Od
Üye
-
- Katılım
- Eylül 19, 2017
-
- Mesajlar
- 1,262
-
- Tepkime puanı
- 182
-
- Puanları
- 319
-
- Yaş
- 42
İRADE-İ CÜZ’İYYE BAHSİ:
A) İrade-i cüz’iyye’nin varlığına deliller:
a) Vicdan, işlediği kötülüklerin ağırlığını insana hissettirir. Evet, çok zaman insan, yaptıklarından dolayı pişmanlık duyar; ızdıraptan kıvranır, hattâ, muvazenesiz insanların bu sebeple intihara sürüklendiği bile olur. İnsan irade ve istekten mahrum olup, yaptığını cebrî bir kaderin zorlamasıyla yapıyorsa, o zaman neden vicdan azabı çeksin ve günahlarının ağırlığı altında ezilip gözyaşı döksün, istiğfarda bulunsun? Hem neden bir insanı kırdığınızda gidip kendisinden af diler ve beyan-ı i’tizarda bulunursunuz? Bütün bunlar, yaptıklarınızı bizzat dileyerek, yani kendi iradenizle yaptığınızı göstermiyor mu?
b) Söz ve davranışlarımızda, harekât ve faaliyetlerimizde hür müyüz, değil miyiz? İstediğimiz zaman elimizi kaldırıp, ayağımızı, kolumuzu, dilimizi hareket ettirebiliyor muyuz, yoksa, kollarımıza zincir, ayaklarımıza pranga vurmuş ve boynumuza da tasma geçirmişler de, ancak bunları çözdükleri zaman mı yapacalarımızı yapabiliyoruz? Oturup-kalkmak, yiyip-içmek, ya da Hak adına bir iş yapmak istediğimizde, müsbet veya menfi ma’nâda bizi zorlayan var mı? Hak ve hakikatı duyurma mevzûunda irâdemizle mi hareket ediyoruz, yoksa zorlamayla mı? Hayır, hiçbirimiz, kumanda düğmesi başkasının elinde, istenilen yöne çekilen bir robot veya -olmayan- ipimiz çekildikçe oraya buraya hareket eden bir kukla, bir piyon değiliz.
c) Tereddüt, mukayese, muhakeme, düşünüp değerlendirme ve tercih edip karar verme faaliyetleri de irâdeyi gösterir.
Güzel bir arkadaşımız güzel bir yere davet ediyor; fena birisi de aynı anda fena bir yere. Böyle bir durumda nereye gideceğimizi düşünür, mukayese ve muhakemede bulunur, neticeye bakar ve sonunda tercihimizi yaparız. Aynı şekilde, günde belki yüz kere içimizde melek ve şeytanın ters istikametteki davetleri karşısında aynı mukayese, aynı muhakeme ve aynı tercihlerle karar verme faaliyetlerinde bulunmaktayız. Zira biz, rüzgârın önünde her tarafa savrulan bir yaprak veya akıntıya kapılıp sürüklenen bir saman çöpü değiliz.
d) İşlediğiniz bir suçtan ötürü, mazlumun veya adalet mekanizmasının önünde, “ne yapayım, iradem yok ki!” diyebilir misiniz; deseniz bile, böyle bir özrü kabûl ettirebilir misiniz? Gerçek bu istikamette olsaydı, o zaman ne hükümet, ne adliye, ne polis ve ne de mahkemeler olurdu ve hayat sahnesi, ölenleri ve öldürenleriyle milyarlarca ‘kader kurbanı’yla dolardı. Oysa, insanların bir yanda faziletleri, güzel ahlâk ve davranışları, öte yanda kötü ahlâk ve hareketleriyle; bir yanda suçsuzları, öte yanda suçlularıyla; bir yanda çalışıp ter dökenleri, öte yanda miskin miskin oturanlarıyla ve hayat basamaklarında çeşitli meslek, karakter ve vazifeleriyle sınıf sınıf ve rütbe rütbe oluşları, her bir insanın, irâdesinin kavgasını vererek kendine bir yer hazırladığını göstermiyor mu?
e) Ancak, mecnun veya deli dediğimiz insanlar mükellef değildirler, çünkü onların iradeleri, bizim anladığımız ma’nâda fonksiyon ifa etmez. Bu sebeple, onların söz ve davranışlarını normal karşılamaz, “bunlar, akıllı işi değil” deriz. Nedir öyleyse bizi onlardan ayıran şey? Nedir akıllılığın hakkı? Akıl ve kalbin, düşünce ve irâdenin hakkını vermemek, ayrı buudda bir deliliğin ifadesi olmaz mı? Malın, paranın, dünyânın ve makamın delisi olmak, çok buudlu bir cinnet ifâdesi değil midir? Mefhum kargaşası içinde, akıllılık da delilik de anlaşılmaz oldu... Burada, Hasan Basri hazretlerine atfedilen şu sözün ma’nâsını bir daha düşünmek yerinde olur:
“Eğer siz Sahabe’yi görseydiniz, onlara “deli” derdiniz; onlar sizi görselerdi, “bunlar mü’min değil” derlerdi.”
f) Hayvanlarda şuur, idrak ve irâde yoktur. Onlar ‘sevk-i İlâhî’ ile hareket ederler. Meselâ arı, Allah (cc)’tan aldığı sevk ve ilham, yani sevk-i İlâhî ile (sevk-i tabiî veya içgüdü değil) peteklerini devamlı altıgen şeklinde yapar; çünkü, ne irâde sahibidir, ne de kendine değişik bir model meydana getirme kabiliyeti verilmiştir.
Bazen farkına varmadığınız, irâde dışı davranışlarınız da olur. Plânsız, programsız, düşüncesiz, fakat kafanızda binbir düşünce ile evinizden çıkarsınız.. Kalbleri doğranan, imanı alevler içinde yanan ve kendini kelebekler gibi ateşe atma cinneti içinde bulunan neslimizi ve Ümmet-i Muhammed’in hâl-i hazırdaki durumunu düşünürsünüz.. yağmur yağıyordur ama, siz yağmuru farketmediğinizden elinizdeki şemsiyeyi açmaz, yürürsünüz. Neden sonra ayağınızın yağmur sularıyla dolmuş bir çukura kaçması, ya da yanınızdaki arkadaşınızın gittikçe yükselen sesiyle daldığınız âlemlerden sıyrılıp, kendinize gelirsiniz.. tıpkı, çok zaman ümmetinin derdiyle dopdolu, başına konan işkembelerin, yüzüne atılan çamur ve savrulan yumrukların farkına ancak kızı Fatıma(r.a)’nın veya dostu Ebû Bekir (r.a)’ın ağlamalarıyla varan ve “Niye ağlıyorsun Fatıma?” “Niye ağlıyorsun Ebâ Bekir?” diye soran Kâinatın Efendisi gibi.
İrşad ve hizmet aşkıyla öylesine şahlanmış ve öylesine hizmet aşığı olmuşsunuz ki, akşam evime gideyim diye attığınız adımlarınız, bir de bakmışsınız sizi evinize değil de, bir Allah evine getirmiş...
Bu şekilde, irâdemiz dışında yaptığımız davranışları farkına vardıktan sonra değiştirmemiz de, irâde-i cüz’iyyeyi göstermektedir.
İrâdemizle yaptığımız işlerimizin de, yine Allah (cc)’ın ilim ve kudreti dahilinde olduğunu ve yine bizzat Allah (cc) tarafından yaratıldığını tekrar belirtmeye gerek yok. Evet, âyetin ifâdesiyle, bizi de, yaptıklarımızı da yaratan Allah (cc)’tır (Saffat, 37/96).