İLAHİ İKRAM
Müttakilere Allah tarafından verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’ın sevdiklerine ikramı, ilahi aşkın meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptığı bu ikramı meşhur bir kudsi hadiste şöyle bildiriyor:
“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhari, İbnu Mace, Ahmed)
İşte velilerin ulaştığı bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarına verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta olduğunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim:
“İnsan büyük bir bağlılık ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’ın, onun gözü ve kulağı olurum buyurduğu bir makama yükselir. Allah’ın celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakını işittiği gibi uzağı da işitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağı da görür.
Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, ya-kındakine, uzaktakine, her şeye gücü yeter.” (Mefa-tihu’l-Gayb)
İşte kâmil bir veli, darda kalıp kendisinden yardım isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardımcı olmaktadır.
Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmış kamil bir veli, Allah’ın izni ve dilemesiyle dünyanın her yanını görebilir, her sesi işitebilir, her yana el uzatabilir.
Bu, Allahu Tealâ’nın dilediği kulları için kolay ve mümkün.
An-cak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde vereceğini Cenab-ı Hak tayin eder.
HİMMET SAMİMİYET VE EDEBE BAĞLIDIR
Allah’ın rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteğinde samimi olmayan gafil kalbin duasını işitir, fakat kabul etmez.
Arzu ve istediğinde samimi, sabırlı ve azimli olan kimsenin ise eli boş dönmez.
Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “İnsan-ı Kamil” kitabında, bütün başarının himmetteki samimiyete bağlı olduğunu belirti-yor ve ekliyor:
“İsteğinde samimi olan kimsenin iki alameti vardır: Yöneldiği ve istediği şeyin olacağına kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen şeylerin gereğini yapmak.
Hali böyle olmayan kimseye him-met ve azim sahibi denmez. O sadece boş temenni-ler ile avunan ve davasında yalancı olan biridir.
Böyle bir kimse aradığını bulamaz, sevdiğine kavu-şamaz.
Onun hali, elinde kalemi, kağıdı olmayan, okuma ve yazmasını da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasına benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasıl yazacak? O, bu şekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”
HİMMET KADERLE SINIRLIDIR
“Rasulüm de ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim.” (A’raf/18 ayet-i kerimesi, her şeyin Yüce Allah’ın takdirinde olduğunu belirtiyor. Büyük arif İbnu Atâ (K.S.) Hikem adlı eserinde der ki: “Himmetler ne kadar büyük ve hızlı olursa olsun ka-der sınırlarını geçemez.”
Kâmil mürşid, müridin isteğine değil, Allahu Tea-lâ’nın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır.
Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve onu dua ve himmet değiştiremez.
Bir çeşit kader de vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir.
Hal böyle olunca, bazılarının: “benim mürşidim gavstır, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakışta kâfiri mümin, fasığı muttaki eder, tek başına bir orduyu yener!” demesi doğru değildir.
Bunlar Allahu Tealâ’nın kudretinde olan şeylerdir ve zaten Allah dostları, hep ilahi murada uygun şeyleri isterler.
Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî (K.S.),
kendisinden neslinin devamı için dua ve him-met isteyen Akka valisi Abdullah Paşa’ya şu cevabı gönderir:
“Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen şeyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere bağlanan bir kader) olduğu anlaşılmadan himmet kullanılmaz. Kesin olan kade-ri (kaza-i mübrem), değil veliler, peygamberlerin himmeti bile değiştiremez.
Onun sonucuna rıza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Şunu belirtelim ki, velileri inkardan sakınmak vacip olduğu gibi; onlar hakkında, imanı bozacak kabullenişlerden sakınmak da vaciptir.
Bu aşırı ve tehlikeli inanışlar, daha çok velilere güzel zan ve aşırı muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayın ki, şeytan hile ve düzen sahibidir; insanı helake götürecek her yolu dener.” (Mektubat-ı Mevlâna Ha-lid, 7. Mektup)
Himmet Nefse Değil,
Hikmete Uygun Olur.
Arifler Allahu Tealâ’nın hikmetine aşıktır. İşlerin görünen tarafına değil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklaştıracak sebepleri ararlar.
Kulun Allahu Tealâ’ya yaklaşması, nefsinin terbiyesine bağlıdır. Bu terbiye bazen sıhhat ile, bazen de hastalık ile gerçekleşir. Bazı kalb hastalıklarının tedavisi fakirlik, yalnız-lık ve çaresizlik ile olur. Kalp katılığı ve gafletin gide-rilmesi için bazen acı tecrübeler gerekir.
Mürid bunları bilmez ve bir sıkıntıya düşünce, kurtulmak için mürşidinden himmet ve dua ister. Mürşid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sıkıntının müridin derdine ilaç olduğunu görür ve onu Allah’a yaklaştırdığını bilir; kısaca “dua ederiz” der.
Mürid de, o der-din hemen biteceğini düşünür.
Halbuki mürşid-i kâmil, Allahu Tealâ’dan o sıkıntının devamını istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilacı o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacını içirmemek dostluk değil, ihanet olur.
ÖNCE HİZMET, SONRA HİMMET
Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürşid: “önce hizmet evladım!” der. Arifler demişlerdir ki: Mürşidin himmeti, müridin gayretine göre olur.
Tarlasın-da güzel ekin isteyen bir kimseye düşen ilk iş, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zamanıdır.
Bunları yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolaşsa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasında ekin değil, ancak diken biter.