EdLmaster
Üye
-
- Katılım
- Ocak 9, 2010
-
- Mesajlar
- 14,442
-
- Tepkime puanı
- 6,749
-
- Puanları
- 524
-
- Konum
- Onudamı Merak Ettınız.
-
- Web sitesi
- www.tic10.com
Casusluk davasının gerçek hedefi öznelerinin mahkûmiyetini aşar şekilde gizlenmiş olabilir; asıl hedef CHP ve giderek anayasal düzen. Hüseyin Gün, İmamoğlu’ndan ziyade dönemin hükümetinin yanına konulmuş bir kişi gibi, kendisiyle fotoğrafı bulunan kişiler ve Fuat Oktay açıklama yapmazlarsa onları tanık olarak göstermeyi düşünebiliriz. MHP’den gelen hiçbir açıklama müvekkilim adına beni heyecanlandırmıyor, pratikte bir girişim yok
Malumunuz İstanbul’un seçilmiş Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarına yönelik yargılamalar yaklaşık iki buçuk aydır sürüyor. Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’ı bir kez daha tutuklatan ve gazeteci Merdan Yanardağ’ı da Silivri’ye gönderen “Casusluk” davasının duruşmaları ise geçen hafta başladı. 11 Mayıs’taki ilk duruşmayı ben de izledim, üst üste oturduğumuz salondaki herkes gibi ben de hayretler içinde kalarak onlarca soru işaretiyle ayrıldım Silivri’den. Davanın açılmasına savcılık ifadeleriyle dayanak oluşturan Hüseyin Gün’ün ise aylardır medyada tasvir edilmeye çalıştığı gibi “tuhaf” ya da “dengesiz” biri olmadığı izlenimindeyim. Ancak kendisinin istihbaratçı olup olmadığıyla ilgili herhangi bir mevzu varsa bunun İmamoğlu’ndan ziyade devleti yönetenleri ilgilendiren bir konu olduğu duruşmalarda açık biçimde ortaya çıktı.“Casusluk” davasının kafa karıştıran kurgusunu, İBB davasındaki gidişatı, Ekrem İmamoğlu’nun süreçteki psikolojisini ve tüm bu davalarla hedeflenen şeyin ne olduğunu en net yorumlayabilecek kişilerden biri İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fehmi Demir şüphesiz. Bu ismi gören pek çok kişinin şaşıracağını düşünüyorum zira kendisi kamuoyunda neredeyse hiç görünmeyen bir avukat. Ve bu bizim hiç de alışık olduğumuz bir tavır değil, özellikle de siyasi davalarda.
Aslında Hasan Fehmi Demir, İmamoğlu’nu tek başına değil Fikret İlkiz, Tora Pekin ve cezaevinde tutuklu bulunan Mehmet Pehlivan ile birlikte savunuyor. Kuvvetli bir kolektif çalışma içindeler. Zaten İmamoğlu hakkında o kadar çok dava var ki tek bir avukatın hepsine yetişme ihtimali yok. Mesela geçen hafta Hasan Fehmi Demir ve Fikret İlkiz casusluk duruşmasındayken, Tora Pekin İBB duruşmasını takip ediyordu.
Hasan Fehmi Demir, casusluk davasında Hüseyin Gün’ün mahkeme salonunda ismini zikrettiği AKP’li siyasetçileri ve sunduğu yetki belgesinin altında imzası olan Fuat Oktay’ı kendileri açıklama yapmamaları durumunda ‘tanık’ olarak çağırabileceklerini söyledi. Tam da bu yüzden şu anki MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Hüseyin Gün’le o meşhur toplu fotoğrafta yer alan kişilerden birini hatırlatmam gerekiyor.
Bugüne kadar medyaya hiç konuşmayan Hasan Fehmi Demir muhtemeldir ki yakın zamanda bu kadar detaylı bir mülakat daha vermeyecektir. Ancak burada dile getirdiği öngörülerin Türkiye’nin siyasi tarihi içinde bir yere denk düşeceğini görmek için on yıllar beklememize gerek olmayacak. Fehmi Bey’i dinlerken sıkıştırılmış siyasi takvimlere ayarlı hukuki kurguların eninde sonunda çözülüp boşa düştüğü örnekleri hatırladım. Zaten Hasan Fehmi Demir de bu davaların “sürdürülebilir” olmadığını savunuyor. Ona göre İmamoğlu ve arkadaşlarını özgür kılacak şey belli; halk desteği.
“Avukatların iletişimci görevi üstlenmesi gerektiğine hiç inanmadım”
-Ekrem İmamoğlu’nun avukatları olarak sizleri kamuoyuna açıklamalar yaparken pek görmüyoruz. Bu Türkiye toplumu olarak çok alışık olduğumuz bir durum değil. Tüm ülke gözünü kulağını bu davalara dikmişken mahkeme salonu dışında fazla görünür olmama tercihinizin bir nedeni var mı? Bu sizin ilk “siyasi dava”nız değil ama kamuoyu bunu da fazla bilmiyor. Yakın tarihte savunmasını üstlendiğiniz diğer davaları hatırlatır mısınız?Medyada pek görünmediğim doğrudur. Bunun birden çok nedeni var. Aslında bu biraz bilinçli bir tercih. Mesleki faaliyet alanlarımız bellidir, medya bu alanların istisnasını oluşturur. Avukatlar her ne kadar mahkemelerle kamuoyu arasında bir köprü niteliği de taşısa iletişimcilerin görevini üstlenmeleri gerektiğine inanmıyorum. Hiç inanmadım bugüne kadar. Öte yandan az sayıdaki gazeteci ve kurumu bir yana bırakacak olursak, günümüz medyasının gerçeklerden çok sansasyona önem verdiğini söyleyebiliriz. En çok bağıranın “haklı olduğuna” inanılan bir ortam.
Siyasi dava geçmişim bakımından ise şu kadarını söyleyebilirim; politikanın hukuk eliyle çözüm aradığı davalar bakımından ülkemiz pratiği çok zengindir. Bu pratik içerisinde benim de birçok davayı üstlendiğim olmuştur.
-Siz söylemeyeceksiniz, ben hatırlatayım o halde okuyucularımız için; Gezi Davası, Balyoz, Ergenekon'da, Çağdaş Hukukçular…
Evet. Saydığınız ve daha birçok davada müdafi olarak bulundum.
“2000’li yılların başından beri dünyada ‘suç’ klasik anlamını yitirdi”
“Normu ihlal eden ‘suçlu’ değil ‘düşman’ olarak nitelendirilir oldu”
“Yargının aleyhine genişleyen polisiye tedbirler emperyalist devletlerden ihraç edildi”
-Davaların görüldüğü yer de Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yattığı yer de Silivri'de olunca, ister istemez Fethullahçıların yargıda hâkim olduğu dönemlerle kıyaslanıyor bugünkü süreçler. Zira Silivri tam da o dönemin sembolüydü. O davaların bazı hâkim ve savcıları ya yurtdışına kaçtı ya da cezaevinde. Siz de bu davaları FETÖ tipi “kumpas davaları”na benzetenlere katılıyor musunuz? Bu yorum eksik ya da yanlış ise neden?Elbette benzer yanları çok ama konuya biraz daha geniş bakmayı tercih ediyorum. Burada sorunu detaylı olarak ele almak mümkün değil. Bununla birlikte ana hatlarıyla belirtirsek, 2000’li yılların başından itibaren dünya genelinde krize giren finans kapitalin ya da amiyane tabirle kumar ekonomisinin yönetip yönlendirdiği kapitalizmin, ilkel dönemlerindeki zor yöntemlerine yeniden sarıldığını gözlemliyoruz. Güvenlikleştirici politikalarla birlikte oldukça genişletilen “terör” tanımı, elbette olağanüstü “tedbirleri” de pratiğe geçirmiştir. Bütün bunlar tüm dünyada geniş kitleler aleyhine olacak şekilde ceza hukukunu da dönüştürmüştür. Suç, klasik anlamını yitirmiş, ‘tehlikelilik’ kavramı eşliğinde ele alınarak fiil yerine failin niyetinden hareket eden, normu ihlal edeni, suçlu yurttaş olarak değil, düşman olarak nitelendirilir olmuştur.
-Ya da bazı hallerde failin kimliğinden hareketle…
Evet. Tehlikeli olan eylem nedir ve tehlikeli kişiler kimlerdir? Elbette bunları tayin eden siyasi iktidarlar olmaktadır. Bu niyet okumaya dayalı sözde yargılamaların temel dinamiğini, ceza muhakemesine ithal edilen, yargının aleyhine olacak şekilde genişleyen kolluğa özgü tedbirler oluşturmaktadır. Örnek olarak teknik takip, telekomünikasyonun denetlenmesi, gizli tanık, etkin pişmanlık, dijital veriler vesaire gösterilebilir. Bunların birçoğu uluslararası sözleşmeler, BM, Avrupa Konseyi gibi örgütler ve ABD başta olmak üzere emperyalist devletlerin dayatması ya da model oluşturması ile geri bıraktırılmış ülkelere ihraç edilmiştir.
“Bizdeki boyutlarda bir adaletsizlikten bahsedilmek gelişmiş kapitalist ülkelerde olanaklı değil”
“Ama oradaki bir derecelik sapma geri bıraktırılmış ülkelerde büyük sapmaya neden oluyor”
-Yine de herhalde Avrupa ile Türkiye ile önemli farklar var. Mesela yakın bir örnek diye hatırlatmak isterim. Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2007 seçimlerinde Libya'dan yasa dışı finansman sağladığı suçlamasıyla yargılanıyor ama tutuksuz yargılanıyor. Ekrem Bey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en önemli rakiplerinden biri olarak tüm davalarda “tutuklu” yargılanıyor. Dahası 23 Mart 2025’te terörden de tutuklanmasına ramak kalmıştı. Siyasi kulislerden bildiğimiz göre bu tutuklamadan son anda vazgeçildi. Bu açıdan bakıldığında yine de ABD ve Avrupa’daki hukuki uygulamalarla yine de kıyaslayabiliyor musunuz Türkiye’de yaşananları?Bu boyutlarda bir adaletsizlikten bahsedebilmek gelişmiş kapitalist ülkelerde çok olanaklı değil. Ama söylemek istediğim şu; onlarda var olan bir derecelik sapma, ekonomik olarak geri bıraktırılmış ülkelerde daha büyük ölçekte bir sapmaya sebep olmaktadır. Ülkemizde daha kötü bir tablonun olduğu açık. Bunun aksini söylemiyorum ama dünyadaki genel eğilimin bu şekilde olduğunu görmeden aslında Türkiye'nin içinde bulunduğu rejimi siyasi açıdan da hukuki açıdan da anlamlandırmak zor.
“İmamoğlu davaları siyasi rakiplerin hukuk eliyle bertaraf edilme çabası nedeniyle FETÖ tipi kumpas davalarına çok benziyor”
“Üstüne bugün bir de normdan tümüyle kopuldu”
-Geçmişteki kumpas davalara benzetip benzetmediğinizi sormuştum biraz önce. Ona net yanıt alamadım.Benzer yanları çok fazla. O dönemde de bu dönemde de fiil yerine failden hareket eden, siyasi rakiplerini amaçlanan hedef doğrultusunda hukuk eliyle bertaraf etmeye yönelik, medya, siyaset marifetiyle kamuoyunun rızasının imal edildiği, sanıkların itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, binlerce sayfadan ve on binlerce sayfa ekten oluşan iddianameler ve iddianın ciddiyetini içeriğinden değil, çok sayıdaki tutuklu sanık üzerinden devşirmeye çalışan, önemli bir bölümü iktidara biat etmiş, rasyonalitesini yitirmiş bir yargı teşkilatı. Günümüz için fazladan, normdan tümüyle kopmuş, otoritesini hukuktan değil de sadece yasal konumundan alan muhakeme pratiklerini de ekleyebiliriz.
Hukukun bir darbe mekaniği olarak kullanıldığı o dönemde de açıkça görülüyordu. Bunun deşifre edilmesi, demokratik cumhuriyetin korunabilmesi bakımından kaçınılmaz bir görevdi. Ergenekon ve Balyoz davalarında soruna daha yüzeysel bakan kimi meslektaşlarımın eleştirileri pahasına müdafi olarak görev yapmamın temel sebebi bu motivasyondu.
“Bugün demokratların ve aydınların tasfiyesi için kamuoyu nezdinde meşrulaştırmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor”
-Arkadaşlarınızdan politik olarak o cenahtan kişileri savunduğunuz için mi eleştiri almıştınız?Evet. Bazen açık bazense ima eden tavırlarından peşinen “bunların tümü suçludur” yargısını okuyordum. “Burada şu şu kişiler yargılanıyor. Neden sen oradasın?” Oysa savunmanlığını yaptığım kişiler, kamuoyunca geçmişteki faşist faaliyetleri ile tanınan kişiler değil, devrimci aydın ve yurtsever subaylardı. Davalarda halka karşı suç işlemiş birkaç sanığın yanına devrimciler ve demokratlar ekleniyordu. Böylece aydınlar ve yurtseverlerin tasfiyesi, bu kişiler marifetiyle kamuoyu nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Bugün buna dahi ihtiyaç duyulmadan avukatlar, emekçiler, gazeteciler, demokratlar, aydınlar doğrudan hedef alınmaktadır.
“2017 referandumu tabuta son çiviydi, kuvvetler ayrılığı tümden ortadan kaldırıldı”
-O dönem entelektüel camiada bölünmelere yol açan isimler arasında Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük vardı mesela.Danıştay cinayeti sanıkları ve daha başkaları da. Ancak yargılamaların asıl hedefinin temel hak ve özgürlükler olduğunu, giderek tamamen suskun bir toplum yaratılmak istendiğini görmek o kadar zor değildi. Torbaya bir sürü demokrat insanın da atıldığını, aslında o davalarla amacın bambaşka olduğunu gördüğüm için oradaydım. Sorumluların gerçek anlamda cezalandırılmasından çok aklanmasına hizmet edecek davalardı. Büyük ölçüde de öyle oldu. Bu noktada bir şeyi hatırlatmak isterim; bu davaların üreticisi olan savcılar ve hakimler vardı evet amam onlardan önce 2010 anayasa değişikliğinde yapılanı görmemiz gerekiyor. “12 Eylül sorumlularından hesap soracağız” aldatmacasıyla eklenen bir geçici maddeyle Anayasa Mahkemesi'nin ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun yapısı değiştirilerek tümüyle Fetullahçıların eline verildi. 2017 referandumunda da tabuta son çiviyi çarptı. Tek adam rejimine geçerek kuvvetler ayrılığını tümden ortadan kaldırdı.
“Casusluk davasının gerçek hedefi öznelerinin mahkûmiyetini aşar şekilde gizlenmiş olabilir; asıl hedef CHP ve giderek anayasal düzen”
-Fethullahçı tipi kurgulardan bahsediyoruz hazır…11 Mayıs günü ilk duruşması yapılan casusluk davası sırasında Hüseyin Gün’e soru sorarken bir şey ima ettiniz. Tam o noktada Hüseyin Gün, 15 Temmuz sonrası devlet adına Fethullahçılarla mücadele etmek için şirketine Fuat Oktay’dan yetki belgesi aldığını açıklamıştı. Hatta şimdi MİT Başkanı olan İbrahim Kalın’ın da aralarında bulunduğu bir grup AKP’li siyasetçi ve bürokratı Britanya’da Lordlar Kamarası’nda toplantıya götürdüğünü de söylemişti. Siz de Gün’e “Eskiden Fetullahçılar bir şey yapıp başka bir sonuç elde etmeye çalışırlardı aslında. Sizi dinlerken böyle bir hisse kapıldım” dediniz. Orada kastettiğiniz aslında belki de bu davanın asıl hedefinin Ekrem İmamoğlu olmayabileceği miydi? Böyle bir hissiyatınız mı var?Evet, çok doğru tahlil etmişsiniz. “Bu yargılamanın içinde bir Fethullah parmağı vardır” demek istemedim orada. Gerçek hedefin özünde o davanın öznelerinin mahkumiyetini de aşar şekilde gizlenmiş olabileceğini kastettim.
Aynı şekilde 2014’te var olduğu öne sürüldüğü halde, 2025’e kadar, 11 yıl beklendikten sonra sözde iddianameye bağlanan sözde çıkar amaçlı suç örgütü iddiasında olduğu gibi. Ekrem İmamoğlu'nun hukuk eliyle siyaseten bertaraf edilmesi için kendisine yöneltilen ve bir teki dahi gerçeğe dayanmayan bunca dava varken, 35 yıl sonra diploması iptal edilerek Cumhurbaşkanlığına aday olabilmesinin hukuki imkanının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı açıkken, neden ayrıca hiçbir inandırıcılığı ve hukuki temeli bulunmayan örgüt iddiası devreye sokulmuştur? Eğer Ekrem Bey'in siyaseten bertaraf edilmesi için hukuk kullanılacaksa bu kadar zahmete ihtiyaç yok. Kuşkusuz mevzuatta örgütlü suçlar için yapılmış düzenlemelerin sağlayacağı kolaylıklardan istifade etmek ve Ekrem Bey’i kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacının güdüldüğü de öne sürülebilir. Soruyu tekrar soralım; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı neden bir çıkar amaçlı suç örgütü dizayn etti? Bu sorunun yanıtı CHP’yi ve giderek anayasal düzeni işaret etmektedir.
-“CHP'yi ele geçirmek” iddiasına dayanak için mi gerekiyordu örgüt dizaynı?
İddianamenin başlangıç bölümünde örgütün hedefi olarak maddi kazanç sağlamak, CHP'yi ele geçirmek ve cumhurbaşkanlığına aday olabilmek gösterilmektedir. Ama iddianamenin sonuna geldiğimizde hedef teke iniyor; Cumhurbaşkanlığını ele geçirmek. Böyle bir hedef koyuyorsanız bunun tek başına 2-3 kişi ile yapılamayacağına herkes kanaat getirir. Dolayısıyla bir örgüte ihtiyacımız var. Bu örgüt çalışmış olacak. Türkiye geneline yayılmış olacak. Cumhurbaşkanı'nın söylediği ve iddianamede de aynen tekrarlandığı üzere “ahtapotun kolları” gibi olacak.
“CHP’ye ilk derece mahkemede dava, çok partili siyasi hayatın sonunu getirme potansiyeline sahip”
-Öbür taraftan bu söylediklerinizin toplamı zaten bir siyasi partiyi tarif eden şeyler değil mi? Yani standart bir siyasal faaliyet “örgüt suçu”na eşitleniyor.Çok doğru. Ayrıca belirtmek isterim, Anayasamızda demokrasinin vazgeçilemez unsuru olarak tanımlanan siyasi partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından denetleneceği düzenlenmiştir. Bu yetkilerin, halihazırda CHP’ye karşı olduğu gibi, anayasanın açıkça ihlali anlamına gelecek şekilde yetkisiz ve görevsiz ilk derece mahkemelerince yürütülmesi, çok açıktır ki CHP’nin ötesinde çok partili siyasi hayatın da sonunu getirme potansiyeline sahiptir.
İBB soruşturması ile eş zamanlı olarak CHP hakkında açılan 38. Kurultayın iptali davası, aynı kurultayla ilgili ceza davası, İstanbul il kongresinin iptali davası, il binasının satın alınmasına ilişkin dava, yurt sathında onlarca CHP’li belediye hakkında yürütülen soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar ve nihayet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazdığı CHP’nin kapatılması talebini de içerir yazısından çıkan tablonun doğru değerlendirilmesi ülkemiz için yaşamsal önemi haizdir.
“İmamoğlu’na ve CHP’ye yönelik davalar iktidar tarafından süreci bitirmeye yönelik enstrümanlar olarak da kullanılabilir”
-Eğer temel motivasyon demokratik rejim yerine seçim varmış gibi yapılan başka türlü bir rejime geçiş ise o halde biz şu sıralar çok tartışıldığı gibi CHP’ye bir kapatma davası açıldığını da izleyecek miyiz yakında size göre? İş hakikaten oraya gidiyor olabilir mi?Görünüşte çok sayıda dava olmakla birlikte bunların tamamı özünde tek bir davadır. Biri diğerinden bağımsız olarak ele alınamaz, anlamlandırılamaz. Kanaatimce Ekim 2024 tarihi, sürecin kavranması bakımından kritik bir tarihtir. Başlangıçta “Terörsüz Türkiye” olarak, sonrasında “Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Süreci” olarak adlandırılan süreç, bilindiği üzere bu tarihte görünür kılınmıştır. İBB soruşturması ile eş zamanlıdır ve birlikte salınan bir gerçekliği ifade etmektedir. Bu davaların sadece demokratik rejimi hedef aldığını düşünmekle kalmıyorum, bu davaların aynı zamanda süreci bitirmeye yönelik bir enstrüman olarak da kullanılabileceği düşüncesindeyim.
“1 Ekim’de 2024’te süreç başladı, bir hafta sonra Akın Gürlek başsavcılığa atandı, iki hat paralel ilerliyor”
-Çok kritik bir yorum yaptınız. Yanlış anlamadığımdan emin olmak için açmanızı istiyorum. Bu davalara biraz önce hatırlattığınız “ahtapotun kolları” retoriğiyle açıktan sahip çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan aslen Devlet Bahçeli’nin sahip çıktığı sürece açıktan “hayır” demedi ama bu davalarla “hayır” diyor. Bunu mu demek istiyorsunuz?Bunu kesin olarak söyleyemem. Doğru yanıtı verebilmek için daha fazla bilgi ve zamana ihtiyaç var. Ama hiçbir zaman içtenlikle sahip çıkmadı. Şimdi ben bir siyasal Türkiye analizi yapmış olmayayım, kendi alanımda kalarak söyleyeyim. Sürecin 1 Ekim'de görünür kılındığını düşünürsek, hemen bir hafta sonra bir başsavcının İstanbul'a atandığını tanık oluyoruz. Yani iktidarın iki kanadının davranış biçimlerine baktığımızda giderek birbirinden ayrılan iki paralel çizgi gibi görebiliriz. Ve Cumhuriyet Halk Partisi'ne yönelik olan ve Ekrem Bey İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik olan bütün soruşturmaların aslında Ekim tarihine itibaren hareketlendiğini görüyoruz. Ekim tarihinde bu düğmeye basıldığını çıkarıyorum ben.
Niye bunu önemsiyorum? Çünkü iddianame gerçek dışı bir şey söylüyor; “Bu soruşturmalara ben 2019 yılında İstanbul il binasının satın alınması anından itibaren başladım ve buna dönüştü” diyor. Oysaki bunun gerçek olabilmesi asla mümkün değil. Çünkü 2019'da il binasının satın alındığı tarih ile iddianamenin tanzim edildiği Kasım 2024 tarihi arasında geçen 5 yıllık sürede İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı herhangi bir örgüte ilişkin İBB'ye yönelik ilişkisi olarak bir soruşturma yaptığını gösteren dava dosyasında ve eklerinde hiçbir evrak yok. İşlem yok yani dosyada görünen. Ama Ekim 2024’te başlanan soruşturma geçmiş tarihteki olayları konu ediyor.
“2019’da başladığı söylenen soruşturmaların dosyasında Ekim 2024’e kadar hiçbir işlem ve evrak yok”
-Yani aslında soruşturma net olarak Akın Gürlek Cumhuriyet Başsavcısı olarak göreve geldikten sonra Ekim 2024'te başlamış. Siz bunu net tespit edebildiniz mi?Ben öyle anlıyorum, evet.
“Bu davaların hükümetin ‘süreç’e itirazı olarak kurgulandığını düşünüyorum”
-Dahası bu soruşturmaların “Terörsüz Türkiye’ye” itiraz olarak kurgulandığını düşünüyorsunuz.Kesin olarak söylemek çok zor ama ben öyle görüyorum. Olgular, halka söylenenleri şüpheli kılıyor.
-O halde sürecin sonunu da getirebilirler…
Sonunu getirebilir demiyorum ama zehirleyen yanıyla sonu için kullanılabilecek enstrümanlardan biri diyorum.
“MHP’den gelen hiçbir açıklama müvekkilim adına beni heyecanlandırmıyor, söylenen şeyler var ama pratikte bir girişim yok”
-Süreci İmamoğlu davaları açısından kritik bir parametre olarak görüyorsanız eğer, MHP lideri Bahçeli’nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Arada bir tutuksuz yargılama gerektiğinden bahsediyor. İşte en son CHP’ye kapatma davası söylentilerine karşı tutumunu belli eden bir açıklaması var. Muhalif kamuoyunda heyecan yaratan bu salvoların politik bir tutuma dönüştüğünü hiç görmedik henüz gerçi ama sizde müvekkilleriniz adına bir heyecana neden oluyor mu Devlet Bey ve kurmaylarının bu tür açıklamaları? Var mı böyle bir beklentiniz?Milliyetçi Hareket Partisi'ni yeni tanımıyoruz, bugün tanımıyoruz. 2010 anayasa değişikliğini, 2017 referandumunu gönülden destekleyen bir partinin lideri olarak söylediği hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor. Hiçbirinin de içten olduğuna inanmıyorum. Pratik de zaten beni doğruluyor. Yani bunları söyleyen bir siyasi partinin değişik aksiyonları alması düşünülebilir değil mi? Ama az önce siz de söylediniz, bunlar söyleniyor ama herhangi bir pratik girişimi de yok. Dolayısıyla iki şeyi düşünebiliriz. Ya bunlar söyleniyor ve AKP tarafından hiç dikkate alınmıyor ki bu bir siyasi parti açısından kötü bir şey. İkincisi bunlar tamamen kamuoyuna dönük söyleniyor fakat asla içten değil. Bu bakımdan MHP’nin hiçbir açıklaması, dün olduğu gibi bugün de müvekkilimin adına beni heyecanlandırmıyor.
“Ekrem Bey’in görüşünde ilk günlere göre belirgin değişiklik var, kendisini de aşan şekilde rejimin hedef alındığını düşünüyor”
-Peki Ekrem Bey de aynı sizin gibi mi algılıyor Devlet Bahçeli’nin tutumunu?Ekrem Bey'le siyasi analizlerle ilgili çok az şey konuştuğumuzu söyleyebilirim. Konuşmalarımız daha çok dava ve savunma stratejisine ilişkindir. Ancak Ekrem Bey de yaşatılan sürecin, topyekûn anayasal düzenin temellerine saldırı niteliğinde olduğunu, çok partili siyasi hayatı hedef aldığını duruşmalarda ifade etmektedir. Bu düşünceden hareketle Sayın Bahçeli’yi de tüm muhalefeti de tehlikenin farkında olarak, demokrasiye sahip çıkmaya davet etmektedir. Sayın İmamoğlu’nun söylemlerinde, hukuk araç kılınarak başlatılan saldırının kendisini ve CHP’yi de aşar şekilde demokrasiyi hedeflediği anlamında ilk günlere kıyasla daha belirgin bir değişikliği ben de gözlemliyorum.
-“Bir değişiklik ben de gözlemliyorum” derken…? Ben geçen haftaki duruşmalarda Ekrem İmamoğlu’nun savunmalarında demokratik süreçlerin askıya alınması ihtimali konusunda farklı bir ton gözlemledim. Ekrem Bey de sanki meselenin sadece kendisi olmadığını çözmüş gibi. Siz avukatı olarak bu gözlemimi doğrular mısınız?
Evet, doğrulayabilirim. Kendisinin ve kendisini de aşan şekilde rejimin de hedef alındığı düşüncesi Ekrem Bey'in de var.
“Hüseyin Gün’ün Fuat Oktay imzalı yetki belgesi sunması sürpriz oldu”
“Bir devletin bir yabancı şirkete o denli geniş yetki içeren belge vermesi çok sık rastlanır bir durum değil”
-Hüseyin Gün’ün “devletime çalıştım” iddiasına geri dönelim. Bunu anlatmaya çalışırken tek tek beraber seyahat ettiği AKP’lileri mahkeme salonunda sayması sizce ne anlama geliyor? Elbette orada en çok dikkat çeken halihazırda MİT Başkanı olan İbrahim Kalın. Nitekim diğerleri için “eski AKP’liler” de denebilir. Ama nihayetinde hepsinin Hüseyin Gün’ün nasıl bir karakter olduğunu anlamak için tanık olarak dinlenmesi gerekmez miydi normal bir yargılamada? Hele de suçlama casusluk iken casusun kim olduğunu en iyi bilmesi gereken MİT değil midir mesela?Sorgusunda ifade ettiği fotoğraf yanılmıyorsam 2010 tarihli. Konu ile ilgili olarak aynı tarihte Milliyet Gazetesi’nin bir haberi de mevcut. Hüseyin Gün bu toplantıyı kendisinin organize ettiğini belirtiyor. Hüseyin Gün ayrıca, Avrupa ülkelerindeki FETÖ/PDY’nin üst düzey elemanlarının tespiti ve yakalanması için 2016’da Emniyet Genel Müdürlüğü'yle çalıştığını ve bir rapor sunduğunu iddia ediyor. Bunlara ek olarak Mahkemeye bir de Türk Hükümeti’nin verdiğini iddia ettiği bir “yetki belgesi” sundu. Bu yetki belgesinde, Hüseyin Gün'ün sahibi olduğu şirkete “…ülke ilişkilerini ve tanıtımını yönlendirme, yönetme ve idare etme konusunda” Türk Hükümeti adına 1 Mayıs 2017 tarihine kadar geçerli olmak üzere, tam yetki verildiği belirtilmektedir. Belgeyi imzalayan kişi olarak, dönemin Başbakanlık Müşaviri olan Sayın Fuat Oktay gözükmektedir.
-Bu belgeyi sunması sizin için sürpriz oldu mu?
Olmadı diyemeyeceğim. Bir devletin bir yabancı şirkete o denli geniş yetkileri içeren bir belgeyi vermesi sık rastlanır bir durum değil.
“Hüseyin Gün ile fotoğrafı bulunan kişiler ve Fuat Oktay açıklama yapmalı, yapmazlarsa tanık olarak göstermeyi düşünebiliriz”
-Sizce Hüseyin Gün istihbaratçı mı?Bilemiyorum. Hiçbir fikrim yok. Yargılama sonunda anlaşılacaktır. Ancak bu aşamada Hüseyin Gün ile fotoğrafı bulunan kişiler ve sunduğu yetki belgesinde imzası olan Sayın Oktay’ın kamuoyuna yapmaları beklenen açıklamaları ile konu bir parça daha aydınlanmış olacaktır.
-Biz yapmamalarına alışığız.
Eğer bir açıklama yoluna gitmeyeceklerse, o zaman tanık olarak gösterilmeleri düşünülebilir. Fakat tanık olarak çağrılırlar mı, çağrılmazlar mı, gelirler mi? Mahkeme heyetinin bu yönde taleplerimizi karşılayan bir kararı olur mu? Bilemiyorum. Peki biz böyle bir talepte bulunur muyuz? Değerlendireceğiz.
-Tabii insanın aklına şunlar da geliyor. Bağlamı bambaşka olmakla beraber 2012’de Hakan Fidan Fetullahçılar tarafından ifade vermeye çağrılmaya çalışıldı, PKK yöneticileriyle görüşmeleri nedeniyle. Bu ülkede yasalar değişti Hakan Fidan mahkemeye gitmesin diye.
Konuşmamızın önceki kısımlarında soruşturma süreçleriyle ilgili olarak sorduğum sorularla bunu vurgulamak istedim. Ekrem İmamoğlu ile hayatında bir kez, 2019 Haziran seçimlerini kazandıktan sonra on dakikalık makamdaki tebrik ziyaretinde, ikinci kez mahkemede karşılaşan Hüseyin Gün, nasıl oluyor da 2014 yılında kurulduğu iddia edilen sözde çıkar amaçlı suç örgütünün yöneticisi oluyor? Daha da önemlisi – Gün’ün mahkemeye sunduğu “yetki belgesi” gerçek ise ve bu tür yetkilendirmelerde devletin istihbarat örgütlerinin titiz araştırma yaptığı bilindiğine göre– Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti nasıl oluyor da bir suç örgütü yöneticisini ilişkilerinin yönetilmesi ve tanıtımı için tam olarak yetkilendirebiliyor?
“Hüseyin Gün hiçbir suç işlemediğini, bu nedenle de pişmanlık duyamayacağını söyledi”
“Bu beyanın doğal sonucu olarak etkin pişmanlıktan yararlanamaz”
-Necati Özkan o ilk duruşmada Hüseyin Gün’e “Siz benim yöneticim misiniz, bana hiç talimat verdiniz mi?” diye sordu. Hüseyin Gün de Özkan’ın bu minvaldeki tüm sorularını “hayır” diye yanıtladı. Normalde bunun hukuki sonucu ne olmalı?Hüseyin Gün duruşmada etkin pişmanlıktan yararlanmayı kendisinin istemediği halde tutanağa yazıldığını ifade etti. Nitekim duruşmanın ilk ve üçüncü oturumunda da hiçbir örgütün yöneticisi veya üyesi olmadığını açıkça beyan etti. Bu kapsamda bir suç işlemediğini belirttiğine göre, işlemediği bir suçtan dolayı pişmanlık duyamayacağı ve bunun hukuki sonuçlarından yararlanamayacağı tartışmasızdır. Buna rağmen soruşturma makamlarınca etkin pişman olarak nitelendirilmiş olmasını, bu soruşturmaların göründüğünden öte yöneldiği başka hedeflerinin olduğu ile açıklamak hatalı olmayacaktır.
-Siz ilk duruşmada Hüseyin Gün’e “Etkin pişmanlıktan faydalandığınız için ‘örgüt yok’ diyemiyorsunuz” dediniz.
Ama “yok” dedi işte sonrasında.
“İBB davasında etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların tamamına yakını, baskı nedeniyle ifade vermek zorunda kaldıklarını açıkça söyledi”
-İBB davasında etkin pişmanlıktan faydalanan sanıkların da aslında verdikleri ifadelerle ilgili şüpheli şeyler duymaya başladık duruşmalarda. Size göre davaların temeli sarsılmaya başladı mı?Etkin pişmanlık kurumu genel olarak ifade edersek, sonuçlarından yararlanan kişinin resmi makamlara yaptığı beyanlarla, bir suçun işlenmesinin önlenmesine veya işlenen bir suçun açığa çıkmasına yardımcı olması halinde söz konusu olacaktır. Bu kurum hiçbir şekilde suç işlediği iddiasıyla tutuklanan kişinin kendisini kurtarmak ümidiyle, üçüncü kişilere atfı cürümde bulunmasına imkân sağlayacak şeklinde kullanılamaz.
Oysa İBB davasında etkin pişmanlıkta bulunanların neredeyse tamamına yakını önce tutuklanmış sonra istenen beyanda bulunduklarında ödül olarak tahliye edilmişlerdir. Bunlar arasında, arzu edilen ifadeyi verene kadar sekiz kez ifadesi alınanlar bulunmaktadır. Diğer yandan birinci derecede yakınları gözaltına alınan veya tutuklanan ya da mal varlığına tedbir konulan, istenen yönde ifade vermesi sonucunda serbest kalıp mal varlığına yeniden kavuşanlar bulunmaktadır. Şu ana kadar duruşmada dinlenen etkin pişmanlıktan yararlanmış sanıkların neredeyse tamamına yakını bu baskılar nedeniyle ifade vermek zorunda kalıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Davanın asıl “kanıtlarının” bu beyanlar olduğu nazara alındığında davanın nasıl gerçek dışı bir kurguyla oluşturulduğu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde açığa çıkmaktadır.
“Eskinin gizli tanıklarının yerini bugün etkin pişmanlar aldı, başka delille desteklemeye de ihtiyaç duymuyorlar”
-İBB iddianamesinin yarısından fazlası itirafçı ifadelerinden oluşuyor. FETÖ dönemiyle kıyasladığınızda, “sahte dijital delillerinin yerini sahte pişmanlık ifadeleri aldı” diyebiliyor musunuz?2008 – 2016 aralığındaki yargılamalarda etkin pişman tanıklardan ziyade gizli tanıklara dayanılıyordu diye anımsıyorum. Günümüzde ise başka delillerle desteklemeye ihtiyaç duymadan, kendisini kusan ölü canların daha çok kurtulmaya yönelik gerçeğe aykırı beyanlarına itibar edilmektedir. Normdan tamamen kopmuş dava süreçlerine tanık oluyoruz.
"13 günlük çalışmayla seçim kazandırma iddiası inandırıcı değil, hem de İmamoğlu zaten 10 puan öndeyken”
-Hüseyin Gün Ekim 2025’te etkin pişmanlıktan yararlanırken “Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’ı isnat edilen suçlar konusunda ben yönlendirdim” demiş miydi?Bunu kısmen yazışmalarında ve ifadelerinde söylüyor. Yani kendi hazırladığı raporların çok yararlı olduğunu, seçime katkısı olduğunu söylüyor. Ama Hüseyin Gün, Sayın İmamoğlu’nun seçim kampanyasını yöneten Necati Özkan’la 10 Haziran 2019’da tanışıyor. Yani seçimden 13 gün önce. Seçimle ilgili bir takım siyasi analizleri Necati Bey’le paylaşıyor. On üç günlük bir sürede bir seçimi kazandıracak siyasi analizlerin yapıldığını aklı selim hiç kimse her halde söyleyemez. Dolayısıyla çok inandırıcı olmuyor tabii 13 günlük bir çalışmayla seçimi kendisinin kazandırdığı iddiası.
Üstelik 10 Haziran’dan önce yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında Ekrem Bey rakibinden on puan daha önde görünmektedir. Buna rağmen iddianamede Hüseyin Gün aracılığıyla seçimlerin maniple edildiği iddia edilebilmekte, seçmen iradesi yok sayılabilmektedir.
“Teorik olarak savcılığın yapabileceklerinin sınırı yok”
-Şimdi biz İBB davasında Adem Soytekin ve Murat Kapki’nin anlattıklarından savcılık makamının verdikleri ifadeleri beğenmediğini ve değiştirdiklerini anlıyoruz. Hatta Kapki’ninkini hatırlatayım; “Tahliye umuduyla savcılara güvendim; ifademe 'İmamoğlu için fon oluşturmak' yazıldı, 'Savcım o kadar da değil' dedim.” Eğer bu doğruysa, aynı savcılık Hüseyin Gün’e de “Bu zayıf oldu, daha kuvvetli ifadeler kullan” diye baskı yapamaz mıydı?Teorik olarak tabii yapabileceklerinin sınırı yok. “Yapabilirlerdi” demek durumundayım. Ama yine baştaki sorumu sorayım o zaman size; casusluk davası niye var? Belki bunu yapmaya o davayı kurgulayanların ihtiyacı yok.
-Peki davayı kurgulayanlar şu anda bu casusluk davasının bu siyasi iktidara da zarar verebileceğinin farkına varmış mıdır?
O konuda benim kesin bir şey söylemem olanaklı değil. Bunu siyasi iktidarın değerlendirmesi gerekiyor. Ama iki olasılık var; farkına varmıştır ve bilinçli olarak böyle bir dava yaratılmıştır. İkincisi, farkına varmamıştır.
“Casusluk suçlaması varsa ve devlet sırrı sözkonusuysa mahkeme heyeti kapalı oturum yapmalıydı, teammül budur”
-Şimdi devleti yönetenlerden Hüseyin Gün’ün ismini verdiği birisi çıksa “Bu itibarsız adama inanmayın, anlattıkları doğru değil, devlet için çalıştığı yalan” dese mesela…Bu sefer de aynı devletin mahkemesi böyle bir insanın lafıyla üç kişiyi casusluk gibi ağır bir suçlamayla tutuklu yargılayan konuma düşmez mi?Bakın bir casusluk suçlaması varsa, hele de devlet sırrının yabancı ülkelere veya oluşumlara iddia edildiği gibi iletildiği iddiası varsa bunu incelemeye yetkisi olan mahkeme başkanıdır. Ceza Muhakemesi Kanunu 125. Maddesinde açık bir düzenleme var; gerçekten bir devlet sırrının varlığına inanılıyorsa, kapalı oturumlar yapılması lazım. Casusluk konusunda devlet sırrı varsa bu belgelerin dinlenme usulü de zabıt kâtibi dahi olmadan sadece mahkeme başkanı veya heyetinin bulunduğu bir ortamda dinlenmesidir. Devlet için sakıncalı olan kısımlar çıkarılır ve başkan sonradan bunu tutanağa geçirir. Peki sizin sorunuza dönelim; bu davanın siyasi olarak kendilerine zarar verebileceğini düşünmemişler midir? Burada daha ters bir durum var. Bir devlet sırrından bahsediyorsun, savcılık olarak bir casusluktan bahsediyorsun. Ve bununla ilgili devletin ilgili kurumlarına sormuyorsun “Gerçekten bu kişi casus mudur değil midir?” diye. Devlet sırrı olduğunu iddia ettiğin hususları kendin dosyaya koyuyorsun ve bir dava açıyorsun.
Ama şunu da vurgulamalıyım Hüseyin Gün’ün Sayın İmamoğlu ve diğer kişileri suçlayan hiçbir beyanı bulunmamaktadır. Dolayısıyla şahsın söylediklerinin yalan ya da doğru olmasının veya devleti yönetenlerin bu beyanları yalanlamasının Sayın İmamoğlu ve birlikte yargılandıkları arkadaşlarının hukuki durumları bakımından hiçbir önemi bulunmamaktadır.
-Sızdırıldığı iddia edilen 17 İBB çalışanı eposta adresi yine normal şartlarda “devlet sırrı” kategorisine girer mi?
Hayır onlar devlet sırrı olamaz. Ayrıca belirteyim, iddianamede bahsi geçen e-pota adreslerinde içerik bulunmamaktadır.
“Devlet sırrının ne olduğu da casusluğun hangi devlet yararına yapıldığı da iddianamede yok”
-O halde Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ bu devlete dair hangi sırlara haizlermiş ki onları yurtdışında bir yere sızdırmışlar? Ayrıca hangi devlete ya da istihbarat servisine sızdırmışlar?Bu sorunun cevabı yok iddianamede.
-Yani casusluk faaliyetinin ne olduğu yok iddianamede.
Yok. İddianamede casusluk suçunun zorunlu unsurları, devlet sırrını oluşturan belgelerin neler olduğu, nereden, kim tarafından temin edildiği, hangi devlet yararına kullanıldığı belirtilmemektedir. İddianamede suçu oluşturabilecek herhangi bir fiil de ortaya konulmamıştır. İddianamede, casusluk suçuyla bir ilgisi bulunmadığı halde, İBB uzantılı mail adreslerinden bilgi sızdığı, bu bilgilerin Hüseyin Gün tarafından kullanılarak analiz yapıldığı ve on üç gün içerisinde seçmenler maniple edilerek Sayın İmamoğlu’nun bu şekilde Haziran 2019 seçimlerini kazandığı şeklinde absürt bir iddia da bulunulmaktadır. Oysa bu 17 adet e-mail adresindeki sızıntıların tamamının 2009 ve sonrasında ve her halükârda 2019 tarihinden çok önce gerçekleştiği Mahkemenin atadığı resmi bilirkişi raporuyla kesin olarak saptanmış bulunmaktadır.
-Yani casusluk faaliyetinin ne olduğunu biz bilmiyoruz ve hangi devlete yapıldığını da bilmiyoruz.
Kesinlikle. Zaten devlet sırrı söz konusu olursa bilmek mümkün değil. Yani bunu ancak mahkeme başkanı bilebilir ve ilgili taraflara söyleyebilir. Fakat bunun en başta iddianame tanzim edilmeden tespit edilmiş ve delilleriyle ortaya koyulmuş olması gerekirdi.
“Hüseyin Gün, İmamoğlu’ndan ziyade dönemin hükümetinin yanına konulmuş bir kişi gibi”
-Bir de tabii şöyle bir soru gelebilir akla bu anlattıklarınızın doğal sonucu olarak; eğer Hüseyin Gün iddianamenin iddia ettiği gibi yabancılara çalışan şüpheli biriyse, birileri onu İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanının yanına belli bir amaçla göndermiş olamaz mı? Bu açıdan bakıldığında hakikaten böyle bir yanaşma varsa bu Türkiye Cumhuriyeti istihbaratının ta o dönemde tespit etmesi gereken bir milli güvenlik sorunu değil midir?Sunduğu belgeler ve beyanları nazara alındığında, belirttiğiniz varsayımda, kişinin Ekrem Bey'in yanına konulmasından çok dönemin hükümetinin yanına konulduğundan söz edilebilir kanımca. Zira Ekrem Bey’le sadece bir kez tebrik ziyaretinde on dakika görüşüyor ama hükümetten yetki belgeli ve kendi ifadesini gerçek kabul edersek Emniyet Genel Müdürlüğüyle, Savunma Sanayi Müsteşarlığı ile çalışıyor. Bahsettiği bu üst konumda olan insanlarla kimin görüştüğünü mutlaka MİT araştırıyordur ve devlet görevlerini uyarıyordur “görüşün” veya “görüşmeyin” diye. Bu kadar önemli devlet kurumlarından kişiler bu kişiyle rahatça görüştüğüne göre ve belge doğruysa kendisine böyle bir yetki belgesi verilmiş olması Hüseyin Gün’ün bunu devlet kurumları bilerek yapmayacağına göre ajan olmadığını ortaya koyuyor derim bu mantıkla.
“Bırakın tutuklamayı, böyle bir davanın dahi olmaması gerekirdi”
-Geçen hafta olmadı ama bir noktada casusluk davasından tahliye bekliyor musunuz?İzah ettiğim gerekçelerle tutuklama bir yana böyle bir davanın dahi olmaması gerekirdi. Bakın bir daha söyleyeyim; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nı casuslukla suçlamak çok ciddi bir itham. Bu öyle gelişigüzel yolsuzlukla suçlamak işte efendim hakaretle şunla bunla suçlamaya benzemez. Bu ülkede casusluk konusunda açılan çok az dava var.
“‘Artık ihtiyaç yok’ diyebilecekleri bir dava olduğunu düşünmüyorum”
-Şimdi siz konuşurken hemen MİT tırları davası geldi mesela hatırıma.Yakın zamanda MİT tırları diyebiliriz. Daha uzak Bardakçı’nın yargılamasını düşünebiliriz. Daha farklı dinamiklere sahip diye FETÖ ulaşıcılar döneminde açılan askeri casusu davası ismiyle büyütülen örnek verebiliriz. Ama Cumhuriyet tarihinde herhalde bu tür davaların sayısı yani iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır diye biliyorum. Dolayısıyla da bu davayı açanların “artık ihtiyaç yok” denebilecek bir dava olduğunu düşünmüyorum. Hep birlikte göreceğiz hangi amaçla, hangi dinamiklerle bu davayı açmaya karar verdiler ve neden açtılar?
“Acaba yeterince ‘ifşaat’ yapıldı mı göreceğiz”
-Yani bu davanın da diğerleri gibi epey süreceğini düşünüyorsunuz.Acaba yeterince “ifşaat” yapıldı mı denir? Yoksa Hüseyin Gün’ün başka ifşaatlarının peşine mi düşülür? Göreceğiz. Yani biraz da o belirleyecektir diye düşünüyorum.
“Gülen’in ‘medusa’ diye kodlandığı yazışmalar ‘Devlet için çalışma yaptım’ dediği için mahkemede soruldu”
-Duruşmada enteresan şeylerin konuşulduğu bir an daha vardı. Necati Özkan’ın avukatı Hüseyin Gün’e dosyanın ekindeki yazışmalarında kullandığı kısaltmaların kimi kastettiğini sordu. Mesela “Medusa dediğiniz Fetullah Gülen midir?” sorusuna Gün “Evet” yanıtı verdi. “DT Donald Trump mıdır?” sorusuna da “evet” dedi. Bu yazışmaları kiminle yapmış Hüseyin Gün?Bunlar Hüseyin Gün’ün gözaltına alındığında üstünde ele geçen iki adet mobil telefonuyla laptopunda çıkan ve ek olarak da “üvey kardeşim” olarak adlandırdığı Ümit Alaçam'ın Emniyet Müdürlüğü'ne verdiği bir kısım dijitallerin çözümlenmesinden ortaya çıktığı söylenen, daha çok WhatsApp mesajları, Wickr üzerinden yapılan yazışmalar. Kendi şirketinde çalıştığını söylediği kişilerle yaptığı yazışmalar.
-Ve sizin o yazışmalardan çıkardığınız bunları hakikaten Fethullahçılarla ilgili çalışma yaparken mi yazıyorlar?
Benim öyle bir çıkarımım yok. Arkadaşların da olduğunu zannetmiyorum. Ama özellikle “Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına çeşitli çalışmalarda bulundum” beyanı üzerine, hakikaten o yazışmaların o çalışmanın bir ürünü olup olmadığının ortaya çıkarılması bakımından sorulan sorular.
“İmamoğlu’nunki akıldışı bir suçlama karşısındaki haklılığın verdiği rahatlık”
-Ekrem İmamoğlu duruşmalarda çok rahattı, hatta gülerek dinledi Hüseyin Gün’ü.Akıl dışı diyebileceğimiz bir suçlama karşısındaki haklılığın verdiği bir rahatlık diyebiliriz.
“Casusluk beraatle sonuçlanır, İBB davası ise 2008’lerdeki davalara benzer bir torba davaya döner, hiçbir zaman sonuçlanmaz”
-Peki siz bundan sonrasında bu yargılama sürecinin nasıl ilerlemesini bekliyorsunuz? Daha önceki siyasi davalardaki deneyiminiz üzerinden nasıl bir gidişat bekliyorsunuz?Casusluk olarak adlandırılan davanın pek tabii ki kesin olarak beraatla sonuçlanacağını düşünüyorum. O beklenti içerisindeyim ama siyasal ortama bağlı olarak hemen de bitebilir, uzayabilir de. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ilişkin davanın ise 2008’lerden itibaren açılan davalarda olduğu gibi bir torba davaya dönüşeceği ve daha birçok davayla birleştirileceğini sanıyorum. Hiçbir zaman sonuçlanmayan, sonuçlanmasına olanaklı olmayan bir davaya dönüşecektir. Zaten toplamda 402 sanıkla açılan bir iddianame ve buna eklemeler yapılıyor. Böyle bir davanın sonuçlanabileceğine çok da inanmıyorum.
“İBB davası bu haliyle sürdürülebilir bir dava değil, sürdürülemeyecektir”
-Aslında bunu diyerek de çoğu kişinin kafasındaki şu düşünceyi teyit etmiş oluyorsunuz; siyasi iktidar değişikliği olmazsa bu dava nihayetlenmez.Şuradan bakarsak zaten yanıtı bulabiliriz. 9 Mart'ta başladı yargılamalar. Haftada 4 gün. Sabah 10'dan akşam 8'e kadar yapılıyor. Hali hazırda sorgusu tamamlanmış sanık sayısı kırk civarında. Yani yaklaşık iki buçuk ay içinde ancak 40 civarında sanığın sorgusu yapılabilmiş. Toplamda 402 kişinin sorgusu yapılacak. Sonra müştekiler, tanıklar dinlenecek. Bilirkişi raporları alınacak. Deliller toplanacak. O deliller değerlendirilecek. Esas hakkında savunma yapacak bu insanlar. Bütün bunlar üzerinden hesabı siz de yapabilirsiniz. Yani bir hükümle, herhangi bir dava gibi sonuçlanacağı kanaatinde değilim. Fakat bu haliyle böyle bir davanın sürdürülebileceği kanaatinde de değilim. Dolayısıyla bu biraz da ülkenin siyasal dinamiklerine bağlı. Sadece iktidar değişikliğini kastetmiyorum. Ne kadar mütareke medyası ikna etmeye, rızayı imal etmeye çalışsa da kamuoyu nezdinde hiçbir inandırıcılığı davalar bunlar. Fakat bu dinamiklerle böyle bir davanın sürdürülebileceği kanaatinde de değilim. Kamuoyu yapılan anketler de bunu gösteriyor. Bu davanın yarattığı zehirli ortam tüm topluma yayılıyor. Sürdürülemeyecektir.
“İmamoğlu ve arkadaşlarını özgür kılacak olan arkalarındaki halk desteği ve başı dik mücadeleleri”
-Tutuksuz yargılama bekliyor musunuz?Bir önceki sorunuzu yanıtlarken bu davanın sürdürülemez olduğunu ısrarla belirttim. Kastettiğim, Sayın İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının uzun sürmeyecek bir vadede özgürlüklerine kavuşacağıdır. Bu özgürlüğü onlara kimse hediye etmeyecektir, kendilerini özgür kılacak olan arkalarındaki halk desteği ve dirençli, başı dik mücadeleleri olacaktır. Ben tek başına bir yargılama olarak bakamıyorum bu davaya, bence bu demokratik cumhuriyetin savunulması mücadelesi. Çünkü açılma hedefinin asla kanıtlara dayanmayan, inandırıcı olmayan söylemlerle inşa edilmiş olduğuna baktığımızda bunu bir dava olarak nitelendirmek zor. Topyekûn ülkenin geleceğine yönelmiş bir saldırı gibi gözüküyor bana.
-O kadar netse kafanız, yani davayı kurgulayanlar demokratik cumhuriyeti dahi hedef alacak kadar cüretliyse, “tutuksuz yargılama” gibi bir dertlerinin de zaten asla olmayacağını da düşünebilir miyiz?
Öyle de söylenebilir.
“Mesleğimizi her zaman sorguluyorum ama asıl olanın sonuç değil, mücadele olduğu bilinciyle devam ediyorum”
-Peki siz bu kadar net bir siyasal motivasyon görürken müvekkillerinizi savunurken bir umutsuzluğa ya da ikileme düştüğünüz ya da mesleğinizi sorguladığınız oluyor mu?Mesleğimizi her zaman sorguluyorum. Fakat umutsuzluğa kapıldığım ya da ikileme düştüğüm anların ender olduğunu söyleyebilirim. Yaşamda asıl olanın sonuç değil, mücadele olduğunu bilincimde saklı tutarak devam ediyorum. Toplumsal hayatta herkesin mutabık kalacağı şahane bir rejim kurmak mümkün olmadığına göre demek ki mücadeleyi her zaman göze almak gerekiyor. Hep ülkenin daha demokratik, daha refah içerisinde yaşanan bir ülke olabilmesi için hangimiz neresinden tutabiliyorsak tutmalıyız diye düşündüm. Bugün de aynısını düşünüyorum. Yalçın Hoca'nın sözüyle bunu tamamlayayım bu cümleyi; “Hırslı aydınlar ve keskin iktidar hırsı olan bir hareket yaratmak zorundayız.”
Haber Kaynaği