, bizim görgü, bilgi ve müşahede buudlarımızda değildir:

Ruh, melek, cin ve şeytan, bizim buudlarımızda değildir ki görebilelim. Biz, bizde mevcut organlarla ancak kendi buudumuza girenleri görür ve duyarız. Nitekim, ölçü birimleri dahi varlığın husûsi durumuna göre değişmektedir. Mesafe, ağırlık ve yoğunluğun ölçü birimleri hep farklı farklıdır. Ateşin hararet derecesini, onun içine elini sokmadan, ya da hararet ölçme aleti kullanmadan öğrenmeye çalışanın durumuyla, fizikötesi ve maddî olmayan varlıkları maddî vasıtalarla görüp tutmaya, tutup tesbit etmeye çalışmak biribirine benzetilebilir. İkisi de, hedefe varmada yanlış yol ta'kip etmektedir.

4. Küçük kâinat olan insanda ruh, büyük kâinatda melek gibidir:

Kâinatta hâkim olan ma'nâ ve ruhtur, madde değil.. ve yine, ilk yaratılan da madde değil, anti-maddedir. Evvelâ nur, ruh ve madde için kalıp olabilecek mahiyetler var edilmiştir. Bu, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün varlık için böyledir.. ve varlık, daha sonra belli bir zaman içinde o kalıplara göre şekillenmiştir.

Varlıkta bir kader, matematik ölçü, plân ve program hâkimdir. Kanunlar ve değişmeden devam edegelen prensipler sayesinde ve bu prensiplerin hükmü altında, herşey görülüp-gözetilerek, muhafaza edilerek cereyan etmektedir. Bu arada, görünen şeyin arkasında bir kısım görünmeyen kuvvetler sezilmektedir.

Meselâ, eğer dilinden anlasaydık ve dilimizden anlasaydı -belki de anlıyordur- bir çekirdeğe: “Sen ne olmak istiyorsun?” diye sorduğumuzda , “ağaç” diyecek ve neticede ağaç olacaktır. Ne mevsimlerin değişmesi, ne üzerinden çeşitli devrelerin geçmesi, ne de bulunduğu yerden başka bir yere nakledilmesi, onu bu sözünde yalancı çıkarmayacaktır. Çünkü onun ağaç olması, bir kanundur. Şimdi bizler, bu çekirdekteki ağaç olma kanununu izah edebiliyor muyuz? Hayır. Öyleyse, inkâr mı edeceğiz? Elbette ki hayır.

Gözle görülmeyecek letâfette bir yapıya sahip olan rüzgâr ve kasırga, ağaçları kökleyip savuracak ve çatıları uçuracak güç ve kuvvete sahiptir. Şimdi bizler, her yıl yüzlercesine şahit olduğumuz bu vak'alardan sonra, rüzgârdaki güç ve kuvveti, sırf görmediğimizden ötürü inkâr mı edeceğiz?

Elektrik, belli bir sisteme bağlandıktan sonra, düğmeye basan kim olursa olsun, koca bir fabrikayı, dev gibi makinaları çalıştırır da, biz ondaki bu potansiyel gücü ancak eserinden anlarız. Oysa ki, ondaki bu gücü, şimdiye kadar kimse görmüş değildir. Fakat, görmediğini inkâr eden safderunlardan başka, ondaki bu gücü inkâr eden de çıkmamıştır.

Zerrelerden kürrelere kadar mevcudiyeti herkesçe kabul edilen itme çekme kanunu da böyledir. Bu kanun sayesindedir ki, kâinattaki nizam ve âhenk devam etmektedir. Şimdi, neticesini gördüğümüz, fakat bir türlü kendisini müşahede edemediğimiz bu kanunu inkâr mı edeceğiz?

Misâlleri çoğaltmak mümkündür. Fakat neticede varlık ve hadiselerin bize diyecekleri şudur:

“Arkadaş! Sen bize takıldın kaldın. Biz sadece tenteneli bir perdeyiz.. ve bize verilen emirleri yerine getiririz. Bizim üstümüzde de bir kısım nezaretciler var; onların adları da, ruh ve melektir. Siz, kendi âleminize sarkmış dallar olarak bizi görüyorsunuz; ancak, esas vücud ve kuvvet, ruha ve meleğe aittir, onlarda görülen de Hakk'a. Evet, unutmayın ki, küçük bir kâinat olan insana ruh nezaret eder, büyük bir insan olan kâinata da melekler!..”

5. Bütün kâinat, hayat ve şuur sahibi varlıklar için hazırlanmıştır:

Hayat maddeye değil, madde hayata hizmet etmektedir. Topraktan havaya, ondan güneşe ve rüzgâra, derken kâinatta cârî bütün kanunlara ve bu kanun ve nizamlarla temin edilen âhenk ve düzene kadar ne varsa hepsini teker teker ve topluca tetkik ettiğimizde görürüz ki, bütün bunlar, yeryüzünde canlıların, bilhassa şuur sahibi varlıkların yaşamasına zemin hazırlamak içindir. Kâinatta israf yoktur. Eğer hayatla neticelenmeseydi, bütün bu masrafların abes ve israf kabûl edilmesi gerekirdi. Çünkü, hayat olmayınca hiçbir varlık ve varlığa ait hususiyetin de ma'nâsı kalmayacaktır. Hayat olup, şuur bulunmasa, o zaman da herşey renksiz ve karanlık olacaktır. Öyleyse bütün kâinat, hem hayat, hem de şuur sahibi varlıklar için hazırlanmıştır. Ve yine madem şu dünya, bu kadar küçüklüğüyle beraber, bunca şuur ve hayat sahipleriyle doludur; dünyamızdan binlerce defa daha büyük olan şu yıldızlar da, elbette kendi şartları içinde şuurlu hayat sahibi varlıklarla dolu olacaklardır. İşte o varlıklar da melekler, cinler ve rûhânîlerdir.

6. Hayat, maddeye bağlı değildir:

Eğer hayat maddeye bağlı olsaydı, bir fil ve gergedanın pireden daha hızlı ve serî, daha hassas ve daha duyarlı olması icabederdi. Hattâ, en ince hislerle en keskin duyguların sinekte değil de, bir dağda bulunması gerekirdi. Everestler yerinde dururken, bir kuş, dünyayı küçük bir bahçesi haline getiremezdi. Demek madde, sabit ve pasif; buna karşılık, ma'nâ, ruh ve hayat ise faal ve aktiftir. Hayat, iç ve öz; madde ise kışır ve kabuktur. Başka değil, madde, ancak hayata hizmetkârdır. O halde esas olan, görülenler değil, aksine görülmeyenlerdir...

7. Kâinatta cereyan eden hadiseleri hayâlî kanunlara veremeyiz:

Farazî ve itibârî bir çekim kanunu, dev gibi mücessem küreleri sırtına alamaz. Binlerce şey üzerinde imzası bulunan dimağa ait vazifeler, beynin o müdhiş fonksiyonları gözardı edilerek, görünürdeki sebep olan kimyevî reaksiyonlara verilemez. Öyleyse, kanunları ellerinde tutan meleklerin ve beyne kumanda eden ruhun varlığını kabule mecburuz. Melek ve ruh dururken, bütün bunları hayalî kanunlara ve çözülüp giden maddeye vermek, makul bir izah değildir.

8. Melek, cin ve rûhî mes’elelere izah getiren yığınla hâdise vardır:

Dünya canlılarla dolu, her canlı ise, kendi hayat şartlarına münasip cihazlarla donatılmış durumdadır. Karada yaşayanlar, denizde yaşayanlar, kısaca bütün canlılar, kendi âlemlerine uygun organizmalara sahiptirler. Bu canlıların, içlerinde bulundukları şartların dışına sıçrayıp da başka bir âleme intikalleri mümkün değildir. İnsan ne kadar üstün cihazlarla bezenmiş olursa olsun, iğne kadar bir balığın hayatını yaşayamaz. Ancak belli cihazları taklit edip kullanmak sûretiyle, geçici olarak onların âlemini ziyaret edebilir.

Etrafımız, binler çeşitte yaratıklarla sarılı.. buzullarda yaşayanlar, çölde hayat sürenler, oksijenini havadan alanlar, sudan temin edenler, topraktan biten şeyleri yiyenler, bizzat toprağı yiyerek geçinenler, sürünerek yürüyenler, gök kubbede kanat çırpıp pervaz edenler veya suda yüzenler; daha neler ve neler!..

Evet, şu küçücük dünyada, diğer sistemlere nisbetle nokta bile olamayacak kadar şu küçük yerkürede binlerce çeşit hayat ve yaşama şekilleri mevcuttur. Yeryüzünde vaziyet böyle iken, acaba dünyadan çok daha büyük yıldızların, sistemlerin, güneş ve gezegenlerin, oralardaki şartlara uygun canlı ve şuurlu sakinleri yok mudur? Bir çırpıda verilecek “hayır” cevabı elbetteki yanıltıcı olur. Çünkü henüz insanlık, oralara ait şartların içine girip de araştırmada bulunmuş değildir. Okyanusların içine girip de, oradaki canlıları görmemekten gelen bir inkârla, başka dünyalarda olabilecek canlıları inkâr etmek arasında fark yoktur. Denizde boğulmadan yaşayan canlılar olduğu gibi, ateşte yanmayan canlılar da olabilir. Ve öyle bir canlı için en güzel mesken de, herhalde dünya değil, güneş ve güneş gibi yıldızlar olacaktır. Kaldı ki, dünyada bile rûhî güç ve istidadlarından dolayı ateşin yakamadığı nice insanlar vardır. Dolayısıyla, hayat şartlarını sadece kendi dünyamıza kıyas edip, diğer yıldızları şuur sahibi canlılardan hâlî ve boş kabûl etmek, hiç de doğru değildir.

Bir kimyacı ile konuşsanız, bir fizikçi, astrofizikçi ile sohbet etseniz, bir biyolog, zoolog, jeolog ve arkeologla fikir alış verişinde bulunsanız ve tıp sahasında biraz derinleşseniz veya böyle biriyle görüşseniz, karşınıza ne inanılmaz âlemler, ne inanılmaz hayat şartları ve ne maceralı seyahatlar çıkacaktır.

Bilmediğiniz veya en azından “ayne’l-yakîn”ine eremediğiniz bu gibi mevzûlarda size anlatılanları kabul etmeseniz bile, hemen inkâra da sapmamak, tutulacak en makûl yoldur. Çünkü konuşanlar, kendi sahalarında ihtisas yapmış kimselerdir. Mes'eleyi mevzûmuzla irtibatlandıracak olursak; bizzat yaşamış, görmüş veya görenlerden dinlemiş olarak melekleri anlatan, cinlerin hayat hikayelerini nakleden ve rûhî mes'elelere izah getiren binlerce ve yüzbinlerce o sahanın mütehassısı vardır ve onlardan nakledilen yüzlerce hâdise biliyoruz. Anlatılanlar o kadar çoktur ki, mes'eleye kat’iyyet kesbetmiş nazarıyla bakılabilir. O halde, bu mevzûda anlatılanlara da inanmak veya en azından inkâr etmemek icap etmez mi?

9. Dünyâmızda hayat vardır; diğer yıldızlarda da başka türden bir hayatın olması, her zaman mümkündür:

Mes'eleye bir kıyâs-ı temsîlî ile yaklaşmaya çalışalım: Emsalsiz ve sayısız hazineleri ve eşsiz san’at harikaları bulunan bir sultan düşünün. Bu sultan, saraylardan bir şehir kurmuş ve o muhteşem şehrin bir köşesinde de kulübecik şeklinde küçük bir hane yaptırmıştır. Bu küçücük binada büyük bir faaliyet olduğunu, muhtelif hayat şartlarının mevcudiyetini ve çeşit çeşit yiyeceklerle kapların dolup dolup boşaldığını müşahede ediyoruz. Bir de gözümüzü o muhteşem saraylara çeviriyoruz; fakat ortada kimseyi göremiyoruz. Şimdi bizim bu göremeyişimizi hangi sebebe bağlamak daha uygundur: Göz zaafımıza mı? Sekenelerinin bizden saklanışına mı? Yoksa kimsenin olmayışına mı?

Şu muhteşem şehirde binlerce sarayın boş ve hâlî olup, sadece şu haneciğin binlerce canlıyla dolu oluşunu kabûl ma'nâsına gelen bu son görüş, elbette aklı başında birinin kabûl edebileceği bir görüş değildir. O halde, ya göz za’fımız o sarayların sekenesini görmeğe manîdir; ya da o sekene, bilemediğimiz hikmetlerle bizden gizlenmektedir.

Dünya, misalimizdeki bu hane, kâinat ise o muhteşem şehir; yıldızlar da, o şehirdeki debdebeli saraylar. Şu dünya haneciğinde bunca ışık, renk ve ses cümbüşünü seyreden adam, nasıl olur da o muhteşem ve debdebeli yıldız saraylarını boş ve hâli kabûl edebilir. Hayır, oralarda da hayat vardır ve oraların da şuurlu sekenesi mevcuttur! Bizim onları görmeyişimiz, onların olmamasını gerektirmez. Bu, ya bizim gözümüzdeki zaaftan, ya da onların başka bir buudda saklanışlarındandır.

Esasen biz, yerkürenin kendine de canlı nazarıyla bakıyoruz. Evet, insanın cesedini bir ruh idare ettiği gibi, dünyamızı da nezaret ma’nâsıyla melekler sevk ve idare etmektedir. Bu kaide, bütün gökyüzü cisimleri için de geçerlidir...

10. Dünyâ bahçesinin bülbülleri gibi kâinattaki bütün güzellikleri terennüm eden bülbüller vardır:

Kâinattaki güzellikleri terennüm eden bülbüller vardır. Bu bülbüller, dünya bahçemizin bülbülleri gibi, sema bahçesinin yıldızdan çiçekleri üzerinde şükür ve hamd ma'nâsına gelen terennümlerle şakır dururlar. Bazan cismânî bir varlığı kendilerine mesken yapar ve Kudretin cisimlerde cilvelenişini seyredip kendilerinden geçerler. Bazan da koca bir galaksinin zikirlerini Cenâb-ı Hakk'a takdim ederler. Onlar ebedî kullukdadırlar ve onlar ancak kullukla ayakta durur ve yaşarlar!.. İşte onlar ruhânîlerdir, meleklerdir.. ve onlar, şekillerini kulluktan seçmişlerdir.

11. Melek, cin ve rûhanîlerin mevcudiyetini Peygamberler ve veliler haber vermiş, filozof ve ilim adamları isbat etmiştir:

Ruh, melek ve cin gibi varlıkların bir ferdinin isbatı, bütün nevin isbatı demektir. Bu hususda cüz’, küllü gösterir. Evet, bir veya birkaç insanda böbrek gördükten sonra diğerlerinde görmediğimiz halde, her insanda böbrek olacağı kanaatına varırız.. ve gösterilen bir hayvanla, o cinsin yeryüzünde mevcud olduğuna kanaat getiririz...

Halbuki konumuzu teşkil eden melek, ruh ve cin gibi varlıkların binlercesi, yine binlerce insan tarafından nakledilmiştir. Hayatlarında hiç yalan söylememiş yüz yirmi dörtbin Peygamber ve milyonlarca evliya, aynı adetlere baliğ başka kimseler, binlerce defa melek ve rûhanî görmüş, onlarla görüşmüş.. aralarında geçen muhavereleri, görüşmeleri başkalarına nakletmiş ve bu nakledilen şeyler kayda geçirilerek bize kadar intikal ettirilmiştir. Şimdi, haklarında yalan muhal olan ve yalan üzerine ittifakları mümkün bulunmayan yüzbinlerce, hattâ milyonlarca insanın, muhtelif zaman ve mekânlarda herhangi bir mes’ele hakkındaki ittifaklarında şüphe ve tereddüde yer kalır mı? Ve böyle bir mes'elede tereddüd eden insana acaba insan denilir mi?

Ayrıca, hemen her zaman akıl ayağıyla yürümeyi şiar edinmiş yüzlerce filozof ve ilim adamının bilerek veya duyarak bu mes'eleyi kabullenmiş bulunmaları da, aynı mes’eleyi teyid etmesi bakımından üzerinde durulmaya değer...

12. İnsanın mahiyetindeki iyilik ve kötülük kuvvelerini temsil eden iki kutup vardır: Melek ve şeytan:

Kâinatta her şeyin kendini zıddıyla gösterip, yine zıddıyla hissettirdiğini belirtmiştik. O halde diyebiliriz ki, kâinatta hayırların teşvikcisi ve alkışcısı meleklerin karşısında, bir de şerlerin ve kötülüklerin süsleyicisi ve üfleyicisi şeytanlar vardır ve gereklidir de.

Allah (cc) iyiyi, güzeli, hayrı ve sâlih amelleri seven Mutlak Kemâl ve Cemâl Sahibi'dir. Buna karşılık, yine yaratanı kendisi olmakla birlikte, şerre, kötülüğe asla muhabbet ve rızası yoktur. Kötülüklerin kaynağı, özü, teşvikcisi, süsleyicisi, hayâle vesvese şeklinde sokanı ve irâdesiyle insanı baştan çıkarıp, Alllah (cc)'ın şerleri yaratmasına sebebiyet veren zakkum ruhlu bir varlık vardır ki, o da şeytandır. Şeytan, hiçbir şey yaratmaz, yaratamaz. Hayrın da, şerrin de yaratanı Allah (cc)'tır. Ancak Allah (cc), şerre ve kötülüğe razı olmadığı gibi, kullarına zulmedici de değildir; yani, kulunun elini kolunu bağlayıp, ona cebrî olarak günah işlettirmez. Allah (cc)'ın selim ve salim fıtratta yarattığı insan, şeytanın hile ve süslemelerine kapılıp, irâdesiyle fıtratını bozar ve kötülük işler; Allah (cc)'ın yarattığı şer de, işte insanın işlediği ve bizzat faili olduğu bu şerdir.

Nasıl bütün iyilikler, ahlâkî güzellikler ve faziletlerle serfiraz insana “Melek gibi” deniyor, öyle de yırtıcılıkta sırtlanları utandıran ve her zaman ahlâkın en kötüsüne açık bulunan hain, sinsi fikirli, zulüm ve tahakkümden zevk alan ve bütün kötülüklerde başı çeken insanlara da “şeytan gibi” denir. Bu benzetme neyi ifade etmektedir? Hayâlî bir yakıştırma mıdır sadece? İnsanlar, kendileriyle hayvanlar arasında bile ortak birçok yönler bulmuşlar ve bunlar, deyimler ve mefhumlar halinde halkın terminolojisine girmiştir. Alexis Carrel'in Avrupa insanı için yaptığı “insan..!” formülünün ne olduğunu bir araştırınız! Ve, Söz Sultanı bir zâtın dediği gibi, asrımızda çokları terzinin elbisede yaptığı ters-yüz ameliyesine tâbi tutulsalar, karşımıza çok değişik şekiller çıkacaktır: Tilkiler, tavşanlar.....lar! Öyleyse Kur'ân'ın, behâim sınıfını dahi geride bırakacak, altların altı ve dört ayaklılardan da aşağı sözüm ona-insanlardan bahis açmasından hareketle, derecesine göre her insanda dış âleme ait ma’kes bulmuş bir mahiyet çizgisi, bir değişim noktası bulunabileceğini söyleyebiliriz. Evet insan, mahiyetinde hayvânî karakterlerden çekirdekler taşır. Veya, tersinden söylersek, her bir hayvan nev'i, mahiyet ve ma'nâsıyla, insanın gelişmiş veya gelişmekte olan bir duygu ve kabiliyetinin temsilciliğini ve teşhirciliğini yapmaktadır. Arslan, insanın cesaretini temsil ediyor; cesur insanlara bu sebeple “Arslan gibi” deriz. Kurt, sırtlan ve benzerleri, insanın saldırgan tarafını tutmuş gidiyor; “Canavar ruhlu insan” diyoruz. Uysal ve mütevazi olanlar, koyun ve kuzuya teşbih olunurlar. Yılan denince, akla hemen zehir ve ağır dilliler gelir. Bülbül için kafiyeler düşmede kalemler dilsiz kalır.. ve insanlık âleminin bülbülü ise, Hz. Muhammed Mustafa (sav)'dır.

Atı çok severiz. Atın yurdu, yuvası, evi barkı ve istirahat edeceği bir döşeği yoktur. Dur durak bilmez, yorulmaz ve hedefine varıncaya kadar koşar da koşar.. nihayet “çatladım” der, durur ve kalır orada, meçhul asker gibi. Maddeten uçak ve füzeye binmek, hiçbir nebîye nasip olmamış ama ne gam; küheylanımız, burak misillü rüzgâr olup, Yaratıcısının ismini, sırtında taşıdığı Nebî, Sahabî, sultan ve komutan ve erlerle denizler ötesi dünyalara ulaştırmıştır. Halid (ra)'i, Sa'd'ı (ra), Eyyub (ra)'u, Tarık (ra)'ı, Ukbe (ra)'yi ve nice nice Mehmed (ra)'leri sırtına almış, zemin ve zamana nal vurup, tarih yüklü asümana şeref çakmıştır... Süvarisinde o ruh, küheylanında da o ruh bulunup, iki yüce nev'in temsil ettikleri ma'nâda kontak hasıl olunca denizler kara, ülkeler de köy ve kasaba oluvermiştir.

At, ruhuyla beraber gitti.. şimdi, sirklerde ve hipodromlarda o. Ya süvarisi? Kimbilir, hangi semerler altında! Tekevvünde olanlar var gerçi; zaten bütün ümidimiz de onlar.

Devam edersek, kinde deveyi, inatta keçiyi, kıskanmamakta eti haram kılınan hayvanı, ithal kalıplı kalp bir kâlb ve içiyle dışıyla garplılaşmış kafalar için yarasaları düşünün!. Veya megafon tipe bakıp, yabancı ağızlardan çıkacak her soluğa kulak veren mukallitliğiyle maymunu hatırlayın! Evet, insan ruhunda dalgalanan, kalb ve kafa dünyasında boğuşan, oynaşıp duran binlerce âlî ve denî duygu ve düşüncelerle, aynı tür his ve karakterlerin yanında, bunları temsil eden et-kemik giymiş iyi ve kötü ruhların ortaya koyduğu ahlâkî davranışlar, daima birbiriyle çarpışan iki ana kuvveti karşımıza çıkarmaktadır: İyilik ve kötülük. Ve, daima besleyen, süsleyen, teşvik eden ve temsil ettikleri ma'nâları insanda aksettiren iki kutup: Melek ve şeytan.

İnsan, kâinatın küçük bir fihristidir. Biri ağaç, diğeri çekirdek; birinde olan, diğerinde de var. Kalb, Arş-ı A’zam; beyin, Kürsü; hafıza, Levh-i Mahfuz; sevme-nefret, dâfia-câzibe; öfkelenme, fırtınalar ve dalgalar; neşe ve sevinç, Güneş ve bahar; iç canlanma ve yıkımlar, Kuasar ve kara delikleri, atom ve güneş sistemi; kan damarları, nehir ve ırmaklar.... Öyle de, ilhamlar, ulvî duygular ve iyiliklerle melekler; vesveseler, çirkin hisler ve kötülüklerle şeytan! Yani bunlar, insandaki bu duygu, düşünce ve vesveseleri temsil etmektedirler. Umuma mal olmuş bir teşbih vardır: Melek gibi insan, şeytan gibi adam...
 
RUH: VARLIĞI, MAHİYETİ VE HUSÛSÎ DELİLLERİ

1. Ruh, Âlem-i Emir’den gelen şuurlu bir varlıktır:

Ruh, Âlem-i Emir’den gelen şuurlu bir varlık olup, Âlem-i maddîden değildir. Şimdi, bu iki âlemi bir parça izah etmeye çalışalım:

Âlem-i maddî veya Âlem-i Şehadet, gördüğümüz ve şâhid olduğumuz şu âlemdir. Bazan ‘Mülk’ ve ‘Şehâdet’ Âlemi de denir. Allah (cc) bu âlemde öldürür, diriltir; yeni yeni vücudlar yaratır, ibda' ve inşâ eder. Yaratılan bu vücutlar, belli bir şekle bürünür, süslenip tezyin edilirler. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar, bu âlemi teşkil eden canlılardır. Zerreden küreye ve bütün gökyüzü sistemlerine kadar gözle görülüp, elle tutulan ve boşlukta bir yer işgal eden bütün maddî varlıklar, madde âlemi dediğimiz bu âleme dahildirler...

Âlem-i Emir, maddî ölçülere girmeyen ve daha ziyade kanunların hâkim olduğu bir âlemdir. Bu âlemde esas olan, madde değil, ma'nâdır. Ma'nâyı kavrama ve yakalama mümkün olmadığı için biz, sadece bu âlemin Mülk ve Halk Âlemi’ne uzanan fonksiyonlarını görür ve ancak bunlarla Âlem-i Emr’i anlamaya çalışırız. Konuyu akla yaklaştırmak bakımından müşahhaslaştırmak icab etmektedir:

Meselâ: Bir tohum veya çekirdeği ele alalım. Maddî âleme ait olan bu tohum, içinde taşıdığı hayat düğümü itibâriyle, Emir Âlemi’yle de alâkalıdır. Zirâ her tohum ve çekirdekte, onun hayatının tesbit edildiği merkezi ve canlandırma, nemâlandırma ve gelişmeye tâbi tutma kanunu vardır. Tohumdaki bu hayat düğümü çatlar, açılır, rüşeym başını çıkarır; derken filiz haline gelir ve nihayet ağaç olup meyve verir. Bu, ondaki nümüvv kanunu sebebiyledir. Fakat bu kanun, gözle görülüp elle tutulmaz.. sesi de duyulmaz. Sadece biz, bu kanunun hükmettiği vücuda ait o maddî varlığı fizikî gelişmesi içinde safha safha takip ederiz. Yani Âlem-i Halk’a bakan yönünü görüp müşahede eder, Âlem-i Emir’e ait yönünü ise görmeyiz, fakat kabul ederiz; çünkü, maddî sebeplerin böyle bir netice vermesi mümkün değildir. Yoksa, bir toprak zerresinin ve bir parça hava unsurunun, yeryüzündeki bütün bitki çeşitlerini bilip tanıması ve milyonlara baliğ bu çeşitleri ayrı ayrı şekillendirecek makina ve tezgâhlara sahip olması gerekir ki, bu da, bitkiler adedince muhalleri kabul etmek demektir.

Ve yine ana rahmindeki sperm de, tıpkı toprağın bağrındaki tohum gibi yumurtada bulunan “nümüvv kanunu” ile gelişir.

Annenin döl yatağı her ay boşalır, bu bir kanundur. Sonra duvarları, muhtemel misafir sperm için vitamin depoları olarak hazırlanır ki, bu da bir kanundur. Anne rahmine doğru harekete geçen milyonlarca spermden sadece biri, yarışı kazanıp yumurtanın zarından içeri girer ve ardından hemen kapılar sürmelenir. İşte bir kanun daha! Sonra, Kur'ân'da ifâde edildiği gibi, sperm, devreler halinde üç karanlık odada hücre, doku ve organ safhalarını geçirir -bu da bir kanun- ve daha nice rahmet harikalarıyla beslenir. Bütün bunlara embriyolojik kanunlar diyoruz. Ceninin geçirdiği bu safhaları bugün cihazlarla tesbit edip izleyebiliyor, fakat bu gelişmelere hükmeden kanunları göremiyoruz...

Aynı şekilde, itme-çekme ve yerçekimi gibi kanunların mevcudiyeti de herkesçe kabûl edilen bir mes'ele olmakla birlikte, kendilerini görmemiz mümkün değildir. Bizim gördüğümüz, ancak bu kanunların madde âlemine akseden fonksiyonlarıdır.

Ruh da bir kanundur.. ve, verdiğimiz misâllerde açıklamaya çalıştığımız kanunlar cinsindendir. Şu kadar var ki, diğer kanunlarda şuur ve idrak bulunmamasına karşılık, insan ruhu, şuur ve idrak sahibidir.

Allah (cc), ruhu “Kün” emrine ait âlemden göndermiştir. Kur'ân'da, Efendimiz (sav) ’e ruh anlatılırken, “Ruh Rabbimin emrindendir, de” (İsra, 17/85) ifâdesi içinde “Rabbî” denilip, “Rabbü’l-âlemîn” denilmemiş olması, onun Halk Âlemi’ne ait olmayıp, Emir Âlemi’ne ait olduğunun delillerindendir.

2. Ruh bütünüyle tarif edilemediği gibi, onu beşerî malûmatla da anlamak mümkün değildir:

Ruh, basittir, terkip edilmiş değildir. Madde, atomlardan, atomlar da çeşitli parçalardan meydana geldiği için dağılıp çözülmeleri mukadderdir. Ancak ruhta durum böyle değildir. Onun varlığı sabittir, iyonlaşmaz ve dağılmaz. Mahiyeti böyle olduğu için de biz, onu bir maddeyi gördüğümüz gibi göremez ve laboratuvara götürüp deney altına alamayız. Ancak, hariçte ve maddî âlemde müşâhede edip durduğumuz tezahürleriyle ruhun varlığını kabûl ederiz; ederiz ama, yine de mahiyetini bilemeyiz... Zâten, birşeyin varlığını kabûl etmekle, mahiyetini bilmek tamamen birbirinden farklı şeylerdir.

Bir şeyi görmek için göze ihtiyacımız vardır ama, sadece maddesiyle gözün mevcudiyeti, görmemiz için kâfi ve yeterli değildir. Zirâ beyin, faaliyetini aralıksız ve arızasız devam ettirmedikçe göz, görme fonksiyonu eda edemez. Çünkü göz bir menfez, görme de beyne ait bir ameliyedir. Beyin için de durum bundan farklı değildir. O da, bünyesindeki bütün fakülteleri çalıştırabilmek için, merkezî bir sevk ü idare kuvvetine ve devamlı surette kumandayı elinde tutan bir kumandana muhtaçtır.

Evet beyin, hiçbir zaman kendini aşıp da, üstünde hükmünü sürdüren ruha, “Senin mahiyetini bilemiyorum, öyleyse sen yoksun” gibi bir hezeyanla karşılık verip küstahlaşamaz. Zira, beynin kendi üstündeki mükemmel gücü kavrayabilmesi için, elindeki o geçmez akçeleri, kifayetsiz sermayeyi, kıt, yetersiz materyali ve madde ile sınırlı duyularını aşarak, bilkuvve kendinde mevcut olan bütün cihazlarını kullanması gerekecektir ki, ancak bu suretle, iç içe girift binlerce çember içinden ve gittikçe büyüyen daireler arasından geçip, ruh gibi sahilsiz bir denizin mahiyetini kavrama sınırına yanaşabilsin. Bu ise, Halk Âlemi dediğimiz şu madde âlemi itibariyle mümkün değildir.

Ruh, mahiyeti anlaşılamadığından dolayı tarif de edilemez. Bu mes'elenin ifratı, ruhu inkâr, tefriti de, tıpkı bir madde gibi onu tarif etmeye kalkışmakdır.

Ruh tarif edilemez, çünkü onu tarif etmek isteyecek olan insan, çoğu zaman kendi dünyasına ait eşya ve hâdiseleri dahi tarif etmekten acizdir. Söz gelimi, hayatında hiç bal yememiş bir insana, ne kadar usta bir edip de olsanız balı tarif edemez ve mücerret sözlerle ona balın verdiği hazzı veremezsiniz. Hayatında hiç gül veya karanfil koklamamış bir insana da bu iki çiçeğin kokusunu sırf tarifler çerçevesinde duyurmanız mümkün değildir.

Konuştuğunuz dili anlamayan bir insana bütün bir kitabı okusanız, o bundan bir tek harf dahi anlamayacaktır.

Bu durumda karşımıza çıkan hakikat şudur: Hakkında söylenenler ne olursa olsun, ruha sıhhatlı bir tarif getirmek mümkün olmadığı gibi, beşerî mâlumatla onu anlamak da mümkün değildir.

3. Bizde maddemizin sustuğu anda konuşan cevher, ruhtur:

Halk Âlem’inde dahi konuşmaların farklı farklı olduğu hepimizin mâlumudur. Burada konuşmadan maksadımız, insan dilinde açan hitap çiçeği değil, konuşma dahil her türden anlaşma ve haberleşme çeşididir. Çünkü her türlü anlatma tarzı, bir çeşit konuşmadır.

Sadece bizim duyma sahamıza giren o kadar çok ses türü var ki.. evet, iki taşı birbirine vurduğumuzda çıkan sesle, iki ağaç parçasından veya iki demir çubuktan çıkan sesler birbirlerinden ne kadar da farklıdır! Yerin altından kaynayarak gelen suyun sesiyle, yatağında sessiz sessiz akan suyun sesi bile değişiktir. Fırtına ve kasırganın o korkutucu sesinin yanında bir saba rüzgârının, bir meltemin sesi ne kadar munis gelir insana. Gök gürültüsü de bir sestir, içe ürperti veren bir ses; yağmurun büyüleyici sesinde ise bir sekîne gizlidir.

Ormanların sakinleri de kendilerine has sesler çıkarırlar. Kimi kulak tırmalayıcıdır, kimi huzur verici. Gök mavisinin çocukları kuşlar, onlar da ayrı ayrı sesler çıkarırlar. Bülbül şakır, karga ciyaklar.

Nasıl ki, şu madde âleminin kendine has ve çeşit çeşit konuşma şekli var.. ve böyle olması hikmet açısından bütün varlığın tekdüze bir ses çıkararak konuşmasından daha muvâfıksa, Cenâb-ı Hakk'ın da her âlemle konuşması farklı farklıdır. Melekle ayrı, nebîyle ayrı, ilhâm yüklü veliyle daha bir ayrı konuşan Allah (cc), insanlara kitabıyla hitap ederken, dağa, taşa ve semaya başka türlü hitap eder. Arı ve emsaline olan vahy û ilhamı ise bütün bütün başkadır.

Berzah âleminin kendine mahsus bir konuşma dili olduğu gibi, Mahşer’le Cennet ve Cehennem'deki konuşmaların da, yine o âleme göre olacağı anlaşılmaktadır.

Şimdi biraz da kendi âlemimize dönelim: İnsanların kendi aralarındaki konuşma ve anlaşma tarzları da çok çeşitlidir. Yeryüzünde binlerce farklı dil vardır. Hattâ, harekete dökülerek ifâde edilen his ve duygu dünyamızın ma'nâlarını jest ve mimiklerimizle çok farklı olarak ifâdelendiririz. Her milletin veya aynı millet içindeki çeşitli kavim ve kabilelerin, sevinç ve sürur ifâdelerini gösteren hareketlerinin bu kadar değişik olmasını başka neyle ifâde edebiliriz! Zaten örf ve âdetlerin çeşitliliği de, bize bu ma'nâda bir fikir vermekte değil midir?

İnsan, kompütürler vasıtasıyla konuşurken de ayrı bir dil kullanır ve bu, onun normal konuştuğu dilden çok farklıdır. Belki o, ilerde robotlarla daha farklı konuşacaktır. Ve hele, insanların telepati yoluyla konuşmaları, bize daha başka âlemlerde daha başka konuşma şekillerinin olduğunu göstermektedir. Ayrıca medyumların, hipnotizmacıların ve ruh çağıranların dilleri de başka başkadır.

Bir de, insanın dilini kullanmaksızın kendisiyle içten içe konuşması vardır. Buna “nefsî konuşma” denir. Aslında konuşma deyince ilk akla gelen lafzî konuşmadır ki bu, irâde ve beynin fonksiyonlarıyla, ses telleri, boğaz, dil... vs. yardımıyla dışarıya döktüğümüz ma'nâ alfabesi, kulakların duyduğu, muhatabımızın dinlediği, dilde açan bir hitap çiçeğidir ve ölüme kadar giden bir konuşma tarzıdır. Fakat, nefsî konuşmada dil ve dudaklar hareket etmez... Muhatabımız, kendimiz olabileceğimiz gibi, bir başkası da olabilir. Muhayyilemizin kanat çırpışları oranında tamamen başka dünyalarda, başka âlemlerde yaşar ve belki de bizim dünyamıza hiç uğramamış varlıklarla oturur sohbet ederiz, hem de birbirimizin dilinden anlamak sûretiyle...

Rüyâların da kendine has bir dili vardır. Bedene ait uzuvların âdeta yarı ölü olduğu uykuda biz, ne hâdiseler yaşar, ne günler geçirir.. kimlerle ve neleri konuşuruz. Bazan kahkahalarımız dağları sarsar, bazan hıçkırıklarımız yürekleri dağlar... Biz bu hengâmeleri yaşayaduralım, başka bir buudun adamı olan ve o anda yanıbaşımızda oturan insanların bundan zerre kadar haberi bile olmaz. Ne kahkahalarımız onları kızdırmış, ne de hıçkırıklarımız yüreklerini sızlatmıştır!..

Evet, maddemizin sustuğu anda bizde konuşan bir cevher vardır ki, biz ona ruh diyoruz. Bir başkasının ona başka isim vermesi, işin mâhiyetini değiştirmez. Ayrıca his, duygu ve latîfelerin de kendilerine has birer dilleri ve kendilerine mahsus birer konuşma şekilleri vardır.

4. Rûhun kendine has bir kılıfı, misâlî bir bedeni vardır:

Rûhun kendisine has bir kılıfı vardır. Biz, ona misâlî beden diyorsak da, daha başka birçok isimle de anılmaktadır o. ‘Gılâf-ı nurânî’, ‘lâtife-i seyyâle’, ‘esîrî beden’, ‘enerji beden,’ ‘ikinci beden’, ‘perispiri’, ‘duble’, ‘fantom’, ‘astral vücud’ .. vs.

Herşey çift yaratıldığına göre, fîzikî bedenimizin de bir ikizi olması gerekir ki, işte bu, misâlî bedendir. Lâtif ve akıcı olan bu beden, aynı zamanda ruha kılıflık ve elbiselik vazifesi görür; vefattan sonra da rûhu çıplak bırakmaz ve bedeni terketmekle beraber, ruhla arkadaşlığını devam ettirir. Ruh maddî kılıfı atar ama, misâlî bedeni çıkarıp atmaz.

İslâmî kaynaklarda bahsedildiği ve medyumlar tarafından da tasdik olunduğu üzere, bazı uzuvları kesilmiş insanlarda kesilen uzvun ruhun misâlî bedenine ait varlığı hissedilmektedir.

“Rusya'da Tanrıya Dönüş” adlı kitapta bu mes'elelerle alâkalı uzun açıklamalar vardır. Meselâ bir grup doktor, aynen şöyle diyor: “Bütün canlıların atom ve moleküllerden yapılmış fizikî bedenlerinin yanısıra, bir de bunun kopyası enerji bedenleri vardır...”

5. Kirliyan metodu ile ruhun misâlî bedeninin fotoğraflarının çekildiği de söylenmektedir:

Kirliyan fotoğrafçılığı, yüksek frekansta çekilen resimlerle misâlî bedenleri tesbit etmektedir. Kolları kesik birinin kirliyan fotoğrafçılığı ile çekilmiş resminde görülen kolları, rûhun üzerine giydirilmiş olan misâlî bedenin görüntüsü olsa gerektir. Kazakistan'da, Alma Ata Kirov Üniversitesinde yüksek frekans deşarjı altında bir organizmanın yaşayan hareketli dublesi görülmüştür.

1968'lerde ‘Kirliyan Metodunun Biyolojik Esasları’ ismiyle bir kitap yayınlandı. Fotoğraflarda, kesilmiş uzuvların yerlerinde ikinci beden (Biyoplazmik beden) görülüyordu.

Amerikalı doktor Watters da, inbisat odasında su buharının iyonlar üzerinde birikmesinden hareketle ikinci bedeni tesbit etti. Elli kadar çekirgeyi eterli pamuklara sarıp, öleceklerini tahmin ettiği andan itibaren odaya su buharı salarak fotoğraflarını çekti. Ve neticede öldükleri anlaşılan onüç çekirgenin hayâllerinin plâkalarda fotoğrafla tesbit edildiği görüldü...

6. Misâlî beden, cesetten ayrılıp seyahat edebilir ve aynı anda birkaç değişik yerde temessül edip görünebilir mi?

Fransızca Le Monde La Vie adlı derginin Mart 1963 sayısında, -eğer Hristiyanlık propagandası maksadı taşımıyorsa- bir rahibin başından geçen şöyle bir hâdise anlatılmaktadır: Bu rahip, bir grup çocukla gezmek için İsviçre dağlarına gittiğinde yolda uyur. Kendine geldiğinde, şuurlu bir şekilde vücudundan uzaklaştığını ve kollarını oynatamadığını farkeder. Kısa zamanda duruma alışınca dağların üzerinden uçmaya başlar. Çocuklar aklına gelince, yanlarına gitmek ister ve gider; sonra eşini hatırlar ve kendini şehirde eşinin yanında bulur. Kendisi hareketlerini bizzat izlerken, onu kimse görmez. Ardından anî bir rahatsızlık hisseder ve kendisini vücudunun içinde bulur; artık geri dönmüştür. Sonra, gördüklerini bir bir anlatınca herkes hayrete düşer. Bu olay, İngiltere'de araştırılıp, doğruluğu kabûl ve teslim edilmiştir.

Yine, Sovyetler Birliği’nde beden dışı seyahat yapabilen yogiler üzerinde çalışılmaktadır. İnsanlar kriz, koma veya trans halinde ve anestezik tesir altında enerji bedenlerini kendiliklerinden dışarı atabilmektedirler.

Esasen temessül, herhangi bir keyfiyette görünme demektir. Melekler de, cinler de temessül edebilir. Rüyâlarda hakikatler, kabirde amellerimiz temessül eder. Ruh da, kılıfı olan misâlî bedeniyle temessül edince, onun da aynen kendisine benzediğini görürüz. Bundan dolayıdır ki, rüyâlarda tanıdığımız kişiler ruhlarıyla temessül ettiği ve görünen de ruh olduğu için, onları sanki maddî şekilleriyle görür ve bilir gibi oluruz.

Ruh, kendi zâtında maddî kılıfı olan ceset gibidir. Mânevî kılıfı da, âdeta misâlî bedendir. Ehlullah temessül ettiği zaman, bu ikinci bedeniyle aynı anda beş on yerde görülebilir. Meselâ onları hapishanedeyken, sabah namazında camide ve aynı zamanda Kâbe'de tavafta görebiliriz. Abdülhamid Cennetmekân Hazretleri hiç hacca gitmediği halde, onu hacda gördüklerini yeminle söyleyenler vardır. Hattâ, “Geldi ve şu evde kaldı” diyenleri dinlemiştik. Halkımız arasında, “Falan muharebede, falan velî gelip yardımda bulundu” şeklinde çok hâdiseler de anlatılmaktadır. Uzağa gitmeye gerek yok; Kıbrıs çıkartmasında falan velî zâtın, pilotun yanına oturup, “Evlâdım, bombaları şuraya, şuraya bırak” diye rehberlik ettiği söylenir. Fakat, hakikî vücutları nerde ise, nerede kendinden geçip vücudu mevhibe-i Rabbanîyi kazanmış, lâtifeleşmiş ve incelmiş ise, kendileri gerçekten oradadır. Bunun dışında misâlî bedenleriyle, aynalar içinde görülen misâlî şekiller gibi değişik yerlerde görülebilirler. Ehlullahtan ‘abdal’ sınıfı içinde bulunanlar, şu anda diyelim camidedirler; ama aynı anda, Efendimiz (sav)'in huzurunda bulunurlar. Kâbe'dedirler, ya da bir yerde irşadla meşgûldürler. Farkına varılsa, el atılsa, eliniz bellerinden öbür tarafa geçiverir. Çünkü, elinizin değdiği, ne onların asıl vücududur, ne de ruhlarıdır; belki, akıcı ve ruha kılıf olmuş misâlî bedenleridir ve onlar temessül halindedirler.

Güneş bile bir yönüyle maddî olduğu halde, bir iken binlerce yerde temessül etmekte ve görünmektedir...
 
RUH GELECEĞİ GÖREBİLİR Mİ?​
VELİNİN GELECEKLE İLİGİLİ HABERİ. RUH ÇAĞIRMA, HİSS-İ KABLE’L-VUKÛ, TELEPATİ, MEDYUMLUK VE YOGİ

1. Gelecekte olacağı söylenen şeyler, Allah (cc)’ın bildirmesiyle söylenmiştir:

Geleceğe ait dersi her şeyden önce yine gelecek verebilir. Zaman, gelecekte gösterecekleri ve getirecekleri ile en mevsuk ve sağlam bir habercidir. Bir insan yaşamadan yaşayacağını yaşayamaz ve yaşayamadığı şeye bihakkın vakıf olamaz. Bu yüzden, geçmişin belgesi çoktur da, geleceğe ait herhangi bir belge yoktur. Gelecek adına, ancak isabet şansı çok zayıf olan tahmin ve zanlarda bulunabiliriz. Fakat, çok tabii olarak İlm-i İlâhî noktasında durum hiç de böyle değildir. İlm-i İlâhînin yanında geçmiş, hal ve gelecek olmadığı gibi, bütün bunlar iç içe bir nokta olarak kalır. Bu sebeple, gelecek adına zan ve tahminle değil de, kesin ve kat'î ifadelerle “Olacak, göreceksiniz...” deniyor ve söylenenler de aynen çıkmış ve çıkıyorsa, o zaman bunu ancak Allah (cc)'ın bildirmesiyle açıklayabiliriz.

2.Zaman ve mekânı aşmak, kalb ve ruhun derece-i hayatına girmekle mümkündür:

Zaman ve mekânı aşmak, ancak zaman ve mekânla kayıtlı bulunmayan ruhla mümkün olabilir. Çünkü ruh, zaman ve mekânlar âleminden değil, emirler ve kanunlar âleminden olduğu için, bizzat kendisi gittiği gibi, kılıfı ve elbisesini bile çok yerlere gönderip, temessül ettirebilir. Ayrıca, zamanın zaptına, mekânın hapsine ve maddenin kesafetine bağlı bulunmayıp, serbest, âzâde ve aynı zamanda şeffaf ve lâtif bir varlık olduğundan, ilerde meydana gelecek hâdiselerin onun ekranına aksedişi de başka türlü olacaktır. Elverir ki, kişi bedeninin baskısından sıyrılıp, kalb ve rûhun hayatına girerek rûhunu geliştirsin, inbisat ettirsin ve başka âlemlerle münâsebet kurmaya biraz gayret sarfetsin.

3. Peygamberler ve evliyâullah, ilmini Allah (cc)’a havale etmek suretiyle gelecekten haber vermişlerdir:

Evliyâullah, ilmini Allah (cc)'a havale etmek suretiyle gelecekten haber vermişlerdir. En başta Üstad-ı Küll, Kâinatın Fahri Efendimiz (sav)'in bu türden haberleri çoktur. Evet O, kıyâmete kadar zuhur edecek hâdiseleri bir televizyon ekranında seyrediyor gibi ümmetine bir bir takdim buyurmuştur. Hz. Ali-Hz. Zübeyr Vak’ası (Cemel Savaşı), Hz.Osman'ın şehadeti ve Hz. Fatıma'nın vefatı, haber verdiği hâdiselerden sadece bir kaçıdır.

Bu tür haberlerin bazıları açık ve te'vile ihtiyaç duyulmayacak kadar vâzıhdır. Bir kısmının hakikatına ise, ancak Kur'ân'ın müteşabihatı nev'inden te'vil ve tefsirlerle yükselmek mümkün olabilir. Bir diğer kısmı da, ancak ehl-i tahkikin anlayabileceği türdendir. Daha sonra, ehlullahın bunlardan yaptıkları istihraçlar ve bunlara dayanarak vardıkları hüküm ve haberler ise, ya doğrudan Kur'ân'a ve Aleyhissalâtu ve's-selâmın sünneti ve ifâdelerine, ya da Mişkât-ı Nübüvvetin vesâyâsı altında kendi gönüllerine ve ruh dünyâlarına esip gelen ilhamlara dayanmaktadır. Bunların herbiri, Efendimiz (sav)'in ilm-i ledünnîsinden, gönül kabının hacmine göre bir şeyler doldurur ve bu suretlebazı hakikatlara nigehbân olurlar.

Evliyâullah, gelecekle ilgili hakikatleri görürken bazen mesafeyi tam ayarlayamadıklarından, neticede tesbiti tam yapamazlar. Bazan da hâdiseleri semboller halinde görürler.. Allah, (cc) kendilerini bu türlü hadiselerin yorumuna muttali kılmadığı için te'vil ve tefsirde hataya düşerler. Onlar tefsirle alâkalı birşey söyler; halbuki murad-ı İlâhî başkadır. Aynen rüyâ tabirlerinde olduğu gibidir bu. Meselâ, rüyânızda bir elma görür ve “Allah (cc) bize lütufta bulunacak, maddî-mânevî tatlılık göreceğiz” der ve öyle tabir edersiniz. Oysa ki, elmanın Misâl Âlemi’nde sembolize ettiği hakikat, heva ve hevesin kuvvetlenmesi de olabilir. Yine, rüyâda bir eve Cebrâil (as)'in girdiği görülür, İlâhî esintiler, yümün ve bereket gelecek diye beklenir; halbuki o, yüce bir ruhun öbür âleme çağrılmasını temsil ve ifâde ediyor da olabilir.. Bu mevzûda verilebilecek misâller pek çoktur.

Velîler için de durum böyledir. Gelecek adına aldıkları sembolleri te'vil ederler, fakat te'villeri aynen çıkmayabilir. Mes'eleyi bir çekirdek halinde görür, te'vilini çekirdeğin ağaç haline göre yapar ve yanılırlar. Bu yanılma, peygamberler dışında herkes için vakîdir. Peygamberlerde de benzer bir yanılma vuku’ bulacaksa, onu daha önceden Allah (cc) düzeltir. Çünkü peygamberler, ümmetleri için mutlak taklid edilmesi gereken önderlerdir. Eğer hataları hemen düzeltilmezse, bu hatalar bütün bir ümmete sirayet eder.

Gözü yaratıp -sınırlı da olsa- tenezzühü için uzanabileceği dünyaları var eden Allah (cc), elbette gözün kumanda edicisi ruha da kendi âlemine has seyahatler yaptıracak ve ona madde ötesine has misâlleri, sembolleri, levhaları ve geleceğe aid sayfaları gösterecektir.

Muhyiddin b. Arabî, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan bir asır önce yaşamış olmasına rağmen, Edirne kütüphanesinde bulunan ve Efranî tarafından tercümesi yapılmış olan “Şeceretü’n-Nu’mâniyye” adlı eserinde, Osmanlılar devrinde zuhur edecek pek çok hâdiseyi aynen haber vermiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan ve Şam'la Mısır'ın fethinden Yavuz Selim’in Şam’a girmesiyle kendi kabrinin ortaya çıkarılacağına kadar bir düzine hadiseden rümuzlu bir şekilde bahseder. Yine aynı eserde, Hafız Paşa’nın dokuz ay muhasara etmesine rağmen Bağdat'ı alamayacağı ve fethin 40 gün içinde Dördüncü Murad'a müyesser olacağı anlatılır. Dünyâya gelmesinden asırlar önce, Sultan Abdülaziz'in katledileceğini haber verir. Muhyiddin b. Arabî, bu eserinde Rus-Japon savaşından söz ettiği gibi, müslümanların düşmanlarıyla muharebe edeceklerinden ve neticede galip geleceklerinden de bahseder. Türkler hakkında da “Türkler için muzafferiyet ve saadet var” der.

Bitlisli Mustafa Müştak Dede, Divan’ında Ankara’nın başşehir olacağını 70 sene evvelinden haber vermişti. Şiirinin mısra sonlarına düşürdüğü harfler, Osmanlıca olarak yanyana dizildiğinde -elif, nun, kaf, rı, he- Ankara’yı gösterdiği gibi, bu hâdisenin savaşlar neticesi gerçekleşeceğini ve Hacı Bayram'dan bahisle de, Ankara’nın başşehir olacağını gayet açık bir şekilde ifâde etmektedir.

Mevlânâ, yedi yüz yıl evvel, “çok küçük canlılar görüyorum; ağızları var ve yiyiyorlar” diyerek mikrop veya bakterilere işaret ediyordu.

Yine asrımızda bir tefsirci, seneler evvelinden, 1971'de bir muhtırayla ordunun Türk siyasi hayatına vaziyet edeceğini haber verir. Kendisine “Ne zaman?” diye soranlara da cevabı, “12 Mart” olur. Aynı şahsın 1980 hareketini haber verdiği de söylenmektedir.

Velîlerin bu ve benzeri gelecekle ilgili ihbarlarını hangi fizikî gerçeklikle ve hangi atom kanunuyla veya nasıl bir göz, ya da beyinle izah edebiliriz? Hayır.! Bu tür hâdiseleri, geleceğe uzanan ruhun Allah (cc)’ın inâyet ve izniyle önceden haber alması dışında başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir.

Telestezinin bir kolu olarak gelecekten haber verme mes'elesi, kâhinlerde, medyumlarda ve falla uğraşan kâfir kişilerde dahi görülebilir. Bu mevzûda, dünya matbuatında anlatılan sayılamayacak kadar çok hâdise vardır. Meselâ, Amerikan mecmuaları, Madam Gibson adlı bir kadının yıllarca dünyâ mukadderatına dair pek çok şeyleri önceden haber verdiğini neşrettiler. Bu kadın, Kennedy'nin öldürüleceğini, Hindistan ve Pakistan'ın 1947 yılında ikiye ayrılacağını ve Albay’ın Pakistan'da kalacağını daha bu hadiseler olmadan evvel haber vermişti. Hattâ, Ankara'daki zelzeleden bile bahsetmişti. Kadın velî değil, fakat Hakk’ın izni ölçüsünde gayba ittılaı var. Bazı ruhlar, bu duruma müsaittir. Bunlar trans haline geçip, kendilerine has şeyler yapar ve söylerler. İster cin, ister şeytanla ve ister habis, ister tayyib bir ruhla olsun, fizik ve madde ötesiyle temas kurar ve haber verirler. Her hakikatı maddede arayan ve hep “tabiat”, doğa” deyip duranlar, bugün dedikleriyle beraber çatırdıyor ve maddeleriyle beraber yıkılıp gidiyorlar. Ruh ise, her yerde varlığını koruyor.

4. Hiss-i kable'l-vukû: Meydana gelmeden önce bir hâdiseyi hissetme; telepati (telestezi):

Her insanda, yakın veya uzak gelecekte olabilecek hâdiseleri şimdiden hissetme duygusu az çok vardır. Birisini içinizden geçirirsiniz; bir de bakarsınız ki, birkaç dakika sonra o kişi kapınızı çalıyor. Yine, aklınızdan birşey geçer, bir başkası onu hemen yapıverir. Aranızda belli mesafe olan bir insanla nasıl, neyle, hangi telsiz ve telefonla irtibat kurdunuz da, bu hâdiseler oluverdi? İşte yukarıda temas edildiği üzere, kişinin kendisiyle konuşmasını, yani nefsî konuşmayı yapan nasıl ruh ise, bu bağlantıyı kuran da ruhdan başkası değildir. Bunu madde ile izah etmek mümkün olamaz.

5.Cenâb- Hakk, kurbiyetine mazhar kıldığı kişinin gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur:

Rusya bile telepatilerle uğraşmaktadır. İlk defa, “ma'nâyı madde ile idam ettim” diye ilânatta bulunmuş olmasına rağmen, bugün Rusya, belki kapitalist dünyâdan da önce, telepatik yollarla haberleşme imkânlarını değerlendirme çalışmaları yapmaktadır. 20-50 kişilik bir biyofizik doktorlar heyeti, bu mevzûda birçok deneme gerçekleştirmiş bulunuyor. Bunlar, 300 kilometre mesafede elektrik ve ışıktan tecrid edilmiş bir odada bulunan bir adamla muhabere yapma yolunu denemektedirler. Yabancı dinleme istasyonlarının tesbit sahasına girme tehlikesi bulunmaksızın, denizaltılarında da aynı usulle haberleşme ve madde ötesi, beden ötesi kuvvetlerle muhabere imkânlarını araştırmaktadırlar. Ve hedefledikleri nokta, 3000 kilometre ötedeki kimse ile konuşup 30-40 sayfalık mesajlar almak, birinin orada dikte ettiklerini buradaki medyum vasıtasıyla aynı anda tesbit etmek ve neticede yakalanma ve takip edilme tehlikesi bulunmadan, masrafsız bir casusluk şebekesi kurmaktır.

Evet mes'ele, pozitif hüviyette bile, en maddeci insanların elinde bu kadar hüsn-ü kabûl ve itibâr görmektedir. Bir Rus, bu mes'eleye itibâr gösterse ne olur, göstermese ne olur ama, bu demektir ki, Nebî'nin mucizesini, velînin kerametini ve ruhun hissetme ve sezmesini inkâra yol yoktur. Bu demektir ki, bu harikulâde şeylerden bir tanesi olsun devrimizde alâka ve kabûl görüyorsa, o halde, artık mucizeye sırt çevirmek imkânsızdır. Üniversite mehâfil ve kürsülerinde ve entellektüel çevrelerde her nasılsa kendine yer bulan birinin velînin kerametini ve hiss-i kable’l-vukûunu hallüsinasyon deyip reddetmesi, bundan böyle söz konusu olamayacaktır. Asrımızda mekanik fiziğin duvarları çatırdamakta ve fizik eski kaideleri itibariyle adeta yıkılmaktadır.

Kimbilir, belki de yakın bir gelecekte fizik ve tabiatın aslen kendi ötelerinde bir kısım kuvvetlerin hâkimiyeti altında bulunduklarını göreceğiz. Tabiat, ma'nâ ve kuvvetler karşısında mahkûm olup, bir oyuncak gibi kullanılacak ve madde kendi kalıpları içine sıkıştırılarak, kendisine kabiliyet alanına girmeyen bazı şeyler de yaptırılabilecekdir. Evet, madde üzerinde ruh, melâike ve madde ötesi kuvvetler hâkimdir. Ruh asıl, madde ise ona tâbîdir. Ve bu tenteneli perde, maddenin verâsı, mekânla kayıtlı olmayan ruh tarafından müşâhede edilmekte ve ruh, her şeyin özünü, yani içten geçenleri okumaktadır.

Bugün, bütün dünyada ele alınır hale gelmiş bulunan telepati, uzaklarla haberleşme ve gelecekten haber verme gibi vâkıalar, esasen kadimden beri bizim cephemizde bilinen şeylerdi. Fakat belli bir devrede biz, bunlara “velînin kerametidir, yüksek ruhların keşifleridir” derken ezilip, büzülüyorduk. “Bu, velînin insanın içini okuması, aklından geçeni söylemesidir” diye konuştuğumuzda, “aman alaya alınmayalım” diye korkuyorduk. Ve, “bu, bir velînin başka bir velînin dublesiyle ittısal peyda etmesidir; ruhlarının kontak kurup, birbiriyle haberleşmesidir” dediğimizde, hafife alınıyorduk. Şimdi ise, çok şey değişmiş ve inanmayan insanlar bile, bu ve benzeri mes'elelerden bahseder olmuşlar.. kitaplar, mecmualar bu kabil şeyleri neşreder duruma gelmişlerdir. Evet, tekke ve zaviyelerde turûk-u âliyenin içinde inkişaf eden velîlerin, daha velâyet yolundaki ilk mertebeleri, kabirlerin keşfidir. Mezarın başına gelir, icabında oradaki insanın durumunu söyler veya dünyânın bir başka yerinde cereyan eden bir hâdiseyi, sözgelimi bir vapurun batmakta olduğunu haber verir ve çevresini uyarır. Velîlerin söylediklerinin, telepatiyle alâkası yoktur. Misâl olarak, çocukluğumda şahid olduğum, belki yüz vak’adan bir ikisini nakledeyim. Bir defasında, o muhterem Muhammed Lûtfî Hazretlerinin yanına gitmiştim. Gözlerinde katarakt olduğundan, hiç görmezdi.. yanımda daha başka kimseler de bulunuyordu. Tekke'nin önüne vardık ve kapılardan birinin aralığından içeri baktığımızda karpuzlar gördük; haliyle içimizde bir karpuz yeme arzusu uyandı. Kendisi bizi ne gördü, ne de geldiğimizi duydu. Zâten görmesine de imkân yoktu; çünkü, yukarıda söylediğim gibi, gözleri görmüyordu. Hemen kapıyı açtı, iltifat ederek, “İçeriye gelin; ben falanı çağırayım da, size karpuz getirip kessin” deyiverdi.

Maddî sıkıntı içinde olduğum bir başka gün, üç-beş arkadaşla yine yanına gittik ve elini öpüp oturduk; tabiî halimi arzedemedim. Yanında ağniyadan bazı kimseler vardı. Ve, şöyle dedi: “Ben şimdi bu talebeme, okuduğu Arapça kitaplardan bazı sorular soracağım; eğer bilirse, hepiniz ona 10'ar lira para vereceksiniz.” Hâdise 1953'te oluyor. O gün, okumakta olduğum Molla Câmi'nin baş tarafından hep en iyi bildiğim yerleri sordu. Maddî sıkıntı içinde bulunduğum bir sırada en iyi bildiğim yerleri sorması, bende kanaat-ı katiyye hâsıl etti ki, nasıl biz bir kağıt üzerindeki yazıları okuyorsak, velîler de kalbte ma'nâ olarak tütüp duran şeyleri öyle okuyorlar. Şimdi bunları madde ile izah etmenin imkânı var mı?

Bazan olur, bir kesekâğıdıyla incir getirilir.. Ne incirlerin sayısını bilir, ne de yanında oturanların. “Herkese 3'er tane dağıtın” denir ve dağıttığınızda bakarsınız ki, tam denk gelmiş. 4'er tane dağıtsanız olmaz. Yine, “şurada bulunan bardakları getir, herkese birer bardak çay ver” der; bardakları getirir, çayı dağıtırsınız; bir de görürsünüz ki, herkese bir bardak çay düşmüştür.

Bu tür hâdiseler bir tane olsa, “rastlantıdır” dersiniz ama, bir mecliste belki elli defa cereyan ediyorsa, artık ona “tevafuk --Hakk tarafından rastgetirilmiş” demek icabeder. Kurbiyet-i İlâhî'ye mazhar olan kişilerin -kudsî hadîsin ifâdesiyle- “Cenâb-ı Hakk gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olur.” Bu bir mazhariyet mes'elesi ve bir ihsan-ı İlâhîdir.

6. Medyumluk ve yogilik, madde ötesi rûhî tecrübelerdir:

Bilhassa inanmamış dünyâda görülen madde ötesi rûhî tecrübeler, daha çok medyumluk, yogi veya ruh çağırma şeklinde kendini göstermektedir. Ruh infisalleri ve trans halleriyle başka ruhlarla temasa geçme, geleceğe ait haberler verme, eşya ve hâdiselerle oynama ve iddilarına göre, ruh çağırma, ateşte yürüme, vücuda şiş geçirme, dili kesip tekrar yerine yapıştırma ve altı ay bir şey yemeden-içmeden yaşama gibi tecrübeler, bu türden ve çok duyulan hâdiselerdendir.

Ruh, cismaniyetten ve madde dünyasından alâkasını kestiği nisbette güç kazanır. Bu sahada kaydedilen tecrübeler, yalnızca medyumlara ve yogilere mahsus olmayıp, öteden beri hristiyan mistiklerde, yahudi ruhânîlerde ve hattâ Budizm, Brahmanizm ve Konfüçyanizm gibi dinlere tabî olanlarla, dünyanın pek çok yerinde halâ varlığını sürdüren çeşitli mezheb ve tarikat sâliklerinde de müşahede edilegelmiştir. Hepimiz, bazı mecmualarda bu kabil şeyleri görüp, okumuşuzdur. Bu türden hâdiselerin İslâm tasavvufunda da cereyan ettiği vâkidir. Meselâ, Rufaî tarikatında, Yogilerin yaptığı türden eza, cefa ve acı cekme.. vücuda şiş sokulduğu halde kan akmaması ve hiç bir yara izinin kalmaması.. avuca, hattâ ağıza konan kor ateşin yakmaması gibi tecrübelerin yaşandığı vâkidir. Tabii ki ateşin yaktığı, şişin acı verdiği ve kanın aktığı durumlar da olabilir.

Bütün bunlar, insanın belli âlemlerle bütünleşmiş olmasına ve o sahada gelişmesine bağlıdır. İnsan, ruhla münâsebeti, bir başka ifadeyle, mukaddes ve ulvî bildiği güç ve kuvvetle temas kurabildiği ölçüde maddesine tesir edecek buudların üstüne çıkar. Ruh, o buudlarda maddeyi tesir ve hâkimiyeti altına alır ve artık ruhun kendi alfabesini kullandığı bu konuşma şeklinde ateş yakmaz, şiş kanatmaz, acı duyulmaz; altı ay yemek yenmese de açlık hissedilmez. Çünkü, onun üzerinde mekân kaydıyla birlikte zaman kaydı da kalmamıştır.

Ruh, bedenden infisali ve trans haliyle üç buudlu mekâna tâbi olmadığı gibi, dördüncü-beşinci buudları da aşabilir. Bu durumda zaman ve mekân seli onu fazla müteessir edemez. Çağın fizikçisi mes'eleyi izah ederken, “Ben kendimi senin üç buudlu mekânının dışında da hissediyorum” der.

Madde kabuğunu kırarak sivrilen böyle ruhlara, kendi âlemlerine has ve kendi makamlarına yaraşır manevralar sayesinde, adeta şeffaflaşmalarına yakışır bir ton ve edada tabiî hâdiseler harkiulade ve olağanüstü yanlarıyla inkişaf eder. Günümüzde çok yaygın misallerinden birkaç tane arzedelim:

Mesaj de La' mecmuasında anlatıldığına göre, bir medyum, altı-yedi kişilik bir ilmî heyetin yanında ellerini önündeki masaya koyunca, karşıdaki masa hareket edip gezinmeğe başlıyor.

Bornova'da, çadırda biri, masanın üzerindeki buğdayları yukarıya doğru çıkarmaya başlıyor. Orada bulunanlardan bazıları okumaya geçince “dümen bozuldu.. aranızda kötü niyetliler var” diyor.

Bir zamanlar Ankara'da doktorların dikkatini çeken Dr. Watson, hipnoz yapıp herkesi uyutuyor ve artık onlara istediğini yaptırtıyor; “kollarınızı kaldırın!” diyor, kaldırıyorlar.. “indirin!” diyor, indiriyorlar..

Ruh Ve Kâinat adlı kitapta Bedri Ruhselman yazıyor: “Bir doktor şöyle birşey anlatıyor: “Eşim hastaydı; ağırlaşınca iki bulutsu şey eve inip onun başında dikildi. O esnada kendinden ayrı bir vücut belirdi; bu vücut, eşimin ense köküne bir kordonla bağlıydı ve çırpınıp duruyordu. Bu vizyonu tam beş saat seyrettim. Nihayet kordon koptu ve bir an şaşalayan ruh, daha sonra yukarılara doğru yükseldi. O anda eşim dünyâya gözlerini yummuş bulunuyordu.”

Medine cephesinde çarpışan Ordulu Fenni Bey anlatıyor: “Medine'de muhasara altında idik. Beşiktaş'taki evimle haberleşmek mümkün değildi. Bir gece rüyâmda evimizde ateş ve duman gördüm. Uyanınca, ara-sıra gayb âlemini müşâhede eden medyum bir erim vardı, onu çağırdım. “Trans haline gir, Beşiktaş'taki falan eve git ve müşahedeni anlat” dedim. Dediğimi yaptı. Gözleri kapalı “Şimdi şuraya geldim, şimdi buradayım; evin kapısını çaldım, içerden yaşlı, başı örtülü, kucağında çocuk bir kadın çıktı” diye anlatmaya başladı. O kadının annem olduğunu anlamıştım. Ere “O kadına, evde ne var ne yok diye, sor” dedim.Cevap olarak,“Dün hanımının vefat etmiş olduğunu” söyledi.

Cennetim taht-ı kademinde olan validem nakletmişti: “Allah (cc) deyince yemekten iştahı kesilen, Muhammed (sav) deyince 24 saat göz yaşı döken bir kadının vefat hastalığında tam bir sene boyunca başında kaldım. Vefatına bir kaç dakika kala, “Su hazırlayın” dedi. İstediğini yaptık, abdest aldı. Kocası da evdeydi ve sapasağlamdı. Kadın, gençliğindeki gibi bir kahkaha attı ve “Dünyâdan daha nasibimizi almamışız. Bu perşembe akşamı ikimizin cenazesi de evde kalacak” dedi. Sonra, bir tüy gibi başı yastığa düştü ve biz onu uzatırken, öbür odadan bir feryat yükseldi. Beyi de vefat etmişti..

Yogilerin, yani bir kısım Hint fakirlerinin icrâ edip gösterdikleri seremoniler hakkında okuyucu en az bizim kadar malû-mat sahibidir. Bu mevzû, televizyon programlarından mecmua ve gazetelere, oradan da halk arasındaki söylentilere kadar öylesine intişar etmiş ve her kesimin malı olmuştur ki, 8-10 yaşındaki çocuklar bile bunları biribirlerine nakledip durmaktadırlar. Burada sadece, Alman televizyonu ZDF-İkinci kanalında neşredilen ve daha sonra kitap haline getirilip, satışa sunulan “Terra X” isimli belgeselden bir gösteriyi nakletmek isterim. Spikerin “En ileri derecede acı denemesi, acıya tahammül alıştırması” diye anons yaptığı gösteri, şu şekilde cereyan ediyor: Ağızdan çıkarılan dile, yukardan aşağıya uzunca bir şiş sokulur. Keskin bir kılıçla dil ağzın içinden kesilip bu şişe takılır ve ne ağızdan, ne de dilden kan akmadığı gözlenir. Dil, bir müddet bu halde kaldıktan sonra yerine yapıştırılır ve şiş dilden çıkartılır: Sonra da spiker hayret içinde ilân eder: “İlim, henüz bunu çözemedi.”

Biz müslümanlar ise, on dört asır evvelinden bu ve benzeri pek çok hâdiseye vâkıf ve âşina bulunuyoruz. Hz. Muavviz (ra)'in Bedir'de kopan kolu, eczahane hükmündeki O Nurlu El'in Sahibi (sav) tarafından yerine yapıştırılıyor ve hiç bir iz kalmıyordu. Uhud'da Ebu Katâde (ra)'nin çıkan gözü, yine aynı el tarafından yerine konup şifa buluyordu. Ve tabîi bunlar, harikalar kuşağının son sınırında cereyan eden mu’’cizelerdi...

7. Ruh çağırma seansları, madde ötesi bilinmeyen, görülmeyen kuvvetler ile irtibat kurmaya çalışma ameliyesidir:

Günümüzde ruh çağırma seansları, hızla çoğalmaya başlamıştır. Hattâ o kadar ki, sokaktaki halk bile ruhla uğraşmakta ve masa üstü fincan oyunları, mahalle gençlerinin evlerine kadar girmiş bulunmaktadır. Bunların neticesinde materyalizm çökmeğe yüz tutmuş ve materyalistler, fizik ötesinde fizik kanunlarına hükmeden daha başka kanunların varlığına inanmaya başlamışlardır...

Entellektüel seviyede, bilhassa ruhî açlıklarının ve ibâdetten mahrum oluşun getirdiği ma'nâ susamışlığını gidermeye çalışan sosyete çevrelerinde vakit geçirmek için tertiplenen poker partilerinin yerini şimdi ruh çağırma seansları almaktadır. Bugün Avrupa, Amerika ve hattâ Rusya'da bu mevzûda kaydedilen gelişmelerin dile getirdiği bir hakikat var. Bu insanlar ne istiyor ve nelerle uğraşıyorlar? Madde ile mi? Hayır! Tamamen madde ötesi, bilinmeyen, görülmeyen kuvvetler ve rûhanî varlıklarla irtibat kurmaya çalışıyorlar. Bu yolla, bugüne kadar izah edemedikleri pekçok hâdisenin izahını bulabileceklerini ümid ediyorlar. Eğlenmenin, heyecanlı seanslarla vakit geçirmenin ötesinde, maddenin ve fiziğin çözemediği, tabiat ötesi pekçok problemin hallinin yine tabiat ötesinde bulunabileceği düşüncesiyle inadı bırakıp, ruh çağırma seanslarını evlerden laboratuvarlara ve üniversite kürsülerine taşıyorlar. Rusya'daki telepati çalışmalarının yanısıra, İngiltere'de doktarların ülser tedâvisiyle alakalı ilaçları bir yana atıp, hipnoterapi usûlüyle rûhî mekanizmayı harekete geçirebilecek telkin yoluna müracaat etmeye başlamaları, bu sahada kayda değer gelişmelerden sayılabilir.

Bir mü'min anlatıyor: “Ankara'da bir savcı arkadaşımla Mevlâna'nın ruhunu çağırdık. Yeşil kisvesi ve Mevlevî külâhıyla karşımıza dikilen şahsı ikimiz de gördük. Fakat, yüzünü kaçırıyordu. İhtimal ki, gelen şeytandı ve bize yüzünü göstermek istemiyordu.”

Bir psikiyatrist de, bu mevzûda şâhit olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatmıştı: “Samsun'da bir eve ruh çağırma (cin veya şeytan çağırma) celsesine dâvet edildim. Bu işi yapan, evin küçük kızıydı. Bir masanın üzerine fincanlar ve harfler dizdi; ısrarlı çağırmalardan sonra birinin geldiğini öğrendik.. ve gelen, ismini fincanın hareketleriyle yazıyordu: Belma! Küçük kızın eli fincanla beraber hareket ediyordu. Biz gelene, “Müslüman mısın?” diye sorduk, “hayır” dedi. “Nerelisin?” sorumuza ise, “Mersin'liyim” cevabını verdi. “Bir müslüman yok mu, gelsin konuşalım!” dedik; gitti, çağırdı ve bu defa masanın üzerinde bir başka isim yazıldı: “Ayşe” . Ona yaşını sorduğumuzda “7-8” cevabını verdi. “Nerelisin?” dediğimizde ise, güneyden bir şehir ismi söyledi. Hangi kitabı okuduğunu sorduğumuzda, “Hanımlar Rehberi” diye cevap verdi.

Sonra, orada bulunan arkadaşlardan biri dedesinin ruhunu çağırdı, fakat gelmedi.. ısrarlı çağrılardan sonra “geldim” dedi. Adını sorduğumuzda söylemedi; fakat usulünce ısrar edilip sorulduğunda “şeytan” diye cevap verdi. Hepimiz donakaldık. Doğrusu, Hz. Adem (as)'den beri insanlığın bu en büyük düşmanı karşısında irkildik ve ne yapacağımızı şaşırdık. Bir aralık aklıma geldi ve “Seni çağırmadık, niye geldin?” dedim. Fincanlarla “İşte Geldim” diye yazdı. “Allah'a inanır mısın?” dedim; “Hayır!” dedi. “Peygambere inanır mısın?” diye sordum; “İnanmam!” diye cevap verdi. Aklıma geldi; “Sana Meyvenin Altıncı Mes'elesini okusam dinler misin?” dedim; “evet!” yazdı. Okumaya başladım:

“Nasıl bir fabrika şöyle işler, böyle çalışır, lambaları vardır vb... Öyleyse, bu bir mühendisi gösterir” diye okuduğumda “Evet” diyor; “Öyle de, şu kâinat eczanesindeki nebâtât, otlar, meyveler Allah (cc)'ı gösterir!” dediğimde, “Hayır!” diyordu. Böyle “Evet” ve “Hayır”larla bizi çok uğraştırdı. Sonunda, “Sana Cevşen okuyayım mı?” dedim; “Oku!” dedi. Ben okumaya başlayınca, fincan kızın parmağı altında fıkır fıkır oynamaya durdu.. elimi üzerine koydum, parmağımın altından kaçıyordu. Bir aralık şöyle yazdı: “Bırak şu gırgırı!” Ben devam ettim; sonra dayanamadı, sükut etti ve canı sıkılıp, çekti gitti.”

Evet, pek çok kimsenin duyduğu veya şâhit olduğu, ya da yayın organlarından takib ettiği bu kabil o kadar çok hâdise var ki... Esasen maddenin iflas edip rafa kaldırıldığını ve rûhun maddeye hâkim olduğunu ilân etmemiz için, bize bu misâllerden bir teki dahi yeter. Zirâ cüz’, külle, parça bütüne delâlet etmektedir.

Şimdiye kadar ele almaya çalıştığımız ruhu geliştirmek suretiyle gelecek adına ruhla kontak olma.. keşif ve keramet.. hiss-i kable'l-vukû.. telepati.. içten geçenleri okuma.. medyumluk ve yoga.. ruh ve cin çağırma gibi hâdiselere her mü'min, ruhunun gücü ve kuvvetiyle Allah (cc)'ın izin verdiği ölçüde muttalî olabilir. Bunlar bazıları için üç aylık bir çalışmayla elde edilebilecek şeylerdir. Fakat, hüner bunları elde etmek, havada uçmak veya cinlerle oynaşmak değildir. Bizim için asıl olan, Allah (cc)'ı ve Rasûlü (sav)'nü tanıyıp sevmektir. Kur'ân ve ondaki güzellikler bize kâfi ve vâfidir. Dine, imana hizmet etmek, bu yolda nesiller yetiştirmek ve ruhlarımızı, namzet bulunduğu ebed için hazırlamak bizim için en birinci gâye olmalıdır. Diğerleri, çok da üzerinde durulacak ve kendileriyle meşgûl olunacak türden mes'eleler değildir.
 
RÜ'YALAR​

Ceset hareketsizken rü'yâda gören, gezen ve konuşan kimdir? Gece olur, uykuya varırsınız. Gözünüzün kapakları kapanır, kulaklarınız duymaz, diliniz söylemez, eliniz tutmaz ve ayağınız yürümez olur. Yanınıza biri gelip konuşsa, onu ne görür, ne de duyarsınız. Sizin gördüklerinizden, duyup yaşadıklarınızdan da o habersizdir. Sabah kalkar, namazdan sonra kahvaltıyı isteyeceğinize, gece gördüğünüz tatlı rü'yanın tesiriyle mahmur bir sevinç ve heyecan içinde dolaşır ve bunu bir sevdiğinize veya bir yakınınıza anlatmak istersiniz. Karnınız açken, bu doymuşluk, bu sevinç nerden geliyor? İşte böyle, günlük hayatta insana açlığını unutturan ve onu birinci derecede te’sir altına alan hâdiseler vardır... Evet, bütün bunlar, ruhun sevinci ve ruhun çoşkunluğudur.

1. Rü'yanın hakikatı, çeşitleri ve rûhun rü’yada geleceği görmesi:

Uykuya dalan bir insan, denize veya uzay boşluğuna dalan bir insan gibidir. Ya, gözleri bağlı dalar ve hiç bir şey görmeden geri gelir, ya elinde götürdüğü oyuncaklara kapılır, onların tesiriyle başka bir şey göremez; ya da denizdeki tatlı dalgalanmaların tesiriyle yakamozların parıltılı güzelliklerini ve semanın esrâregengiz faaliyetlerini seyredip, onları kendi dünyâsına taşır. İşte, rü'yâları da bu kategoriler içinde ele alabiliriz.

Bazıları vardır, sadece uyuduğunu ve uyandığını bilir; gözü bağlı karanlıklara dalmış gibidir ve dünyâsına hiçbir şey görmeden döner.

Bazen olur, şuuraltına atılan hâdiseler, yaşanmış heyecanlı vak'alar ve üzerine çok düşülüp, terdad ve tekrar ile şuura mal edilen mes'eleler, uyku esnasında şuur üstüne çıkar. Savaştan yeni gelmiş bir kimsenin aylarca yatağından heyecanla fırlamaları bu kabildendir.

Bir de hastalıklar, rahatsızlıklar, marazî ruh haletleri ve mizaç bozuklukları sebebiyle görülen rü'yâlar vardır. Tuzlu yiyenin kendini göl başlarında görmesi, öfkeli yatanın kavgayla uğraşması, şehvetle düşüp kalkanın bu kabil şeyler görmesi gibi. Bir insanın devamlı rü'yâlara bel bağlaması, rü'yâ görmek için yatması, hülyâlara kapılması, kuluçkaya yatar gibi rü'yâya yatıp, bunların tâbirine göre hareket etmesi, rü'yâ görme hastalığına tutulmuş olmanın işaretidir.

2. Sâdık rü’yâlar:

Şuuraltı ve bir hastalık neticesi olmadan, hülyâlara da kapılmadan, dupduru ve tertemiz duygularla beklenmedik anda görülen rü'yâlardır: Peygamberlerin, evliyanın ve salih kulların rü'yâları gibi. Bazen, sıradan inanmış, hattâ hiç inanmamış kişiler de bu tür rü'yâlar görebilirler.

Sâdık rü'yâlar, Allah (cc) tarafından lûtfedilen bir müjde, bir teşvik, bir ilhâm ve yol gösterme olabileceği gibi, îkaz ve ibret ma'nâsında irşada yönelik de olabilir. Burada üzerinde daha çok duracağımız husus, ruhun daha ileri ve âlî bir münasebetini ifâde eden gelecekle alâkalı rü'yâlardır.

Bu rü'yâlar, gideceğimizde şüphe olmayan kabir ve ahiret âlemlerinden içinde yaşadığımız şu şehâdet âlemine dalgalar halinde gelen sızıntılardır. Beş duyunun ince bir zar mahiyetinde olan Âlem-i Şehâdet’e karşı kapanması ve uyanıklığa ait mekanizmanın kendiliğinden devreden çıkmasıyla, âdeta rûhun bu dünyâya ait uzuvlarla irtibatını sağlayan doğru akım fişlerinin çekilip, yerlerine gaybî âlemlerle ittısal ve bağlantıyı temin eden alternatif akım fişlerinin faaliyete geçmesi neticesi, şehâdet âlemine kapanan pencereler, bu defa misâl âlemine açılmış olur. Ve, açılan bu pencerelerden misâl âlemiyle ilgili temessülatla birlikte, ma'nâ ve hakikat sembolleri, berzah âleminden akseden levhalar, basar ve basirete arzedilen tablolar ve geleceğe ait hâdiselerin sayfaları dolar. Bu itibarla rü'yâlara, insanı bu âlemden başka âlemlere taşıyan bir kısım sırlı kabinler veya zaman tünelleri denebilir.

Mes'eleyi bir başka açıdan ele alalım: Her şeyin var olmazdan evvel birer sabit aynı bulunur; yani, İlm-i İlâhî’de her şeyin sabit bir vücudu vardır. Ve, sonra bunlar, Kudret ve İrade’yle cismaniyet alemine intikal eder. Bu arada, yani, sabit aynalarla âlem-i ecsam arasında rol oynayan ayrı bir vasıta âlem daha vardır ki, buna Âlem-i Misâl, yani “temessüller âlemi” diyoruz. İşte cismaniyetten sıyrılan, muvakketen ceset kaydından kurtulan bir ruh, bedenini de tamamen terketmeksizin misâl âlemine doğru pervaz etmeğe başlar. O âleme yükselince, cismaniyete ait buudlardan çıkıp, apayrı buudlar içine girmiş olur. Bu buudlar içinde mazi, hâl ve müstakbel birbirine karışır. Ruh, orada bütün geçmiş ve gelecek zamanları görebilir. İki senenin Kadir Gecesini bir anda müşahede edip, iki Kurban Bayramını birden yaşayabilir. Bir yandan yirminci asırdayken, aynı anda Devr-i Risaletpenâhî’de yaşayıp, kendini sahabi görebilir. Nasıl olur demeyin! Meselâ, mahrûtî (konik) bir dağın eteklerinde veya bir köy evinde bulunan insan, o anda ancak kendi dar çevresini müşahede eder. Fakat, bir teleferik veya uçakla yükseldiğinde, dağın hem zirvesini, hem de dört bir yanını görebildiği gibi, bir ev değil, pek çok evler, hattâ köyler görebilir. Rü'yâlarda da böyledir. Trans halinde rûhun dublesi kendinden ayrılınca, misâl âlemiyle buudlaşıp, aynı şeyleri hissedebilir.

İşte, böyle Misâl Âlemi’nden rü'yâlar vasıtasıyla rûha intikal eden şeyleri insan, bir sinema perdesinde seyreder gibi seyreder; olmuşu, olanı ve olacağı aynı anda görebilir. Şu kadar ki, bu görüntüler bazen vâzıhtır, sarihtir; dolayısıyla kolay anlaşılır. Bazen, semboller şeklinde olur ve te'vil, tâbir ister. Meselâ, Misal Âlemi’nde gördüğünüz bir damla su, hakikatte elmadır. Misâl Âlemi’nde gördüğünüz pislik, bu âlemde mal demektir.. ve elinize para geçecek demektir. Eğer bu pislik -gaita- başkasına aitse, haram mal, size aitse, helâl maldır. Misâl âleminde sizi bir atın üzerine bindirirlerse, bu, muradınıza ereceksiniz demek olur. Bu sebeple, hakkında takdir olabileceğinden, rü'yâlarınızı hemen kendiniz te'vile kalkışmamalısınız. Hâlet-i ruhiyenizi bilen, bakışınızdan ma'nâ çıkaran ve yüz hatlarınızdan kaderinizi okuyan hikmet ehli kimselere tâbir ettirmelisiniz!

3.Sâdık rü'yâlarla ilgili bazı misâller:

Prof. Seyyid Kutup, tefsirinde anlatır: “Amerika'da iken, rü'yamda Kahire"de bulunan kızkardeşimin kızının gözünde görmesine mâni olacak derecede kan gördüm. Yazdığım mektuba gelen cevapta, hakikaten gözünde iç kanama olduğu ve tedâvi edildiği yazıyordu.”

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde anlatır: “Dördüncü Mehmed'in kızı Kaya Sultan, rü'yâsında dedesi Sultan Ahmed'i Cennet'te görür. Sultan Ahmed, Kaya Sultan'a , “Kızım” der, “Yeni Camii yapılırken eteğimle taş taşımıştım; Rabbim de beni Cennet'e koydu. Sen de gel.” Bu sırada, orada bulunan amcası Mustafa ise, “Kaya için bu kadar acele etme; bir kızı olsun, ondan sonra gelsin” der. Dedesi, bu niyetle “El Fâtiha” deyip, ellerini yüzüne sürer. Kaya Sultan, hakikaten doğum esnasında şehid olur.”

Rusya’da Tanrı’ya Dönüş isimli kitapta da, bu kabil hâdiseler ve rü'yâlar anlatılır. Anne Ostrovsky adlı bir yazarın annesi, Almanların Rusya'ya girmesinden beş sene evvel rü'yâsında savaşın çıktığını çoğu sahneleriyle görmüş ve bunlar o günkü gazetelerde neşredilmişti.

Çanakkale'de İ’tilâf kuvvetlerine kumanda eden Sir Hamilton, 1911 yılında rüyasında denizin derinliklerine doğru çekildiğini ve iki elin boğazını sıktığını görür. Uyandığında da, “hayalet gibi” dediği bir yaratığın çadırından yavaş yavaş çıkıp gittiğini farkeder. Hakikaten, Çanakkale onun için pek tekin olmamış ve kaçınılmaz bir tehlike olarak üzerine çökmüştü.

Bir arkadaşımızın hanımı gece yarısından sonra vefat eder; henüz kimsenin haberi yoktur. Sabah olunca, Kur'ân talimi için çocuklar camide toplanırlar. Ders esnasında 12-13 yaşlarında bir çocuk, “Ben gece şu arkadaşımın annesinin öldüğünü gördüm, doğru mu?” der.

Bir kadın, bir başka arkadaşı gibi anne olmayı beklemektedir. Bunlardan biri, diğerine “Önce sen anne olacaksın” der. “Nereden bildin?” diye sorulunca da, “Rü'yâmda bir aradaydık. Yere bir hırka düştü, sen gidip aldın” cevabını verir.

Aynı kadın, rü'yâsında dedesinin bir duvara dayalı merdivenden düşüp, ayağını kırdığını görür. Aradan bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra gelen mektupta, “Hacı dede, cami duvarını tamir ederken, merdiven kaydı ve düştü; ayağı kırıldı, hastanede yatıyor” denmektedir.

Yine aynı kadın, dayısının bir masa başında tabanca ile vurulup öldürüldüğünü görür. Aradan dört sene geçer ve dayısının masada otururken kurşunlandığı haberi gelir.

Bu asrın başlarında Niels Bohr, rü'yasında güneş ve güneşe ipliklerle bağlı dönen gezegenler görür. Uyanınca, bunlarla atomların yapısı arasında benzerlik olacağını düşünür.

Kimyacı Kekule, rü'yâsında atomları ve yılan gibi bir şeklin belirip, kuyruğunu ağzına aldığını görür. Uyanınca, Benzen'in kimyada halka şeklindeki (altıgen) formülünü bulur.

Elias Howe, bütün denemelerine rağmen dikiş makinesinin iğnesini keşfedemiyordu. Bir gece rü'yâsında, esir düştüğü vahşi kabilelerin elinde terler dökerken, birden muhafızların ellerindeki mızrakların uçlarında göz şeklinde delik gördü. Uyandı ve bir ucu delik, minik bir ‘mızrak’ yaptı.

Bunlar ve bunlar gibi yüzlerce misâl var ki, her biri, rûh’un sırlı âleminden gelen ışıktan birer mesaj gibidir.
 
BEYNİN VE CESEDİN KUMANDANI RUHTUR​

İnsanda teker teker her biri bir devlet gibi çalışan 60 trilyon hücrenin bütününe hükmeden, sözünü dinleten ve hepsini bir elden sevk ve idâre makamında bulunan bir kumandan var- dır ki, o da ruhtur.

1. Bedene hâkim olan veya bedende mahkûm olan ruhtur:

Ruhun içine girdiği cisimde canlılık emareleri belirir; ruh gidince de, adem-i merkeziyet olur ve mekanizmada bozulma ve kokuşma başlar; hücreler dağılır ve çürür, herşey darmadağın olur-gider. Demek ki, ruh bir cevherdir; beyin, uzuv, duygular ve bütün bedenin faaliyetleri de, o cevherin fonksiyonlarından ibarettir. Ruh, insan vücudundaki bütün fakültelere, beynin bütün merkezlerine, ayrı ayrı bütün bölümlerine ve tüm organlara hâkim olup, onlara hayatiyet kazandırır.. akıl, kalb, zihin ve duyguları faaliyete geçirir; çünkü o, tıpkı fişleri kendisine sokulduğunda bütün sistemleri, bütün fakülteleri çalıştırıp onlara fonksiyonlarını eda ettiren, bünyesinde binlerce delik ve kontak prizi bulunan bir santral gibidir. Fişlerden birinde bir arıza ve fizyolojik bir kusur olduğunda, o fiş ve bağlı olduğu organ devreden çıkar, çalışmaz hale gelir. Sözgelimi, sinir sistemi fişlerinin ruh santraliyle irtibatının kopması neticesinde, felç ve kötürüm kalma gibi rahatsızlıklar meydana gelir. Ruh santralına uzanan kablolarda ve fişlerde, cinlerin ve sair faktörlerin sebep olduğu cinnet hali gibi, kısa devrelerin meydana geldiği de olur. Rabbinden gelen belâ ve musibetler, hastalık ve fizyolojik bozukluklar karşısında, bedene hâkim durumda bulunan ruh, bu defa bir mahkûm ve meflûç vaziyetine düşer. Zaten aslında o, kendini varedip ayakta durduran Kudret-i Sonsuz’a dayanmadığı zaman, eli-kolu bağlı bir esirdir.

2. Beynin fonksiyonları, sinir hücrelerindeki reaksiyonlarla olur:

Beynin fonksiyonları, sinir hücrelerindeki biyokimyevî reaksiyonlardır. Bu fonksiyonlar hakkında bildiğimiz, onların elektrokimyevî karekterde oluşudur. Verdiğimiz bir karar, elektrik akımlarıyla çeşitli kaslara iletilir; yani, beyinde dopa, dopamin ACTH uyarıcısı vb. maddeler reaksiyona girer; bunun neticesinde parçalanma veya birleşmeler olur. Kimi moleküller ‘yükseltgenirken’, kimileri de ‘indirgenir’. Elektronlar alınır verilir; neticede uzuvlara elektrik akımı intikal eder ve davranışlar husule gelir.

Canlı vücutlarda her altı ayda bir bütün hücreler tamamen değişir. Kanda saniyede onbin alyuvar ölüp, onların yerlerine yenileri yaratılır. Bir hücrede saniyede oniki terkip meydana gelir ve bu, saatte yaklaşık kırkbeşbin terkip eder. Yani biz, bu yönümüzle hep aynı olarak kalmamaktayız. Eskiyen gömleğimizi, ceketimizi değiştirdiğimiz gibi, sürekli etimizi-bedenimizi de değiştirmekteyiz.

Beyinde reaksiyon öncesi bazı maddeler vardır. Bu maddelerin reaksiyona girmesiyle uzuvlara intikal eden elektrik akımı sayesinde kararlar kaslara iletilir; sürekli değişen maddî eller de, bu kararları icra eder. Mes'eleyi dışa akseden bu yönüyle değerlendirir ve icraatı yürütenin gerçekte cesedimize ait uzuvlar olduğunu kabûl edersek, o zaman bugünkü hukuk düzenini allak bullak etmiş oluruz. Çünkü, böyle bir durumda, bugün tatbik edilen hukuk sisteminin yürürlükten kalkdırılıp, yerine tamamen farklı bir sistemin getirilmesi zarûridir. İsterseniz, herhangi bir mahkeme salonuna hayâlen hep beraber gidelim. Orada geçtiğini farzettiğimiz şu konuşmayı ve neticede verilen kararı dinleyelim:

Hâkim, suçluya sorar:

-Bu cinayeti ne zaman işledin? Suçlu cevap verir:

-Bir sene önce, efendim.

Karar bellidir: Suçlu affedilecektir; ve hâkim, kararı okur:

-İşlenen cinayetin üzerinden bir sene geçmiş ve şimdi o tetiği çeken parmaktaki bütün hücreler, hattâ maznuna ait bütün hücreler de esasen değişmiş bulunduğundan, cinayeti işleyen asıl katilin cezalandırılması mümkün görülmediği için, maznunun beraatına oy birliği ile karar verilmiştir.”

Tabiî ki yeryüzünde böyle bir ceza hukuku olmadığından, verilen kararın hangi maddelere istinaden verildiğini de söyliyemiyoruz.

Veya, yine hayâlî bir mahkemede yine bir cinayet suçlusunun şöyle bir müdafaa ile mahkeme heyetinin karşısına çıktığını görüyoruz:

“-Saygıdeğer mahkeme heyeti,

Evet, ortada bir cinayet vardır. Fakat bu cinayetin faili ne benim, ne de bir başkasıdır. Çünkü bir defa, bana suçu işleten, beynimdeki bir takım elektriklenme ve reaksiyonları meydana getiren molekül ve maddeciklerdir. Sonra, bu cinayet işleneli tam sekiz ay oluyor. Hücrelerimin tamamen değiştiği, sayın mahkeme heyeti üyelerinin malûmudur. Dolayısıyla, sekiz ay evvelki benden şimdi eser bile kalmamıştır. Bu itibarla, başka hücrelerin işlediği bir cinayetten şu mâsum hücrelerim herhalde sorumlu tutulamaz.“Kimse bir başkasının suçundan mes’ûl değildir” hakikatı gereğince, suçsuzluğum sâbit olduğundan beraatımı ve adaletin bu yönde tecelli edeceği hakkındaki kanaat ve ümidimi saygı ve hürmetlerimle belirtmeme müsâdelerinizi arz ve talep ederim.”

Şimdi, cezaya lâyık ve müstehak olanın ruh olduğu kabûl edilmeyecekse, benzeri bir yargılama ve müdafaa uygun değil midir? Katil hücreler çoktan sırra kadem basmış, yeni gelen mâsumlarınsa hiç bir şeyden haberi yok.. öyleyse suçları da yok. Haydi bir hata oldu ve onlar cezalandırıldı diyelim.. bu defa, cezayı altı aydan fazla çekmemeleri gerekir; zira, altı ay içinde ölecekler ve yerlerine yeni mâsumlar gelecek. Evet, insanı sadece madde olarak düşünürseniz, o zaman işin iç yüzü ve hakiki yönü bu olur; ama, insan maddeden ibaret değildir ve hâdiselerde asıl fail, bütün beden ve duygularla alâkalı sistem ve bedenî merkezleri sevk ü idâre eden, onları kumandası altında tutan ruhtur. Beden, sadece ruhun bir âletidir; dolayısıyla, ceza da ruha verilmektedir.

İnsanı, her şeyiyle maddeden ibaret görüp; onun duygu, düşünce gibi bütün mânevî yönlerini beynin fonksiyonlarından ibâret saydığımızda, emekliliğe de hakkımız olmaz.

Her şeyden önce, bir sene çalışmakla veya altı ay emek sarfetmekle emekli olmak mümkün değildir. 25 yıl çalışan bir kimse, 25 hattâ 50 vücut değiştirmişse, herhalde 50 çarpı emeklilik maaşına da kimse yanaşmaz. Sonra, haydi emekli oldunuz diyelim; o zaman da emekliliğinizin üzerinden bir yıl geçtikten sonra daha fazla emekli maaşı almamanız gerekir; çünkü, çalışarak emeklilik hakkını elde etmiş olan siz, bir sene sonraki siz değilsiniz. Gelin, en iyisi mi, bu çıkmazları bir yana bırakalım ve verilen emekli maaşı, değişip duran bedenin üstünde değişmeyen ruha, ceset elbisesinin yıpranma payı olarak veriliyor deyip kurtulalım!

3. İnsan sadece maddeden ibaret olsaydı, o zaman kendisine her yıl başka bir anne-baba gerekirdi:

İnsan, sadece değişip duran hücrelerden ve maddeden ibâret kabul edildiği takdirde, her sene başka bir anne değiştirmek zorunda kalmayacak mıyız? Annemiz, bizi dünyâya getirdikten altı ay sonra annemiz olma vasfını kaybetmeyecek midir? Ama, bizim için annemiz, her zaman aynı annemizdir; çünkü o, hücreleri altı ayda bir değişse de, değişmeyen yanıyla, evet, o muallâ ruhuyla hep, “Cennet, ayaklarının altında” olan annemizdir. Anne-babalık, evlâdlık ve kardeşlik, değişen madde ve hücrelere değil, değişmeyen ruhlara istinâd eder.

4. İnsan sadece maddî bir varlık olsaydı, o zaman ahlâkı, karakteri ve kabiliyetleri, değişen hücrelerle birlikte değişirdi:

Hücrelerimiz değişirken, ahlâkımız, karakterimiz, kabiliyetlerimiz, huylarımız, prensip ve alışkanlıklarımız, fikir ve düşüncelerimiz, his ve duygularımız, bilgimiz ve kazandığımız vasıflarımız, makam, meslek ve şöhretimiz değişen yanlarımızla değişip başkalaşmıyor.. şayet bütün bunlar, maddeye bağlı olsaydı, değişen maddî yanımız ve hücrelerimizle birlikte onların da başkalaşma ma'nâsına, değişmeleri gerekmez miydi?

Yıllar sonra gördüğümüz bir arkadaşınıza “hiç değişmemişsin” diyoruz.. halbuki, o altı ayda bir değişti. O halde, değişmeyen neresi? Belki ahlâken değişmemiştir. Değişse bile bu, tedricen yukarıya veya aşağıya doğru olmuştur. Umûmiyet itibâriyle, kazanılan iyi veya kötü ahlâk, hele meleke haline gelmişse zor terkedilir. Alışkanlıklar da böyledir. Oysa, insan maddeye bağlı olunca, bu takdirde yılda bir ahlâk değişimine uğramalı değil midir?

Yıllar süren el alışkanlığı ve geliştirilen bir kabiliyet, hücrelerle birlikte her sene neden değişmiyor? Bir kabiliyeti inkişaf ettirmek için neden yılların meşakkati gerekiyor? Ve, neden kazanılan bir sanatkârlık, bir ustalık, bir hattatlık, bir marangozluk vb. unutulmuyor?

Şahsî fikir ve düşüncelerde, tabiatıyla hücrelerin değişimine bağlı olmaksızın, zamanla değişme ve gelişmeler olabilir; fakat, vahiy ve sünnetten kaynaklananlar, kıyamete kadar değişmez. Bunun gibi, her insanın, kendine göre sabit ve değişmez kabûl ettiği prensipleri de kolay kolay değişmez; hücreler değişirken onlar aynen kalır. Peki, prensipleri belirleyen ve düşünceleri akord eden hangi kuvvettir?

İlim edinmede elde edilen bilgilerden bazıları zamanla unutulsa bile, her yıl periyodik bir değişme ve yenilenme olmaz. Bir ünvan kazanmış, doktor ya da profesör olmuş birine, “hücrelerin değişti, öyleyse ilmin ve ünvanın da kalmadı, cübbeni çıkar ve makamını terket” diyebilir misiniz?

Yoksa, insanın kazandığı bilgileri, edindiği ahlâk ve alışkanlıkları, yeni hücrelere eskileri mi öğretmektedir? Eski hücreler ölüp giderken, “vasiyetlerim” diyerek, kimyanın girift denklemleriyle formüllerini, uzayın esrarlı trafiğini, tıbbın akıl almaz âlemlerini ve fıkhın binler fetvalarını.. yeni yaratılan hücrelerin beyinlerine zerk mi etmektedirler?

5. İnsanlardaki benzer hücreler ve beyin fonksiyonlarına rağmen akıl, irade, şuur, düşünce ve fikir farklılıkları, onun durmadan değişen hücrelerine verilemez:

Bütün insanlarda, belki aynı hücrelere ve aynı beyin forksiyonlarına rağmen, her bir insanın akıl, irâde ve şuurunun değişik tarzda olması, insanlar arasında derin fikir ve düşünce ayrılıklarının bulunması, ilim, irfan ve kabiliyetlerin büyük farklılıklar göstermesi, beyindeki moleküllere ve durmadan değişen hücrelere verilebilir mi? Aynı şartlarda çalışan ve aynı hammaddeyi dokuyan tezgâhlardan aynı mallar çıkar. Kumaş fabrikası, çimento imal etmez; kimya laboratuvarında ekmek pişirilmez. Öyleyse, beyin imalathanesinde de farklı ve değişik neticelerin hasıl olmaması gerekir. Ama, işte insanlar ve işte aralarındaki bunca farklılıklar! Demek ki, her insanı kendi nev'ine münhasır kılan, sadece ruhun hususiyetidir. Beyin ve onun işleyişi aynıdır ama, kumandanlar farklıdır. Ve, bütün insanlarda umûmî kanun olarak hücreler değişip yenilenmesine rağmen, insandan insana değişen fikir ve kabiliyetler, her bir insanda hücrelere bağlı olarak değil, ancak ruhtan kaynaklanan faktörlerden dolayı değişiklik göstermektedir.

6. İnsanın, his ve idraki ile engin hakikatlere doğru pervaz ve enfüsî ve afakî tefekkürle tekâmül etmesi, Esmâ-i İlâhî’yi idrak gayreti ve irfan ve iz’an hüzmeleriyle iman peteğini örmeye çalışması da, yapısındaki moleküller ve madde ile izah edilemez:

İnsanın, eşya ve hâdiselerin o sonsuz derecedeki muhteşem güzelliklerini ânında hissetmesi, onları ma'nâ imbiklerine atıp yeni terkipler içinde değerlendirmesi, bazen bir kelime veya bir cümle ile, kitaplara sığmaz hakikatların engin ufuklarına doğru kanatlanıp pervaz etmesi, âfâkî tefekkürle yeni yeni terkiplere ulaşması, enfüsî ma'nâda alabildiğine derinleşip yeni yeni ufuklar keşfetmesi, sadece yazıp okuyanın değil, aynı zamanda yaşayan ve duyanın hallenebileceği bir eda ve hava içinde esmâ, sıfât, Zat demesi, bir âlemden yola çıkıp binlerce âlemde seyr ü seyahatta bulunması ve seyahatıyle elde ettiği irfan ve iz'an hüzmeleriyle iman peteğini örmesi.. evet, bütün bunlar, hangi moleküllerle izah edilebilir?

Duyup işittiğimiz binbir çeşit sesleri, tattığımız bunca lezzetleri, seyrettiğimiz güzellikleri, tatlı, acı, güzel, çirkin, bed, hoş diye saydığımız vasıfları, sevme, beğenme, hoşlanma, tiksinme, korkma, ürkme, şevke gelme, pişman olma, çoşma ve heyecanlanma gibi duygu ve ma'nevî faaliyetlerimizi nasıl o ölü moleküllere verebiliriz?

Bazen insan öyle bir ruh haletine sahip olur ki, genişliğine rağmen koca dünya kendisine dar, sıkıcı gelir ve herkes, hattâ bütün kâinat onun gözünde mâteme bürünmüş görünür.. bazen de o, öyle bir hâlet-i ruhiye elde eder ki, evin dört duvarı arasında kendini cennette sanır ve çocuklarını, ailesini, komşularını, hattâ herşeyi unutabilir. Öyle zaman olur ki o, dünyâya bir top gibi tekmeyi vurur, yıldızları, galaksileri merdiven yapıp semâlara urûc eder.. ve öyle zaman da olur ki, masa başında bir kadeh veya sokakta bir bakışın tesiriyle aşağıların aşağısına iner, iner de, inişine çukurlar, derinlikler yetmez olur. İnsan üzülür, ağlar, sıkılır, dert ve ızdıraplar içinde kıvranır, ya da sevinir, güler, huzur duyar ve dünyâlara sığmaz. Yalnız kalır, kabz kabuğunda boğulur.. bir mescid veya gül bahçesi gibi arkadaşlar meclisine girer, bu defa da, üzerindeki bulutların sıyrılmasıyla, yeni açmış bir gül olur. Ne ile izah edeceğiz bütün bu hâletleri; yine moleküllerle mi?

7. Yorulan ruh mudur, yoksa ceset midir?

Kendi âlemine has faaliyetleri, seferleri, ulvî âlemlerde kanat çırpmaları, kalb ile beraber bütün lâtifelerini çalıştırıp Allah (cc) karşısında halden hale geçmesiyle ruh, yorgun düşer; ardından tekrar âlem-i şehâdet'e dönerek, meşrû dairede lâtif münasebetlerle sıklet ve tazyikini hafifletebilir. Bu, mes'elenin bir yönü; aynı mes’elenin bir de diğer yönü daha vardır ki, o da şudur:

Diyelim ki, gün boyu 8-10 saat çalışıp, yoruldunuz. Son anda birisi telaşlı telaşlı gelip, ya çok sevindirici, ya da -Allah (cc) uzak eylesin- çok üzücü bir hâdiseyi haber verdi. Bu durumda ne yaparsınız? “Dur, önce biraz dinleneyim, çünkü yorgunum” mu der; yoksa, o müthiş ve bir anda ön plâna geçen vak'anın tesiriyle bedenî yorgunluğunuzu bir kenara bırakıp, hadise mahalline mi koşarsınız? Tabiî ki, ikincisini yaparsınız. Şimdi, burada bedenî yorgunluğa rağmen dinç olan nedir ve kimdir? Evet, bazen ciddî bir hâdise karşısında insanın iki-üç gece uyumadığı olur. Meselâ, size Sultan Fâtih'in veya Hz. Hamza (ra)'nın geldiğini haber verseler, yorgunluk veya uykusuzluk ayağınıza kement olabilir mi? Şimdi, yürüyemeyecek derecede yorgun ve ağırlaşmış bulunan bu vücudu birden ayağa kaldırıp şevkle yürüten ve yorgun beyni harekete geçiren nedir?

O dehşetli muharebelerde Mehmetçiğin aylarca gözünü kırpmadığı olurdu. İki-üç kişinin kaldıramadığı gülleleri omuzuna alır ve düşmana fırlatırdı. Cesed yorgun-argındı ama ruh, bütün zindeliğiyle ayaktaydı.

8. Hücrelerimiz durmadan değişirken simamızın değişmeden kalması, herkesin kendisine has bir ruhu olduğunu gösterir:

Duvarların tuğlalarının değişmesi misâli hücrelerimiz durmadan değişip yenilendiği halde, simamız neden değişmiyor ve kaşımız, gözümüz, burnumuz, ağzımız, ten yapımız hangi plân ve programa göre sabit ve değişmez kalıyor? Sonra, bir darbe veya yara neticesi derisi düştüğünde bile parmak iziniz, nasıl oluyor da kendine has modeli koruyabiliyor? Artık ilim adamları, kişileri tanımada parmak izlerinin yanısıra, “Her insanın göz yapısı da kendine hastır” diyerek, gözleri de kullanmaya başlamış bulunmaktadırlar. Bütün bunlar, her insanın kendine has bir ruhu olduğunu ve Allah (cc)'ın kudretiyle bu ruhun, o insanın simasını ve parmak ve göz yapısını aynen muhafaza ettiğini göstermez mi?

9. Sima, ruhun değişmeyen aynasıdır:

Sima, değişmeyen ruhun aynası olduğu içindir ki, kendisi de değişmez. Evet sima, insanın ledünniyatına, ruh âlemine açılan bir menfez, bir penceredir. Yüz hatlarınız ve yüz çizgileriniz, azıcık feraseti olan bir insana, sizin ne kıymette bir ruha sahip ve hangi değerde bir insan olduğunuzu gösterir. İnsanın fizyolojik yapısı, siması, onun ruh ayarının ve ruh kıyafetinin bir kılıfı gibidir.

Siz, bir tarrakayı ifâde etmek için ‘tarraka’ gibi, ‘gürül gürül’ gibi kelimeler kullanırsınız ;-“lafız ma'nânın kalıbıdır” gerçeğine dikkatlerinizi çekmek istiyorum- aynı şekilde, vücudunuza, simanıza yerleştirilen çizgiler ve hatlar da, cesedinizin içinde yer alan ruhunuzun ve karakterinizin kalıbıdır. Feraset erbabı yüzünüze bakıp, kıymet-i kametinizi anlar. Evet sima, âyât-ı tekviniyeye ait yazılarla yazılmış bir kitap gibidir.

Vâkıa psikologlar, kişinin yazmasının, hattâ öksürüp, sümkürmesinin bile onun karakterini ele verdiğini söylerler. Bu mevzûda o kadar sağlam kanunlar vaz'edilmiştir ki, bir adamın yüzüne baktığımızda, tam olmasa bile büyük mikyasta onun kaç dirhem geldiğini anlar gibi oluruz.

Estetik ameliyat yaptıranlar, hem fıtrata müdahale cürmünü işlemiş, hem de ruhları ile olan mutabakatlarını bozmuş ve ayrıca karşılarındaki kimseleri de aldatmış olurlar. Bu bakımdan bu mes'ele, üzerinde durulmaya değer bir mes'eledir.

10. Âlem-i Emir’den gelen rûhun madde âlemiyle temas kurması, Şehadet Âlemi’ne uzanan el, kol, dil ve göz gibi maddî vasıtalarla mümkündür:

Her makam, belli bir tezahür ister. Âlem-i Emir’den gelen rûhun madde âlemiyle temas kurabilmesi için maddî vasıtalara ihtiyaç vardır; çünkü, eşya ve hâdiselerle temas kurmada sadece ruh kâfi değildir. Bedenin tek başına Misâl Âlemi’yle temas kurması mümkün olmadığı gibi, içinde yaşadığımız sebepler âleminde de ruh el, kol, kulak, dil, göz, ayak gibi maddî sebeplere muhtaçtır.. ve, Şehadet Âlemi’ne uzanan bu uzuvlar vasıtasıyla eşya ve hâdiselerle münasebete geçer.

Ruh, merkezî bir santral görevi yaptığından, bu uzuvlardan herhangi birinde meydana gelen bir arıza sonucu, o uzva ait fiş, rûhun ilgili pirizine sokulamadığı takdirde, arada temas mümkün olmayacağından ruh, dışa uzanan o uzvunu çalıştıramaz. Meselâ, kendisiyle beynin sağ tarafına kumanda ettiği fiş çıkmışsa, o noktada ruhun teması kopmuş olacağı için felç hâdisesi meydana gelir ve artık ruh, o bölgeye hükmedemez. Haliyle, beynin yapacağı hiç bir şey yoktur.

Beynin üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde bir takım bölgelerin uyarılmasıyla parmak ve ellerde bazı kaba hareketler hasıl edilmişse de bunlar, bir düğmeyi bile ilikleyemeyecek kadar kaba ve şuursuz hareketler olmaktan öteye geçmemektedir. Bu, aynen piyanonun düğmelerine dokunup, notasız, ma'nâsız ve karışık sesler çıkarmak gibidir. Bu sebeple beyin, piyano misâli kendisini ma'nâlı ve bir gayeye yönelik olarak harekete geçirecek irâdeli ve şuurlu bir varlığa, yani ruha muhtaçtır.

Esasen, gözleri gördüren de beyin değil, ruhtur; beyin sadece bir vasıtadır. Gözler kapalıyken rüyâda nasıl gördüğümüzü anlattık. Rüyâ dışında kapalı gözlerle nasıl görülebildiğine de bir kaç misâl verelim:

Misâlimiz yine Rusya'dan, yani madde ötesi her şeyi inkâr eden kaba bir dünyâdan olsun. ‘Rusya'da Tanrı'ya Dönüş’ adlı kitapta anlatıldığına göre, 1962 yılında, Nizhni Tagil şehrinde doktorlar Rosa isminde bir kızın gözlerini bağlayarak deneyler yapmışlar ve kızın, parmak uçlarıyla görüp, renkleri ayırdığını ve yazıları okuduğunu müşahede etmişlerdir.

İtalya'da Pesavo hastanesi müdürü Prof. Lambrozo, kendi yazdığı kitapta naklediyor: “14 yaşında bir kız hastam vardı; sinir nöbetleri geldiği zaman ne gözü görüyor, ne de burnu koku alıyordu. Bunların yerine, burnunun ucu ve sol kulak memesiyle görüyor, mektupları okuyor, ayak topuklarıyla da kokuları rahatça alabiliyordu.”

Bir arkadaşımız, “29.1.1989 günü Alman televizyonu ARD'nin birinci kanalında neşredilen bir medyumun gösterisine şahit oldum” diyor ve şunları anlatıyor: “Son derece büyük bir salon ve müzeyyen masalarda sosyeteden insanlar. Sahnede, gözü siyah bir bant ile bağlanmış bir kadın ve yardımcısı bir erkek; ikisinin elinde de mikrofon var. Medyum bir sandalyeye oturmuş; yardımcısı ise salonda masalar arasında dolaşıp herkesin yanına varıyor ve üzerlerinde bulunan eşyayı, masadaki yiyecekleri ve daha başka şeyleri mikrofonla onlara soruyor; medyûm da, uzakta bulunmasına ve gözleri bağlı olmasına rağmen, sorulanların cevaplarını en ince teferruatına kadar târif ediyordu. Meselâ adam, salonun öbür ucunda bir masanın başına geçip, “Bu masada ne var?” diyor ve kadın, başlıyor saymaya: “Kırmızı, burmalı kristal bir tabak içinde bir mum... Yanında şöyle şöyle bir tabak ve içinde şu yiyecek; sonra şu, sonra şu..” Yardımcısı, bir izleyicinin elindeki anahtarı alıp “Bu ne?” diye soruyor; medyum, belirttiğimiz gibi gözleri bağlı ve arada en az 100-150 metre var; “Bir Wolkswagen anahtarı” diyor. Hayret, bu kadar mesafeden hem de küçük bir anahtarı, ne anahtarı olduğunu bilecek kadar görebiliyor. Adam, eline küçük bir el çantası alıyor, arkası da kadına dönük ve uzakta. Soruyor, “Bu ne?” “Üzerinde dört pırlanta bulunan, siyah renkli ve içinde şu şu malzemeler olan bir çanta” diye cevap alıyor; çantayı açtıklarında, gerçekten aynı şeyler görülüyor.”

Evet, göz kapalıyken gören ne? Ruh, beyin sistemiyle birlikte diğer bütün organların baş idarecisidir. Ancak idâreciliğini yürütebilmesi için, bu âlemde geçerli olan sebeplere ve uzuvlara ihtiyacı var; ancak bu ihtiyaç da sebepler dairesi içinde ve belli ölçüdedir. Diyelim ki göz, ona bu Şehâdet Âlemi’ni seyrettiren bir pencere vazifesi görüyor; o kapansa bile insan, yine aynı vazifeyi görebilecek başka pencereler bulabilir. Bu, medyum ve yogilerdeki gibi, ya çalışmak ve cesede rağmen ruhun inkişafıyla kesbî olur; ya da Allah (cc)’ın dilediği, istediği ruha bu kabiliyeti lûtfetmesiyle...
 
kimse okumuyo ki neden uzun uzun yazıyon :ppp şimdik ben yazdım die okunur söylemesi ayıp popilerim :ppp
 
Geri