folie a deux
Bronz Üye
-
- Katılım
- Mayıs 3, 2019
-
- Mesajlar
- 2,602
-
- Tepkime puanı
- 1,695
-
- Puanları
- 349
Aslında, konusu ve başlığı açısından bayağı gereksiz ve anlamsız duruyor. Zaten hiçbir acıyı anlatmak, kafiyeli cümlelere denk gelemezdi.
Çok acıttığı zamanlarda anlamıştım.
-
11 Mart 2018.
Havada kar, ayaz ciğerlerim iflasın beşiğinde sallanıyor.. Hava o kadar soğuktu ki, parmak uçlarımı yakıyordum.. İşte benim hikayemde tam da burada başlıyor.
Siz, üşümemek için bütün insanlığı yakarken, ben pireye dahi kıyamıyordum. Önce kendimi yakmaya başladım, ilk zamanlar epeyce zor oluyordu sonra alıştım. İnsan, bu hayatta en çok acıya alışıyormuş. İyi niyetlerimin geri dönüşüm kutusundaki tek nasibi bu oldu.
İyi niyetlerimin beni yakışı..
Şimdi gelelim konumuza.
Ben yine, ofisin önünde oturmuş, yüzü gözü şişmiş, yorgun, bitik halde çay ve sigara ile haşır neşir haldeyim.
Dile kolay, daha 14’lü yaşlarında vurmuş beni senin azim benim ise çocukluğumdan vazgeçtiğim çalışma safsatası.
Ben buna böyle diyorum, çünkü yaşamadım.. Yersiz ve gereksiz sorumluluklar almıştım aslında bunlar bana düşmüyordu ama galiba en güçlü bendim.
Çok şikayet ederdim ben.
Çünkü çocuktum ve inanılmaz isyankardım. Bir de çok yakışıklı.. Semtin, her sokağında, her köşesinde muhakkak bir göz vardı üzerinde.
Bu da beni biraz daha dizginliyordu.. Yani konuşacak birini bulamazsam bile, aslında bunu isteyen çok insan görüyordum, bu da beni az da olsa rahatlatıyordu.
Bu çok saçma gelebilir ama gizem, hayret verici bir olaydır, insanlarda gizeme doğru yürümekten asla vazgeçemezler.
Yinede kimseye aşık olmadım, olmamak için çok direndim. Hayat bana önce çalışmayı sonra da aşık olmayı emretmişti, galiba sorunsuz kabülden başka bir çarem yoktu.
Olan bunlar, bunlar aslında konumuza eklenti ya da satır arası dahi olamayacak şeyler. Çünkü çoğu insan, kendisine ait olmayan, başkalarının hegemonyası altında bir rol üstleniyor ve ben de sadece bu kadardan ibarettim.
Adım Vuslat SONKAN
Biraz garip bir isim, babam koymuş askerdeyken, aynı isimde bir arkadaşı varmış çok sevdiği için bir çocuğum olursa kız erkek fark etmeksizin ismi bu olacak demiş.
Soyadım daha ilginç çekici aslında.. Galiba gelecekteki son kanın benden akacağına işaret etmiş, ama zaman; maskesini gizlemeyi ustalıkla başarıyordu.
Ve ben zamana inanmamam gerektiğini geç öğreniyordum, her zaman olduğu gibi.
Hiçbir hedef, gelecek kaygısı taşımıyordum, çünkü hiçbir şey beni mükemmel bir hayatın olacak lafına inandırmıyordu, yani böyle bir beklentim hiç yoktu. İnsanların bana değmesi bile rahatsızlık veriyordu. Tüm bunları, bunca yıl sonra bir kadının sebep olacağından habersiz, öleceğim güne kadar ve hep ölümü istememe rağmen sudan, karaya fırlamış balık gibi nasıl yaşamak için çırpındığımı anlatmak istedim sana. Sana Rüzgar sana..
Sadece senin bildiğin O’na.
Kanser teşhisi koyuldu ilk. Daha 17’sinde. En delikanlı çağlarımda, ben hayatın sol şakağıma nasıl usulca, hissettirmeden yaklaştığını anlayana kadar o beni kucağında sallamaya başlamıştı bile.
Saçlarımın dökülmesini, gözlerimin morarmasını dahi umursamamıştım yani ne olacaktı ki? ne olabilirdi? En fazla ölürdün. Yakışıklı demiştim ya bu arada, o bile erirken, oğlum biraz yemek ye diyenlerin nazarına bağlamıştım.. Böylesi kaçışın kolay olması gayet doğaldı.
Çünkü ben daha çocuktum.. Sadece omuzlarım yaşıtlarıma göre biraz daha uzun ve yük içindeydi hepsi bu kadar.
Ya da tüm bunları, benim böyle sanmam kadar.
Öyle olmadığını gördüm..
İnan bana, saçlarımın tamamen kesildiği, kaşlarımın parmak uçlarıma yapışıp, benim onları nefesimle kovalamaya çalıştığım an, her şey anlamını yitirmişti ve hiçbir şey daha da beter olmak için çaba sarfetmeyecekti.
‘Düzen değişir ama üzen değişmez’ dediğin gibi.
Şehirler, koşullar, caddeler, sokaklar, isimler. Her şey değişebilir ama esas tokadı yediğin o el asla değişmez ve unuttum dediğin an karşına çıkmak için, kaçtığın her ne varsa, konvoy yapıp gelmiştir bile.
Günün, 11 saatini çalışarak, 2 saatini müzik ve geri kalanını da uyuyarak geçirirdim, nedendir bilinmez ama ikna kabiliyetim ya da arkadaş edinme konularında çok iyi olmama rağmen, bir tek Rüzgar’a sığınmıştım.
Beni rahatlatan tek şey, onunla konuşmak.. Aslında ikimizde hiçbir şeye çözüm olamıyorduk. Konuşmaya güzelce başlayıp, hayırlısı diyerek umutsuzca bitiriyorduk. Çünkü hayallerimiz çok büyük olmasına rağmen, biz daha çok küçüktük. Yani öyle sanıyorduk.
Kanserin ilk evreleri bayağı etkileyici gelmişti hiç olmadığı kadar ilgi görmüştüm, hiç kimse karşıma geçip seni seviyorum oğlum, canım dahi dememişti ta ki o günlere kadar. Yani arafta gibiydim, sevinsem mi, yoksa üzülsem mi bilmiyordum.
Çünkü iki şey çok netti ve biri olacaktı.
Ya ben içimdekine yenik düşecektim ya da etrafımdakiler beni gerçekten sevmeye başlayacak ve varlığımdan haberdar olacaktı.
Hangisi daha iyi bir seçenek olabilirdi bilmiyorum.
Çünkü, iliklerimin bile bana hesap soracağı yerlere kader gelmiştim, köşeyi dönene kadar kaç kez ölmek istediğimi hatırlamıyorum bile.
Diğer açıdan bakarsak, yalnızlık o kadar ilişmiş ki bana, resmen içimdeki tömürle birlikte büyümüş, bugünlere gelmiş.
Galiba anladığım ilk şey, sadece sevilmek istemiştim..
İlk dönem.
Rüzgar*
Not: Hikayesi sonra..
Çok acıttığı zamanlarda anlamıştım.
-
11 Mart 2018.
Havada kar, ayaz ciğerlerim iflasın beşiğinde sallanıyor.. Hava o kadar soğuktu ki, parmak uçlarımı yakıyordum.. İşte benim hikayemde tam da burada başlıyor.
Siz, üşümemek için bütün insanlığı yakarken, ben pireye dahi kıyamıyordum. Önce kendimi yakmaya başladım, ilk zamanlar epeyce zor oluyordu sonra alıştım. İnsan, bu hayatta en çok acıya alışıyormuş. İyi niyetlerimin geri dönüşüm kutusundaki tek nasibi bu oldu.
İyi niyetlerimin beni yakışı..
Şimdi gelelim konumuza.
Ben yine, ofisin önünde oturmuş, yüzü gözü şişmiş, yorgun, bitik halde çay ve sigara ile haşır neşir haldeyim.
Dile kolay, daha 14’lü yaşlarında vurmuş beni senin azim benim ise çocukluğumdan vazgeçtiğim çalışma safsatası.
Ben buna böyle diyorum, çünkü yaşamadım.. Yersiz ve gereksiz sorumluluklar almıştım aslında bunlar bana düşmüyordu ama galiba en güçlü bendim.
Çok şikayet ederdim ben.
Çünkü çocuktum ve inanılmaz isyankardım. Bir de çok yakışıklı.. Semtin, her sokağında, her köşesinde muhakkak bir göz vardı üzerinde.
Bu da beni biraz daha dizginliyordu.. Yani konuşacak birini bulamazsam bile, aslında bunu isteyen çok insan görüyordum, bu da beni az da olsa rahatlatıyordu.
Bu çok saçma gelebilir ama gizem, hayret verici bir olaydır, insanlarda gizeme doğru yürümekten asla vazgeçemezler.
Yinede kimseye aşık olmadım, olmamak için çok direndim. Hayat bana önce çalışmayı sonra da aşık olmayı emretmişti, galiba sorunsuz kabülden başka bir çarem yoktu.
Olan bunlar, bunlar aslında konumuza eklenti ya da satır arası dahi olamayacak şeyler. Çünkü çoğu insan, kendisine ait olmayan, başkalarının hegemonyası altında bir rol üstleniyor ve ben de sadece bu kadardan ibarettim.
Adım Vuslat SONKAN
Biraz garip bir isim, babam koymuş askerdeyken, aynı isimde bir arkadaşı varmış çok sevdiği için bir çocuğum olursa kız erkek fark etmeksizin ismi bu olacak demiş.
Soyadım daha ilginç çekici aslında.. Galiba gelecekteki son kanın benden akacağına işaret etmiş, ama zaman; maskesini gizlemeyi ustalıkla başarıyordu.
Ve ben zamana inanmamam gerektiğini geç öğreniyordum, her zaman olduğu gibi.
Hiçbir hedef, gelecek kaygısı taşımıyordum, çünkü hiçbir şey beni mükemmel bir hayatın olacak lafına inandırmıyordu, yani böyle bir beklentim hiç yoktu. İnsanların bana değmesi bile rahatsızlık veriyordu. Tüm bunları, bunca yıl sonra bir kadının sebep olacağından habersiz, öleceğim güne kadar ve hep ölümü istememe rağmen sudan, karaya fırlamış balık gibi nasıl yaşamak için çırpındığımı anlatmak istedim sana. Sana Rüzgar sana..
Sadece senin bildiğin O’na.
Kanser teşhisi koyuldu ilk. Daha 17’sinde. En delikanlı çağlarımda, ben hayatın sol şakağıma nasıl usulca, hissettirmeden yaklaştığını anlayana kadar o beni kucağında sallamaya başlamıştı bile.
Saçlarımın dökülmesini, gözlerimin morarmasını dahi umursamamıştım yani ne olacaktı ki? ne olabilirdi? En fazla ölürdün. Yakışıklı demiştim ya bu arada, o bile erirken, oğlum biraz yemek ye diyenlerin nazarına bağlamıştım.. Böylesi kaçışın kolay olması gayet doğaldı.
Çünkü ben daha çocuktum.. Sadece omuzlarım yaşıtlarıma göre biraz daha uzun ve yük içindeydi hepsi bu kadar.
Ya da tüm bunları, benim böyle sanmam kadar.
Öyle olmadığını gördüm..
İnan bana, saçlarımın tamamen kesildiği, kaşlarımın parmak uçlarıma yapışıp, benim onları nefesimle kovalamaya çalıştığım an, her şey anlamını yitirmişti ve hiçbir şey daha da beter olmak için çaba sarfetmeyecekti.
‘Düzen değişir ama üzen değişmez’ dediğin gibi.
Şehirler, koşullar, caddeler, sokaklar, isimler. Her şey değişebilir ama esas tokadı yediğin o el asla değişmez ve unuttum dediğin an karşına çıkmak için, kaçtığın her ne varsa, konvoy yapıp gelmiştir bile.
Günün, 11 saatini çalışarak, 2 saatini müzik ve geri kalanını da uyuyarak geçirirdim, nedendir bilinmez ama ikna kabiliyetim ya da arkadaş edinme konularında çok iyi olmama rağmen, bir tek Rüzgar’a sığınmıştım.
Beni rahatlatan tek şey, onunla konuşmak.. Aslında ikimizde hiçbir şeye çözüm olamıyorduk. Konuşmaya güzelce başlayıp, hayırlısı diyerek umutsuzca bitiriyorduk. Çünkü hayallerimiz çok büyük olmasına rağmen, biz daha çok küçüktük. Yani öyle sanıyorduk.
Kanserin ilk evreleri bayağı etkileyici gelmişti hiç olmadığı kadar ilgi görmüştüm, hiç kimse karşıma geçip seni seviyorum oğlum, canım dahi dememişti ta ki o günlere kadar. Yani arafta gibiydim, sevinsem mi, yoksa üzülsem mi bilmiyordum.
Çünkü iki şey çok netti ve biri olacaktı.
Ya ben içimdekine yenik düşecektim ya da etrafımdakiler beni gerçekten sevmeye başlayacak ve varlığımdan haberdar olacaktı.
Hangisi daha iyi bir seçenek olabilirdi bilmiyorum.
Çünkü, iliklerimin bile bana hesap soracağı yerlere kader gelmiştim, köşeyi dönene kadar kaç kez ölmek istediğimi hatırlamıyorum bile.
Diğer açıdan bakarsak, yalnızlık o kadar ilişmiş ki bana, resmen içimdeki tömürle birlikte büyümüş, bugünlere gelmiş.
Galiba anladığım ilk şey, sadece sevilmek istemiştim..
İlk dönem.
Rüzgar*
Not: Hikayesi sonra..
Moderatör tarafında düzenlendi: