İlk Düşman

Konu sahibi son olarak 178 gün önce görüldü
İlk Düşman

Her şey bir rüyadan uyanmakla başlar aslında. Hayat hakkında düşünen; insan hakkında, kendi benliği hakkında bilinmeyenlerin olduğunu fark eden her birey tatmıştır bu kaosu. Yaya ve araç trafiğinin asla durmadığı bir caddede tam da karşıdan karşıya geçerken, yaya geçidinin ortasında donup kalmak gibidir biraz. Hem farkında olmanın verdiği garip his hem de kendiniz haricindeki diğer her şeyin hareketliliğinin korkunçluğu.

Bu benlik sorguları felsefi bir yolculuktur aslında. "Ben kimim?" ile başlayan sorgular en nihayetinde "Geldiğimiz nokta nedir ve buraya nereden, nasıl geldik?" sorunsalına ulaşır. Bu konuda -eğer maddesel olarak yada türsel bir bakış açısı sergilersek- birden farklı ve bazıları oldukça çekici görünen fikirler var. Ama benim bu sohbetteki meselem bu değil maalesef. Ben daha bireysel ve toplumsal psikoloji üzerinden çıkarımlar yapmaya çalışıp alabildiğine öznel görüşlerimi kendim ile tartışıp bunları okumanıza müsaade etmeyi düşünüyorum.

İlk insan dediğimiz varlık acaba bizim bildiğimiz manadaki "insan" mıdır, "insan" tanımı neye göre yapılıyor, "ilk insan budur" diyebileceğimiz bir nokta var mıdır bu dünya döngüsünde gerçekten kararsızım. O yüzden farz-ı misaller üzerinden bir deney alanı açıp burayı gözlemlemek niyetindeyim.

Farz edelim ki milyarlarca yıllık dünyada, bundan binlerce yıl önce bize göre oldukça ilkel de olsa duygu ve düşüncelerini bizim gibi şekillendirebilen bir varlık düşünelim. Bu varlığa "ilk insan" diyelim. Bu ilk insanın toplumsu ama kabile bile diyemeyeceğimiz ufak bir toplulukta yaşadığını düşünelim. Bu topluluktaki varlıklara da "insan" dememizde sakınca görmüyorum bu varsayımlar çerçevesinde. Bu toplulukta kadınlı-erkekli, yaşlılı-gençli onlarca insan olduğunu da varsayalım; ama, ilk insan dediğimiz bireyden yaşça büyük olanların ilk insanın ilk olmasını etkileyecek faktörler olduğunu gözardı edelim. Diyorum ya, farazi konuşuyoruz.

Şartların olgunlaşması sürecinde ilk insanımız kendini tanımaya başladı, bir kişilik bilinci oturdu diyelim. İlla ki aklından geçmiştir bir gece yıldızlara bakarken "Bu gizemli yer, benim küçük dünyamdan ibaret olamaz" diye. Temelimiz burada başlıyor işte; süperegonun , id [II] ve egoya [III] üstün geldiği anın fark edildiği an. İnsan -hatta belki de insanlık- için en kıymetli olgunun "ilk insan" tarafından keşfedilme anı.

Tamamıyla muamma olan ve sadece herkese göre farklılık gösterecek kanaatler getirmek dışında hiçbir şey yapamayacağımız bu "düşünce tahmini oyunu" benim için şöyle bir noktaya geldi. Düşünmek yada doğru ifadesiyle düşünebilmek insanı birey olarak mutsuzluğa, toplumsal olarak farkındalığa iter. Peki ilk insan toplum olgusunun farkında mıydı? Yada mutluluk/mutsuzluk kriterleri nelerdi ki? Benim mutsuz olacağım şartlar bir başkasını mutlu edebildiği gibi benim mutsuzluk dediğim durumlar ve tanımlamalar acaba ilk insanımız için de geçerli miydi yoksa biz gerçekten de farklı şartların oluşturduğu algı yelpazesinin iki ucu kadar farklı ve uzak mıydık?

Soruların, başka sorular doğurduğu bir paradokslar [IV] cehenneminde bir o yana bir bu yana koşuşturmak gibi bir düşünce silsilesi bunlar şahsım adına. Hem korkunç hem cezbedici yanları oldukça fazla, çokça bilinmezlikle dolu.

Şimdi biraz açıklığa kavuşturayım. Bu toplulukta bizim gibi düşünce ve duygularını şekillendirebilen, yani süperego sahibi olan tek bireye "ilk insan" dedik. Bu sebeple bizim insan diye nitelediğimiz, topluluğun diğer elemanlarını, ilk insanımızı "insan" yapan özelliklere sahip olmadıkları için; ilk insanımızın bu durumu fark ettiğini ve "farklılığının" getirdiği idrak ile onları sınıflandırdığını düşünelim. Onlara tanımlayıcı bir isim vermemiz gerek ki daha fazla kavram kargaşasına mahal vermeyeyim. Topluluğun diğer elemanlarına bir bütün olarak homunculus [V] diyelim.

Şimdi bu kadar şey zikredip aklın nehrine taşlar atıp çamur karıştırdıktan sonra olabildiğine hızlı bir şekilde beni bu cümleleri yazmaya iten noktaya götüreyim sizi.

İlk insanımız, düşünmeye başladığı ilk andan beri ürettiği her şeyin bir "fikir" olduğunu idrak etti. Ve biliyoruz ki dünyada ne kadar zaman geçse de değişmeyen bazı kanunlar var. Etkilerin, tepkiler doğurması gibi; fikirler de tezler de anti-tezleri oluşturur. Ortada şöyle bir sıkıntı var yalnız. Fikrin zıddını oluşturabilecek bir başka "akıl" yokken ve zıtlık-karşıtlık olmadığı sürece -yani ortada tek bir kanaat ve dolayısıyla tek bir doğru varken- düşünsel gelişimin ve ilerlemenin olmayacağını bizler biliyorken; ilk insanımız fikriyat dünyasında yalnız mı kaldı? Yoksa evren var olduğundan bu yana zıtlık ve çatışma kaçınılmaz mıydı? Fikriyat insanın sahip olduğu en önemli silah ise, silaha sahip olan yegane kişi öylece hükmünü mü sürdü?

"Hayatı var eden, bilinçtir." der bazı düşünürler. Bunu eksen kabul ederek devam edelim. Fikirlerin yaşamanın tek olanağı olduğu bir zeminde, fikirlerin her şeyin başladığı ve bittiği noktada bir kesik olduğunun bilinciyle, fikirlerin "düşmanlar" ve dostlar yarattığını hatırlayarak; benimle aynı çıkmaz düşünce noktasında buluşun.

Her insan, kendi bilinci nezdinde ilk insan ise...

Her insan benliğini fark ettiğinde, "koca varlıkta küçük bir dünyası olduğunu" idrak ediyorsa...

Her insan kendini tanımaya başladığı yani süperegosuna kontrol yetkisi verdiği anda an be an ilerlediğinin ve her geçmiş zaman eki barındıran cümlenin aslında geri kalmış, yarım kişiliklere ait olduğunu düşünüyorsa; yani, aslında her ardında bıraktığı an aslında bir homunculus olduğunu düşünüyorsa...

Her insan bu homunculusların içindeki "ilk insan" ise bulunduğu an için...

Tek bir soruyu sormak gerekir. İlk insan, bireyin mevcut hali ise; ilk düşman kimdir?



bkz. I, II ve III: https://tr.wikipedia.org/wiki/İd,_ego_ve_süperego

bkz. IV: https://tr.wikipedia.org/wiki/Paradoks

bkz. V: "Goethe'nin, Faust'ta, insani şahsiyet timsali olan Faust karşısında bir karikatür gibi yarattığı hislerinden tecrit edilmiş (makine) adamdır. " (Ekşisözlük)

Ayrıca

"sentetik" biçimde "yaratılmış" muhayyel, kurgusal bir icat; "insan". homunculos, homuncolos, homungolos biçimlerinde de karşılaşılır metinlerde. homunculus ve onun gibiler "hayat"ın çocuğudur, insan ise ölümün. aslında bir "ölü" olduğu için bütün nazarı hayata dönüktür homunculus'un. gerçekten yaşıyor olsaydı nazarı ölüme (ölümlülüğe) dönük olacaktı.

homunculus gören, işiten, düşünen, tadan, kalbi kan pompalamaya devam eden manen ölmüşlerin manidar bir sembolü olarak değerlendirilebilir kuşkusuz. kifayetsizliğine aldırmayan ihtirasları ardında "hayat"ın peşinde koşan ve "var olma"nın büyüsüyle yaratılışı ve ölümlülüğü ıskalayan canlı cenazelerin.

aslolan "var olmak" değil, yaratılıştır diyenlere dudak büken, gösterme meraklısı, kendi kendisini homunculus paradoksuna itmişlerin; kendi kendisini bu çıkmaza sokmuşların:

"kendi kendine bir masal uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu. onun için ölümün sofrası oluyordu."

yukarıda mezkur alıntıda olduğu gibi ahmet hamdi tanpınar'ın, frankenstein'a kısmen benzer bu ucube üzerinden insanın "var olmak" tecrübesine dair söyledikleri oldukça etkileyicidir:

"...büyük nehirden ayrıldıktan sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. orada her türlü ârızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. insanoğlunun ıstırabı kadar tabiî ne vardı! şuurla var olmayı, gerçekten var olmayı ödüyordu. fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu. hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. çünkü hakikî ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelemediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, 'mademki düşünüyorum. o halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım, mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum, o halde varım! sefilim varım, budalayım varım! varım, varım!' diyordu." (Ekşisözlük)
 
"Tek bir soruyu sormak gerekir. İlk insan, bireyin mevcut hali ise; ilk düşman kimdir?"

Belki de insanın ta kendisidir.
 
"İnsan insanın kurdudur." demişti biri kim olduğuna bakmayacağım merak eden araştırsın.
İnsanın düşmanı yine insandır.
Durduk yere kendi kendine düşman olmaz insan.
Sebepler , sebepler , sebepler ...
Sebepleri var edenler.
 
Ilk dusmanimiz senin deyiminle superego benim deyimimle nefsimizdir. Çünkü insan kendini ve varligini anlamaya basladigindan itibaren nefsi ile savasir. Zamanla dogruyu yanlistan ayirmaya basladikca kendince yanlis olan tarafa gecmemek için nefsi terbiye etmek diye tabir edilen savasi verir. Kimi zaman yanlis oldugunu bilmesine ragmen nefsine yenilir, kimi zaman galip gelir. Yani kisacasi kendi dusmanimiz yine kendi icimizde yasayan adina nefs denilen yine benlik yani kendimiz.
 
"İnsan insanın kurdudur." demişti biri kim olduğuna bakmayacağım merak eden araştırsın.
İnsanın düşmanı yine insandır.
Durduk yere kendi kendine düşman olmaz insan.
Sebepler , sebepler , sebepler ...
Sebepleri var edenler.

Çok sevdiğim bir sözdür. Yanılmıyorsam Hobbes'a ait olması lazım. Latince orijinal hali hoş bir fonetiğe de sahiptir. Onu da buraya bırakayım.

"Homo homini lupus."
 
Ilk dusmanimiz senin deyiminle superego benim deyimimle nefsimizdir. Çünkü insan kendini ve varligini anlamaya basladigindan itibaren nefsi ile savasir. Zamanla dogruyu yanlistan ayirmaya basladikca kendince yanlis olan tarafa gecmemek için nefsi terbiye etmek diye tabir edilen savasi verir. Kimi zaman yanlis oldugunu bilmesine ragmen nefsine yenilir, kimi zaman galip gelir. Yani kisacasi kendi dusmanimiz yine kendi icimizde yasayan adina nefs denilen yine benlik yani kendimiz.

Peki bu senin "nefis" diye adlandırdığın olgu gibi başka olgular da yok mu? En basitinden önemli bir konuda karar verirken bile birden fazla fikir, birden fazla kişiden çıkmış gibi hissettirmiyor mu bize?

Ben de insanın en önemli düşmanının yine kendisi olduğunu düşünürüm hep. Bu biraz dediğin gibi sürekli var olan ve var olacak olan bir mücadele. Ama kazanıp kaybetmek "iyi" yada "kötü" sonuçlar oluşturmuyor birey için. Her türlü her koşulda -fikir bazında- kazanan yine bireyin kendisi oluyor. Çünkü o fikir de ona ait, karşıt fikir de. Peki o zaman neden yanlış diye nitelendirdiğimiz kararlarımız oluyor? Sonuçlarını görmeden önce gayet doğru görünüyor her karar oysa ki.

Çok soru sorasım var şu sıralar, bilemedim. :D

Not: Kale alıp deliliğime iştirak ettiğin ve yorum yaptığın için teşekkürler.
 
Egolarimiz fikirlerimizi uyarmaya başladıklarında ortaya çıkan "canavar" dan kurtulmak daha da zorlaşıyor sanırım.
Bunu modern çağda ki toplumlarda görmek çok kolay evet bireysel olarak ele aldigimiz zaman insanin içinde ki benlik,bilinç,farkindaligin artması gibi bir takım şeyler algiyi etkilediginde kendi içinde savaş başlar.

Ama bu savaş yaşanılan şartlara göre değişmez mi?
bunun şiddetini işte o şartlar belirliyor ..

Şartlar düşünceyi ve davranışlari "belki de"ani bir şekilde belirliyor.

İda homi homini lupus demiş ama karşında ki kişinden gelecek bir zarardan bahsedilir bu cümle de.
İçsel gel-git ler yaşayan insan elbette sormaya devam edecektir.
Bir şeyler değiştirme geliştikce ilerleme başlıyor.

Ama o Uyanış ve sicrayis herkeste aynı yükseklikte ve şiddette olamaz.
 
Egolarimiz fikirlerimizi uyarmaya başladıklarında ortaya çıkan "canavar" dan kurtulmak daha da zorlaşıyor sanırım.
Bunu modern çağda ki toplumlarda görmek çok kolay evet bireysel olarak ele aldigimiz zaman insanin içinde ki benlik,bilinç,farkindaligin artması gibi bir takım şeyler algiyi etkilediginde kendi içinde savaş başlar.

Ama bu savaş yaşanılan şartlara göre değişmez mi?
bunun şiddetini işte o şartlar belirliyor ..

Şartlar düşünceyi ve davranışlari "belki de"ani bir şekilde belirliyor.

İda homi homini lupus demiş ama karşında ki kişinden gelecek bir zarardan bahsedilir bu cümle de.
İçsel gel-git ler yaşayan insan elbette sormaya devam edecektir.
Bir şeyler değiştirme geliştikce ilerleme başlıyor.

Ama o Uyanış ve sicrayis herkeste aynı yükseklikte ve şiddette olamaz.

Her duruma sağladığı uyuma hayran olduğum ve şu yorumunun sonunda şık duracak bir özdeyiş de ben bırakayım, madem çok özdeyiş günümüzdeyiz.

Eppur si muove.
 


Peki bu senin "nefis" diye adlandırdığın olgu gibi başka olgular da yok mu? En basitinden önemli bir konuda karar verirken bile birden fazla fikir, birden fazla kişiden çıkmış gibi hissettirmiyor mu bize?

Ben de insanın en önemli düşmanının yine kendisi olduğunu düşünürüm hep. Bu biraz dediğin gibi sürekli var olan ve var olacak olan bir mücadele. Ama kazanıp kaybetmek "iyi" yada "kötü" sonuçlar oluşturmuyor birey için. Her türlü her koşulda -fikir bazında- kazanan yine bireyin kendisi oluyor. Çünkü o fikir de ona ait, karşıt fikir de. Peki o zaman neden yanlış diye nitelendirdiğimiz kararlarımız oluyor? Sonuçlarını görmeden önce gayet doğru görünüyor her karar oysa ki.

Çok soru sorasım var şu sıralar, bilemedim. :D

Not: Kale alıp deliliğime iştirak ettiğin ve yorum yaptığın için teşekkürler.
Ben de her insanin seytani kendi icindedir derim. Mesela bazen bile bile lades yapariz. Bu savasi sadece nefsimizle yapmiyoruz. Iceriden ve disaridan da etkiler ona bagli tepkiler oluyor. En önemli faktorlerden biri mesela mahalle baskisi dedigimiz sey. Bir karar verirken once kendi icimizi dinliyoruz bazen mantik agir basiyor bazen de duygusallik. Ve baskalarina dogru gelip gelmeyecegine bakiyoruz farkli fikirlerle tartiyoruz. Sonra yetistirilme tarzı ve kaliplasmis bu dogrudur bu yanlistir olayi var. Ben mutlak tek bir dogru vardir seysine de katilmiyorum. Birine yanlis gelen sey bana dogru gelebilir. Dogrularimiz da yanlislarimiz da ego, nefs,mantik, duygusallik, disaridan gelecek tepki ve etkilere göre degisir. Bu savasta bence dini egilimin de etkisi çok buyuk. Ama yine de insanin insana yaptigini 7 kat yabanci yapmaz derler. Aslında yanlis oldugunu bildigimiz sey bize cazip geldigi için bir taraf daha agir basar ve ardinin kendimiz için kotu oldugunu bildigimiz halde yapariz. Bazen kendimize ihanet ettigimizi dusunuruz, bazen tiksiniriz kendimizden uzaklasiriz.
 

Ben de her insanin seytani kendi icindedir derim. Mesela bazen bile bile lades yapariz. Bu savasi sadece nefsimizle yapmiyoruz. Iceriden ve disaridan da etkiler ona bagli tepkiler oluyor. En önemli faktorlerden biri mesela mahalle baskisi dedigimiz sey. Bir karar verirken once kendi icimizi dinliyoruz bazen mantik agir basiyor bazen de duygusallik. Ve baskalarina dogru gelip gelmeyecegine bakiyoruz farkli fikirlerle tartiyoruz. Sonra yetistirilme tarzı ve kaliplasmis bu dogrudur bu yanlistir olayi var. Ben mutlak tek bir dogru vardir seysine de katilmiyorum. Birine yanlis gelen sey bana dogru gelebilir. Dogrularimiz da yanlislarimiz da ego, nefs,mantik, duygusallik, disaridan gelecek tepki ve etkilere göre degisir. Bu savasta bence dini egilimin de etkisi çok buyuk. Ama yine de insanin insana yaptigini 7 kat yabanci yapmaz derler. Aslında yanlis oldugunu bildigimiz sey bize cazip geldigi için bir taraf daha agir basar ve ardinin kendimiz için kotu oldugunu bildigimiz halde yapariz. Bazen kendimize ihanet ettigimizi dusunuruz, bazen tiksiniriz kendimizden uzaklasiriz.

Yazıda da bahsettiğim gibi, an be an başka kişiler oluyoruz. Geçmiş hareket eden yağmur bulutları gibi, beraberinde eski bilincimizi de götürüp yenisinin yeşermesine imkan tanıyor.
 
Arpes farkindaligin artıp insanın bilincini verimli bir şekilde kullandığı dönem ego nun önlenemez hükmü sence de modernleşme yolunda baslamadi mi?
Güç savaşlarınin başlaması ile beraber özellikle.
Bu da aslında farkindaligin önüne ket vurmuş oluyor bir zaman sonra hırs ve ego nun yönettiği insanlar oluyoruz.

Tabi sürece odakliyim ben..

Neden-Sonuç arasında ki durumlar kafamı kurcalar.
 
Arpes farkindaligin artıp insanın bilincini verimli bir şekilde kullandığı dönem ego nun önlenemez hükmü sence de modernleşme yolunda baslamadi mi?
Güç savaşlarınin başlaması ile beraber özellikle.
Bu da aslında farkindaligin önüne ket vurmuş oluyor bir zaman sonra hırs ve ego nun yönettiği insanlar oluyoruz.

Tabi sürece odakliyim ben..

Neden-Sonuç arasında ki durumlar kafamı kurcalar.

Aslında modern zamanlar insanın egosunu eziyor aksine. En azından ben böyle düşünüyorum.

Çünkü artık dünyanın ne kadar büyük, ne kadar farklı renkler ve fikirler barındırdığını biliyoruz. Bakmayın insanların sanal kimliklerinde yahut dışarıya karşı kibir yumağı gibi göründüğüne. Her insan yalnız kaldığında, sessiz kaldığında düşündüğü ilk şey ne kadar aciz olduğudur. En azından benliğinin farkındaki insanlar için. Bak yine bir özdeyiş :D Ignorance is bliss. Cehalet mutluluktur, erdemdir. Cahil insan zaten sahte mutluluklara mahkumdur, konu alanımıza girmiyor sanırım.

Bir de bana göre ego şurada başlar. Kabilenin avcıları avlanıp bunu kabile paylaştıkları aşikar bir tez mantık çerçevesinde. İlk kez "Ben yorulup avlanıyorum, ben daha büyük bir parça almalıyım" diyen avcı o gün egonun da, ilkel kapitalizmin de temelini atan kişidir.
 
İçimize giden yolda tek boyutlu düşünüyoruz. Murakabe yapmak yerine sadece soru sormayı seçiyoruz. Çünkü soru sormak cevap vermekten daha kolay geliyor.
Bizi kendimize düşman edecek kadar, içimizle savaş haline neden geldiğimizin cevabı; yazıda da geçen ' İLK DÜŞMAN ' da saklı.
 


Aslında modern zamanlar insanın egosunu eziyor aksine. En azından ben böyle düşünüyorum.

Çünkü artık dünyanın ne kadar büyük, ne kadar farklı renkler ve fikirler barındırdığını biliyoruz. Bakmayın insanların sanal kimliklerinde yahut dışarıya karşı kibir yumağı gibi göründüğüne. Her insan yalnız kaldığında, sessiz kaldığında düşündüğü ilk şey ne kadar aciz olduğudur. En azından benliğinin farkındaki insanlar için. Bak yine bir özdeyiş :D Ignorance is bliss. Cehalet mutluluktur, erdemdir. Cahil insan zaten sahte mutluluklara mahkumdur, konu alanımıza girmiyor sanırım.

Bir de bana göre ego şurada başlar. Kabilenin avcıları avlanıp bunu kabile paylaştıkları aşikar bir tez mantık çerçevesinde. İlk kez "Ben yorulup avlanıyorum, ben daha büyük bir parça almalıyım" diyen avcı o gün egonun da, ilkel kapitalizmin de temelini atan kişidir.


Esasen henüz kimlik arayışında olan büyük bir kesim için farkında olmadan egonun esiri olmuş durumda .
Sahte olduğunun farkında değil.

Güçlu olan hayatta kalmayi hak ediyor ki bugün dahi günümüzde geçerli olan bir durum. Hayatta kalma savaşı verirken;
bu düşmanı yaratan yine şartlar olmuyor mu?
Bencillik geliştirilebilen bir duygu sonuçta.
 
Esasen henüz kimlik arayışında olan büyük bir kesim için farkında olmadan egonun esiri olmuş durumda .
Sahte olduğunun farkında değil.

Güçlu olan hayatta kalmayi hak ediyor ki bugün dahi günümüzde geçerli olan bir durum. Hayatta kalma savaşı verirken;
bu düşmanı yaratan yine şartlar olmuyor mu?
Bencillik geliştirilebilen bir duygu sonuçta.

Şartların da etkisi var ama temelde bu düşmanı yaratan yine biziz. Düşman dediğime bakmayın, ona muhtacız. Onlara muhtacız. Düşman olmazsa, gelişme de olmaz. Risk olmazsa, ilerleme de olmaz.

Şöyle düşün. Bulunduğun nokta karanlık ve tehlikeli, ve bunu sürekli olarak yüzüne vuran bir düşmanın var. O noktada mı kalırsın yoksa en yakın ışığa mı hareket edersin?

Olay bundan ibaret biraz da.
 
Yazıyı sonuna kadar okuduğumda ilk düşman olarak görebileceğim tek şeyin beynimiz olduğunu düşündüm.

Beyin çevredeki diğer varlıklardan ve oluşumlardan daha bilgili ve değerli olduğunu düşündükçe bu da Ego denen şeyin oluşmasını sağlar.Ego 'da beynin ben muhteşemim düşüncesi ile yarattığı asıl düşmandır aslında.

Ego 'suna yenik düşmüş veyahut egosunun altında ezilmiş insanları düşünsenize.Belki de düşmanlık bu safhadan sonra insanın kendine düşman olması ile daha ileri bir boyuta ulaşmaz mıydı?
 
Yazıyı sonuna kadar okuduğumda ilk düşman olarak görebileceğim tek şeyin beynimiz olduğunu düşündüm.

Beyin çevredeki diğer varlıklardan ve oluşumlardan daha bilgili ve değerli olduğunu düşündükçe bu da Ego denen şeyin oluşmasını sağlar.Ego 'da beynin ben muhteşemim düşüncesi ile yarattığı asıl düşmandır aslında.

Ego 'suna yenik düşmüş veyahut egosunun altında ezilmiş insanları düşünsenize.Belki de düşmanlık bu safhadan sonra insanın kendine düşman olması ile daha ileri bir boyuta ulaşmaz mıydı?

Hocam beyin demek biraz sanki kolaya kaçmak gibi. Neticede beyin dediğimiz (yani ifade etmek istediğinizi yanlış anlamadıysam) bizi biz yapan her şey demek. Beyinden kastınızın bir organdan fazlası olduğunu biliyorum ama daha spesifik bir yaklaşım sergilemeyi tercih ederim.

Bizim bilinç dediğimiz şey o kadar komplike bir sistem ile düşünüyor ki, bunları başka benlikler yada alt benlikler olarak görmek yanlış olmaz sanırım. Mesela Freud hoca şöyle bir sınıflandırma yapmış insan düşünce sistemi için. Hatta şöyle hoş bir görseli dahi var. ahaha

tripartite-personality.jpg


Conscious (bilinç) - Bilinçli olarak, üzerinde düşünülerek yapılan davranışlar. Sebep-sonuç şematiğinin en basit kurulabildiği davranış biçimleri.

Preconscious (önbilinç) - Daha çok reflekssel düşünme yapısını temsil eden bölge. Stres altında karar verirken devreye giren bir mekanizma olarak düşünebiliriz.

Unconscious (Bilinçdışı) - Freud'un tezinde bilinçdışı olarak geçer aslında kuram olarak bilinçaltı olayından oldukça farklıdır ama bizim Türkçedeki kullanımımızda aynı kapıya çıktıklarını söylemek pek de yanlış gelmiyor bana. Bu alan zaten büyük muammalar içeriyor. Genellikle zihnin doğduğumuz andan bulunduğumuz ana kadar her şeyi bir kara delik edası ile içine çeken algı mekanizmalarımızın bilinç süzgecinde takılan ve bizim unuttuğumuz hatta bildiğimizi bile fark etmediğimiz çevresel faktörlere göre gelişim gösterebiliyor. Velhasıl uzun mevzu, hakikaten bir ara iyi bir araştırma yapıp bununla ilgili de yazabilirim bir şeyler. ahaha

Bu üç davranış sistemi temelinin içinde dağınık duran hatta neredeyse "kişiselleştirilmiş" 3 yapı daha var.

Ego - Açıklamama gerek yok sanırım.

Süperego - Egoyu dengeleyen ve yerinde tutmaya çalışan bir denetim mekanizması gibi görebiliriz bu kısmı. Daha gerçekçi olan ve sistematik hareket etmeyi tercih eden tarafımız diyebiliriz.

ID - İşte burası biraz kopuş noktası. ID tamamen ihtiyaçlara göre hareket eden hayvansal "içgüdü" diyebileceğimiz tüm davranışlarımızın kaynağı. Düz mantık ile hareket eder ama eğer ihtiyaçlarına direk ulaşamıyorsa bir insan buna göre daha ileri görüşlü daha sistematikte davranabiliyor ama çok makyavelist bir yapı gibi. Amaç odaklı, sonuç odaklı bir merkez.


Ve bakınca aslında tüm bu yapıları işleten ve bunlar ışığında karar alan, uygulayan tüm benliklerin bütünü her birimizin "ben" dediği şey. Peki sizin dediğiniz gibi ilk düşmanımız bu düşünce sistemimiz içindeki herhangi bir "ben" olabiliyorsa, neden kendimize olan düşmanlığımız bizi geliştiriyor? Yada bile isteye neden kendimize, herhangi bir "ben"imize düşman olmayı faydalı bir şekilde değerlendirebiliyoruz? Peki hangi "ben"in hangi "ben"e düşman olacağına karar veren "ben" hangimiziz?
 
Geri