İmam Gazali'nin eserleri nelerdir ?

Konu sahibi son olarak 2620 gün önce görüldü

ALDANANLAR

Bunlardan; namaz, Kur'an okuma, hac, cihad ve zühd konusunda olmak üzere aldanmış bulunan pek çok grup vardır..

FARZ YERİNE NAFİLE İLE UĞRAŞANLAR

Onlardan bir kısmı, farzları ihmal edip nafilelerle meşgul olmuşlardır. İşi tam bir aşırılığa vardıraracak kadar derine dalmışlardır.

Meselâ; kimisi abdestte vesveseye mağlup olmuştur; işi aşırıya vardırarak, dinde temizliğine hükmedilen suya razı gelmez ve necaset konusunda uzak ihtimalleri dahi yakın kabul eder.

Fakat iş haram yemeye gelince yakın ihtimalleri uzak değerlendirir.

Bazen de tamamen haram olan şeyi yer. Eğer onun ihtiyatlı davranışı su hakkında olacağına yemek konusunda olsaydı daha uygun olurdu.

Aslında bu konuda Sahâbilerin yaşantısını delil alabilirdi:

Hz. Ömer (r.a.), necaset bulunma ihtimâline rağmen hristiyan bir kadının testisindeki su ile abdest almıştır.

Bununla beraber o, nice helâl yolları, harama düşme korkusuyla terk ederdi.

VESVESEYE KAPILANLAR

Başka bir gruba ise, namaza niyette vesvese galip olmuştur. Şeytan onu bırakmaz ki doğru bir niyet edebilsin. Bilakis ona vesvese verir.

Bu yüzden cemaati kaçırır. Bazen namazın vaktini kaçırır. İftitah tekbirini tam olarak alsa bile yine kalbinde niyeti sahih mi değil mi diye bir tereddüt meydana gelir.

Tekbirde vesveseye öyle kapılır ki, aşırı ihtiyatından ötürü tekbirin özelliğini değiştirir.

Cemaatle namaz kılarken fatihayı dinlemeye vakit bulamaz. Bunu namazın başında yapar.

Sonra bütününde gafil duruma düşer.Kalbi huzur bulmaz. Aldanmış olur.

Bilmez ki, namazda kalp huzuru şarttır.

Onu İblis aldatarak yaptığını süslü göstererek derki:

'Sen gösterdiğin bu dikkatle diğer insanlardan farklı, seçkin konuma gelmektesin. Rabbin katında da hayır üzeresin.'

HARFLERE TAKILIP KALANLAR:

Diğer bir grup ise Fâtiha'nın harflerini doğru okumakta vesveseye mağlup olmuşlardır. Öbür zikirlerde de durumları aynıdır.

Hep 'şed-deler'de ve 'dâd' ve 'zâ' harfleri arasındaki farkta ihtiyatlı davranırlar ve başka bir şey onları ilgilendirmez.

Fâtiha'nın ne sırları ne de mânâları konusunda tefekkür ederler.

Bilmezler ki, insanlar, Kur'an tilavetinde, konuşma dilinde alışageldikleri şekil dışında, harfleri kaynaklarından çıkarmakla yükümlü değildirler.

Onlarınki ise büyük bir aldanmadır.

Sultanın huzuruna mektup götüren kişiye benzerler:

Sultan ona gerektiği şekilde mektubu okumasını emreder.

O ise harflerin mahreçlerinde hassas davranarak okumaya başlar ve tekrar tekrar okur.

Düzgün okuyacağım derken mektubun amacından ve meclis saygısını gözetmekten uzaklaşır.

Halbuki mektubun içeriği üzerine bir siyaset kurulacaktır.

Bu durumda o kişinin aklını kaybettiğine hükmedilir ve akıl hastanesine gönderilir.

KUR'AN-I KERİM'İN TİLAVETİNDE ALDANANLAR:

Başka bir grup da, Kur'an okuma konusunda aldanırlar.

Kur'an'ı bağıra bağıra okurlar Kur'an'ı. Belki de bir günde ve bir gecede onu baştan sona okurlar.

Dilleri onunla meşgul olur, ama kalpleri kuruntu vadileri ile dünyâyı düşünme arasında gider gelir.

Öğütlerinden kendilerine bir ders çıkarmazlar.

Emir ve yasakların üzerinde durmak, ibret alınacak yerlerinden ibret almazlar.

Nazım yönünden değil de mânâ yönünden lezzet almak için, âyetlerin manaları üzerine düşünmezler.

Bir kişi Kur'an'ı gündüz ve gece olmak üzeri re isterse yüz defa okusun, eğer onun emir ve yasaklarını terkederse cezayı haketmiş olur.

Belki de onun güzel bir sesi vardır; okur ve bundan zevk alır, aldığı zevkten dolayı gurura kapılır.

Zanneder ki bu, ALLAH'a münâcattan ve O'nun kelâmını dinlemekten kaynaklanan lezzettir. Oysa nerede? Çünkü onun aldığı lezzet, sesindendir.

Eğer ALLAH'ın kelâmının lezzetine varsaydı, sesine ve sesinin güzelliğine bakmaz, bunu aklına getirmezdi bile. ALLAH'ın kelâmının lezzeti sadece anlam yönündendir; bun-larınki ise büyük bir aldanıştır.

ORUÇ:

Bunların diğer bir kısmı,oruçta gurura kapılmıştır.

Belki bütün zamanını, mübarek günleri oruçla geçirir.

Halbuki oruçlu iken dillerini gıybetten, niyetlerini riyadan, iftar ederken karınlarını haramdan ve daha bir sürü gereksiz hezeyandan korumazlar.

Onlar farzı terk etmişler,menduba tabi olarak kurtulacaklarını zannetmişlerdir.

Heyhat! Sadece ALLAH'ın huzuruna kalb-i selim ile gidenler kurtulurlar. Bunlar ise, en aşırı derecede bir yanılgıya kapılmışlardır.

İmam Gazali - Aldananlar
 

1. el-tınla alâ MüşkiVil-îhyâ

2. el-Erbaîn

3. Ki tab' u1 -Esmâ'i 1-Hüsnâ

4. el-İktisad fı'1-îtikad

5. İlcamlul-Avam an İlm'il-Kelâm

6. Esraru Muamelât'id-Din

7. Esraru Envar'il-İlahiyye

8. Ahlâk'ul-Ebrar

9. Esraru Ittiba'is-Sünne

10. Esraru Hurûf il Kelimât

11. Eyyühe'l-Veled (Farsça)

12. Bidâyet'ül-Hidâye

13. el Basît

14. Beyan'ul-Kavleyn li'ş-Şâflî

15. Fozayih'ul-İbahiye

16. Bedâyi'ul-Usûl

17. Tenbih'ul-Gâfilîn

18. Telbîs'ül-îblis

19. Tehâfüt ul-Felâsife

20. TahsiVul-Meâhız

21. et-Talîke

22. TaYısîVul-EdiUe

23. Tefsîr ul-Kur'an'il-Azîm

24. Faysal'ut-Tefrika Beyne'l-İslâm ve'z-Zandaka

25. Cevahir'ul-Kur'an

26. Huccet'ul-Hak

27. Hakîkat 'ur-Ruh

28. Hakîkat'ul Kavleyn

29. Hulâsat'ul-Resâil ilâ İlm'il-Mesâil

30. Risâlet'ul-Aktab

31. Risalet'ut-Tayr

32. er-Reddu alâ Men Taan

33. er-Risalet'ul-Kudsiyye

34. es-Sırr'ul-Mesun

35. Şerhul Daireti Ali b. Ebî Tâlib (Nuhbetul-Esmâ)

36. Şifâul-Galil

37. Akîdet'ul-Misbah

38. Acâib'ul-Sun'ullah

39. Unkud'ul-Muhtasar

40. Gayet'ul-Gavr fî Mesâü'id-Devr

41. Gavr'ud-Devr

42. el-Fetâvâ

43. el-Kanun'ul-Küllî

44. Kanun'ur-Rasûl

45. el-Kurbet İlallah

46. el-Rıstas'ul-Müstakîm

47. Kimyâ-yı Saâdet (Farsça)

48. Küçük Kimyâ-yı Saâdet (Arapça)

49. Keşfu Ulûm'il-Âhire

50. Kenz'ul-Udde

51. el Münteha fi'1-Cedel

52. el-Mustasfa fî UsûTil-Fıkh

53. el-Menhüi fi'1-Usûl

54. el-Meâhız'ul-Hilâfiyât

55. el-Mebâdi ve'1-Gayât

56. el-Mecâlis'ul-Gazalîye

57. Mekasıd'ul-İlim

58. el-Munkiz min'ed-Dalâl

59. Mi'yar'un-Nazar

60. Mi'yar'ul-îlim

61. Mahallu'n-Nazar

62. Mişkât'ul-Envar

63. el-Müstezherâ

64. Mîzân'ul-Amel

65. Mevâhim'ul-Bâtmiyye

66. el-Menhec'ul-A^lâ

67. Mi'rac'üs-Sâlikîn

68. el-Meknûn

69. Müslim'us-Selâtîn

70. Müfesser ul-Hilâf

71. Minhâc'ul-Abidîn

72. Nasihat'ul-Âbidîn

72. Nasihat'ul-Mülûk (Farsça)

73. el-Vecîz

74. Yakutu TeVil fî Tefsîr'it-Tenzil (Kırk cüzdür)

75. İhya-i Ulumi'd-Din

Gazâlî'ye nisbet edilen, fakat hakikatte Gazâlî'nin eseri olma-yan kitaplar ise şunlardır:

1. es-Sırr-ul-Mektûm fî Esrâr'in-Nücûm (Bu kitap aynı za-manda Fahreddin Râzî'ye de nisbet edilmiştir)

2. Tahsin'uz-Zünûn

3. Kitab'un-Nefh ve't-Tasviye

4. Mednûn biti alâ Gayri Ehlihi
 

İmam Gazali'nin (v. 1111) el-Mustasfa kitabına atıf yapılarak “Mantığı tam olarak bilmeyenin bildiği ilimlere de güven duyulmaz” cümlesi kullanılmıştı [1].

Ayrıca mantık ilminin İmam Gazali'den itibaren Müslüman ilim yolcuları için “farz-ı kifaye” kabul edildiğinden bahsedilmişti.

Mantık ilmine bu kadar önem atfettikten sonra, şu soru hatıra gelebilir. İmam Ebu Hanife (v. 150/767), İmam Malik (v. 179/795), İmam Şafii (v. 204/820), İmam Ahmed bin Hanbel (v. 241/855) gibi müctehidler zamanında, bilindiği kadarıyla, mantık ilmi müstakil olarak tedris edilmiyordu. İmam Gazali'nin yukarıda zikri geçen ifadesi, bu alimler için geçerli midir?

Konuya girmeden önce mantık ilmini ve faydasını açıklamak gerekir. Mantık, temelde zihnin açık vermeden işleyebilmesini sağlayan bir ilimdir.

Bunun için mantık ilminin ıstılahlarını değil, işaret ettiği temel prensiplerin farkında olmak ve bunlara uymak gerekir.

Mantık ilminin faydası, bu yasaların birer ıstılah haline dönüştürülmesi, dönemin ilim diline uygun biçimde formüle edilmesi ve küçük yaştan itibaren öğrencilere bu yasalar konusunda bir dikkat telkin etmektir.

Şayet bu yasalar ıstılahlaştırılmasaydı, bunlar tedrisata taşınamaz, öğrencilere rahatlıkla öğretilemezdi.

Bu yasalar insan fıtratında bir düşünme dengesi, düşünme refleksi olarak bulunsa bile ifadesi, tartışılması ve tedrisata konu kılınması bunların ıstılahlaştırılmasını, formüle edilmesini, yani bir ilim olarak tedvin ve tasnifini zorunlu kılmaktadır.

Bu ilim tedvin edildikten sonra hem tedrisata açıldı hem de özellikle münazaralarda bir kriter olarak kullanıldı. Tarafların doğru ve tutarlı biçimde görüş beyanında bulunmaları konusunda hakemlik vazifesi gördü.

İslâmî ilimlerin tedvin asrında (VI ve VII asırlar), önceleri yoğun olarak sözlü rivayete dayanan İslam Kültürü [2], yazılı ve dirayete dayanan kültür hâlini almıştır.

Bu dönemde nahivci (dilbilimci) mütekellim (kelâm âlimi); mütekellim ise nahivci; fakih (fıkıh âlimi/hukuk bilgini) de aynı zamanda nahivci ve mütekellim idi [3].

İslamiyetin ilk senelerinden itibaren lisana verilen önem, İslam ilim geleneğinde de tesirini göstermiştir [4]. Bundan dolayı İslam ilim geleneğinde tahsil lisan ile başlamaktadır.

Dil (Arapça) üzerinde ihtisaslaşmadan tefsir, hadis, fıkh ve kelâm ilmine başlanamazdı. Çünkü bu ilimlerde kullanılacak nakli delillerin dili Arapçadır.

Özellikle aslî kaynaklardan Kuran-ı Kerim'in belagat ve i'câzı ve Hazret-i Peygamberin sözlerinin (hadîs-i şeriflerin) cevâmiü'l-kelim (az sözle çok mana ifade etme) ve veciz özelliğine sahip olması Arapçada derinleşmeyi gerektiriyordu.

Fıkh ilminde, aslî kaynaklarda mevcut olmayan hükümler kıyas yoluyla hükme bağlanır. Bu bir ictihad faaliyetidir.

Bunu yapan âlimlere de müctehid denir. Müctehidler hüküm çıkarmada tayin ettikleri usullere göre hareket etmektedirler. Bu usuller, usul-i fıkh ilmini, yani metodolojiyi oluşturur.

Fıkh usulünde hükmün inşa edildiği delillerin büyük kısmı nass'lardan yani Kuran-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden elde edildiğinden, fıkıh önemli ölçüde nahv (sentaks) ilminden faydalanmaktadır.

İctihad faaliyeti, mevcut delillerin aklın son noktasına kadar kullanılmasına dayanmaktadır. Bu da sağlam bir mantık altyapısı gerektirmektedir.

İslam medeniyetinin dil konusuna önem vermesi ve bu sayede elde ettikleri [5], Yunan mantığı ile ilk karılaştığında onu tenkit süzgecine tâbi tutabilmesini de sağlamıştır. Bu bakımdan dil-mantık arasındaki irtibat günümüze kadar incelenegelmiştir.

Ebu Said es-Sayrâfî (v. hicrî 368) ile Mettâ b. Yûnus arasıdaki meşhur münazarada, Sayrâfî Arap dili ve nahvini (gramerini) bilen insanın mantığa ihtiyaç duymayacağını iddia etmişti [3, s. 532].

Aslında nahivcilerin yaptığı gramer analizinden daha fazlasıydı. Gramerden manaya geçiş üzerindeki mesâileri, onları mantıkî temellerin inşasına sevk etmişti [6].

Mantığa ilk zamanlardaki bu soğuk bakışın sebebi, mevcut İslam Kültürünün, tercüme hareketiyle [7] gelen bir mantık ilminden elde edileceklerden yoksun olmayışıdır.

A System of Logic adlı kitabın yazarı İngiliz filozof Stuart Mill (1806-1873) dili mantığın temellerinden görür [8]:

“Dilbilgisi mantığın en temel parçasıdır. Düşünme sürecinin analizinin başlangıcıdır.

Dilbilgisi esas ve kaideleri, dilin formlarını düşüncenin külli formlarına uyumlu hale getiren araçlardır.

Sözün muhtelif kısımları, isimlerin durumları, fiillerin kip ve zamanları ve sıfat-fiilerin fonksiyonları arasındaki ayırımlar, sadece kelimelerdeki değil düşüncedeki ayrımlardır. […] Her cümle yapısı Mantık’ta bir derstir”. Mill'in dil-mantık üzerindeki görüşü nahivcileri destekler mahiyettedir.

Tercüme hareketiyle dışarından gelen mantık ilmine karşı sergilenen soğuk tavır, bu ilmin kendisine olmayıp, bu ilmi getirenlere idi.

İmam Gazali'nin Tehâfütü’l-Felâsife kitabında yazdıklarına bakılırsa, Müslüman âlimlerin mantık ilmine yabancı olmadığı anlaşılıyor.

Gazali mantık hakkında şunları yazmaktadır [9]:

“Evet, filozofların mantığı iyi bilmek gerektiği görüşü doğrudur; ancak mantık filozoflara özgü bir şey değildir. O sadece bizim kelâm ilminde 'kitâbü'n-nazar' adını verdiğimiz bir yöntemdir. Fakat onlar bu lafı abartarak 'mantık' şeklinde değiştirmişlerdir.

Bazen biz onu 'kitâbü'l-cedel', bazen de 'medârikü'l-ukûl' adıyla anarız. Kıt akıllı olduğu halde zeki görünmek isteyen biri, mantık adını duyduğu zaman onun, sadece filozofların bildiği, kelâmcıların ise bilmediği ilginç bir ilim olduğunu sanır”.

Sözün kısası, ilk dönem Müslüman âlimleri birer ıstılah olarak mantık bilgisine sahip olmasalar bile, temel yasaları ve kıstasları itibarıyla mantığa vâkıf ve onu kullanıyor idiler. Onların dil konusundaki yoğun mesâileri ve geliştirdikleri fıkıh usulü ilmi, mantığa vukufiyetlerindeki en önemli delillerdendir [10].

Referans ve Dipnotlar

[1] İmam Gazali, el-Mustasfâ min 'ilmi'l-usûl, Bulak Baskısı, Beyrut, H. 1368, s.10. Kitap türkçeye terceme edilmiştir. el-Mustasfa (İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi), Trc. Yunus Apaydın, Kayseri, 1994, s. 11. İktibas edilen cümlenin geçtiği kısım Mustasfa'nın Mukaddimetü'l-Kitab başlığının hemen altındadır ve tercümesi şöyledir: “Bu mukaddimede medâriku'l-ukûl (aklın işleyişi) ve bunların had (tarif) ve burhân'a münhasır olduğundan bahsedeceğiz.

Ayrıca hakiki tanımın şartı ile hakiki burhanın şartını ve bunların kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yâru'l-ilm adlı kitaplarımızda olduğundan daha özlü ve kısa olarak anlatacağız.

Bu mukaddime, usûl ilmi cümlesinden olmadığı gibi, onun özel bir mukaddimesi de değildir.

Aslında bu mukaddime, bütün ilimlerin bir mukaddimesidir ve bu mukaddimeyi tam olarak kavrayamamış kimselerin ilimlerine kesinlikle güven olmaz.

Bu mukaddimeyi yazmamayı dileyen kişi, 'Birinci Kutub'un Kitab bahsinden başlasın. Usûl-u fıkh ilminin başlangıcı orasıdır. Bütün nazarî ilimlerin bu mukaddimeye ihtiyacı ne kadar ise, fıkıh usûlünün ihtiyacı da o kadardır”.

[2] Hazret-i Peygambere gelen vahyin yazıldığı bilinmektedir. Aynı zamanda hazret-i Peygamberin sözlerinin de bazı sahabiler tarafından yazıldığı kaynaklarda geçmektedir.

Heysemî'nin Mecmau'z-Zevâid kitabında, Dârimî'nin Sünen'inde ve İbn Ebî Şeybe'nin Musannef'inde “kaydû'l-ilme bi'l-kitâbi” (ilmi yazıyla kayıt altına alın) hadis-i şerifi nakledilmektedir.

Vahyin yazımıyla alakalı olarak bkz. M. M. el-A'zamî, The History of the Qur'anic Text from Revelation to Compilation (Vahyedilişinden Derlenişine Kur'an Tarihi), Trc. Ömer Türker ve Fatih Serenli, İstanbul, 2006, s. 105. Sünnetin yazımıyla alakalı olarak bkz. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku Tarihi, İstanbul, 2006, s. 29; Muhammed Accâc el-Hatîb, Es-sünne Kable't-tedvîn (Sünnetin Tesbiti), Trc. Mehmet Aydemir, İstanbul, 2005, s. 321; Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Trc. Metin Yiğit, İstanbul, 2004, s. 101; Abdulganî Abdulhâlık, Hücciyyetü's-sünne (Sünnetin Delil Oluşu), Trc. Dilaver Selvi, İstanbul, 2003, s. 279; Mustafa Es-Sıbâî, es-Sünnetü ve Mekânetüha fi't-Teşrî'il-İslâmi (İslam Hukukunda Sünnet), Trc. Kamil Tunç, İstanbul, 1996, s. 58.

[3] Muhammed Âbid el-Câbirî, Bünyetü'l-Akli'l-Arabî (Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı - Arap-İslam Kültüründeki Bilgi Sistemlerinin Eleştirel Bir Analizi), Trc. Hasan Hacak, Ekrem Demirli, Burhan Köroğlu, İstanbul, 2000, s. 18. Münazaranın detayı için bkz. D. S. Margoliouth, “The Discussion between Abu Bishr Matta and Abu Sa'id al-Sirafi on the Merits of Logic and Grammar”, Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland, s. 79-129, 1905.

[4] Lisana karşı hassasiyeti gösteren şu rivayetler manidardır: Bir defasında Hazret-i Peygamber'in huzurlarında lahn (i'râb hatası) yapan birisi hakkında "Kardeşinize doğrusunu gösterin.

Zira o şaşırmıştır" buyurarak lisanda yapılan bu hatanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.

Bir başka rivayette Hazret-i Ömer bir gün yoldan geçerken okla atış talimi yapan kimselerle karşılaşır.

Hedefe isabet edememeleri üzerine, onları ikaz eder.

Bunun üzerine onlar atış talimi yaptıklarını belirtmek amacıyla "nahnu kavmun muteallimîn" şeklinde hatalı bir ifade kullanırlar.

Bunu duyan Halife: "Bence konuşmanızdaki hatanız, atışlarınızdaki isabetsizlikten daha kötüdür.

Zira ben Hazret-i Peygamber'den dilini düzelten kimseye Allah merhamet etsin dediğini duydum" der.

Başka bir rivayette Hazret-i Ömer, valisi Ebu Musa el-Eş'arî'den gelen bir mektupta i'râb hatası gördüğü için, çok öfkelenmiş ve valisinden katibini cezalandırmasını istemiştir.

Nahv ilmindeki çalışmaların başlamasının en önemli sebeplerinden biri de bu gibi hataların yaygınlaşmasıdır.

Daha tafsilatlı malumat için bkz. Mehmet Reşit Özbalıkçı, Kur'ân ve Hadîs'in Arap Gramerindeki Rolü, İzmir, 2006, s. 22-24.

[5] Muhammed Âbid el-Câbirî adı geçen eserinin 103. sahifesinde Muhammed el-Mübârek'in Fıkhu'l-luga ve hasâisu'l-'Arabiyye (Beyrut, 1975, s.278-279) adlı eserinden konuyla alakalı olarak şunları iktibas etmiştir: “Arapça'daki yapı ve kalıpların düşünsel ve mantıkî bir fonksiyonu vardır. [...]

Örneğin fâil, mef'ul, zaman, mekân, sebebiyet, meslek, çıkarılan sesler, ortaklaşma, alet, karşılaştırma ve oluş isimlerinin hepsi için belirli kalıp ve yapılar konmuştur.

Aynı şekilde bunlardan başka birçok anlam için de kalıplar konmuştur. Dolayısıyla lafız köklerinden herhangi biri bu kalıp veya yapılardan birine sokulduğunda bu kök, ilgili kalıbın taşıdığı anlama göre yeni anlamını kazanacaktır.

Arapça'daki bu yapı ve kalıplar dildeki anlamları sınıflandırmayı ve bunlar içinde benzer olanları birleştiren bağları ortaya çıkarmakta, bu şekilde Araplar, mantığı ve mantıkî düşünüşü, dilleri sayesinde fıtrî/tabiî bir şekilde farkına varmadan öğrenmişlerdirler”.

Ayrıca Osmanlı medreselerinde okutulan sarf ilmini konu edinen Maksud kitabının Müctehid İslam hukukçularından İmam Ebu Hanife'ye atfedilmesi manidardır.

[6] Foucault, nahivcilerin, yani gramercilerin, mantık konusuna olan yatkınlıklarına Kelimeler ve Şeyler adlı kitabında temas etmektedir.

Michel Foucault, Les Mots et les Choses: Une Archeologie des Sciences Humaines (Kelimeler ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi), Trc. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara, 2001, s. 140: “Destutt de Tracy [Fransız filozof, v. 1836] bir gün, XVIII. yüzyıldaki en iyi Mantık incelemelerinin gramerciler tarafından yazıldıklarını fark etmek zorunda kalacaktır: bunun nedeni, gramerin hükümlerinin estetik değil de, analitik düzlemden olmalarıydı”.

[7] Tercüme hareketi Halid b. Yezid b. Muaviye b. Ebî Süfyan (v. 86/705) döneminde başlamıştır.

Bu dönemde tıp, kimya ve astronomi eserleri tercüme edilmiştir. Abbasîler dönemi halifelerinden Mansûr (v. 158/775) zamanında ise felsefî eserler de tercüme edilmiştir.

İbnü'l-Nedim, hicrî 377 (m. 987) senesinde yazdığı el-Fihrist adlı kitabında İbnü'l-Mukaffa'nın (v. 139/756) mantığı Pehlevice'den tercüme ettiğini kaydeder.

[8] John Stuart Mill, Inaugural address : delivered to the University of St. Andrews, Feb. 1st 1867, London, 1867, sayfa 15. Kitaba buradan ulaşılabilir.

İfadenin orjinal hali: "It [Grammar] is the most elementary part of Logic. It is the beginning of the analysis of the thinking process.

The principles and rules of grammar are the means by which the forms of language are made to correspond with the universal forms of thought. The distinctions between the various parts of speech, between the cases of nouns, the modes and tenses of verbs, the functions of participles, are distinctions in thought, not merely in words. […] The structure of every sentence is a lesson in Logic."

[9] Gazâlî, Tehâfütü’l-felâsife (Filozofların Tutarsızlığı), Nşr. ve Trc. Mahmut Kaya, Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul, 2009, s. 11.

[10] Noam Chomsky Language and Mind (Dil ve Zihin) adlı kitabının "Linguistics and philosophy" bölümünde filologlar ile filozoflar arasındaki benzerliğe dikkat çekmektedir: "The methods and concerns of linguists and philosophers are similar in so many respects that it would be folly, I believe, to insist on a sharp separation of these disciplines, or for either to maintain a parochial disregard for insights achieved in the other - Filologlar ile filozofların kullandıkları metotlar ile ilgilendikleri konular birbirine o kadar benziyor ki, bu iki disiplini kesin çizgilerle birbirinden ayırmakta direnmek, ya da bunlardan birinin diğerinin elde ettiği başarıları dar bir bakışla görmezlikten gelmek delilik olur kanaatindeyim". Noam Chomsky Language and Mind, 3. baskı, 2006, s. 147 (Dil ve Zihin, Trc. Ahmet Kocaman, Ankara, 2001, s. 237).
 
aNaToLYa, pek değerli ve yararlı paylaşımlarınız için Allah razı olsun sizden inşaAllah.
 
Keyifle okudum.

"Fıkh usulünde hükmün inşa edildiği delillerin büyük kısmı nass'lardan yani Kuran-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden elde edildiğinden, fıkıh önemli ölçüde nahv (sentaks) ilminden faydalanmaktadır."..

Buda bugünki,yasaların verdiği açıktan sıyrılmak,anlamına gelmiyormu?
Bir avukat retoriğini iyi kullandığı kadar avukatdır.Retorik içinde sentaks gereklidir.
Ne kadar mantıklı.
 
Evet aldananlar halk oluyor
Aldatan ise İmam Gazali
Boş işlerle milleti meşkül etti
 
İslamiyetin özellikle ilim, ahlak, adalet ve marifet kaynağı olan Kur-anımızın bizi geri bıraktığını iddia eden eski ezberlerden ders almış fakat bu ezber ve iddiaların zamanının geçtiğini fark etmeyen bir dostumuza yazdığım cevabi bir şiirdir.

Sevgi ve Saygılarımla.

DİNSİZ MİLLET YAŞAYAMAZ.

Sevgili Dostum, cevabını vermiş yıllarca önce Akif Safahatta,
Kuranı sen fizik, kimya kitabımı zannettin, bu ne büyük hata.

Sen çalıştın uzaya gittin de, Kur-an da gitmeyiniz mi denildi.
Sen hayatın, zamanın hakkını verdin demi düşmanlar seni yendi.

Neden sadece ezberde kaldın Kur-anı, anlaman gerekmez miydi?
Oysa sureler geçmişin misali, geleceğin müjdesiyle hep dolu idi.

Dünya tarlasında yol almana manimidir Kur-an,
Allahtan kork, bırak düşmanlığı bu iddiadan utan.

Batılı inceleyip, Tevratı, İncili, Kur-anı, çıkarken uzaya,
Sense dinine, iffetine, tarihine düşmanlıkla kaldın yaya,

Dürüstlük hazinesi kur-andır, kimse inkar edemez bunu,
Seni dürüstlükten mahrum kılan, kafirin düşmaca oyunu.

Bizi hüsrana mahkum eden, din ve tarih düşmanlığıdır.
Okumadan alim, çalışmadan zengin olmayı isteme ahlaksızlığıdır.

Hadi çalış bir elinde fen, bir elinde din olsun bakalım,
El ele verip, cehaleti, fakirliği tefrikayı yurttan kovalım.

Yok öyle ecdada, dine, Kur-ana, haksızca dil uzatmak.
Oyun bilmeyen mağlup takım gibi, topu hep taca atmak.

Bu mazeret değil inan, hiç inandırıcı değil ve olamaz.
Milletler dili, dini ile vardır, onlarsız asla yaşayamaz.

Necdet Erem
Kayıt Tarihi : 24.1.2009 15:39:00

-alıntı-
 
Geri