Cemiyetin Yeni Sözcüsü: Bediüzzaman Said-i Kürdi
Büyük bir kızgınlık ve heyecan ile Derviş Vahdeti’nin yukarıda özetlenen beyannamesinin yayımlandığı sırada devreye yeni bir aktör daha girecektir. Söz konusu dedikodulara cevap vermeyi amaçlayan beyanname ile aynı sahifede başlayıp sonraki sahifede devam eden bir yazı daha yer alacaktır. “Yaşasın Şeriât-i Garra” başlığını taşıyan ve “Ey Mebusan” diyerek, doğrudan Meclisi muhatap alan yazının sahibi ulemadan Bediüzzaman Said-i Kürdi’dir. Bu iki farklı meşrepteki adamı bir araya getiren sadece cemiyetin sihirli ismi mi yoksa başka saikler mi idi bilinmez. Ama muhtevası daha sonra pek çok yerde tartışılan bu yazıda dikkat çeken şey, hem sözde İttihatçı Meclisi uyarmak ve hem de Meclis’in yaptıklarının yanında yer almak üzerine bina edilmiş çelişkili bir yazı olduğudur. Said-i Kürdi (sonra doğduğu köye izafeten Nursi)’nin İttihad-i Muhammedî Cemiyet ile ilişkisi ne boyutta idi, ne zamandan beri onlar ile birlikte hareket ediyordu, konumu ne idi ? soruları hiç bir zaman net bir cevap bulmayacaktır. Daha sonra kendisine bu konuda sorulan sorularda bile genel ifadeler ile kaçamak cevaplar verecektir. Said-i Kürdi, Volkan’ın 77. Sayısındaki “Yaşasın Şeriat-i Ahmedi” başlıklı diğer yazısında “Cemiyetimiz” diyerek cemiyeti açık ve net bir şekilde sahiplenmektedir. Said-i Kürdi imzasıyla yayımlanan yazılar gazete etrafında ve kamuoyunda ciddi tartışmalar meydana getirdiğinde yine bütün bunlara cevapları o yetiştirecektir. Yani artık Vahdeti yerine cemiyet adına o konuşmaktadır.
Bediüzzaman Said-i Kürdi (hiç bir ima yoktur, imza böyledir) ilk iki yazısında Cemiyete mensubiyetini ilan ederken Volkan Gazetesinin 83 numaralı sayısından itibaren yayımlamaya başladığı “Dağ meyvesi acı da olsa devadır: Bediüzzaman-i Kürdî’nin Fishriste-i Makâsıdı ve Efkarının Programıdır” başlıklı yazısıyla, sadece cemiyete sahip çıkmıyor yeni bir program da çiziyordu. Acaba Vahdeti’nin yeni cemiyet nizamnamesi dediği şey bu mu idi? Said-i Kürdi şöyle diyordu yazısında:
İfadatım zekilere hitaptır, işaret kafidir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan’ın yüksek dağları olduğundan kusurumu ümmilik ve acemiliğime bağışlamak mukteza-yi mürüvvettir.
Ben ki İslamiyet’e maarif-i İslamiyeye, ulemaya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve Hilafete ve İttihad-i Muhammediyeye ve Kürtlüğe intisabım cihetiyle şu sıfatlardan neş’et eden devair-i mutekatı’a gibi cemiyetlerin mültekası olduğumdan ve herbir hey’et-i içtimaiyesinin cism-i nâmı gibi tenbihe muhtaç olan ukdetü’l-hayatıyesinde mündemiç istidadatı fiile çıkarmanın muharriki ve mukızı meylü’t-terakki olduğundan o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meylü’t-terakkiyi faaliyete sevk etmek için her bir hey’ete mahsusu birer fikrim vardır…
(Volkan Gazetesi, sayı 83, 402. Yayına hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul, Tarihsiz. Bu yazıda verilen metinlerin tamamı bu yayından alınmıştır)
Farklı tartışmalara sebep olmamak için dilini muhafaza ettiğimiz bu cümlelerde Said-i Kürdi kendisini “cemiyetlerin mültekası” yani İslamın, İslam maarifinin, ulemanın, talebenin, Osmanlılığın ve Hilafetin, İttihad-i Muhammedi’nin ve Kürtlüğün merkezinde, ya da bunların buluşma noktasında görerek, yazısının devamında bunların her biri için söz söyleme hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedir. Yıllardır tedavülde olan o görüşleri bir kere daha tartışmak ve yeni bir tartışma açmak gereksizdir. Zaten amacımız da bu değildir. Biz sadece bir hikayenin peşindeyiz. O da II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesine giden süreçte ne oldu, kim ne yaptı, ne dedi?
Bediüzzaman’dan II. Abdülhamid’e Ültimatom
Osmanlı devletinin sıkıntılar içinde çalkalandığı ve II. Meşrutiyet’in yeniden yürürlüğe konulup çareler arandığı bir zamanda Volkan’ın 12 Mart 1909 tarihli ve 84. numaralı sayısında Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin, Hilafete, dolayısıyla II. Abdülhamid’e nasihat babında söyledikleriyle, ona aba altından sopa göstermesi 31 Mart hadisesine giden yolda oldukça manidardır. Tabii olarak sadece bu husus onun diğer fikirlerinden bağımsız ele alınma zaruretini doğurmaktadır. Said-i Kürdi’nin II. Abdülhamid karşıtlığı bilinen bir husustur. Yeni bir keşif değildir. Ancak sadeleştirilmeden ya gazete sütunlarında kalmış olan veya risalelerin arasında kaybolmuş olan muhalif görüşleri hep tevil edilegelmiştir.
Yukarıda belirtilen yazısında “söz söyleme hakkına haiz olduğunu” söyleyip, bunlardan bir kaçını sıraladıktan sonra 7. madde olarak, “Hilafete dair bir rüyadır diyen Bediüzzaman II. Abdülhamid’e hitaben şöyle bir diyaloğu kurgulamıştır:
“Alem-i manada padişahı gördüm. Dedim; sen zekatü’l ömrü Ömer-i Sâni’nin mesleğinden sarf et: Tâ ki meşrutiyet riyasetine lazım ve biâtın manası olan teveccüh-i umûmiyeyi kazanasın.
Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehlini taklid edebilirsiniz. Nerede sizlerde onlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak!
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-i efkâr-i umumî ve tekemmül-i mebâdi ve vesâit ve ihata-i medeniyet o noktaların yerini tutmakla hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlûb olan adalet ve terakkiyi intaç edebilir. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu ispat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: İstibdat, kalb-i memâlik olan İstanbul’da kan bırakmadığından hüsn-i niyyeti gösterir bir şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi menfur olmuş Yıldız’ı mahbûb-i kulub etmek için eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkikin-i ulemayı doldurmak ve Yıldız’ı Darülfünün gibi etmek ve ulum-i İslamiyeyi ihya etmek ve meşihat-i İslamiyeyi ve Hilafeti mevki-i hakîkisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-i diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle Yıldız’ı Süreyya kadar i’lâ et. Tâ hanedan-i Osmanî ol burc-i hilafette pertevnisâr-i adalet olabilsin. Hem de havâic-i zaruriyyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfata iktidari olmayan biçare millet de iktida etsin. Madem ki imamsın. Birden rüyadan uyandım. Gördüm ki, asıl bu alem-i yakaza rü’yadır! Asıl uyanmak ve hakikat o rüya imiş.”
(Volkan, sayı 84, 407)
Yazının tamamında dikkatleri çeken başka hususlara da yer verilmekle birlikte belki dikkatlerden kaçan bir hususu daha hatırlatarak yukarıdaki ifadelere yeniden döneceğiz. Bediüzzaman İttihad-i Muhammedi’nin varlığından gayr-ı Müslimlerin korkmamasını salık vermektedir. Aslında bir takım metaforlar yaparak Müslüman ve gayr-i Müslimleri mukayese ettikten sonra, devrin değiştiğini gayr-i Müslimlerin artık medenileştiklerini dolaysıyla onlar ile savaş yerine ikna ile galebe edileceklerini yani onlar ile diyalogu öne çıkaracaklarını söyler. Hatta bu yazısını temel alarak bu fikirlerini ilerideki yazılarında da tekrarlar.
Bir tartışmaya mahal olmaması için önemli bulduğumuz metnin dilini aynen muhafaza ettik ama biraz da içine girmek gerekiyor ki, burada neyi önemsediğimiz anlaşılsın. Bu metinler bir asırdan fazladır milyonlarca kere okunmuş ama üzerinde hassasiyetle durulmamıştır. Çünkü tartışılmak istenmemiştir. Oysa daha ilk cümlede II. Abdülhamid’e bir tehdit vardır. “Kalan ömrünü Abdülaziz b. Ömer gibi geçir ki, Meşrutiyet’te kabul göresin” ültimatomu oldukça ağır ve anlamlıdır. Ona göre, hilafetin gereği olup II Abdülhamid’e önerdiği hususların da yapılmasını mümkün görmez aslında Bediüzzaman. Zira bu söylediklerim “ancak rüyada olur” der müstehzi bir ifade ile. Yani aslında II. Abdülhamid’ten halifelik ve imameti zaten sakıt olmuştur bu ifadelere göre. Peki ancak rüyada olabilecek (yani mümkün olmayan) ama olması halinde meşruluğu kabul edilecek bu istekler nelerdir?
“Kansız bir şekilde meşrutiyeti ilan ettiği gibi nefret edilen Yıldız sarayının etrafındaki “zebanileri” yani devlet ricalini de değiştirmesini; onların yerine ulemayı koymasını ve Sarayı Üniversite gibi yaparak dini ilimleri ihya etmesini ve böylece hilafeti gerçek mevkiine çıkarmasını ister Bediüzzaman. İstekleri bununla da sınırlı değildir. Ayrıca “biçare milletin kendisine uyabilmesi” için zaruri ihtiyaçlarında bile kısıntıya gidip “israftan kaçınmasını” öğütler. Yani bu görüşlere göre: onun nazarında, saray erkânı meşru değildir, dini ilimleri ihmal edilmiştir, padişah müsriftir. Bu yüzden de hilafeti de düşmüş, imamlık yani padişahlığı da bitmiştir.
Meşrutiyet ile birlikte ve hatta daha önceden II. Abdülhamid’e aleni veya hafî olarak bundan da ağır eleştiriler getirilmekteydi. Zaten meşrutiyet de böyle anlaşılıyordu. İyimser bir tavırla bakacak olursak; 33 yıl Osmanlı saltanatını ifa etmiş bir padişahın ve 300 milyon Müslümana kendisini halife olarak benimsetmiş bir kişinin eleştirilebilmesi meşrutiyet idi. Bu yüzden Bediüzzamanın da eleştiri hakkını sorgulamamız doğru değildir elbette. Fakat burada kullanılan argümanların eleştiriden ziyade iki hafta sonra II. Abdülhamid’i tahttan indirmek için yazılan fetva ile benzerlik göstermesi calib-i dikkat değil midir?
Bu konuyu tamamlamadan önce Bediüzzaman’nın peş peşe Volkan’da yayımlanan ve gerçekte İttihad-i Muhammedi cemiyetini savunmayı amaçlayan, ısrarla siyasi değil dense de toplum tansiyonunu hareketlendiren yazılarından da söz etmek meseleyi daha iyi anlatmak bakımından önemli olsa gerektir.
Kuruluşu ve kurucuları meşkük ve sözcüsü Volkan sahibi gibi maceraperest Derviş Vahdeti de olsa, Said-i Nursi’nin lehteki ateşli yazıları cemiyetin bir ulema cemiyeti olduğu havasını vermeye başlamıştı. Bu yüzden çeşitli kesimlerden cemiyetin idarehanesi olan Volkan gazetesine bağlılık yazıları geliyordu. Bazan bir köy, bir mahalle bazan da bir askeri birlikten topluca üye olanların isimlerine gazetede abartılı bir şekilde yer veriliyordu. Tabii olarak bu durum diğer ulemanın ve cemiyetlerin dikkatlerinden kaçmıyordu. Tenkitlerinde bu cemiyetin “suret-i haktan görünen ve şeriatı savunan” fikirlerinden ziyade zamanlamasına dikkatleri çekiyorlar ve yeni bir fitnenin doğmasına sebep olacağı uyarısında bulunuyorlardı.
Nitekim bu endişelere cevabı yine “İttihad-i Muhammedi’nin en küçük efradından Bediüzzaman-i Kürdi Said” imzası ile ve “Reddü’l Evham” başlığıyla cevap veriliyordu gazete sütunlarında. Bu endişeleri birer vehim olarak gören Said-i Kürdi bunları dokuz başlıkta reddediyordu. En çarpıcı ve kesin reddi ise birinci maddede yapıyordu. Yani onun “böyle nazik zamanlarda din meselesini ortaya atmanın uygun olmadığını” söyleyenlere net ve kestirme bir cevabı vardı: “Dünya için din feda edilmez..” Bu sihirli sözün hem cevabı yoktu ve hem de inanmış kitleler üzerinde büyük etkisi vardı kuşkusuz. Ama bunun mefhum-i muhalifi; halifenin, padişahın, sistemin, yöneticilerin ve mezkûr cemiyetin dışında kalanların “dini terk etmiş” oldukları anlamını taşıyordu. Tabii olarak ardından gelen bütün tavsiyeler de bunun tedavisi üzerine kurgulanıyordu.
Ancak diğer ulemanın ve entelektüellerin mensup oldukları mahfiller ikna olmamış olacak ki; Said-i Nursi o netameli günlerde yine “Ziyâ-yı Hakikat” başlığı ile cemiyetin müdafaasını bir kere daha üstlenecektir. Yapılan tenkitlerden biri, cemiyetin askerler arasında yaygınlaşmasının doğuracağı tefrika idi. O, bunu da verdiği cevaplarında reddederek “.. asıl İttihad-i Muhammedi’nin saff-ı evvelini umum asâkir-i muvahhidin teşkil eyler. Biz bu İttihad-i Muhammedi ile isteriz ki: umum millet de asker gibi müttehid ve yek-vücud olsun. Ve o muhabbet ve uhuvveti kuvveden fiile çıkarsınlar. Ve müdafii ve muhafız-i hukuk ve hallal-i müşkilat efkâr-i ammeyi tevlid ve tezhip etsin. Zira katre katre su müteferrik kalsa kurur, hebaya gider. İttihad ile bir havz-ı âb-ı hayat olur.” ( Volkan 97, 471) diyecektir.
Aslında burada bir demagoji yapıldığı aşikardır. İlk saffı teşkil edenlerin muvahhidlerden müteşekkil askerler (veya tevhid askerleri) olduğu söylenerek sivil bir vurgu yapılmak ile birlikte asker kelimesi ile de askeri birlikler arasında yaygınlaşmakta olan cemiyet üyeliğini zararlı değil; bilakis zarurî görmektedir. Aynı yazının devamında “İttihad-i Muhammedi’nin sadasının bütün ümmet-i Muhammed’e bir arş emri” olduğunu söyleyerek sanki 31 Mart’a davetiye çıkarılıyordu. Bunun doğru olmadığını düşünenlere de, biz yapmazsak bile başkaları mütemehhidlik (sahte mehdilik ) veya müceddilik iddasıyla zaten ortaya çıkıp bunu yapacaktır, diyordu.
İlginç bir şekilde bu yazının yer aldığı sütunun devamında Volkan Gazetesi’nin bir ilanı yer almıştır aynı gün. İlanda halk, 6 Nisan’da Sultanahmet’te yapılacak basın özgürlüğü mitingine davet edilmektedir (Volkan 97/473). Sanki “arş emri” verilmiştir. Zaten bundan sonra da kıyamet kopacaktır. Galata köprüsünde Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ve 31 Mart hadisesine gidecek bütün olaylar bu tarihte başlamıştır. Fakat yine burada bir dizi soru akla gelmektedir. İmparatorluğun nerede ise her vilayetinde aynı zamanda başlatılan bu kalkışmayı hangi cemiyet sebep olmuştur. Birinci cemiyetin özellikle Arap vilayetlerinde uzantıları olduğu daha sonra yapılan tetkiklerden anlaşılmaktadır. Diğer taraftan İstanbul’da üye kaydı yapıp taraftar toplasalar da sadece Vahdeti’nin ve Said-i Nursi’nin müdafisi olduğu bu cemiyet gerçekten bütün ülkeyi karıştırabilecek güçte mi idi ?
Neticede yer yer yukarıda da atıfta bulunulan olayların gelişmesi ve tabii ki başka hadiseler II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine giden yolu açmıştır. Bu hadiseler ve oluş şekli binlerce defa yazıldığından burada tekrarından kaçınılmıştır. Ancak yukarıda bir kere daha döneceğiz dediğimiz husus ile bu bölümün tamamlanması yerinde olacaktır. Meşrutiyet’te Sultanın azli esasında meclisin teklifi ile mümkündür. Ama buna gerekçe bulmak gerekiyordu. Oysa kurulan meclisin Padişahı azletmek için -siyasi olsa da- meşru bir gerekçesi yoktu. Bu yüzden fetvaya ihtiyaç duyarak, Şeyhülislamlıktan meşhur hal fetvasını almışlardır.
Fetvanın alınış biçimi, yazarı ve şeyhülislamın rezervi hep konuşuldu. Fakat içeriğinin Said-i Nursi’nin yukarıda verilen ve II. Abdülhamid’e hitaben yazılan yazı ile aynilik göstermesi dikkatlerden kaçmıştır. Hal fetvasında II. Abdülhamid, dini kitapları yakmak, (Said-i Nursi de dini ilimlerin ihyasını istiyordu) israf yapmak (şahsı hayatında israftan kaçınmasını istemişti) ve halkın nazarında meşruiyetini kaybetmek (hilafetin halkın nazarında yeniden tesisinden söz etmişti) ile suçlanarak azline cevaz verildi. Bu benzerlikler acaba tesadüfi mi idi?