İlk Türk Devletlerinde Kültür Ve Medeniyet

Konu sahibi son olarak 2620 gün önce görüldü
İlk Türk Devletlerinde Kültür Ve Medeniyet

Kültür ve Medeniyet Nedir?

Kültür bir toplumun sahip olduğu dil , din , gelenek , sanat ve hayat tarzı gibi unsurların bütünüdür.Bir başka deyişle , bir milletin tarihi boyunca meydana getirdiği maddi ve manevi değerlerin bütünüdür.

Medeniyet ise gelişmiş , büyük kültür değerlerinin bütünleşmesiyle meydana gelir.Kültür milli , medeniyet evrenseldir.Kültürler milletleri , milletler de medeniyeti doğururlar.Örneğin , İslam medeniyetinin içinde Arap , Fars ve Türk kültürleri bulunmaktadır.

Türk kültürünün temelini , büyük ölçüde Andronova kültürü oluşturmuştur.Bu kültürün unsurları , daha gelişmiş haliyle Türk kültürü içinde yer almıştır.Türk kültürünün çıkış bölgesi , Aral gölünün doğusu ile Tanrı ve Altay dağları arasıdır.Orta Asya’nın bu uçsuz bucaksız bozkırlarından doğan kültürün temelinde , öncelikle tabiata hakim olma anlayışı yatmaktadır.

Değişken ve sert iklimde uzun mesafelere ulaşılması , hızlı hareket edilmesini gerektirmiştir.Yaşantıları içinde at , bu yüzden en önemli vasıta olmuştur.Türkler at sayesinde geniş topraklar üzerinde gidip gelebilmişler , tabiatın sert yapısına karşı durabilmişerdir.Kendilerinden başka kültürlerlede irtibata geçen Türkler , onlardan çeşitli alıntılar yapmışlardır.Böylece kendi kültürlerini zenginleştirmiş ve geliştirmişlerdir.

Atın yanında , Türk kültüründe en önemli unsur , demir maddenin kullanılması olmuştur.Bu sayede Türkler demirden çeşitli eşyalar ve silahlar yapmışlardır.Bu da onlara diğer toplumlar yanında üstünlük sağlamıştır.Demirin Türk kültür hayatında vazgeçilmez bir yer edindiği destanlardan da anlaşılmaktadır.

İlk Türkler yaşamak için tabiatın sert yapısına ve diğer kavimlere karşı büyük mücadele vermek zorunda kalmışlardır.Böylece Türk toplumu kendine has devlet sistemini geliştirerek diğer kavimlere göre bu konuda öncelik hakkı elde etmiştir.

Türk devlet sistemi , kısa zamanda düzen , disiplin , fedakarlık , adalet , ve müşterek hayat gibi prensipler üzerine oturtulmuştur.Bu sayede Türk devlet sistemi , kısa zamanda emsallerinin önüne geçmiştir.Sonuçta da Türk medeniyetinin ürünü olarak çeşitli Türk devletleri kurulmuştur.
 
I.Devlet Yönetimi

Türklerin en belirgin özelliklerinden birisi teşkilatçılık yetenekleridir.Bu yüzden tarih boyunca yıkılan bir Türk devletinin , yerine hemen yeni bir türk devleti kurulmuştur.Bunda Türklerin bağımsızlığa olan tutkularıda rol oynamıştır.

Dünya da bir veya birkaç Türk devleti var olmuştur.Bu sebeple Türk tarihi bütünlük içinde devam etmiştir.Türk hükümdarları ve yöneticileri “devlet halk için vardır” prensibiyle hareket etmişlerdir.Topraklarını koruyarak , halkı barış ve refah içinde yaşatmak için çalışmışlardır.

Eski Türkler devlete “il” diyorlardı.Siyasi teşkilatlanmanın en üst kademesi devletti.Devlet içinde birleşmiş olan halk “töre” denilen ortak idari ve hukuki düzenle yönetilirdi.Yani , Türk devleti , yurdu koruyan , milleti huzur ve barış içinde yaşatan bir siyasi kuruluştu.

Türklerde bağımsızlık duygusunun temeli , Türk kültüründe yatmaktadır.Bozkırlarda yaşayan Türk , her zaman yer değiştirmek imkanına sahipti.Hürriyetini kaybetme tehlikesi ile karşılaştığında , geçim vasıtası olan hayvanlarını alarak hür ufuklara doğru giderdi.

Türkler hür yaşadıkları topraklarına bağlıydılar.Türklerde ülke ve vatan anlayışı , daima siyasi bağımsızlık düşüncesi ile birlikte yürümekteydi.Eski Türk , yalnız hür ve bağımsız oturabildiği toprağı vatan sayardı.

Hakanakan , Türk devletlerinde egemenliğin ve siyasi iktidarın en başında gelen unsuruydu.Türk hükümdarları , şanyü , kağan , han , yabgu , ilteber , idi-kut ve erkin gibi ünvanları kullanırlardı.

Hakan olmanın kaynağı ilahi idi.Yani Türk hükümdarına yönetme hakkının Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı.Türk hükümdarı “kut” ile donatıldığı için işbaşına gelebilmekteydi.Ancak kutlu hanedan soyundan olanlar hükümdar olabiliyordu.Bu anlayışa göre , devlet yeryüzündeydi ; fakat iktidar Tanrı’dan geliyordu.

Türk hükümdarı dört şekilde tahta çıkabiliyordu:

a.Hanedan üyeleri arasındaki siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan , hükümdar olarak tahta çıkıyordu.Türk tarihinde , tahta çıkmada en çok rastlanan şekil buydu.Mücadele kardeşle kardeş , amca ile yeğen , baba ile oğul arasında olabiliyordu.Türk kültüründe anne ve babaya itaat esastı.

Fakat hükümdar bunun haricinde tutulmuştu.Babasını devirip tahta çıkan hiçbir Türk hükümdarını kamu oyu suşlamamıştır.Buna Mete ve Yavuz Sultan Selim örnek verilebilir.Mücadele ne kadar şiddetli ve ağır olursa olsun halk normal karşılamıştır.Bu sayede devlet yönetimi hükümdar ailesinden en güçlü olana verilmiş oluyordu.

b.Hükümdarın rakipsiz aday olması , kolayca tahta çıkmasını sağlıyordu.Bunun yanında , hükümdar adayının yetenek , bilgi ve güç bakımından çok kuvvetli olması da , onu tahta çıkışta rakipsiz bırakıyordu.Böylece başa geçmesi kolaylaşıyordu.

c.Hükümdarın tahta çıkmasındaki diğer şekil ise seçim usulü idi.Hükümdar ölünce , en yüksek dereceli meclis (kengeş , toy , kurultay , veya meşveret meclisi) toplanırdı.Hanedan üyelerinden birini hükümdar seçerdi.Meclis desteğini alan hanedan üyesi genellikle hükümdar olurdu.

d.Hükümdarın tahta çıkışında uygulanan bir diğer sistemde ekberiyet sistemi idi.Bu sistem uzun süre tartışılmış ancak XVIII. Yüzyıl başında Osmanlı Devletinde kabul görmüştür.Alınan bir kararla ailedeki ekber (en büyük) ve erşed (en sağlıklı) olan kişi hükümdar yapılmıştır.Bu usul Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar uygulanmıştır.

Gök Tanrı dini , Türk hükümdarına bütün dünyayı yönetme yetkisi veriyordu.Bu anlayış Türk cihan hakimiyeti’ne uzanan felsefenin temelini meydana getiriyordu.Bununla beraber , Türk hükümdarı , sınırsız bir hakimiyete sahip değildi.İdari yetkileri bazı şartlarla sınırlanmıştı.

Hükümdarın görevi dağınık boyları toplayıp nüfusu çoğaltmak , halkı doyurmak ve giydirmekti.Türk hükümdarı “gece uyumadan , gündüz oturmadan çalışmakla yükümlüydü.

Hükümdar bu görevlerini yerine getirmediği zaman kendisine Tanrı tarafından verilmiş olan kut’un Tanrı tarafından geri alındığına hükmedilirdi.Böylece , hükümdar meşruluğunu kaybeder ve iktidardan düşürülürdü.

Hatunükümdarın eşine verilen isimdir.Türk devletinde hatunlar söz sahibiydiler.Devlet siyesetine yön veren , devlet reisliği yapan , naip olarak devleti yöneten hatunlar görülmüştü.

Meclislersya Hun Devleti’nde devamlı bir devlet meclisi (danışma kurulu) vardı.Ayrıca her yılın 9. ayında genel bir toplantı yapılırdı.Bu toplantıda ordu teftiş edilir , hayvan sayımı yapılır ve memleket meseleleri üzerinde görüşme açılırdı.

Avrupa Hun Devleti’nde de görevi sürekli olan bir “seçkinler meclisi” bulunuyordu.Bu kurulda , yalnız siyasi ve askeri konular değil , ekonomi ve kültür işleri de görüşülüp karara bağlanırdı.

Göktüklerde ve Uygurlarda da bu meclisin yetkileri genişti.Ünlü Göktürk hükümdarı Bilge Kağan , şehirleri surlarla çevirmek ve Taoculuğun yurtta yayılmasını teşvik gibi iki önemli konuyu bu meclise getirmişti.Fakat meclis , başta devlet danışmanı Tonyukuk olmak üzere , bu tekliflere karşı çıkmıştı.Uygurlarda hanedan dışından hükümdar seçilmesi dahi bu meclisin yetkileri arasındaydı.

Millete danışma tarzındaki bu gelenek Oğuzlarda , Hazarlarda , Tuna Bulgarlarında , Peçeneklerde ve Kıpçak-Kumanlarda da devam etmiştir.
 
II.Ordu

Türk ordu teşkilatı , tarihte Türk devletlerinin temel kuruluşlarından biri olmuştur.Zaten , Türklerin çok sayıda devlet kurmalarının dayanaklarından birisi de disiplinli ve sistemli ordulara sahip olmalarıdır.

Başlangıçta askerlik , Türklerde özel bir meslek değildir.Herkes , hatta kadınlar bile savaş sanatını bilirler , gerekirse kendi beylerinin komutasında orduya katılırlardı.

Türk halkı gerektiğinde ordusunun yanında mücadeleye katılırdı.Bu bakımdan Türk toplumu “ordu-millet” deyimi ile nitelendirilmiştir.

İlk düzenli Türk ordusu , büyük Türk hakanı Mete tarafından kurulmuştur.Bu nedenden dolayı Mete’nin tahta çıkış tarihi olan M.Ö. 209 yılı Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir.

Ordu birliklerinde “onluk sistem” kullanılmaktaydı.

Birlikler 10’un katlarıyla gruplaştırılıyordu.En küçük birlik 10 , en büyük birlik ise 10000 kişiydi.10000 kişilik birliklere tümen adı verilmiştir.

Türk askerlik sistemi içerisinde en önemli vasıta “at” idi.Askeri savaş taktiklerinin uygulanması hareketlilik ve kıvraklık istiyordu.

Türklerde at sayesinde her türlü savaş manevrası ve taktiğini en iyi şekilde uygulamıştır.Türklerin askeri bakımdan üstünlük kurmalarının temelinde insan , at ve silah unsurlarını çok iyi kullanmaları yatmaktadır.

Orta Asya’da bir “Türk atı” tipi doğmuştur.Bu atın başı ve kulakları küçük , göğsü ve sağrıları kuvvetlidir.Gür ve uzun yeleli olan bu atın genel yapısı küçüktü.Yine Türk atı süratli ve son derece dayanıklıydı.

Orta Asya Türk ordularının silahları , genelde hafif silahlardır.Bunlar bir askerin taşıyabileceği ağırlıktaydı.Kullanılan belli başlı silahlar ok , yay , kılıç , kalkan , kargı , çomak , mızrak , süngü ve bıçaktı.Türklerin özellikle keskin kılıçları , ıslık çalan okları , kavisli yayları meşhurdu.Türkler bu silahları kendileri yapıyorlardı.

 
Strateji Ve Taktik

Strateji ; milli politikanın gayelerini gerçekleştirmek için , silahlı kuvvetler ve ikmal maddeleri gibi askeri vasıtaları dağıtma ve kullanma sanatıdır.Bir bakıma orduyu başlangıçtan savaş durumuna getirme faaliyetidir.

Taktik ise , düşman karşısında askeri kıtaları en verimli şekilde kullanma bilim ve sanatıdır.Türkler tarih boyu bu iki askeri kavramın hakkını vermişler ve bu sayede askeri mücadelede genelde önde yer almışlardır.

Bir bölgeyi almak isteyen Türkler , önce keşif seferleri , arkasından da yıpratma savaşları yaparlardı.Genelde düşmana en büyük darbeyi okçu süvari birlikleri vururdu.Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliklerine ok yağdırıp şaşkına çevirirler , diğer birlikler de düşmanı çevirip imha ederlerdi.

Savaş sırasında süvari birlikleri yarım ay biçiminde açılarak , merkezdekiler geri çekilirlerdi.Buna “sahte ricat” denilirdi.İstenilen yere çekilen düşman kuvvetleri , pusudaki kuvvetler tarafından çambere alınarak yokedilirdi.Türklerin ustalıkla uyguladığı bu taktiğe “Turan Taktiği” denilmiştir.
 
III.Hukuk

Hukuk ; kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallara verilen isimdir.Orta Asya’da Türk devletlerine ait özel bir belge yoktur.Bu yüzden hukuk kuralları ile ilgili bilgileri Orhun Kitabeleri ve Çin yıllıklarından öğrenmekteyiz.

Türklerde sosyal hayatı “töre” adı verilen yazılı olmayan kurallar düzenlemekteydi.Her konuda törenin ne olduğunu küçükler büyüklerden öğrenerek yetişirdi.Türk töresi nesilden nesile pratik hayat içerisinde yaşanarak aktarılmıştır.

Türk devletlerinde , sosyal düzeni sağlamada önemli yeri olan , mahkemeler vardı.Bu mahkemelerin başında bulunan kişilere “yargan” adı verilirdi.

Suçluyu devlet takip eder ve cezasını verirdi.Kağanın başkanlık ettiği mahkemeye ise “yargu” (yüksek devlet mahkemesi) denilirdi.

Burada siyasi nitelikli büyük suçlar görüşülürdü.Töre hükümlerinin hiç şaşmadan uygulandığı bu mahkemede siyasi suçlular yargılanırdı.

Türk töresi oldukça sert ve kesin hükümleri kapsıyordu.Cezaları ağırdı.Türk töresinde hırsızlık yapma , adam öldürme , ırza geçme suçlarının cezası çok katıydı ve tavizsiz uygulanırdı.

Türk töresi toplum yapısının belkemiğini oluşturduğundan töreye kimse itiraz edemezdi.Hüküdar bile töreye karşı gelemezdi.

 
IV.Sosyal Hayat

Eski Türklerde toplum hayatında aile bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumundaydı.Kan akrabalığına dayanıyordu.

Türk ailesi küçük aile tipindeydi.Tek kadınla evlenme yaygındı.Kadın hürdü ve Türk topluluğunda saygı görürdü.

Ata biner , ok atar , top oynar , hatta ağır sporlar yapardı.Namusuna düşkün olan Türk kadınının savaşta düşman eline geçmesi aşağılatıcı bir durum sayılırdı.

Ailelerin birleşmesiyle “urug” , urugların birleşmesiylede “boy”lar meydana gelirdi.

Boyların başında “bey”ler bulunurdu.Beylerin görevi , içi dayanışmayı sağlamak , hak ve adaleti düzenlemek , gerektiğinde boy’un çıkarlarını silahla korumaktı.

Boy’ların birleşmesiyle “bodun” meydana gelir ve başında “han” bulunurdu.Bodun , boylar arasındaki sıkı işbirliğinin meydana getirdiği siyasi topluluktu.

Eski Türk topluluğunda kişilerin ferdi hukuku tamdı.Hür bir iktisadi hayat yaşanıyordu.Yaygın hürriyet havası sebebiyle her aile başlıbaşına bir “il” sayılabilirdi.

Siyasi birliğe dahil boylar , bu yüzden birbirlerinden kolayca ayrılıyor ; aynı bölgede veya başka bir yerde yeni bir il kurmak için toplanabiliyorlardı.

Aileler ve fertler , göç sırasında kendilerine ait taşınabilir malları beraberlerinde götürebiliyorlardı.bu malları istedikleri gibi kullanabiliyordı.Böylece hürriyet duygusu ve serbestçe davranma eğilimi daima canlı kalıyordu.

Bozkırda yaşayan Türkler ise , hayvan gücünden yararlandıkları için , insan gücüne gerek duymuyorlardı.Bu durum eski Türk devletlerinde köleliği ve bazı zümrelerin imtiyazlı hale gelmelerini engelliyordu.

 
V.Ekonomi

a.Hayvancılık

Orta Asya’daki Türk ekonomisinin başlangıçta temelini hayvancılık oluşturuyordu.Daha sonra tarım ve ticaret de , ekonomideki yerini aldı.

Orta Asya’nın yer yüzü şekilleri , iklimi ve Türklerin yaşayış tarzları , hayvancılığın gelişmesini sağlamıştır.Türkler en çok at ve koyun beslemişerldir.

Yiyecek , içeceklerinin yanı sıra giyimleri için bazı ihtiyaçlarını bu hayvanlardan sağlamışlardır.Dışarıya sattıkları mallar arasında da canlı hayvan ilk sırayı almıştır.

b.Tarım

Türk kültürünün gelişmesiyle bozkır otlaklarının dışındaki verimli topraklarda yapılmaya başlanmıştır.Hunların buğday ve darı yetiştikleri bilinmektedir.

Özellikler yerleşik hayata geçen Uygurlar döneminde , tarım çok gelişmiştir.Uygurlar her türlü ekin yanında , çeşitli sebze ve meyveyi de yetiştirmişlerdir.Tarımda sulamaya önem verilmiştir.Göktürkler zamanında açılan Tötö Kanalı bugün dahi kullanılmaktadır.

c.Ticaret

Türk devletleri komşu ülkelere canlı hayvan , kösele , deri , kürk , hayvani gıda satarlar , karşılığında ekin ve giyim eşyası satın alırlardı.

Asya Hunları , Göktürkler , Uygurlar Çin ile atı Hunları , Bizans ile bu esaslarda ticaret anlaşmaları yapmışlardı.

Hazar Devleti de,kıtalar arasındaki yolların kavşak noktasında bulunduğu için, temelleri ticari siyasete dayalı bir devletti.

Türklerle komşuları arasında sürekli rekabete konu olan büyük kazanç vasıtalarından biri de “İpek Yolu” idi.

Bu yol,Çin’den Akdeniz kıyılarına ve Anadolu’ya kadar uzanıyordu.İpek Yolu,Batıyı Uzak Doğu’ya Hint’i Çin’e bağladığı için felsefelerin , dinlerin , geleneklerin ve sanat eserlerinin iletilmesinde büyük rol oynuyordu.

Bu özellikleri ve iktisadi önemi sebebiyle , İpek Yolu’nun geçit yeri olan İç Asya bölgesi , bin yıl süreyle Türk ve Çin siyasetlerinin ana hedefi olmuştu.

Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayarak Ural-Güney Sibirya-Altaylar-Sayan Dağları üzerinden Çin’e ve Amur nehrine ulaşan daima Türklerin elinde bulunan yolda da canlı bir ticaret faaliyeti vardı.İpek Yolu’na kuzeyden paralel uzanan bu yola “Kürk Yolu” denilmiştir.

d.Maliye

Türk devletlerinin ekonomisi , mağlup ve bağlı devletlerden alınan yıllık vergilere ve armağanlara , ayrıca halktan toplanan vergilere dayanıyordu.Asya Hun Devletinde vergi toplamakla görevli memurlar vardı.

Ayrıca işlek ticaret yollarından sağlanan vergi ve gümrük gelirleri, madencilikten elde edilen yüksek gelir de mali gücü arttırıyordu.

Eski Türkler , para olarak , daha çok üzeri resmi damgalı ipek parçası kullanmışlardır.

e.Sanayi

Dünyanın en büyük devletlerini kuran Türklerin , önemli ölçüde ve çağına göre daima ileri bir savaş sanayisine ihtiyaçları vardı.Bu üstün sanayi , demir sayesinde kurulmuştur.Daha önce ise , Altay’da gerçek bir altın endüstrisi bulunyordu.

 
VI.Bilim Ve Sanat

tarih içinde evrensel değer kazanan Türk sanatının kaynakları , Orta Asya’ya kadar uzanmaktadır.Hunlar dönemine ait mimari eser bulunamamıştır.

Yalnız Selenga Nehri civarında; Ulan Ude’de etrafı surlarla çevrili ve içinde evlerin yeraldığı bir yerleşim merkezinin izleri bulunmuştur.

Bunun yanında , bulunan kabartma resim örnekleri , Hun döneminde ileri bir sanat anlayışının varlığını ortaya koymaktadır.

Türklerin yaşadıkları hayat tarzı , sanatlarına da yansımıştır.Bulunan savaşçı ve hayvan tasvirleri bunu göstermektedir.

Özellikle , Göktürkler döneminden kalan mezar taşlarında , bu tür resimlerden örnekler bulunmaktadır.

Göktürk Kitabeleri de başlı başına sanat değeri taşımaktadır.Uygurlar , benimsedikleri dinin de tesiriyle taştan kubbeli Maniheist mabetler yapmışlardır.

Hoço’da bulunan saray harabesinde duvarların yontulmamış taşlardan yapıldığı ve harçla örtüldüğü görülmüştür.Yine Hoço’da bulunan kubbeli mezar anıtları da Uygurlara aittir.

Uygurlar döneminden kalan , saray kalıntılarının duvarlarında çok güzel freskler bulunmaktadır.Uygurlar zamanından kalan minyatürler ise Manihesit kitaplardan sayfalardır.

Minyatür , eski yazma kitaplarda görülen , ince bir sanatla işlenmiş olan küçük renkli resimlerdir.Uygur minyatürleri daha sonraları İslam minyatürlerinin kaynağını oluşturmuştur.

Türkler belli dönemlerde resim ve minyatür sanatları yanında heykel ve musiki gibi sanatlarla da uğraşmıştır.Yarı göçebe olan Türklerde sanat , genellikle küçük ve kolay taşınabilir eşyalar üzerinde yoğunlaşmıştır.Türklerin bozkırda hayvanlarla olan yakın ilgileri ; kemer tokaları , kılıçlar , at koşum takımları ve diğer süs eşyaları üzerine pars , kurt , kaplan , kuş , geyik , at gibi hayvanların görünüşlerini işlemelerine sebep olmuştur.Buna Türk resim sanatında “hayvan üslubu” denilmiştir.

Türk sanatı içinde , en gelişmiş unsurlardan biriside musikidir.Orta Asya’daki ilk Türk devletlerinde müzik önemli bir yere sahipti.Bu gün Türk musikisi , kanun ve prensipleriyle diğer köklü dünya müzikleriyle boy ölçüşmektedir.Türk musikisinin güçlü olmasının birinci nedeni ; kökünün çok eski olup , Orta Asya’ya kadar uzanmasıdır.

Türk musikisinin ilk örnekleri kopuzla çalınan dini nitelikli nağmalerdir.Kopuz, daha sonra Türklerin gittikleri her bölgeye girmiştir.Asya’da Orta Avrupa’ya kadar her yerde tanınan ve sevilen kopuz , adeta Türk kültürünün damgasını oluşturmuştur.Hunlarda halk türkülerinin , Göktürk ve Uygurlarda grup musikisinin oluşturduğu , tarihi kayıtlarda mevcuttur.

Türkler , nefesli , telli ve vurmalı müzik aletlerini kullanmışlardır.Müzik , aynı zamanda Türklerde hükümdarın egemenlik sembolü sayılmıştır.Bir musiki kuruluşu sayılan Türk mehter takımının tarihi başlangıç noktası Orta Asya’dır.Yine vurmalı çalgıların da kökeninin Orta Asya olduğu anlaşılmıştır.

 
VII.Yazı Ve Dil

a.Yazı

Yazı , düşüncenin harflerle ifade edilerek kalıcı hale getirilmesidir.Söz ve hareket geçicidir , iz bırakmaz.Buna karşılık yazı sürekli bir tanıktır.Bu çerçevede Orta Asya Türkleri de Göktürk Ve Uygur yazılarını yaygın olarak kullanmışlardır.

Göktürk (Orhun) Alfabesi

Göktürk Kitabeleri’nde kullanılan gelişmiş alfabe , Türklerin çok daha önceleri yazıyı kullandıkları fikrini kuvvetlendirmiştir.Nitekim , yapılan son araştırmalar da bu fikri desteklemektedir.

Isık gölü civarında M.Ö. V ve VI. yüzyıllar arasına ait olduğu tespit edilen Esik Kurganı’nda gümüş bir kepçe bulunmuştur.Bu kepçe üzerindeki yazının Göktürk alfabesiyle yazılmış olduğu anlaşılmıştır.

Yine , M.Ö. II. yüzyıla ait Tanrı dağlarındaki Kurday Kurganı’nda bulunan beş harfli yazıda Orhun alfabesiyle yazılmıştır.38 harften oluşan Göktürk alfabesi ; Uzak Doğu’dan , Orta Avrupa’ya kadar geniş bir alanda kullanılmıştır.

Uygur Alfabesi

Uygurlar döneminde , Göktürk alfabesi bırakılmıştır.Muhtemelen , Hint kültürünün ürünü olan Sogd alfabesi benimsenmiştir.Uygurlar bu alfabeyi kendilerine göre küçük değişiklikler yaparak kullanmışlardır.18 harften oluşan bu alfabeye Uygur alfabesi denilmiştir.

Göktürk yazısı daha çok sert cisimlere kazınarak yazılırken , Uygur alfabesi kağıt üzerine yazılmaya elverişli görünmektedir.Bu alfabe VIII ve XVIII. yüzyıllarlar arasında Türk ve Moğol devletlerinde yaygın olarak kullanılmıştır.

Uygurlar döneminde , kağıt üzerine yazı yazma , kağıt yapımı da geliştirilmiştir.Uygurlara ait tahtadan yapılma yüzlerce harf bulunmuştur.Bundan da Uygurların ilkel tipte bir matbaa yaparak , baskıya geçtikleri sanılmaktadır.

Uygurlar , Çin ve Hint eserlerinin pek çoğunu Türkçeye çevirmişlerdir.Kendileri de çok sayıda yazılı eser meydana getirmişlerdir.Uygurlar döneminden kalan en önemli eserlerden biri olan “Altun Yaruk” Çinceden Uygur Türkçesine çeviridir.

Buda dinine ait dini ahlaki konuları işlemektedir.Yine “Sekiz Yükmek” ve “İki Kardeş Hikayesi” de en meşhur Uygur metinleri arasındadır.

b.Yazı

Türk Dilinin Önemi

Orta Asya’da Türk diye nitelenen kavimlerin en önemli müştereği dil , yani Türkçe idi.Çeşitli Türk boyları , önceleri değişik adlarla anılırdı.M.S. VI. yüzyıldan itibaren bu boylara genel isim olarak Türk denmesinin birinci dayanağını Türk dili oluşturdu.Boylar , konuşmaları sayesinde tek bir millet olduklarını anladılar ve beraber yaşama arzusu duydular.

Türk Dilinin Ailesi

Dilimizin tarihi , milletimizin tarihi kadar eskidir.Türkçe dünyadaki çeşitli dil grupları arasında Ural-Altay dil grubu içinde yer alır.Finlilerin ve Macarların dili de Ural dilleri içine girer.Altay dilleri arasında ise Türkçe ile birlikte Moğol , Mançur ve Kore dilleri vardır.

Türkler soy bakımından Moğollardan ve Korelilerden ayrıdır , ama dilleri onlarınki ile aynı kökten çıkmıştır.Bu diller sonradan birbirinden ayrılmış , aralarında sadece eski bir akrabalık kalmıştır.

Türkçenin ilk dönemlerine ait yazılı belge olmadığı için , Türk dilinin ilk dönemleri hakkında açık ve kesin bilgilere sahip değiliz.Ancak , Orhun Kitabeleri’ndeki ifade ve kelime zenginliğine bakılarak , Türkçe’nin başlangıç tarihi çok eski devirlere götürülmektedir.
 
VIII.Edebiyat

Edebiyat ; duygu düşünce ve hayallerin söz ve yazı halinde etkili bir şekilde anlatılması sanatıdır.

a.Sözlü Türk Edebiyatı

Türk dilinin , edebiyat olarak ilk örenekleri sözlüdür.Bunlar halk dilindeki destan ve efsanelerdir.Destan ve efsaneler bir milletin fikir ve düşünce tarihidir.

Zafer ve acılarının hatıra defteridir.Destan ve efsanelerde Türklerin düşünce ve inançları , milli kahramanlıkları anlatılmaktadır.

Orta Asya Türklerinin en önemli destanları ; Saka Türklerinin “Alper Tunga” ve “Şu” , Hun Türklerinin “Oğuz Kağan” , Göktürklerin “Bozkurt” ve “Ergenekon” , Uygurların “Türeyiş” ve “Göç” , Kırgızların ise “Manas” destanlarıdır.

Dede Korkut Hikayeleri de yazılı hale gelmeden önce , sözlü edebiyatın ürünleri durumundaydı.Oğuz Kağan Destanı ile Mete’nin hayatı arasında büyük benzerlikler bulunmuştur.

Fakat Mete , Oğuz Han’dır diye kesin bir hükme varılamamıştır.Türk destanlarında genellikle gökten inen ışık , kurt , bazı mucizevi güçler motif olarak işlenmiştir.

Sav , koşuk ve sagular da Türk edebiyatının sözlü ürünleri arasındadır.Türkler, ölüm törenlerinde (yuğ) matem şiirleri söylemişlerdir.Bu şiirlerden halka hizmet eden , halkın değer verdiği üstün komutan ve hükümdarlar için söylenenlere “sagu” denilmiştir.

Saka Türklerinin hükümdarları olan Alper Tunga’nın ölümünden sonra söylenen sagu , buna en güzel ve en meşhur örnektir.Koşuklar , şölenlerde kapuz eşliğinde söylenip çalınan , aşk ve tabiat temalarını işleyen manzum eserlerdir.

Savlar ise atasözleridir.Bunlardan başka Bizans kaynakları , Hunların kendilerine mahsus halk türküleri söylediklerini yazmaktadır.

b.Yazılı Türk Edebiyatı

Türk edebiyatının bilinen ilk yazılı örnekleri VIII. yüzyılda taş üzerine kazınarak yazılan Orhun (Göktürk) ve Yenisey Kitabeleri’dir.Orhun nehrinin eski yatağı üzerinde bulunan Orhun Anıtları ; Kül Tegin (732) , Bilge Kağan (735) ve Tonyukuk (720-725) adlarına dikilmiştir.

Anıtlardaki kitabeler , zamanına göre akıcı ve edebi bir dille yazılmıştır.Göktürk alfabesiyle yazılan kitabelerde Türklerin devlet anlayışı , devlet görevlilerinin sorumlulukları ve vatan sevgisi konularına değinilmektedir.

Ayrıca , Türk beyleri ve kavimlerinin eleştirileri yapılmaktadır.Türklerin , Çinlilerin yıkıcı propagandalarına nasıl kurban gittikleri sergilenmekte , bağımsızlığı geri almanın ne kadar zor gerçekleşeceği anlatılmaktadır.

Devlet kurma ve bağımsızlık fikirlerinin de işlendiği kitabelerde , geleceğe yönelik değerli öğütler verilmektedir.

Orhun Kitabeleri , Türk kültür tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.Çünkü bunlar , Türkçenin , Türk edebiyatının , Türk tarihinin ilk yazılı belgeleridir.Orhun Kitabeleri’nin yazarı Yuluğ Tigin (Yolluğ)’dir.Kitabeler , ilk olarak İsveçli bir subay tarafından tarafından bulunmuştur.

Daha sonra 1893 yılında Danimarkalı dahi bilgin Wilhem Thomsen kitabeleri çözmüştür.Kitabelerdeki yazılardan ilk olarak ; Tengri , Türk ve Kül Tegin kelimeleri okunmuştur.

Thomsen kitabelerin tam tercümesini 1922 yılında yayınlamıştır.Kitabelerin bulunuşu , dünyada yankı uyandırmış ve Türk kültürüne karşı ilgi artmıştır.
 
Ergenekon Destanı

Göktürk Menşe Efsaneleri ve Ergenekon Destanı'na Göre Türklerin tarih Sahnesine Çıkışı Göktürklerin "Kurttan Türeyiş"lerine dair Çin kaynaklarında da geçen üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119'da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu- sunlar için söylenir. Efsaneye göre Hunlar bir taarruz neticesinde Wu-sun kralını öldürmüş, onun oğlu Kun-mo küçük olduğu için Hun hükümdarı ona kıyamamış ve çöle atılmasını emretmiş.

Küçük Kun-mo dişi bir kurt tarafından emzirilmiş ve bu olayı uzaktan seyreden Hun hükümdarı, çocuğun kutsal biri olduğuna inanarak, büyüdüğünde onu Wu-sunların kralı yapmış, içinden Göktürkleri de çıkaran, Çinlilerin Kao-çı (Yüksek Tekerlekli Arabalılar) ve T'ieh-li (Tölös) dedikleri, Orhun nehrinden Volga kıyılarına kadar geniş bir alana yayılan bu güçlü Türk kavimler topluluğu için de "kurttan türeyiş" efsanesi aynı motifi işler. Çin'deki Toba sülalesi devri kaynaklarında efsane özetle şöyle

anlatılır: "Kao-çı kağanının çok akıllı iki kızı varmış. Öyle iyi kalpli ve akıllılarmış ki, babaları onların ancak tanrı ile evlenebileceklerini düşünerek, kızlarını bir tepeye götürmüş. Ancak tepeye ne tanrı gelmiş ne de onlarla evlenmiş. Kızlar burada beklerken ihtiyar bir erkek kurt tepede dolaşmaya başlamış.

Küçük kız, kardeşine bu kurdun tanrının kendisi olduğunu söyleyerek tepeden inmiş ve kurtla evlenmiş. Bu suretle Kao-çı halkı bu kız ve kurttan türemiş." Bu efsanelerin tekamül etmiş şekli, tarihî realiteye de uygun olarak, Göktürk menşe efsanelerinde ve Ergenekon Destanı'nda görülür.

M.S.570'te ortaya çıkan Çin'deki Sui Sülâlesi devrinde Göktürklerle yakın münasebet kuran Çinliler, Türklerden öğrendikleri efsaneyi tarih yıllıklarında not etmişlerdir. Efsane şöyledir:

"... (Göktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi'nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi.

Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kendisini Büyük Bataklığın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün et ve yiyecek getirmişti.

Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (az zaman sonra) çocukla kurt, karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. (Türklerin eski düşmanı Lin devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti.

Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı.

Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi'nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch'ang (Turfan)'ın kuzey-batısında bulunuyordu.

Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştan başa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi. Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Göktürk Devleti'ni kuran) A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu." Efsanede Türklerin yaşadığı ve göç ettiği yer olarak gösterilen Batı denizi, kimi tarihçilere göre Turfan'ın kuzey batısında yer alan Balkaş gölü veya Aral, hatta Hazar iken kimi tarihçilere göre de Isık göldür.

Isık göl ve civarı, Kırgızların millî destan kahramanı olan Manas'ın da yaşadığı bir bölgedir.

Ancak burada önemli olan menşe efsanesinin, Göktürklerin "Ergenekon Destanı"nın ilk şekli olmasıdır.

Bütün Türk boylarında derin izler bırakan bu destan, içinde tarihî olayları barındırması bakımından da dikkate değerdir. Destan özetle şöyledir:

"Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerinin bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı.

On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi." Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurur ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını basar. Büyük bir katliam gerçekleşir. İl Han'ın küçük oğlu Kayan

(Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçar ve onların bulamayacağı bir yere "Ergenekon" a (Sarp Dağ Beli) gelirler.

Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular.

Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar.

Çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi.

Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar.

Özetlenen bu destan, İlhanlı tarihçisi Reşideddin tarafından nakledilirken, araya Moğollar da serpiştirilerek, büyük ölçüde tahrif edilmiştir.

Ancak destanda geçen motifler ve çağrıştırdıkları olaylar, destanın Göktürklere ait menşe efsanelerinin tekamül etmiş hâli olduğunu açıkça göstermektedir.

Nitekim Börteçene, Göktürklerin soylarını dayandırdıkları Asena gibi mübarek ve yol gösteren bir kurttur. Hun birliği dağıldıktan sonra, destanın girişinde belirtildiği gibi, Türkler Altay dağları civarına çekilmişler ve bir müddet Juan-Juanlar'ın hâkimiyeti altında yaşamışlardır.

Demircilikte ileri giden Göktürkler, Juan-Juan hükümdarının "Sizler demircilikle uğraşan kölelerimsiniz" diye aşağılanmalarını hazmedemeyerek, onlara savaş açmışlar ve yaklaşık dört yüz yıl süren suskunluktan sonra, 545 yılında büyük bir zafer kazanarak istiklâllerinin temelini

atmışlardır. Reşideddin'in de Camiü't-Tevarih'te yazdığı üzere, Ergenekon'dan çıkış, bir bayram olarak kutlanmış, önce Türk kağanı, ardından beyler, bir parça demiri ateşe salıp kızdırdıktan sonra, örs üstünde çekiçleyerek, Ergenekon'u Türk an'anesinde canlı tutmuşlardır.

Göktürk hükümdarlık ailesi Aşına soyundan gelmekteydi.

Yukarıda ifade ettiğim efsanelere göre Aşına soyu dişi bir kurttan türemişti ve bu inanış sebebiyle de Göktürk Devleti alâmeti, altından kurt başlı sancak olmuştur.

Ergenekon efsanesi, Hun devletinin yıkılmasından sonra, Türklerin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır. Dolayısıyla, tarihen yaşanmış olaylar, Göktürklerin, Hun devletinin bir devamı olarak ortaya çıktıklarının bir delilidir. Nitekim devlet yapılanmasının Hunlarla aynı olması da bu fikri kuvvetlendirir.

 
Sonuç olarak ilk Türk devletlerinden , maddi ve manevi , pek çok kültür mirası kalmıştır.Türklerin yerleşik hayat tarzını benimsemeleri sebebiyle saray , tapınak , kale , sur vb. gibi mimari eserler ağırlık taşımıyordu.

Bozkırların çetin tabiat şartları da , kalan eserleri büyük ölçüde yok etmiştir.Bununla beraber , Asya’nın ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde hazine , kitabe , mezar eşyası gibi kalıntılar günümüze kadar gelebilmiştir.

Bunlar arasında , Türkistan’da Alma-Ata yakınlarındaki Esik kurganınında bulunan altın ve gümüş eşyalar , seramikler ve altın bir zırh önem taşımaktadır.

Macaristan’da ortaya çıkarılan Avar eserleri arasında dökme aletler ve üzerinde hayvan mücadele tasvirleri bulunan at koşum takımları dikkat çekicidir.Arnavutluk’taki Prostovats altın hazinesi de Avar döneminden kalmadır.

Göktürkler çağına ait çok sayıda balbal bulunmuştur.Bunlar sanat endişesiyle yapılmamıştır.Bu döneme ait Orhun Yazıtları büyük önem taşımaktadır.

Yerleşik hayata geçen Maniheist Uygurlara ait Bezeklik ve Hoço kalıntılarındaki resimler , kitaplardaki minyatürler bu dönem hakkında fikir vermektedir.Doğu Türkistan Uygurlarından kayalara oyularak yapılmış çok sayıda tapınak , ayrıca saray kalıntıları bulunmaktadır.

Tuna Bulgarları döneminden , Şumnu yakınlarında ki Madara’da bulunan 40 metrekarelik bir kaya kabartmasından Kurum Han görülmektedir.İtil Bulgarlarının başkenti Bulgar şehrinin kalıntıları da günümüze kadar gelmiştir.

Orta Macaristan’daki Nagy Szent Miklos (Nagi Sent Mikloş) ve Güney Rusya’daki Perescepine hazineleri Peçenek sanatına ışık tutmaktadır.Nagy Szent Miklos’taki altın kaplar üzerinde Türkçe kitabeler bulunmaktadır.

Türk kültür ve sanatın manevi alandaki etkileri ise çok geniş alanlarda duyulmuş ve günümüze kadar süregelmiştir.

Tobol ve İşim ırmakları arasındaki Sabar (Sibir)’ların etkisi yüzyıllarca devam etmiştir.Sibirya adı bunlardan biridir.Bu dolaylarda yaşayan halkın kahramanlık hikayelerinde ve masallarında Sabarlar bugün dahi geniş yer tutmaktadır.

V. yüzyılın ilk yarısındaki Hun-Burgond savaşları , Almanların ünlü Nibelungen destanına konu olmuştur.XII. yüzyıldaki Kuman-Rus çarpışmaları ise Rus milli destanı olan İgor Destanı’nın meydana gelmesini sağlamıştır.

Avar’lardan dil alanında da bazı hatıralar kalmıştır.Hırvat dilindeki askeri-idari ünvanlar bunlar arasındadır.Yunanistan’daki Navarin , Arnavutluk’taki Antivari şehir isimleri de Avarlardan kalmadır.

Bazı yer isimlerinde Hazarların da etkileri vardır.Hazar Denizi’nin , Ukrayna’nın başkenti Kiyef şehrinin , Moskova’daki Kremlin sarayının adları bu etkilere örnektir.Tuna-Tisa arasında pek çok adı Kumanların hatıralarıdır.

Spor , teşkilat , askerlik vb. gibi alanlarda Türk tesiri yaygın olmuştur.Atçılık , güreş , okçuluk , gülle atma , cirit gibi sporlar ve avcılık Türklerde yaygındı.Çeşitli top oyunları Hunlar çağında mevcuttu.

Bu oyunlar , Göktürk döneminde Çin’e girmiştir.

Kayak sporu , Altaylar’da çok eskiden beri yapılmaktaydı.Kayakçılığın dünyaya buradan yayıldığı ileri sürülmektedir.

Askerlikte hafif süvari birliklerinin kullanılmasına Türk örneği öncülük etmiştir.Romalılar yay’ı , 10’lu sistemi , ceket , gömlek , pantolon giymeyi Türklerden öğrenmişlerdir.Türk ordularının , ünlü “Turan taktiği” de önce Roma , sonra Bizans tarafından taklit edilmiştir.Türk savaş kıyafeti Çin’de ve Bizans’ta uygulanmıştır.

Buna karşılık , Çinliler de kendi kültürlerini Türklere kabul ettirmek için uzun süre uğraştılar.Kuvvetli oldukları zaman , Türkleri Çince konuşmaya , Çinliler gibi giyinmeye zorladılar.Bunu gerçekleştiremeyince , Türk kültürünü din yolu ile değiştirmeye çalıştılar.

Maniheizm , Budacılık , Taoculuk gibi düşünce ve inanışların Türkler arasında yaygınlaşmasına çalıştılar.Bunda başarılı oldukları zaman , geniş Türk kitlelerini kendi bünyelerinde erittiler veya bunların kurdukları devletlerin zamanla Çinlileşmesini sağladılar.

Çin ipeği Türklere çekici geliyordu.Halbuki bu tür kumaşlar , bozkırlardaki çetin yaşam şartlarına ve askerliğe uygun değildi.

Çinliler lüks merakını ve rahat yaşama alışkanlığını teşvik ederek , Türklerin yaşayış şeklini değiştirmeye çalıştılar.Bunda başarılı oldukları ölçüde , askeri niteliğin kaybedilmesini sağladılar.

Fakat bu kültür baskısına karşı Türkler şiddetle direndiler.Böylece milli varlıklarını korumayı başardılar.Dirençlerini kaybettikleri zaman ise , ya Çin boyunduruğuna girdiler ya da kültür değişikliğine uğrayıp Çinlileştiler.
 
Türk cemiyetinin temeli aile idi. Evlenen kız veya erkek, ailesinden kendi hissesine düşenleri alarak ayrı ev kurardı. Aileden sonraki en büyük sosyal birlik Uruk (sülâle) idi. Uruk veya soylar toplamına ise boy denirdi.

Boyların kendilerine ait toprakları, başlarında boy beyleri bulunur, boy beylerini ise aile ve uruk temsilcileri seçerdi.

Boylar birleşerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna "budun" denirdi. Budunun başına geçen kimseye "han" adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden idare edilirse, buna "il" denilmekteydi ki, bugünkü "devlet" teriminin karşılığıdır.

Türklerin en belirgin özelliklerinden biri, kuvvetli bir teşkilâtçılık yeteneğine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır.

Gerçekten Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde, devletsiz kaldıkları, yani istiklâllerini kaybettikleri bir devre rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur.

Türklerde istiklâle verilen değer, bazı tarihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö. 58'de cereyan eden bir hâdise dolayısıyle, Çin yıllığı, Hun devlet meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder:

"Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız istiklâlimizi, Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız halâ mevcutken, devletimizi korumalıyız."

Orhun Kitabelerinde ise, istiklâl elden gittikten sonraki durum için: "Beğ olmaya lâyık oğlun kul, hâtun olmaya lâyık kızın cariye" olduğundan yakınan Bilge Kağan, Türk devlet ve istiklâlinin devamına inancını şu sözlerle ifade etmiştir: "Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir."

Türk devletinin başında bulunan kimselere "Tanju, Kağan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık alâmetleri, "taht, otağ, tuğ, davul, sorguç" gibi şeylerdi.

Hükümdar tuğunun tepesinde, altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar, yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı.

Bunu başaramayan kağandan, yaradanın, kut'u yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet işlerinde daima, büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi pek yapmazlardı.

Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı dahi istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı. Hükümdarın idare yetkisi, bazı şartlarla tahdit edilmiştir.

Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Kutadgu Bilig'te, halkın hükümdardan isteklerini; a) iktisadî istikrar, b) âdil kanun, c) âsâyiş olarak sınırladıktan sonra , "Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını iste" denilmektedir.

Hükümdarların eşlerine "katun" (hâtun) denirdi. Türk kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evleniyorlardı.

Bunlar daha çok siyasî sebeplere dayanıyordu. Ancak, oğulları hükümdar olacağı için, ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi.

Hâtunlar zaman zaman devlet işlerine karışırlar, hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi.

Fakat onların devlet işlerine karışmaları dâima şikâyet konusu olmuş ve çoğunlukla kötü sonuçlar vermiştir.

Kağanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere, tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirler, sonra devletin sağ veya sol kanadına vali olurlardı. Bunlar han, şad, tigin gibi ünvanlar alırlardı.

Hükümdarın ve valilerin emirleri altında, çeşitli görevler yapan devlet memurları vardı.

Sivil idarede devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, babacık vb. ünvanları taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu.

Devletin dış siyaset işlerini idare eden memuruna "tangucı", Osmnlılarda "tuğracı", hükümdarların başvezir durumundaki baş müşavirlerine ise "aygucu" denirdi.

Eski Türkler devamlı şehirlerde yaşamadıkları için, yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen Türklerde herkes savaş sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya katılırdı.

Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi payına düşeni alırdı. En büyük askerî birlik, 10 000 kişilik kuvvetti.

Bu birliğe Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlarda "tümen" adı veriliyordu.

Tümenler binli, yüzlü, onlu gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.

Ordular, o çağın tekniğine göre en tesirli silahlarla donatılırdı.

Meselâ başlıca silahları olan ok, yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar, subaylarda, görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu.

Savaşta düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar, okçu süvari birlikleriydi.

Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliğine ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra öbür birlikler düşmanı çevirerek imha ederlerdi.

Savaş sırasına yarım ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuş gibi görünür ve onları takip eden düşman, sağ ve sol kanatların kapanmasıyla çevrilmiş olurdu.

Bu savaş usulüne Türkler kurt oyunu adını verirlerdi.

Türk ordularının en önemli özelliklerinden biri de disiplindi.

Savaşta bir asker, komutandan gelen emri eksiksiz yerine getirmekten başka birşey düşünmezdi.

Diğer taraftan etrafları devamlı düşmanla çevrili bulunan Türklerin rahat ve emin olabilmalari, disiplinli bir şekilde birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıyla mümkündü.

Bu itibarla Türk ülkelerinde nizam ve intizam sağlayan töre, herşeyden önce gelirdi.

Türk töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar halinde olmayıp, örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti.

Her konuda, töre'nin ne olduğunu, küçükler büyüklerden öğrenerek ve yaşayarak yetişirlerdi.

Gerek kağanın başkanlık ettiği siyasî mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde töre hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı.

Töreye hükümdar da karşı gelemezdi.

Töreye ters düşen kağanlar, tahtlarından indirilir, hattâ idam edilirdi.

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva ederdi.

Cezaları ağırdı. Ancak töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için, kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi.

Zaten, töre'nin dâima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul ederdi.

Öyle ki, Türk töresi, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kurallardan ibaretti.

Eski Türklerin dinleri, hangi dinden oldukları bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Eski Türklerden günümüze bu bilgileri ortaya çıkaracak yazılı metinlerin gelmemesi, doğru veya yanlış pek çok değerlendirmenin yapılmasına sebep olmaktadır.

Meselâ Oğuz boylarında bir orgon/uğur kabul edilen kuşlar, totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir.

Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir.

Bu bakımdan, bunları eski Türklerde totem inancı ile izah etmek mümkün görünmemektedir.

Birçok tarih kitabındaysa, eski Türklerin, Şaman dinine mensup oldukları iddiâ edilmektedir.

Aslında Şamanlık bir din olmayıp sonradan Türklerin dinine karışmış bir hurafe durumundadır.

Türkler, Tunguzca bir kelime olan "şaman" yerine "kam" kullanırlardı. Kam, tabiat-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır.

Bunlar, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçer ve normal insanların görüp işitmediği şeylerden haber verirlerdi.

İslâmiyetten önce Arabistan'daki kâhinlere benzeyen bu kişiler, yani kam veya şamanlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsü durumundaydılar.

Gelecekten haber verirler, hastaları iyileştirirler, ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında ileri geri konuşurlardı.

Bu büyücülere olan inancı, din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler, Tengri (tanrı) dedikleri bir yaratıcıya inanmaktaydılar.

Tanrının iradesinin üstünlüğüne inanılır, her işte onun rızası düşünülürdü.

Kazâ ve kadere inanırlar, Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Bazıları bu sebeple, tanrının gökyüzü olduğunu belirttiler.

Oysa Orhun Kitabelerinde: "Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış" denilerek bunların mahluk (yaratılmış şey) oldukları belirtilmiştir.

Yine onların "Tanrı yapar, Tanrı yaşar" inancına göre, Tanrı mahlûk değil, yaratandır.

Dolayısıyla Gök-Tanrı meselesinin, gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek değil, olsa olsa yanlış bir inanışla tanrının gökyüzünde, yani üstte olduğunu kabul etmek gibi bir düşünceyle ortaya çıktığı kabul edilebilir.

Nitekim bugün dahi, çok yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan "üstümüzde Allah var" sözü bazan kullanılmaktadır.

Diğer taraftan eski Türklerde ahlâkî prensipler bakımından, zina etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi hususlar büyük suç olarak kabul edilip, bunları yapanlar çok ağır şekilde cezalandırılırdı.

Yukarıda belirtilen temel itikadî ve amelî esaslar, İslâmla büyük bir benzerlik göstermektedir.

Allah'ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği bilindiğine göre, Hazret-i Nuh'un oğlu Yâfes'in evlatları olan Türklere de peygamberler geldiği ve bunlara doğru yolu gösterdiği çok büyük ihtimal dahilindedir.

Ancak bu peygambere veya yol göstericiye Türklerin ne ad verdiği üzerinde durulmalıdır.

Nitekim, uçmak (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyamet), yek (şeytan), yazuk (günah) terimlerinin her biri İslamiyette de görülmektedir.

Bu durumda Türklerin, sonradan zalim hükümdarlar veya bozuk din adamları eliyle, dinlerine hurafeler, yanlış fikirler katıldığı anlaşılmaktadır.

Göktürklerin ilk yıllarında Budistler, onların ülkelerinde tapınakalar kurmaya ve taraftar toplamaya başladılar.

Mukan Kağan'ın ölümü üzerine onun yerine geçen Taba Kağan (572-581), Budist rahiplerini ve onların tapınaklarını aziz kılmaya başlayınca, beyleri bu işe karşı çıktı.

Aynı şekilde Bilge Kağan, Tao dininin ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, Bilge Tonyukuk karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını belirtti ve engelledi.

İlk defa Uygur Kağanı Bögü Kağan (759-779), Tibet Seferi sırasında Mani dînini kabul etti ve halkı bu dine çevirmeleri için yanında mani rahipleri getirdi.

Uygur Devleti, böylece resmen Mani dînine girdi. Daha sonra Uygurların bir kısmı Budist oldu.

Avrupa'ya giden Türklerden Hazarlar, Musevî dinine girdiler.

Avrupa'daki diğer Türk kavimleriyse Hristiyanlaşarak millî benliklerini kaybettiler.
 
İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılarda, ülkenin doğusunu idare eden büyük hakana Arslan Han adı verilirdi.

Onun hakimiyeti altında batı bölgelerini, Buğra ünvanını taşıyan diğer bir han idare etmekteydi.

Sonra devlet merkezinde hakanlara vekâlet eden, Erkan, Sagun gibi ünvanlar alan İligler ve tekin diye anılan şehzadeler geliyordu. Ayrıca bir danışma kurulu vardı.

Hükümdarlığı halife tarafından tasdik edilen Gazne hükümdarı Mahmud, sultan ünvanını ilk defa kullanan hükümdar olarak bilinir.

Daha sonra bu ünvan, bütün Müslüman devlet başkanları tarafından kullanılmıştır.

Anadolu Türkmen beyliklerinde, atabeyliklerde de sultan ünvanı kullanılmıştır. İslamiyette devlet başkanı olan halife, peygamberin vekili olduğu için, bütün Müslümanların başı durumundaydı.

Türk cihan hakimiyeti düşüncesi, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünyanın Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi gerektiği esasına dayanıyordu.

11. asır yazarlarından Kaşgarlı Mahmud şöyle demektedir: "Allah, devlet güneşini Türklerin burcunda doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hakimi yapmıştır."

Oğuz destanındaki ok motifi, Göktürk Kitabelerinde zaptı düşünülen istikametlere önceden prenslerin tayin edilmesi, Türk kültüründeki cihan hakimiyeti ülküsünün işaretiydi.

Selçuklular, Dandanakan Savaşının hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütuhat yönlerini ve görev alacak başbuğları kararlaştırmışlardır. Malazgirt Savaşı ve Anadolu'nun fethi de, cihan hakimiyeti ülküsünün bir sonucu idi.

Türk sultanları, topluluklar arsında sosyal, kültürel dînî müsamaha bakımından herhangi bir fark kabul etmemişler, herkese eşit hak ve adalet tanımışlardır.

Müslüman Türk devletlerinde çeşitli boylara mensup, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların kültürlerine dokunulmamıştır.

Bu prensip, Osmanlı devrinde de devam etmiştir. Türklerin İslam kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri neticesinde, İslamiyet Türkler için başlıca dayanak haline gelmiştir.

Haçlı orduları Hristiyanlık davasıyla harekete geçerek İslam ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca süren bu batılı zihniyet karşısında Türkler için Müslümanlık en büyük güç kaynağı oldu.

Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslamı yaymak düşüncesi, fetihleri Hristiyan dünyasına dönük Osmanlı Devletinde, en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Müslüman Türk devletlerinde, kendilerine bir bölgenin idaresi verilen hanedan üyeleri, melik diye anılırdı. Bunlar yarı müstakil bir şekilde hareket ederlerdi.

Bulundukları bölgede, asıl devlet merkezindekine benzer bir dîvan kuruluşuna da sahiptiler. Ayrıca vezir ve askerî kuvvetleri vardı. Halife, sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı.

Bu melikler, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlardı. Siyasî temasları veya giriştikleri savaşları, asıl devletin ana siyaseti çerçevesinde yürütürlerdi.

Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını şahsî mülk haline getirmek ve onu kendi keyfine göre idare etmek değildi.

Hükümdarın vefatı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler sonucu, merkezde iktidar boşluğu olunca, devlet bütünlüğü bozulmaya yüz tutar, iktidara sahip olmak için şehzadeler birbiriyle mücadeleye girişirdi.

Bu durum, Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir.

Ancak Osmanlılar, bunu göz önüne alarak hakimiyetin bölünmemesini prensibini gerçekleştirip, devleti altı asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus Göktürklerde, İlteriş Kağan ile kardeşi Kapagan Kağan'ın çocukları arasında da görülmüştür.

Büyük Selçuklu Devleti zamanında, Türk medeniyeti çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Selçuklu sultanları, devleti adaletle idare etmeye büyük önem verirler ve devletin devamını bunda görürlerdi. Sultanlar, haftanın belirli günlerinde, devlet ileri gelenleri kabul ederlerdi.

Halkın şikâyetlerini dinler, devlete karşı işlenen suçlara bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı. Saray teşkilatı doğrudan sultanın şahsına bağlıydı ve görevlilerin hepsi onun en güvenilir adamları arasından seçilirdi.

Türkler, devlet kurdukları zaman Ortadoğu'daki kültür çevresinin en önmli unsuru din idi. İslamın emirlerinden biri de bu dini yaymaktı. Aslında cihad inancı, Türklerin fetih düşüncelerine de uygun düşüyordu.

Bu bakımdan bu yolda mücadeleye girişen Karahanlılar, Mâverâünnehir'deki eski kültür merkezleri Buhara ve Semerkand'da yaptıkları gibi, daha doğuda Balasagun Kaşgar'da İslamiyeti yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi.

İç Asya'nın dağlık bölgelerinden gelen Türklere, Müslüman olmaları için hanlık arazisinde yer verilmişti. Karahanlı idarecileri, en çok Uygurların Müslüman olmasını hedef almışlardı. Maniheist ve Budist olan bu Türk topluluğunun İslama kazandırılmasını istiyorlardı.

Gaznelilerde de devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslamdı. Gazneliler, Afganlılar ve Gurlularla çetin muharebelere girişerek, onları İslama kazandırmaya çalışıyorlardı.

Müslümanlık, Sultan Mahmud'un oğulları ve Delhi sultanları vasıtasıyla daha da yaygınlaştırılmıştı.

Anadolu'nun fethinde tam bir cihad havasına girilmişti.

Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki İslam dünyasında mevcut genel kanaat, Türk başbuğlarına güçlü bir manevî destek sağlamıştır.

Böylece gelişen Türk birliği şuuru Haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı. Moğol istilâsına da aynı güçle karşı konuldu.

Müslüman Türk devletleri, Rafızîlik inancına düşen İranlılarla çok uğraşmışlardır. Türk sultanları, siyasî birlik yanında manevî birliği de kurup yaşatmak gerektiğine inanmışlardı.

Selçuklu sultanları, Mısır Memlûk sultanları, Delhi Türk sultanlığı, Türkmen beylikleri, Atabeylikler, Timurlular ve Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler.

Fakat bu muazzam siyaset, Moğol istilâsıyla ağır bir darbe yemiş, Orta Doğu'yu işgal hareketine katılan Moğol idarecileri ve kitlelerinin büyük çoğunluğu putperest ve kısmen de Hristiyan oldukları için, Müslümanlara hiçbir din hürriyeti tanınmamıştır.

Ayrıca Moğollar, İslam dünyasında, kendi hakimiyetleri uğrunda din adamlarına ve halka büyük zulüm ve işkence yapmışlardır.

Müslüman Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için çok gayret harcanmıştır. Gazne, Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk âlimleri yetişmiş, müspet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Trigonometrinin kurucularından Birunî ve İbn-i Türk, Matematik ilminin doğudaki en önemli temsilcileri oldular.

Çeşitli ilim dallarında yüz ondan fazla eser yazan Birunî, Gazne sarayında yaşamış ve Sultan Mahmud'un Hind seferine katılmıştı. Matematik, Coğrafya, Jeoloji, jeodezi, astronomi ve trigonometri ile ilgili eserler yazan bu büyük bilgin, bilim tarihinin dâhîlerinden kabul edilmektedir.

Karahanlılar devrine ait manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı, hakimiyet telâkkisi ve siyasî görüşleri bakımından şaheserdir.

1060 yılında, Balasagunlu Yusuf Has Hâcib'in Kaşgar'da yazarak Buğra Hana sunduğu, Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslâmî devrin âbidelerindendir.

Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu dönemde sultanlar, devlet adamları, hatunlar ve tabiplerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak, her biri tıp fakültesi mahiyetinde, Kayseri, Sivas, Konya, Divriği, Çankırı ve Kastamonu'da hastaneler ve medreseler yapılmıştır.

Müslüman Türk devletlerinde, büyük kısmı şaheser sayılacak derecede, mîmarî, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır.

Asya içlerinden Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş sahada, o devrin Türk devletlerinden kalma saray, cami, mescit, imaret, han, hamam, dârüşşifa, medrese, hanekâh, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezar sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar gelmiştir.

Türkler, bu çağda, sanat dünyasına önemli yenilikler getirmişlerdir.

Medrese ve medrese-cami mîmârîsi, çift kubbe inşaatı, silindir biçiminde bazan yivli, yüksek, ince minare tipi, demet sütun, sivri kemer, pencerelerin katlar halinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır.

Yazı, minyatür, tezhib ve süslemede, büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılık ve döküm sanatının en zarif örnekleri verilmiştir.

Bunların taşınabilir olanları, halâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise, Türkün ayak bastığı her yere, açıkhava müzesi görünümü verir.

Karahanlılarda halk dili ve edebî dil Türkçe'ydi. Gazneli ve Harezmşahlar saraylarında Türkçe konuşulurdu. Delhi Türk Sultanlığında, idareci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe konuşuyordu.

Selçuklularda da halkın ekseriyeti ile ordunun dili Türkçe idi. Bu devletlerde yazışmaların Farsça ve Arapça olması veya ilmî eserlerin bu dillerde yazılması, İslâm dünyasının ortak dili olmasından kaynaklanıyordu.

Müslüman Türk devletlerinde Türkçenin önemini gösteren vesikalardan biri, 11. asırda Kaşgarlı Mahmud tarafından, Bağdat'ta yazılan Dîvanü Lügati't-Türk'tür.

Müellif, bu eserini, Türk olmayanların Türkçe öğrenme ihtiyacını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir.

Selçuklu teşkilatında çok önemli yeri bulunan atabeglik müessesesi, Türklerin İslâm dünyasına getirdiği bir yenilikti. Osmanlılarda bunlara lala denmiştir.

Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti, Türk milletinin en büyük eserini, Türk cihan hakimiyeti tarihinin de en yüksek siyasî teşkilatını temsil eder.

Osmanlı Devleti, siyasî istikrarı, sosyal adaleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi, çok yüksek ve ince idare sistemi, kudretli ordusu, yüksek askerî tekniği, geniş hukukî faaliyetleri ve nihayet edebiyat, sanat ve mîmarîde ortaya koyduğu ihtişamlı eserleriyle de, tarihte müstesna yerini almıştır.

Osmanlı devri, bu azameti, hiçbir devlete nasip olmayan, zengin yerli ve yabancı tarih kaynakları, muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde tetkik imkânlarını bahşetmektedir.

Osmanlı Devletinin bütün ülkeye yayılmış eğitim ve öğretim kurumları olduğu gibi, gayri müslim ve yabancıların da okulları vardı.

Özellikle II. Abdülhamid Han zamanında, ülkenin her köşesine aynı şekilde ve değerde liseler yapıldı.

Bunların bazısı halâ, açılış günlerinin tarihini taşıyan sağlam, eğitim ve öğretim düzeyi yüksek olan, Türkiye'nin en meşhur liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen ve veli münasebetleri mükemmel olup, hocaya saygı gösterilirdi.

O da öğrencisine şefkatle muâmele ederdi. Okullarda, bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü gibi falaka ve dayak yoktu.

Osmanlılarda bütün dinî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler, kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip uygulanarak yayıldı.

Devletin kuruluşunda, kurucuların etrafında, Türkiye Selçukluları devrinde yetişen âlimler vardı.

Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bazılarından, imkânlar ölçüsünde halen faydalanılmaktadır.

Eserlerin çokluğu ve tasnif edilememesi, eldekilerin toplanamaması, bir kısmının çalınarak Avrupa'ya ve diğer ülkelere kaçırılması, bir kısmının Türkiye toprakları dışında kalması, kültür eserlerimizin Osmanlılar devrinde, akıllara durgunluk verecek düzeyde olduğunu göstermektedir.

Ne yazık ki Osmanlı Türkçesi de bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime hazinesi halâ bilinmemektedir.

Müslüman Türklerde Toplum Hayatı: Müslüman Türklerde sınıfsız bir toplum hayatı vardı.

Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi. Âzad edilip hürriyete kavuşarak devlet kademesinde görev alabilirdi.

Köylü hür olup, serflik (toprağa bağlı kölelik) yoktu. Bütün dünya Müslümanlarını ilgilendiren halifelik makamı da 1516 yılından itibaren, Osmanlı padişahları eliyle Türklere geçti. Osmanlılar devrinde Türklere ve gayri müslimlere verilen, kendi din ve dillerinde mabed ve okul açıp ibadetlerini yapabilme hürriyet ve hoşgörüsü günümüzün hiçbir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanımadığı ölçüde serbestti.

Müslüman Türklerde İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi.

Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi.

II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:

"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir.

Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir...

İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur.

Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir.

Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz.

Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır.

Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.

Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregoryus, Rus Çarı Aleksandr'a yazdığı mektupta, Müslüman Türk'ün ahlâk ve seviyesini çok güzel ifade etmektedir.

Bu ibret verici mektup şöyledir: "Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir.

Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler.

Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, an'anelerinin kuvvetinden, padişahlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler, zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.

Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecaat duyguları da an'anelerine bağlılıklarından, ahlâklarının düzgünlüğünden gelmektedir.

Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevî bağlarını parçalamak, dinî sağlamlığı zayıflatmak gerekir.

Bunun en kısa yolu, millî gelenekleriyle maneviyatlarına uymayan yabancı fikirlere ve hareketlere alıştırmaktır.

Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin, kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zahiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve onları maddî vasıtaların üstünlüğüyle yıkmak kolay olacaktır.

Bu sebeple, Osmanlı Devletini tasfiye için, yalnız harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir.

Hattâ sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz etmelerine sebep olabilir. Yapılacak şey, hissettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır."

Türkler, Müslüman olduktan sonra her gittikleri yere adalet, fazilet ve medeniyet götürmüşlerdir. Bugün, medenî olduklarını söyleyen Avrupa ülkeleri, medeniyeti Müslüman Türklerden öğrenmişlerdir.

Türk milletini ve devletlerini asırlarca ayakta tutan, yaşatan büyük ve başlıca kuvvet inanç, adalet, iyilik, doğruluk ve fedakârlıktır.

Türkler ve Spor: Büyük ve mükemmel devletler kuran Türkler, millî tarihlerini askerî zaferlerle süslemişlerdir.

Barış zamanlarında da çok iyi sporcu olmaları, başarı sırlarından biridir.

Bedenî kabiliyetlerinin üstün şekilde gelişmesi, her cins harp silahlarını kullanmadaki maharetleri sayesinde, çoğu zaman bire iki, bire üç nisbetindeki kalabalık düşmanlarına karşı parlak meydan savaşları kazanmışlardır.

Türklerin meşgul olduğu sporlar, daima savaşla ilgilidir. Ata binmek, cirit oynamak, güreş, okçuluk, kılıç, gürz ve matrak talimi, hışt atmak, koşu, tokmak oyunu, av gibi sporlar bunların başlıcalarıdır.

Ata binmek, çok eski çağlardan beri, Türkler için yürümek kadar doğal bir şeydi. Türkler, adeta at sırtında doğar ve at sırtında ölürlerdi.

Orta ve Ön Asya'da yetişen cüsse itibariyle biraz küçük, ancak yorgunluğa, sıcak ve soğuğa, her türlü eziyete, sıkıntıya fevkalade dayanıklı, çok süratli ve eğitilme yeteneği yüksek Türk atları, sahiplerini Çin Seddi'nden Orta Avrupa'ya kadar şerefle taşımışlardır.

Nitekim bütün Türk devletlerinde sefer gücünün esasını süvari teşkil etmiş ve bunlar savaşların kazanılmasında büyük rol oynamışlardır.

Osmanlı Devletinde de, gerek Kapıkulu süvarisinin ve gerekse Timarlı Sipahinin önemi çok büyük olduğu gibi, vezir ve beylerbeylerinin kapı halkı hemen hemen tamamen atlıydı.

Ata ve biniciliğe çok önem veren Türkler, eskiden beri at yarışları ve at üzerinde silah kullanma müsabakaları tertip ederlerdi. Cirit, bunların en önemlisiydi.

Cirit, bir kol boyunda, ucunda temren denilen, demirden delici kısmı olan bir silah olup, kurutulmuş kayın veya şimşir ağacından yapılırdı.

Savaşta süvari hücum ettiği vakit, ciridi düşmana fırlatırdı. Ciridi, uzun mesafeye atmakta Türkler pek hünerli olup, görenler hayrette kalırdı.

Güreşse, Türklerin çok eski millî sporuydu. Göğüs göğüse yapılan savaşlarda, güreş bilenin daima üstün çıkacağı kuşkusuz olduğu için, bu spor dalı Türkler arasında çok rağbet görmüş ve gelişmiştir.

Türklerin asıl millî güreşi, yağsız karakucak güreşi idi. Sonraları, Rumeli'ye mahsus olan yağlı güreşlere de yer verilmiştir.

Okçuluk, Türklerin ünlü sporlarındandır. Çok eski zamnlardan beri harp sahasında kendileriyle karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayranlıkla söz etmişlerdir.

Türkler, kısa fakat çok kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyade ve gerekse süvari olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Süratle giden bir atın üzerinden, hedefe isabetli ok atarlardı.

Okmeydanı'nda kurulan meşhur kemankeşler oağı, 15 ve 16. asırlarda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir.

Bu arada lodos, poyraz, gündoğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi yönlerde esen rüzgârlara atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller, yani kırılan rekorlar, erişilemeyecek kadar yüksektir.

Türkler, kılıç kullanmakta da ustaydılar. Bu, şimşirbazlık denilen bir sporun, yani bugünkü eskrim sporunun doğmasına sebep olmuştur.

Türk kılıçları, başlıca yatağan ve pala olmak üzere iki kısımdı. Yatağan, yeniçeri silahlarından olup, meşhur kıvrık Türk kılıcıydı. Pala ise daha ziyade bahriye askeri ve süvariler tarafından kullanılırdı.

Pala, düz, genişliği ucuna doğru biraz artan ve bu yüzden hafifçe öne kıvrık gibi görünen bir silahtı.

Türklerin gürzleri de ünlüydü. Bunlar yekpare saplı veya zincir saplı olurdu. Spor için ise somak veya mermer gürz kullanılırdı.

Talim gürzleri, ikiyüz okka (256.5 kg) kadar olurdu.

Bununla müsabakalardan önce çok idman yapılırdı. Gürz, sağ ve sol elde, değişik yönlerde, belli kaidelerle çevrilip sallanarak, kaldırılıp indirdilerek kullanılırdı.

Türklerin en dikkat çeken sporu, muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun, bugünkü futbolun babası olup, Orta Asya'da çok makbul bir spordu.

Meşhur Ali Kuşçu'nun kısaltarak Türkçeye çevirdiği tarih-i Hata ve Hoten adlı, aslı o taraflara giden İranlı bir tüccar tarafından yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü şişirip, ayak topu oynadıkları, yahut ata binerek değnekle bu topa vurmak suretiyle müsabakalar düzenledikleri nakledilmektedir.

Tokmak, aslında, tabanı kösele olmayıp, üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin adıdır.

Öküz ödünden yapılmış top oynanırken, ayağa bu giyildiği için adına tokmak oyunu denilmiştir.

Bütün bu sporlarda muvaffak olmanın en büyük ödülü, kazanılan nam ve şandı.

Bu sporlar, Türk milletini ve özellikle askerî kuvvetleri, güçlü, çevik, mahir, meşakkate dayanıklı, iyi silahşör, soğukkanlı, mükemmel savaşçılar haline getirmiş, onlar da kendilerini her zaman zaferden zafere götüren bu hassalarını muhafaza için, sulh zamanlarında da talim ve sporu terk etmemişlerdi.

İdmanlarını her zaman seve seve yapan Türkler, bu sayede iyi bir spor terbiyesine ve bunun temin ettiği maddî ve manevî faydalara sahip olmuşlardır.
 
1. Devlet Yönetimi

Bir milletin belli sınırlara sahip bir toprak üzerinde bağımsız ve teşkilatlı bir toplum halinde örgütlenmesine devlet denir. Bir devletin var olabilmesi için halk, toprak, bağımsızlık ve siyasal bir örgütlenmenin olması gerekir.

Türk devlet teşkilatının başında Han, Şanyu, Kağan, Hakan veya İdikut adı verilen hükümdarlar bulunurdu. Devlet; aile, oba, oymak ve boyların biraraya gelmesiyle oluşurdu.

Türk devlet teşkilatı Mete Han tarafından kurulmuştur.

Ülke, Doğu-batı olmak üzere ikiye ayrılarak yönetilirdi. Buna "İkili Teşkilat" adı verilirdi.

Bu teşkilata göre kutsal merkez Ötügen'de, Hakan bulunur ve ülke haneden üyelerinin ortak malı sayılırdı. Ülkenin çeşitli yerlerine hanedan mensubu prensler gönderilirdi.

Merkezdeki Hakan'ın ölümü genellikle taht kavgalarına neden olmuştur. Bu geleneğin etkisiyle tarihte bir çok Türk devleti kurulmuş ve kısa sürede yıkılmıştır.

Bundan dolayı Osmanlı Devleti'ne kadar hiç bir Türk devleti uzun süre varlığını devam ettirememiştir.

Türkler, hükümdarlarına bu görevin Gök Tanrı tarafından verildiğine inanırlardı. Bu inanca "Kut" denirdi. Kut anlayışına göre bu görev kan bağıyla nesilden nesile devam ederdi.

Devlet yönetiminde hükümdar eşleri olan Hatunlar da görev alır, kurultay toplantılarına katılır ve elçi kabullerinde bulunurdu.

Devlet yönetiminde hükümdarların yanında boy beylerinden oluşan "Toy" (Kurultay) vardı. Geniş yetkilere sahip olan Kurultay, hükümdara danışmanlık yapardı.

Göktürk hükümdarı Bilge Kağan'ın, şehirlerin etrafının surlarla çevrilmesi, Taoizm ve Budizm'in tanıtılması gibi tekliflerinin Kurultay tarafından reddedilmesi Türk hükümdarlarının sınırsız yetkilere sahip olmadıklarının göstergesidir.

2. Ordu

Eski Türk devletlerinde "ordu-millet" geleneği vardır. Hakan aynı zamanda ordunun komutanıdır. Askerlik özel bir meslek sayılmaz ve paralı askerler bulunmazdı.

Hayat tarzları o zamanın şartlarında Türkler'in asker bir millet olmasını sağlamıştır. Savaş zamanında kadın-erkek eli silah tutan herkes askerdir.

Türk ordu teşkilatının temeli olan "Onluk Sistem" Mete Han tarafından kurulmuştur. Bu sistem Türk devlet teşkilatına da etki etmiş ve idarede kolaylık sağlamıştır.

Türk orduları çağın tekniğine uygun en etkili silahları kullanmıştır. Türk ordusu atlı birliklerden oluşur ve silah olarak genelde ok ve yay kullanılırdı.

Türkler'in en yaygın savaş taktiği ani baskınlar şeklinde gerçekleşen Turan "Hilal taktiği"dir. Türk ordu teşkilatı Çin, Moğol ve Bizans ordularını da etkilemiştir.

3. Din ve İnanış

İslamiyet öncesi Türklerde; Dağ, tepe, su, ağaç, orman, güneş, ay, yıldızlar ve gök gürültüsü gibi unsurlar kutsal olarak kabul edilmiştir.

"Atalar kültürü" denilen, atalarının hatıralarına ve büyüklerine saygıya dayanan bir inanç sistemine sahip olanlar da vardır.

İslam öncesinde Türkler yaygın olarak Gök - Tanrı dinine inanmışlardır. Bu inanç sistemine göre Gök -Tanrı dinine inanmışlardır. Bu inanç sistemine göre Gök - Tanrı tek yaratıcı olarak görülmüştür.

Hükümdarların Gök-Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanmışlardır. Gök - Tanrı can veren, yaşatan ve öldürendir. Bir dinden çok sihir karakterine sahip Şamanizm de Türkler arasında yaygındır.

Şamanist din adamlarına "Kam" adı verilmektedir.

Şamanizm'e göre bütün dünya iyi ve kötü ruhların tesiri altındadır.

Kurgan denilen Türk mezarlarında ölen kimsenin yanına bazı değerli eşyalarını da gömerlerdi. İnsan şeklinde yapılan mezar taşlarına "Balbal" denirdi.

Ayrıca ölünün arkasından "Ölü Aşı" denilen yemek dağıtılırdı. Bu gelenekler eski Türkler'de ahiret inancının varlığının göstergesi olarak kabul edilmektedir.

İslamiyet'ten önceki Türkler'de yukarıdaki inanç sis*temlerinin haricinde Uygurlar döneminde Maniheizm, Hazarlar'da Musevilik, Avrupa'ya göç eden Türkler arasında ise Hıristiyanlık yayılmıştır.

Bu dinler özellikle kültürel alanda etkisini göstermiştir.

Mani dini Uygurlar'ın yerleşik hayata geçmesi, şehirler kurma*sı, bilim, edebiyat ve sanat alanında ilerlemesinde etkili olmuştur.

Mani dini Türk yaşam tarzına uygun olmadığı için halk arasında fazla yaygınlaşmamış, hükümdar ailesi ve yakın çevresi ile sınırlı kalmıştır.

Bu dindeki bazı terimlerin Türkçeleştirildiği görülmüştür.

Bu durum Uygurlar'ın milli bilince sahip olduğunun göstergesidir.

Türkler, genel olarak din konusunda serbest olmuş
lardır.

Uygurlar döneminde Maniheist ve Budist tapınaklarının yanyana bulunması Türkler'deki din serbestliğinin ve hoşgörünün göstergesidir.

İslam dini Türkler'in eski inanç sistemleri ve karakterlerine uyduğu için, Türkler arasında hızlı bir şekilde yayılmıştır, İslamiyet'i kabul eden Türkler milli benliklerini korurken diğer dinlere inananlar milli benliklerini kaybetmiştir.

Türkler, eski ve köklü bir kültüre sahip oldukları için İslamlaşma, Arap kültürünü kabul etme şeklinde gerçekleşmemiştir.

4. Sosyal ve Ekonomik Hayat

Uygurlar'a kadar Türkler tabiat koşullarına bağlı olarak yarı göçebe bir hayat tarzını benimsemişlerdir. Yaylak-kışlak hayatı yaşayan Türkler çadırlarda kalmışlar ve daha çok hayvancılıkla uğraşmışlardır.

Yerleşik hayata geçilmesi ölçüsünde çadırlardan vazgeçilmiş ve Uygurlar döneminde iki katlı beyaz badanalı evlerde oturmaya başlamışlardır.

İslamiyet'ten önceki Türk toplumlarında baharın gelişi (Nevruz) bayram havası içinde festivallerle kutlanırdı.

Bu festivallerde at yarışları düzenlenir, şarkılar söylenir, kadın ve erkeklerle bir arada yemekler yenilir ve müzik eşliğinde dans edilip eğlenilirdi.

Türkler'de özel mülkiyet hakkı vardı. Bu durum Türkler'de sınıf ayrımının görülmemesinin nedenlerinden biri olmuştur. Ayrıca Türkler'de sosyal alanda kadın-erkek eşitliği uygulanmıştır.

İslam öncesi Türk devletlerinde ekonominin temeli hayvancılık ve ticarete dayanıyordu. At, koyun ve sığır besleyen Türkler komşu ülkelere hayvan satarak ekonomik kazanç sağlamışlardır.

Hunlar ve Göktürkler döneminde Çin'e sattıkları mallarının karşılığı olarak Çin'den ipek almışlardır. Çin'den başlayıp Avrupa'ya kadar ulaşan "İpek Yolu"da Türkler için önemli bir gelir kaynağı olmuştur.

Türk - Çin sınırındaki kasabalar iki toplum arasında ortak pazar yeri olarak kullanılmıştır. Uygurlar döneminde yerleşik hayata geçiş ve şehirleşme ile birlikte ticaret de gelişmiştir.

Ticaret kervanlarının geçtiği yollar "ipek Yolu" olarak isimlendirilmiştir. Türk devletleri Çin, Sasani ve Bizans ile bu ticaret yoluna hakim olabilmek amacıyla mücadele etmişlerdir.

Demircilikte ilerleyen Türkler özellikle yaptıkları at ko*şum takımlarını ve silahları komşu ülkelere satmışlardır.

İslamiyet'ten önceki Türk devletleri Türgişler'e kadar para yerine daha çok üzeri resmi damgalı ipek parçaları kullanmıştır. Türgişler döneminde ise para kullanmaya başlamışlardır.

5. Hukuk

İslamiyet'ten önceki Türk toplumlarında devlet ve halk arasındaki ilişkiler "töre"yle düzenlenmiştir. Törenin temeli Türk geleneklerine dayanmaktadır.

Türkler'de yazılı döneme geç geçildiği için yazılı hukuk kuralları yoktur. Hukuk alanında töre ve geleneklerin etkili olmasının nedeni, yaşanılan hayat tarzıdır.

6. Dil, Edebiyat ve Yazı

Türk edebiyatının ilk örnekleri sözlü edebiyat ürünleri olmuştur. Bunlar; Türkler'in hayat felsefelerini, yaşayış tarzlarını anlatan "Savlar" ölen büyükler için sevgi dolu sözler içeren "Sagu"ar ile avlarda, savaşlarda, akınlarda ve şölenlerde musiki ile söylenen şiirlerden oluşan "Koşuklar" dır.

Bunlardan başka destanlar da sözlü edebiyatımızın en önemli eserlerdir. Destanlar İslamiyet'ten önceki inanç, töre ve hayat tarzını günümüze kadar ulaştıran eserlerdir.

Bu destanlar; Hunlar'ın Oğuz Kağan, İskitler'in Alp Er Tunga, Göktürkler'in Ergenekon, Uygurlar'ın Göç ve Türeyiş ile Kırgızlar'm Manas destanlarıdır.

Türkler İslamiyet öncesinde Göktürk ve Uygur alfa*belerini kullanmışlardır. Uygurlar, kitap baskı tekniği*ni geliştirmişler ve hareketli harf sisteminden oluşan matbaalar yapmışlardır.

Türkçe yazılmış en eski metinler kitabelerdir. Bunlar içerisinde de en önemlisi I. Göktürk Devleti'nin yıkılışını ve II. Göktürk Devleti'nin kuruluşunu anlatan Orhun Yazıtları'dır.

Orhun Yazıtları Bilge Kağan, Kültigin ve Vezir Tonyukuk adına dikilmiştir. Bu yazıtlar Türk adının geçtiği ilk Türkçe metinlerdir.

Orhun Yazıtları, devlet ve halkın karşılıklı olarak görevlerinin belirtilmesi ve devlet adamlarının halka hesap vermesi bakımından da önemlidir.

Yazıtlarda geçen "ta-i kir milletin zenginleştirilmesi, açların doyurulması" gibi ifadeler Türk devletlerinde sosyal devlet anlayışının geliştiğinin göstergesidir.

7. Bilim ve Sanat

Göçebe hayat tarzını benimseyen İslamiyet'ten önceki Türk toplumlarında bilimsel alanda yapılan en önemli çalışma "Oniki Hayvanlı Türk Takvimi"nin hazırlanmasıdır.

Bir yılın 365 gün olarak hesaplanması Türklerde astronomi bilgisinin ilerlediğini göstermektedir.

Göçebe hayat tarzı yaşayan Türkler'de sanat eserleri taşınabilir malzemelerden oluşmaktadır. Bunlar deri kumaş, maden ve ahşap işlemeciliğine dayanmaktadır.

Uygurlar'da ise yerleşik hayata geçişle birlikte şehir ve tapınak mimarisi gelişmiştir.

Budist ve Maniheist manastırları, saray ve bunların iç süslemeleri dikkat çekicidir. Türkler genellikle hayat tarzlarının simgesi olarak süslemelerinde hayvan motiflerini kulis mıstardır.
 
Geri