İki ‘M’ 2. bölüm.

Konu sahibi son olarak 161 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
“Sevaplarıma ortak olan birini bulmak kolaydı da,
Şu günahlarımı kimse paylaşmak istemiyordu benimle”



Her geçen gün, daha da kötüleşiyordu herşey, ayaklarım daha da güçsüz, ellerim sürekli titriyordu. Beni huzursuz eden şey, ölmek değildi inan.. Sadece çok gençtim, çocuktum işte.. her ölüm erkendir derler doğru ama ben hazırlıksız yakalanmıştım.
Lütfen şimdi ölmesem olmaz mıydı?

Hastalığın, ilerleyen dönemlerinde, hayatın aslında cok basit olduğunu anladım, hiç güzel olmadığını da. Aynaya bakıp, oğlum çok yakışıklı adamsın dediğim zamanların ne kadar anlamsız olduğunu anladım.
Hiç anlamak istemediğim şeylerin, tam ortasında bir girdabın çukurunda bulmuştum kendimi.
İyi yanları yok muydu? Vardı aslında.. Mesela annemin beni çok sevdiğini öğrenmiştim. Hayatım boyunca hiç seni seviyorum dememişti ama bir ara teyzem ile konuşurken,
“Ona bir şey olmasın diye, küçükken çok istediği halde bisiklet almamıştım ona” diyordu.
Çok utanmıştım ve çokta sevinmiştim.. Çünkü annem beni seviyordu, beni seven bir kadına daha rastlamıştım kardeşimden sonra.
Kardeşim dediğim, hayatımdaki ilk ‘M’ yani Melis.
Bir insanın kardeşini sevmesi kadar doğal bir şey yok elbette, ama o aykırıydı.
Hiç kimseyi onun kadar sevmemiştim, saçlarını dağıtmak, karşısına geçip şiirler okumak, onu ısırmak...
Bunlar günlük rütin işlerimden sadece bir kaçı.. ve en büyük morali de o sağlıyordu.
Daha 7 yaşındayken, böbreğindeki taştan ötürü ameliyat olmuştu, ufacıktı daha, küçücüktü.. Elinde bir torbayla geziyordu sürekli, biraz ağır geldiği için, özgürlüğünü aldığı halde bu da geçecek diyordu.
Daha 7 yaşında.. daha yolun başında..
O zamanlar, ben onu destekliyordum, güçlüsün küçüğüm sen, bu da geçecek diyordum. Aaa şu torbada senin kuyruğun olsun, ona iyi bak diyordum.
Öyle bir gülüyordu ki; güneşin güzelliğine kapılan insanların bu sahneden mahrum kaldığını düşününce, dünyadaki en şanslı insan hissediyordum kendimi.
Öyleyim de, dünyadaki en şanslı ağabeydim..
Sen de güneşin kızıllığı..

Aradan epeyce zaman geçmişti, hastaneye yatışımın kaçıncı günü attık hatırlamıyorum.. kontroller tavan yapmaya başlamıştı. Ben ise çok huzursuzdum, hiç sevmiyordum kalabalık ortamları.
Ve bir de bu hapishanedeki kokuyu.
Yalnızlığımı bozuyordu tüm bunlar, korkuyordu kalbim.. Sanki birazdan öleceğim de, bunu bekliyor herkes diye düşünmeye başlamıştım.
Doktorumla konuşmak istiyordum, ama kaçmak istediğimi daha ben söylemeden duymuştu. Haliyle kaçacak ya da yapacak bir şey kalmamıştı bana.
Toplamda 17 gün yattıktan sonra, eve çıkabileceğimi söylediler.
Doktorumun ismi Mehmet KESKİN’di. Asistanı da, Oya EZEL
Mehmet bey, gayet ilgili bir doktor ve aynı zamanda muazzam bir arkadaş olmuştu bana.
İlk gün, yenilmeyenlerden olacaksın demişti, inanmamıştım ama pes etmemem gerektiğini beynimin içine çivilemişti adeta.
Oya ise muazzam bir asistandı ve çokta güzeldi.
Hastaneden ayrılmadan önceki son diyaloğumuz aynen şu şekildeydi:
- Merhaba Vuslat bey, bugün nasılsınız?
- Teşekkürler Oya, ya sen?
- İyiyim ben de ama, sen biraz yorgun görünüyor gibisin.
- Hayır Oya, sen gelince korkuyorum sadece.
- O zaman size güzel bir haberim var Vuslat bey.
- Hastaneden mi ayrılıyorsunuz Oya hanım, eminim ki hastalarınız bugünü tarihe geçeceklerdir.
- Hayır küçük bey, siz ayrılıyorsunuz doktorunuz eve çıkabileceğinizi söyledi.
- O halde senin için üzgünüm Oya.
- Neden üzgünsün ki?
- Benim gibi bir yakışıklıyı kaybettiğin için üzgünüm.
- Giden kendisi olduğuna göre, o beni kaybetmiştir dedi.
Elbette sessiz kalmazdım çünkü işi gereği de olsa bana ilgi gösteren tek kadın olmuştu. Yani platonik işte... Okuduğum kitaplardan aklıma sözler geliyordu.. Ama susar mısın içsesim, bugün yeri değil diyerek gülüp vedalaştık.
Hiçbir şey bitmemişti, elbette tekrar görüşecektik. Eve gelmiştim, evimi çok özlemiştim. En çokta Ahenk’i..
Köpeğimin ismi, evladımın.. Alman Kurdu.. Onu uzun zaman görmemiştim, tabii yine görüşemedik. Buna çok üzülsem de, yaradan çok zarar geleceği aşikardı.
Tam 8 ay 11 gün geçti.
Artık yorulmuyordum, baş dönmelerim, titremelerim ve kanamalarım..
Herşey gayet iyiydi, galiba hayatla girdiğim ilk savaşı kazanmıştım, üstelik bu kadar inatçı çıkmadığını anlamak hem daha iyi olmamı sağlıyordu hem de tedirgin ediyordu.
Çünkü biliyordum ki;
”Hayat bir şeyi kolaylaştırıyorsa, en zorunu, en sona saklamıştır”
Tabi bunu öğrenmem için, epeyce zaman geçmesi gerekiyordu..

Daha sonra tamamen iyi olduktan sonra, işe döndüm. Çalışmayı, dışarı çıkmayı, vapura binmeyi ve özellikle deniz’i, mavi’yi, kitaplarımı ve Ahenk’e dokunup onu öpmeyi çok özlemiştim..
Hayat bunlardan ibaretti benim için.
Daha fazlasına sarılmak, kaos ortamı yaratıyordu beyinim içinde.
20 yaşına gelmiştim artık haliyle askerlik vakti gelip çatmıştı. Ben ise, biraz ertelemek zorunda kalmıştım söyle 5 ay kadar. 5 ayın sonunda giderim diye düşünüyordum, aslında planlar yapmak bana göre değildi zaten plan dediğin nedir ki
Hem beni askere alırlar mıydı? Geçmişteki hastalık yine karşıma bir engel olarak mı çıkacaktı? Ya da düşünme..
“ Şartlarını kendi oluşturmadığın bir hayat için uzun vadeli şeyler yapmak, düşünmek fazlasıyla anlamsız..”
Böyle yaşadım.. susturdum içsesimi yine..
Ta ki: 4 ay 21 gün sonra. 5. ay’a 9 gün kala..
Aslında göstere göstere geliyordu bazı şeyler, ama yine yalnızlığımın bedelini ödemiştim. Yine çok zayıflamıştım, yürürken baş dönmelerim yine en büyük kaygım olmuştu.
Uyuyamıyor ve sürekli yorgun hissediyordum. Omuzlarına da bir şeyler olmuştı sırtıma da.
Göğüs kafesime de, onun karşısındaki boşluğuma da.
Kanser değildi bu başka bir şeydi.
Galiba hayat, yine beni unuttun mu diye 2. kez merhaba diyerek karşıma çıkıyordu.
Tüm bunlar tam 1 sene devam etti. Artık biliyordum, ama umursamıyordum. Neden ben? neden hep ben? Bu hayatta milyarlarca insan varken, bir tane küçük çocuğun omuzlarına bu kadar yüklenmek ne işe yarayacaktı?
Kim kazançlı çıkacaktı? ya da kazanan taraf ne kazanacaktı?
En büyük hayalim askere gidip, orada kalıcı olmaktı. Çünkü insanlardan uzak kalmak, sadece belli başlı bir amaca hizmet etmek daha cazip geliyordu.
Yaptığım tüm atış talimleri, spor yapmalarım hepsi ama hepsi boşunaydı..
Anladım ki:

“Hayal kurmak için, gerçeklerin suratına tokat indirmesi gerekiyormuş”

Bu kaçıncı bilmiyorum, zaten artık sayılarla da ilgilenmiyordum. Bildiğim tek şey, artık mücadele etmeyecektim.
Kurban Bayram’ı gelip çatmıştı.. Yilda bir kez özellikle Bayram için memlekete giderdik biz, ama ben gitmeyi de bırakmıştım, İnsanların beni böyle görmesini istemiyordum, özellikle Dedemin..
Babam olsa, bu kadar severdim herhalde. Babam beni hiç sevmediği halde. Sahi, neden hiç sevmedi ki beni? neyse onu da anlatırım bir ara belki de..
Kader dediğin şey işte burada ortaya çıkıyor. Aradan 3 ay geçmedi ki, Anneanem bize geldi ne duydu ne hissetti bilmiyorum.. Öğle vakti üzerini çıkar bakacağım dedi, anlamıştım. Sırf bunun için geldiğini biliyordum, utanmıştım.
Yanı başında duran insanlar sana 2. kez kazık atarken, bu kadar uzakta olan bir insanın, sırf sana olan sevgisinden gelip gerçekten iyi mi? diye bakması..
Çok utanmıştım..
Açmıştım, görmüştü.
Ağlamıştım..
Kimse bana inanmamıştı o güne kadar, yine inançsız insanlara denk gelmiş ve yine hayat tellerim tek tek koparılmıştı benden.
- Hemen bilet al, memlekete gidiyoruz.
- Olmaz çok işim var, para kazanmam lazım.
- Gelmezsen, Dedene söylerim, üzülür bunu mu istiyorsun?
- Ona söyleme ama gelmeyeceğim, bir daha üzülmek istemiyorum, bir sınava daha girmek istemiyorum..
- peki sen bilirsin..
3 gün daha kaldı bizde, üzülmesin diye yanında pek oturmadım sonra memlekete döndü, döndüğü günün akşamı bir telefon
Arayan tabiki Dedem..
- Eğer beni bırazcık seviyorsan, hemen buraya gel.
- Dede seni çok seviyorum, seni kıramam ama bunu yapma bana.
- Gelmezsen hakkımı helal etmiyorum ve o telefon suratıma kapatılır.
Ne yapacağım şimdi ben? gerçekten bir savaşa daha girecek kararlılığım, azmim var mıydı? Herkes bana kör, sağır kesilirken, uzağımdaki insanlara nasıl yapışırdım? nasıl bu iyi dilekleri kabul ederdim?
3 gün sonra memlekete gittim, gitmek zorunda kaldığım için gittim.

“İyi olmak istemiyordum, zaten iyi şeyler kısa sürüyordu, bu da kötü şeylerin haberciydi zaten...”

3. bölüm geç geleceğinden, 2. bölüm bayağı telaşlıydı..

Rüzgar.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Tek solukta okuduğum romanlar gibi bir yazı. Üçüncüsünü de merakla bekliyorum.

Fan sayfası falan mı açsak napsak Rüzgar bey :) Kaleminize sağlık.

Okurken, yazılarınızı kitaba dönüştürmeyi düşünüyor musunuz diye geçti aklımdan ya da bir kitabınız var mı merak ettim. Bu kadar güçlü bir kalem merak uyandırdı bende doğrusu.
 
Tek solukta okuduğum romanlar gibi bir yazı. Üçüncüsünü de merakla bekliyorum.

Fan sayfası falan mı açsak napsak Rüzgar bey :) Kaleminize sağlık.

Okurken, yazılarınızı kitaba dönüştürmeyi düşünüyor musunuz diye geçti aklımdan ya da bir kitabınız var mı merak ettim. Bu kadar güçlü bir kalem merak uyandırdı bende doğrusu.

Bunlara yazarak değil de, konuşarak cevap vermeyi çok isterdim. Zira çok fazla duyuyorum ama buna değer mi hiç bilmiyorum.
Annem bile evde söylemeye başladı, yap diyor sürekli ama yapmaya değer mi hiç bilmiyorum. Belki de büyüsünü bozmamak lazım, tanınmak ulu orta herkesin diline, aklına düşmek pek hoş gelmiyor bana. (Kendini ünlü bir yazar gibi hissetti bakar mısınız?)
Teşekkür ederim..

Madem bu kadar akıcı bir hikaye, bizi çok uzun süre bekletmeyin Rüzgar.

Ama zaman, bekletmeyi çok seviyordu bunu en iyi biz biliyorduk değil mi?
Teşekkürler..
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Rüzgar kesinlikle buna değer. Ünlü olmaktan ziyade bu yazdıklarını daha çok kişi okumalı diye düşünüyorum. Ve bilirsin ki anneler hep haklıdır :)
 
Rüzgar kesinlikle buna değer. Ünlü olmaktan ziyade bu yazdıklarını daha çok kişi okumalı diye düşünüyorum. Ve bilirsin ki anneler hep haklıdır :)

Benim kendimi ikna etmem ile alakalı bir durum ve sanirim hayir, bunu yapmak istemiyorum.. İleride ne olur bilmem ama böylesi daha güzel..
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri